Çıkrıkçılar Yokuşu

Yakınlarım Ankara'yı çok sevdiğimi bilirler. Ankara'nın benim için yeri hep ayrı olmuştur. İlkokul öncesi dönemlerde haftalarca sıkılmadan anneannemin yanında kaldığım, onun düğmeleriyle oynadığım, namaz kılarken sırtına atlayıp, eğilip kalkarken eğlendiğim, dedeme her gün Damak kare çikolata aldırdığım, Kuğulu Park'ta gezdiğim, Ankara simidi ve döneri yediğim keyifli bir yerdi. Üniversiteye kadar olan dönemde sömestre tatillerinin vazgeçilmeziydi. Üniversiteyi okuduğum yerdi. Dört yıl boyunca tiyatrolarını, konserlerini, sinemalarını, kafelerini, barlarını, kitapçılarını, karını ve kışını, arkadaşlıklarını ve aşkı keşfettiğim, yaşamayı düşündüğüm bir yerdi. İnsan kendisi için böyle bir anlama sahip olan bir yerden nasıl keyif almaz?

Ama üniversite sonrasında apar topar kendimi İstanbul'da buldum ve geliş o geliş... Hâlâ Ankara'yı çok severim, ama İstanbul'da yaşamaktan çok mutluyum. Son gidişimde Ankara'yı hiç tanımadığımı fark ettim. Benim gibi kültür ve keşif turları yapmaktan hoşlanan birine hiç yakışmayacak şekilde Eski Ankara'yı, Kale'yi (yemek için değil, gezmek için), belli başlı müzelerini, yeni açılan alışveriş merkezlerini, "in" mekanlarını, yakın çevreyi (örn: Beypazarı) hiç bilmediğimi anladım. Aslında 1999 yılında üniversite mezuniyetinden bu yana neredeyse 10 yıla yakın bir zaman geçti ve ben bu süre içinde yalnızca 3-4 günlük kaçamaklarla Ankara'ya gidip, o zamanı da akraba ziyaretleriyle geçirdiğim için bu durum oldukça anlaşılabilir. Bir de benim kendimi "oralı" hissetmem için toplu ulaşım ile şehri gezebilecek bilgiye sahip olmam gerekir ki, Ankara için artık bu da geçerli değil. ODTÜ dolmuşları hâlâ Güven Park'tan mı kalkıyor, onu bile bilmiyorum.

Neyse, sonuçta karar verilmiştir! Artık her gidişte şehri tanımak adına geziler düzenlenip, bilinmedik yerler keşfedilecektir. Ve aslında bu seferki Ankara seyahatimde de farkında olmadan bunu yapmış olduk. Annem Çıkrıkçılar Yokuşu'na gidip, içine saksı oturtabileceği pirinç ya da bakır dekoratif, büyük kaplardan almak istiyordu. Keyifli geçirdiğimiz ilk günün sabahında kendimizi Eski Ankara'da bulduk.














Samanpazarı, İstanbul'un Eminönü'nü andıran sokaklarının dışında resimlerde gördüğünüz gibi restore edilmiş Eski Ankara evlerinden de oluşuyor. Bu evlerin hemen hemen hepsi de bakırcılar, pirinççiler, ferforje atölyeleri, antikacılar, halı&kilimciler gibi gezmesi çok keyifli dükkanlara ev sahipliği yapıyorlar. Aşağıdaki resimde gördüğünüz dükkan, isminden de anlaşılacağı üzere bir antikacıdır. :)






















Yokuşu biraz daha tırmanmaya devam ederek Ankara Kalesi'ne kadar devam edebilirsiniz, ama bu kez o kadar abartacak kadar zamanımız olmadığından, bunu bir sonraki gezi programına aldım. Aşağıdaki resimde en arkada Kale'nin bir kısmını görebilirsiniz.

















Oraya kadar çıktıktan sonra arkanızı dönüp baktığınızda da tepeden Ankara'yı göreceksiniz:

















Bu arada Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ne de çok yakınız, ama onu da bir sonraki gelişime saklıyorum. Biliyorsunuz, bu kez gezmek ikinci planda kaldı. Ama bu bile keyifli bir değişiklik oldu. Bir de evim için şirin şeyler aldım, ama Ankara ganimetleri ile ilgili başka bir yazıda onlardan bahsetmeyi düşünüyorum.

Öğleden sonrayı ve akşamüstünü anneannemizle geçirdikten sonra akşam tiyatroya gittik. 13. Uluslararası Tiyatro Festivali kapsamında Şinasi Sahnesi'nde oynayan Yaşamın Kıyısında adlı oyunu izlemeye... Kaydadeğer bir oyun değildi ve hatta sıkıldık diyebilirim. Ama yine de keyif alabileceğimiz bir şeyler vardı: Babam!
















Uzak gözlüğünü unuttuğu için annemin numaralı güneş gözlüğüyle oyunu izleyen babamı bu görüntüsüyle kızlar grubu (ben, annem ve yengem) olarak kınadık ve "tiyatro sapığı" ilan ettik. :) Özellikle de bu resimde görüldüğü üzere arka koltuktan sessizce öndeki iki bayana yaklaşma şekli bizi oyundan daha fazla eğlendirdi diyebilirim.

Babama not: Şekerim, gülmeye ihtiyacımız var biliyorsun, ben de seni kurban seçtim bu kez... Biraz karizmanı dağıtmış olabilirim, ama sorun değildir umarım. Öpüyorum! :)

2 yorum:

mehtap dedi ki...

Canım Ankaramız bu kadar güzel mi anlatılır.Keyifle okudum.Yüreğine sağlık.Oyun hakkında fikir verdiğin için teşekkürler.Bizde Tiyatro sezonunu hiç kaçırmayız. önümüzdeki hafta tek kişilik şehir oyununa bilet aldık.Bakalım filmi beğenecekmiyiz?sevgiler.

Imge dedi ki...

Beğendiğine sevindim Mehtap..

Ayrıca iyi seyirler, ama Yaşamın Kıyısında'dan uzak durmayı unutmayın. Çok amatör bir oyun gibi geldi bana...