Vahşetin Adı: Boğa Güreşi

İzledik! Maalesef! Hem de rehberimiz Örge Bey'in uyarılarına rağmen gidip görmeyi tercih ettik. O nasihatların kulağımıza anlamlı gelmesi için bir musibete şahit olmamız gerekiyormuş anlaşılan.

İzlediğim şeyi ne olarak adlandıracağımı bilemiyorum. Gelenek? Spor? Yarışma? Festival? Eğlence? Genellikle bu kavramlarla birlikte anılmasına rağmen boğa güreşlerinin bunların hiçbiriyle alakası olmadığını düşünüyorum.

Hani ortaçağda geçen dönem filmlerinde cezaya çarptırılan bir mahkumun infazı halkın önünde gerçekleştirilir ve millet kudurmuş gibi ağzından tükürükler saçarak ve tezahüratlar ederek coşkuyla bu sahneyi izler ya... İşte öyle bir güruhun arasındaymış gibi hissettim kendimi. Burada yapılan şeyin çocukların toplanıp da kedinin kuyruğuna teneke bağlayıp da hayvanın acı çekmesine gülmesinden farkı yok! Pardon, aslında farkı var tabi. Bunu yapanlar çocuk, boğaya eziyet edenler ise sözüm ona yetişkin insanlar! O gün o arenada kimlerin "insan" olduğu çok tartışılırdı doğrusu!

Aslında boğa güreşi izlemeye meraklı olmamama rağmen gezi notlarım arasında "Pazar gününe denk gelirsek boğa güreşi izlenebilir!" diye bir madde eklemişim. Pazar günü zamanımız vardı, otelimiz arenanın dibindeydi, başka bir programımızı engellemeyen bir saatte gösterilerin olduğunu öğrendik ve gidip görelim dedik. Tabi bunu derken de aslında bu konuyu hiç araştırmamış olduğumu fark ettim. İlgimi çekmediği için bu karşılaşmalar hakkında hiçbir şey okumamıştım. Okusam ve böyle bir şey olduğunu bilsem asla gitmezdim! (O yüzden kimseye "gidin" ya da "gitmeyin" demem, çünkü etkisi olmaz, ama en azından "böyle olduğunu bilseydim asla gitmezdim" diyebilirim.) Peki, ben boğa güreşini ne sanıyordum?














Aslına bakarsanız, ben azgın bir boğanın ve cesur bir matadorun birebir mücadelesini izleyeceğimi düşünüyordum. Ucunda ölüm olmak zorunda değil diye düşünüyordum. Belli bir süre mücadele edilir, belli vuruşların ve darbelerin puanları vardır ve sonra müsabaka biter, yaralananlar içeri alınır, bazen de boğalar (çok nadiren de matadorlar) ölebilir diye düşünüyordum. Hani işin içinde bir doz adalet vardır gibi bir düşünceye sahiptim. Ama olay aynen şöyle gerçekleşiyor:

Yaklaşık on tane matadorumsu tip sahneye çıkıyor. Sonra bir kapı açılıyor ve boğa da sahneye salınıyor. Bu matadorumsular ellerinde pembe örtüler sallayarak hayvanın dikkatini çekiyorlar ve onu sinirlendirmeye çalışıyorlar. Boğa, bir o yanda bir bu yanda sallanan örtülere bakıyor ve birini seçip ona doğru koşmaya başlıyor. Şimdi bir mücadele olacağını sanıyorsunuz değil mi? Ama yanılıyorsunuz, matadorumsunun hemen kaçıp saklanacağı bir bölme var. Havalı havalı örtüyü sallayıp, hayvan kendisine döner dönmez arkasına bakmadan kaçarak kendini o bölmeye atıyor. Neyse, hayvanı üç beş yere koşturup kızdırdıktan sonra zırhlı iki atın üzerinde zırhlı iki adam sahneye çıkıyor. Ellerinde de iki adamın toplam boyu kadar olan birer mızrak bulunuyor. Matadorumsular hayvanı oradan oraya koştururlarken eğer boğa bu atlıların yanına yaklaşırsa bu adamlar ellerindeki mızrağı boğanın sırtına saplıyorlar. Sonra defolup gidiyorlar geldikleri yere. Matadorumsular artık yaralı bir hayvanı delirtmeye çalışıyorlar. Birileri örtü sallayıp kızdırırken diğeri yanına yaklaşıp hayvanın sırtına renkli şişler saplıyorlar. (Ben o şişlerin uyuşturduğunu düşünmüştüm, çünkü artık bu aşamadan sonra hayvanın ayakları tutmamaya ve arada bir kendiliğinden yere düşmeye başlıyor. Ama uyuşturucu madde yokmuş. Aksine hayvanı daha da kızdırmak için yapılıyormuş, ama o saatten sonra boğa artık can derdinde olduğu için kızacak hali kalmıyor!) Boğanın üstünde beş altı tane şiş varken, yediği mızrak darbesinden sonra üstünden kanlar akarken bizim "cesur", asıl matador ortaya çıkıyor. Öyle havalarda ki mitolojik bir canavarı falan öldürecek sanırsınız!! Aslında karşısında güçsüz ve yaralı ve o aşamada bile kendisini düşman olarak görmeyen bir canlı duruyor! Elinde kırmızı bir örtüyle birkaç numara da o yapıyor ve en son kılıcını hayvanın ensesinden içeri sokuyor. Burada da marifet kılıcı sonuna kadar boğanın etine sokabilmekmiş. Boğa ölüyor ve atlılar gelip boğayı sürükleyerek arkadaki mezbahaya götürüyorlar. Boğanın eti orada kesilerek kiliseye gidiyor! (Bu saçma geleneğin hâlâ devam etmesinde işin içinde kilisenin olmasının da payının büyük olduğunu düşünüyorum. Farklı biçimlerde ve alanlarda yapılsa da din sömürüsü her zaman ve her yerde kuvvetli bir araç olarak kullanılıyor demekki!)

