National Gallery

Buckingham Sarayı'nı gördükten sonra kendime bir müze hakkı daha tanıdım. British Museum ile National Gallery arasında biraz gidip geldikten sonra rehberimden okuduğum kadarıyla içerik açısından bana daha çekici geldiği için National Gallery'yi tercih ettim. British Museum da bir sonraki gidişime kalsın dedim. Zaten en son bir de "bir dahaki sefere yapılacaklar" listesi hazırlasam iyi olacak çünkü Londra gezmekle, yaşamakla bitmeyecek bir şehir. 

National Gallery'nin Trafalgar Meydanı'nda olduğunu hatırlıyorsunuzdur. Yani Charing Cross metro istasyonunda inerek buraya ulaşabilirsiniz. Giriş her zamanki gibi ücretsiz. Ancak içinde fotoğraf çekmek yasak, aklınızda olsun. 


Burada 13. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar uzanan bir döneme ait muhteşem tablolar bulunuyor. Müze planında belli yüzyıl aralıkları belli renklerle belirlenmiş. Dolayısıyla istediğiniz dönemin rengindeki odalarda gezebilirsiniz. Ben 17.-20. yüzyıl dönem aralığındaki tabloları görmeyi tercih ederek turuncu ve yeşil odalarının her karışını gezdim. Diğer bölümleri çok daha hızlı gezmişimdir, hatta bazı odalara kapıdan kafamı uzatıp kaçmış bile olabilirim (şu İncil hikayelerinin anlatıldığı rengarenk minyatürler ve resimlere pek bayılmıyorum da!) 

Buradan aklımda kalanların başında İngiliz ve Dutch sanatçıların eserleri geliyor. Dutch sanatçıların 1600lü yıllar ile 1800ler arasında İtalya'da eğitim alıp döndükten sonra ortaya çıkardıkları çalışmalar ve gündelik yaşam resimleri harikaydı. Gainsborough, Hogart ve Stubbs gibi İngiliz sanatçıların tablolarına da bayıldım. Louvre'da gördüğümüz Raft Of The Medusa'nın (Medusa'nın Salı) devamı niteliğindeki Gericault tablosunu görür görmez aradaki bağlantıyı kurabildiğime inanılmaz sevindim. Medusa'nın paramparça ettiği saldan kurtularak kıyıya çıkan adamlardan birinin resmedildiği tabloya bakarken aklıma direkt serinin ilk tablosu geldi ve sonradan açıklamayı okuyarak kendimi teyit etmiş oldum (Google sağ olsun buldum ikisini de).  


Sonra Renoir'ın Umbrellas (Şemsiyeler) ve glayörlerle dolu bir vazoyu resmettiği natürmortu hâlâ aklımda.  Sonra Van Gogh sarısını doya doya görebileceğiniz meşhur Sunflowers (Ayçiçekleri) ve çalışma odasındaki o tahta sandalyenin resmini gördüm. Flaman ressam Beuckelaer'in pazar yerlerini resmettiği tablolarla dolu odaya bayıldım (özellikle de tablolardaki somon dilimleri, lahanalar, böğürtlenler, yolunan tavuklar, tezgahtaki balıklar ve dilimlenen etlere! ancak bu kadar canlı bir tablo olabilirdi herhalde). Sonuç: Resim sanatıyla ilgiliyseniz ve tabloları seyretmek hoşunuza gidiyorsa burayı görmenizi kesinlikle tavsiye ediyorum.

Buradan çıktıktan sonra bir önceki yazımda bahsettiğim gibi Dido'yla Oxford Street, Regent Street ve Carnaby Street'i dolaşıp akşam yemeği saatlerinde eve döndük. Evet bu işte bir terslik var değil mi? Akşam yemeğinde eve dönüş falan.. Ama bugün Çarşamba ve benim bavulumu toplayıp Green Park metro durağına çok yakın olan Park Lane Otel'e geçmem gerekiyor. Bir an önce gidip yerleşeyim de gece on bir gibi otelde olacak kocacığımı karşılayayım değil mi? Hadi bakalım, ben kaçtım. Yarın güne London Bridge'de başlayacağım, haberiniz olsun. :)

2 yorum:

HiH_webci dedi ki...

siten imrenecek kadar güzel olmus ellerine saglık benim siteme gelme senin gelmene degecek kadar güzel yazılar bulamadım

Imge dedi ki...

Teşekkürler..:)
Kendi sitendeki yazıları da sen beğeniyorsan gerisi hiç önemli değil. Burası kendimizi mutlu etmek için var olan bir yer nasılsa..Tadını çıkar..