1 Film & 1 Kitap & 1 Sergi & 1 Kahve ;)

Hazır hafta sonuna girmeden önce sizlerle geçen hafta sonu yaptıklarımı paylaşmak istedim. Belki yapsam yapsam ne yapsam diye düşünenlere de bir fikir verebilirim böylece. 

İlk olarak 12 yılda çekildiği için karakterlerle birlikte büyüdüğümüzü hissettiğimiz Boyhood (Çocukluk) filminden söz edeyim. Çocuklar küçükken ayrılmış anne ve baba, annenin sonrasında yaptığı evlilikler ve çocukların içinde yaşamak durumunda kaldıkları yeni aileler, sorumsuz ama eğlenceli, müzisyen baba karakteri, onun yıllar sonra yaptığı evlilik ve kurduğu ailesinin çocuklarıyla ilişkileri, abla-kardeş çocukların her ikisinin de liseden mezun olup üniversiteye gitmek için evden ayrılmalarıyla birlikte annenin de daha küçük bir eve çıkarak nihayet kafa dinleyebileceği sade yaşama geçişi, falan filan. 12 yıllık bir yaşam kesiti işte. İçine neler sığmaz, neler yaşanmaz ki! Uzuun uzun da yaşıyorsunuz filmi izlerken (yaklaşık 3 saat). 


Evet, olağanüstü çıkarımları olmasa da doğal ve sıcak bir film ama bana kalırsa fazla uzamış. Tabi ben de yönetmen Richard Linklater olup, 12 sene aralıklarla bu filmin çekimleriyle uğraşmış olsaydım ben de uzatırdım o kadar, hak vermek lazım. Hem oyuncuları hem yönetmeni sebatkarlıklarından dolayı kutlamak da lazım. Hiç mi sıkılmadınız yahu? Düşünsenize üç sene geçmiş ekip bir daha toplanıyor "hadi bakalım, anne yeni aile kuruyor, Mason sen biraz huysuzlan, Samantha sen hemen alış aileye!" Çekimler tamamlanıyor birkaç günde sonra yönetmen diyor ki "Kestik! İki yıl sonra senin ergenliğinde buluşacağız Samantha, haydi bakalım, o zamana kadar kendinize iyi bakın." Helal olsun, sırf bunun için bile izlenir. Bir de Ethan Hawke ve Patricia Arquette'in nasıl yaşlandıklarını görerek yılların nasıl acımasızca geçtiğini görmek için izlenir. Bir de Mason'ı oynayan çocuğun çocukluğunu ve üniversiteli halini görmek için izlenir; ara dönem erkeklerde gerçekten çok feci yahu! ;)

Geçiyorum kitap önerime: Beyaz Geceler. Önermemin tek sebebi Dostoyevski üstattır ama, ona göre. ;) Yoksa o hafif, naif, lirik aşk hikayelerinden ve hayalperest kahramanlarından günümüzde hiç kalmadığından ("Aah ah" değil "Oh, çok şükür" demeli buna) yaşananları anlamanız bile pek mümkün olmuyor. Ayol minnettarlıktan akıl hastası olan var, daha ne diyeyim ben size?! Yine de klasiktir, her türlü okunur, kütüphanenin bir köşesinde de daima saklanır. 


Şimdi komşuya kahveye gitme zamanı. Selenium Panorama'nın giriş katındaki Muse İstanbul sergi alanı ve Petra Roasting Co. kahvelerini bir süredir duyuyorduk ama deneme fırsatımız olmamıştı. Bu arada artık spor salonuna gitmediğim için fırsat buldukça şehir içi yürüyüş rotaları çizerek atıyorum kendimi dışarılara. Cumartesi için de İso'cumu da kandırarak yanıma aldım ve önce Petra Coffee'de bir kahve içip, sonra sergiyi gezip, sonra da Barbaros'tan aşağı, Yıldız Parkı'nın Palanga Caddesi girişinden girip Çırağan kapısından çıkarak, Beşiktaş Çarşı'dan balık, simit, ıvır zıvır alışverişimizi yaparak evimize dönüş rotası çizdik. Petra Coffee'ye dönecek olursak, şahsen onların önerisiyle denediğim filtre Kenya kahvesini pek sevdiğimi söyleyebilirim. İçimi yumuşacık, aroması nefis, sunumu ilginç, daha ne olsun? ;) Bundan sonra sık sık uğrayabileceğim bir yer olmaya aday burası. 


Çıkmadan önce Muse İstanbul'daki işlere bir göz atalım dedik ve şu an devam eden sergide nefis şeylerle karşılaştık. Ben Hep BirAz Fazla sergisi 21 Kasım'a kadar devam ediyor, bence kaçırmamalısınız. Gördüğümüz güzelliklerden bazılarını aşağıda sizlerle paylaşmak istedim. Işık Özçelik'in Eğreti (sağ) ve Başka Bir Yer (sol) çalışmalarında taş ve bronz kullanılmış.    


En favorilerimden ikisi de Meliha Sözeri'nin The System (sağ) ve İş Estetiği (sol) isimli çalışmaları oldu. Bronz kravat ve fular ve üzerinde etiketi duran %100 mermeri polyester ve bronz gömlekler kesinlikle görülmeye değer. 


Aşağıda da yine çok sevdiğim birkaç çalışma duruyor. Soldaki Nur Gürel'in İyi Olan Kazansın adlı çalışması. Ortada Serkan Yüksel'in Yayılmacı Politika'sı duruyor - ki güzel bir eleştirel yorum olmuş bence. En sağda ise sanatçısının adını unuttum ama Playing with Proportions serisinden bir çalışmayı görebilirsiniz. 


Hepsi ve çok daha fazlası Muse İstanbul'da sizleri bekliyor. Bence burayı bir an önce görmelisiniz. Hem galeri, hem kafe, hem de dükkan olan bu keyifli mekanı çok seveceksiniz gibi geliyor bana. 

İyi hafta sonları. 

2 yorum:

Buket dedi ki...

ah istanbulda olmak vardı şimdi. çok özledim :)

Imge dedi ki...

Her zaman bekleriz Buket.. ;)