Gördüğünüz gibi ortada hiç de adil bir durum yok. Matadorluğun çok fazla bir yetenek gerektirdiğini de düşünmüyorum. Hatta ben bile yapabilirim gibi geldi bana (ama çok şükür henüz psikopatlığım o seviyelerde değil). Sonuçta eminim bu hayvanların yetiştirildikleri çiftliklerde insanlarla boğalar arasında bir bağ kuruluyordur ve hayvan ne kadar sinirlenirse sinirlensin insanı bir tehlike ya da tehdit unsuru olarak görmeyecektir. O sadece sallanan örtüyü canını acıtan bir yaratık olarak görüp boş yere kendini oradan oraya atarken insanlar da matador takdir ettiklerini göstermek için alkışlıyorlar!! (Bu arada boğalar renk körüymüş ve kırmızıya ya da pembeye değil sadece önlerinde hareket eden belirsiz cisme saldırıyorlarmış.) Tam bir ruh hastalığı yani! Aşağıda da benim alkışladığım boğayı görüyorsunuz. O da canını kurtaramadı ama en azından sağlam bir darbe attı matadora! (İşte ben de buna mutlu oldum. İnsan bu ortamda bir süre sonra akıl sağlığını kolaylıkla kaybedebiliyor tabi.)














Neyse, her şeye rağmen ben de gidip görmek istiyorum derseniz, havaların iyi olduğu her Pazar günü altı tane boğanın öldürülüşünü izlemeye gidebilirsiniz. Tabi sonuna kadar dayanabilirseniz (biz üçüncüde çıktık). En iyi matador (ne demekse o!) da en son çıkıyormuş, aklınızda olsun! Boğa güreşi başlamadan hemen önce 10 EURO'ya bilet alabiliyorsunuz. Elbette daha pahalı sezonlar ve yerler de varmış ama detaya giremeyeceğim. Zaten böyle bir vahşeti izlemek için üstüne para vermiş olduğumuzu düşününce bile tüylerim diken diken oluyor!

4 yorum:

Zeynep Aşkın dedi ki...

Amanıııın. Boğa güreşi bu muymuş? Ben de şöyle sanıyordum: Tek bir matador var. Kırmızı perdeyi de sallayan o, şişleri de, kılıcı da çeken o! Hiç de adil değil ama acaba hep mi böyle oluyormuş bu. Yani tarihte de böylemiymiş, belki günümüzde şov amaçlı değişmiş olabilir mi?

Imge dedi ki...

Bildiğim kadarıyla hep böyleymiş, Zeynep.. Aslında buradaki amaç da matadorla karşılaştığında hayvanın iyice sinirlenmiş olmasıymış, ama ben hiç sinirlisine rastlamadım. Hepsi de bu aşamada zaten inanılmaz bitkin ve güçsüz oluyorlardı..

nymphea dedi ki...

Bende hiç böyle bir şey beklemiyordum:( Bu arada Yasımı Tutacaksin diye bir kitap okumuştum, matador El Cordobes'in yaşam öyküsünü anlatıyordu ve onlarla ilgili çok daha farklı hayallerim vardı:(

Imge dedi ki...

Hayallerini yıkmış olmayı istemezdim Nymphea, ama ne yazık ki aynen anlattığım şeyi izledik! :(