Nakuru Gölü Ulusal Parkı

İlk gün Karen Blixen Müzesi'ni gezdikten sonra Büyük Rift Vadisi'ni tepeden görmek için mola verip Nakuru Gölü'ne doğru yola çıktık. İlk durak yerleşmek ve öğle yemeğimizi yemek için otelimiz oldu. Flamingo Hill Camp'e gelip odalarımıza -pardon çadırlarımıza- yerleştikten sonra taze sıkılmış mango suyumuzu içerek ileride, çitin ardında otlayan yaban mandası sürülerini izledik bir süre. Sonra yemeğe gitme zamanı geldi. Odanın bir anahtarı, kapısı, kilidi olmaması biz şehir insanlarına elbette pek tuhaf geliyor. Çıkarken yapmamız gereken tek şey çadırın fermuarını çekmek! O da doğanın masum hırsızları babunlara karşı. ;)


Bu çadırda kalma işi birçoklarının biraz mırın kırın ederek yaklaştığı bir şey olsa da açıkçası ben nispeten kontrollü ortamda böyle bir deneyim yaşadığımıza mutlu oldum. Tamamen vahşi doğanın içinde, önümde bir yerli çadırı korurken uyumayı ister miydim bilemiyorum, ama en azından çitlerle çevrilmiş, tatil köyü havasındaki böyle bir tesisin çadırında mışıl mışıl uyuyabildim. Hem de akşam zifiri karanlıkta el feneriyle bizi odamıza getiren görevlinin geceleri çakallar ve babunlarla karşılaşıyoruz itirafına rağmen. Ama çakalla bizzat tanıştık, pek şeker bir şeymiş, haberiniz olsun. ;)

Neyse artık otelimizin de içinde yer aldığı Nakuru Gölü Ulusal Parkı içinde açılış safarisine çıkabiliriz. Bir soda gölü olan Nakuru Gölü, pembe flamingolara ve sarı gagalı pelikanlara ev sahipliği yapmasıyla biliniyor. Ancak burada bizi sadece bu kadarı beklemiyor. Burası kuş gözlemcilerinin cenneti olarak bilinse de 188 kilometrekarelik bir alana yayılan bu ulusal parkın içinde pek çok hayvan görmeniz mümkün.  


İyi ki de sadece pembe flamingolar için gelmemişiz zaten! Onları göreceğim için çok heyecanlıydım ama hiç de o dergilerde ya da belgesellerde gördüğüm gibi gölü adeta pembeye boyayan yüz binlerce flamingoyla karşılaşamadık. :( Yağışlar, gölün su seviyesi ve buna bağlı olarak yedikleri yosunlar ve kendilerine renklerini veren o minik pembe karideslerin bolluğuna bağlı olarak flamingoların sayısı ve kıyıya uzaklığı değişebiliyormuş ne yazık ki. Doğanın doğal nedenlerle değişen düzenine söyleyecek lafımız olmadığı için onlara çoook uzaktan el sallamakla yetindik. Araçlardan inip, yürüyebildiğimiz en uca kadar gidip, dürbünle bakmak bile tat vermedi. Oysa ben arkamda bir sürü flamingo dururken önlerinde fotoğraf çektirmeyi, sonra hep birlikte  havalandıklarındaki görüntüyü izlemeyi çok istemiştim. Neyse artık, bir dahaki sefere bir şeyler kalsın, değil mi? Ya da belli mi olur, belki başka bir yerde karşımıza çıkıverirler. ;)


Peki bu ilk safari günümüzde neler gördük? Öncelikle bol bol babun gördüğümüzü söyleyebilirim. Ağaçlarda, yerlerde, yollarda, atlayan, zıplayan, dertli dertli oturup düşünen bir sürü babunla karşılaştık. Cipler babunlara yaklaştığında camların falan açık olmamasına dikkat etmeniz gerekiyormuş bu arada; bir anda kameranız, çantanız, suyunuzu falan çekip alabilirlermiş. 


Küçükler dallarda oyun peşinde..;)


Her yerde olduğu gibi burada da bir sürü yaban mandası -Afrika buffalosu da deniyor- gördük. Kimisi sefada kimisi cefadaydı. Doğada hastane, ilaç, tedavi yok. Hasta ya da yaşlı ya da güçsüz olana elveda...


Üç gergedan, bir su aygırı ve uzaktan bir aslan bonuslarımız oldu. Son ikisini sonraki günlerde o kadar çok ve o kadar yakından gördük ki artık neredeyse "on metreden uzaksa bırak ayağa kalkmayı başımı bile çevirmem" şımarıklığındaydık. ;)




Sürüler haline impalalar ve tek tük topi adı verilen keçi türü hayvanlardan da gördük. Ama çok daha güzelleriyle yine sonraki günlerde karşılaşacaktık.


Büyük sürüler halinde olmasa da pek çok zebrayla karşılaştık. Güzelliklerine hayran kaldık...



Ama Nakuru Gölü'nün zarafet yarışması birincisi olarak oy birliğiyle zürafaları seçtik. Afrika'da bu bölgede bulunan ve dizlerinden aşağısı beyaza yakın bir krem renginde olan Rothschild zürafası gerçekten çok güzel, çok zarif ve narin bir hayvandı. Birkaç tanesi birden araçların çok yakınından salına salına geçerlerken büyülenmiş gibi ağzımız açık onlara bakışımızı unutamam. Keşke video olarak kaydetseymişim o cipin önünden geçişlerini dedim dönüşte.


Bu arada sağ alt köşede gördüğünüz üzere az kalsın zürafalar arasında pek doğal bir vukuata da şahit olacaktık ama son anda vazgeçtiler. O kadar cipin önünde çekindiler sanırım. :P

Daha ilk günden ve ziyaret ettiğimiz en küçük doğal parktan dönüşte bile düşündüğüm ilk şey hayvanat bahçelerinin bu hayvanlar için ne kadar büyük bir eziyet, hatta hücre hapsiyle eşdeğer olduğu oldu. Her geçen günse hayvanat bahçelerinin kapatılması ve yasak olması gerektiğine dair düşüncelerim kuvvetlendi. Bu güzelliklerin sağlıklı bir yaşam sürebilecekleri tek yer katıksız ve uçsuz bucaksız doğa olmalı...

Hiç yorum yok: