Bir Sergi & Bir Kitap & Bir Kahve Molası

Geçtiğimiz on gün içinde yaptıklarımdan bazılarını bir yazıda toplayayım dedim. İlk olarak Nişantaşı Abdi İpekçi Caddesi üzerinde Atiye Sokak'ın hemen karşısında yer alan X-İst'teki Burcu Perçin'in Yeşili Doldurmak (Fill in the Plant) sergisinden bahsedeyim. Mutlaka gidin, çok değişik işler var. Hepimizin içini acıtan doğal yeşili yok ederek betonlara gömülmemizden yola çıkarak yaptığı çalışmalarında artık şehir içinde bolca karşılaştığımız yeşil tuhaflıklara değiniyor Burcu Perçin. Nasıl mı? Örneğin, bir koruyu yok edip içine "süper lüks rezidans" yaptığını iddia eden inşaat şirketlerinin pazarlama unsuru olarak "harika yeşil alanları, bahçeleri" öne çıkarması . Ya da az katlı evler ve aralarında yeşil alanlara yer vermek yerine çok katlı bol bol bina dikip, bu binalardaki daireleri "kış bahçeleri var" diye satmak! 


İnsanoğlu arızalı bir tür, bunu biliyoruz. Doğaya da en uyumsuz ve en çok zarar veren tür. Bizler gibi az gelişmiş ülkelerde ise alaturka estetik anlayışı ve çevre bilinçsizliği birleşerek durum daha da vahim bir hal alıyor. Biz zaten yeşile, doğaya yabancılaşıyoruz ama bu arada yeşili de kendisine yabancılaştırıyoruz galiba. Sergi 20 Mayıs'a kadar görülebilir. 

Yalnız Kaldınız, Peyami Bey!

Sırada Hamdi Koç'un son romanı var başlıktan da anlayacağınız üzere. Başıma bir şey gelmeyecekse en bayılmadığım kitabı oldu bu kendisinin. ;) Ki çok severim, iki kez okuduğum kitabı bile vardır, son romanı Çıplak ve Yalnız favorilerimdendir, bu yazı şahidimdir. Belki de hiç Peyami Safa okumadığım, onun nasıl zor ve sevilmeyen bir karakter olduğunu bilmediğim içindir kitaba girememem. (Kendime not: en azından Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nu bir okumalısın.) Ya da adeta rüya aleminde gibi koma dünyası ile bu dünya arasındaki geliş gidişlere mi aklımı veremedim, bilemiyorum. Yine de altını çizerek unutmamak üzere not ettiğim yerleri de  çoktu. Kısaca konusuna gelecek olursam; İstanbul sokaklarında bir akşam sarhoşken bir grubun saldırısına uğrayıp komalık olan bir yazar (adı Hamdi Koç olsa da yazar kendisini yazmadığını söylüyor), gözünü bambaşka bir alemde bir açıyor ki karşısında Peyami Safa. Sonra aralarına Doktor Ramiz de katılıyor Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nden. Ve psikolojik bir yolculuk başlıyor üçünün de dahil olduğu. Dilerseniz bir şans verin, değişik bir roman, benden daha çok kendinizi verebilir, daha çok tat alabilirsiniz. Kitaptan biraz uzun ve tek bir alıntı paylaşacağım bu kez: (sırf bu alıntı için bile kitabı okumaya değerdi bence)
Zaman, der Peyami Bey, Tanrı'nın insana kurduğu en büyük tuzak ve insanı sevmediğinin en büyük kanıtıdır. Ölmek önemli değil. Ölen birini özlemek en fenası, geri gelmeyecek birini özlemek. Tanrı insanı sevseydi ona sevdiğini kaybetme acısını hak görmezdi. Sıra atlayan ölüm birden fazla ölümdür, katliamdır. Yaşayan ölüler, ellerinde sadece zamanın unutturma gücü, kulaklarında kutsal kitaplardan birkaç şiirli içli dize, ruhun yoksulluğu içinde boşlukla göz göze gelir, kalırlar. İman hayatın en büyük bencilliğidir, çünkü Tanrı'nın vicdansızlığına katlanmanın , o canavarca vicdansızlığı sineye çekmenin, hayata devam etmeye çalışmanın tek buyrulan yoludur. İman etmek çaresizliğin, mutabakat gayretinin, acıya rağmen hayatta kalma iradesinin, kaybın arkasından yaşamaya devam etme utancının mazur ve hatta kutsal gösterilme perişanlığının, nihayet insan iki yüzlülüğünün en bayağı tezahürüdür. Bayağıdır çünkü ezberedir. Bayağıdır çünkü kendini kurtarmaya yöneliktir. 
***  

Kahve molası için bu kez size bir kafe önermeyeceğim. Baharla birlikte İsocum'la hem araba hem motora uygun rotalar belirleyip doğada kahve molaları vermeye karar verdiğimiz için ilk durak olarak Rumelifeneri'ni seçtik. Arabamın arkasına katlanır sandalyelerimizi (Kaş için aldım, ama oraya ayrıca alırım, bunları burada bırakacağım galiba), İsocum'un Starbucks'tan doldurttuğu kahve termosumuzu, şapkalarımızı ve güneş gözlüklerimizi attım. Ipod'u ve Google Maps'i de ayarladıktan sonra yaklaşık 45-50 dakika içinde İsocum'la büyük bir şevkle buluşup Kale'nin üstündeki en manzaralı yere kurulduk.


Buraya kadar her şey harika, havamız ve manzaramız güzel olsa da ortamın leş gibi olması, 17. yy'dan kalma Kale'nin bakımsızlığı ve kendi haline terk edilmişliği, yerlerdeki kırık şişe parçaları bende büyük bir hayal kırıklığı yarattı diyebilirim. İstanbul'a yakın kaçış rotalarından, şirin bir balıkçı köyü olabilecek böyle bir yerin -ki Garipçe'nin de benzer durumda olduğunu düşünüyorum- böyle kötü bir halde bırakılması nasıl kabul edilebilir ki?! Ya da artık iş İstanbul'un kaçış rotalarının bile tadını hafta arası çıkarmamız gereken boyutlara çoktan ulaştı da biz mi kabullenemiyoruz? Kalabalık, gelen insan profili, trafik, vs bir yere kadar gülün dikeni olabilir yirmi milyonluk şehirde. Ama bu derece pislik, tarihe, doğaya ve insanların birbirlerine olan saygısızlığı ile ilgili ne diyebilir, bunu hangi kategoriye sığdırabiliriz onu bilemiyorum. Ve çok üzülüyorum.

Yine de şehir bizim tabi ki. Gezmeye de, tadını çıkarmaya da, elimizden geldiğince korumaya da sevmeye de tam gaz devam!

2 yorum:

İzler ve Yansımalar dedi ki...

Sergi dikkate değer! ortak sorunumuz; doğayı yok sayıp, sürekli paraya endeksli zihniyetlerin şehri yaşanmaz hale getirmişliği ne de olsa!.
Kitaptan paylaştığın alıntı yazı ise bir hayli vurucuymuş!. okumaya değer olabilir, ancak benim de 'okunacaklar listem' bavullar dolusu :) artık ruh halim hangisine yönelirse :))
İstanbul'a yakın yerlerden Rumeli Feneri çevresi , diğer pek çok kaçış rotamızın akibeti ile aynı! sebebi malum!. nereye gidersek gidelim bu içi boş ancak sonradan cebi birazcık para görmüş görgüsüzlerle memleket artık bu halde!. ne diyelim..haklısın! bu insanlar da bizim! bu memleket de bizim!.'hepimizin' !. Aman diyeyim bari Kaş'ı bu ucubelerden koruyun ;)) sevgiler İmge'cim..

Imge dedi ki...

Esincim,

Kaş da sonsuza kadar korunaklı kalamayacak bu gidişle, zaten son yıllarda bile her türlü bozulma emaresi mevcut kendisinde ve yöneten kafaların zihniyetinde. Çünkü ne yazık ki eldeki malzeme, vizyon, anlayış bu turizm alanında da şehircilik alanında da. İstiklal Caddesi'nin hep paylaşılan 17 yıl önceki ve şimdiki hali görüntüleri var ya içimizin acıdığı, işte onu Türkiye genelinde her noktaya uygulayabiliriz bence. :(

Terapi niyetine sanata, bulabildiğimiz doğa parçalarına sığınıyoruz ki aklımızı hepten yitirmeyelim!

Sevgiler.