Çok Etkileyici İki Film

İlki şu an vizyonda olan ve çok sevdiğimiz Almodovar'ın elinde çıkan bir film. İçine bir tutam arabesk serpiştirilmiş kadın ağırlıklı diğer Almodovar filmlerinden çok farklı bir film var bu kez karşımızda: İçinde Yaşadığım Deri. Sanırım bunun en önemli nedeni de filmin Fransız polisiye yazarı Thierry Jonquet’in “Tarantula” isimli 2005 tarihli romanından uyarlanmış olması. Türüne ne diyelim: sanki psikolojik gerilim uygun gibi. Türü ne olursa olsun harika bir intikam filmi olduğunu söyleyebilirim. (İlgisiz de olsa intikamın psikopatlık derecesi bana şu yazımdaki üçüncü filmi hatırlattı. Ve ben bu tür bir zamanların suçlusuna "oh olsun" bile denemeyecek kadar soğukkanlı, planlı, psikopatlık ölçüsünde kinci intikam senaryolarını izlemeye bayılırım. İçimdeki zalim mi ortaya çıkıyor nedir?!)

Bahtsız ve yakışıklı Dr. Robert (Antonio Banderas) önce bir trafik kazasından feci şekilde yanarak kurtulan, ama sonra aynadaki korkunç görüntüsüne katlanamayıp intihar eden eşini kaybediyor. Böylelikle kendini büyük bir tutkuyla yapay deri üretme çalışmalarına veren Dr. Robert'ın kızı da yıllar sonra bir ev partisinde tecavüze uğruyor. Dr. Robert, kızının tecavüzcüsünü buluyor ve bir intikam almaya karar veriyor. Konu hakkında daha fazla yazmayayım. Siz birleştirin bakalım parçaları. Aklınıza neler geliyor? Biraz daha ileri gidin. Biraz daha... Tamam, orada durun işte: tam da artık Vincent'ı göremediğiniz noktada! Ve izlemeye devam edin bu tüyler ürpertici hikayeyi.

(İki film için de fotoğrafları beyazperde.com'dan aldım.)


Bu arada ilgisiz bir not: Antonio Banderas'ı çok yakışıklı bulmam ama yaşlanma konusunda erkeklerin biz kadınlardan ne kadar şanslı olduklarını bir kez daha görmüş oldum sayesinde. Hani, nerede ilahi adalet? 52 yaşında kaç kadın (dış müdahaleler dahil olmak üzere) o kadar çekici ve hoş görünebilir sorarım size. Biz de otuzundan itibaren yemeğe tuz dökerken kolum sallanıyor mu diye düşünmeye başlayalım. Bir daha dünyaya gelirsem yine kadın olmak istiyorum ama buradan yetkililere de sesleniyorum: o dünya mümkünse daha adil bir dünya olsun. Adil olmayacaksa da biz avantajlı olalım bu kez. Erkekler bıngıl bıngıl vücutları ve kırışıklıkları için çözüm ararlarken biz 50lerde bile taş gibi gezelim.

İkinci film de yine bir kitap uyarlaması. Filmekimi'nde gösterildi ama kaçırmıştık. Vizyona girmesini de bekleyemedik ve Salı akşamı izledik. Hâlâ o Kevin denen yaratığı (çocuk diyemeyeceğim kusura bakmayın!) düşündükçe içime bir kabustaymışım hissi çöküyor. Biri bana bir açıklama yapsın, n'olur? Çocuklar psikopat doğabilirler mi? Eğer böyle bir şey varsa, tüm sevdiklerimi yol yakınken çocuk doğurmaktan vazgeçirmeye adayabilirim ömrümü.

Kim ne derse desin bence bu bir korku filmi. Çocuk yapmaya karar veren Eva'ya (Tilda Swinton) Tanrı Kevin'i gönderiyor. Ama Kevin bir bebek falan değil, bildiğin psikopat! Ama psikopatlığı sadece anneye.  Gerçi en son aşamada 16 yaşındaki Kevin'in (Ezra Miller) psikopatlığının yol açtığı katliamdan canını kurtaran  tek kişi de neredeyse annesi oluyor ama o candan artık hayır gelir mi bilemem!


Kitabını okumadığımız için pek çok detayı kaçırıyor olabilirim tabi, çünkü aklımda (belki de kitapta aydınlatılmış olabilecek) bir sürü soru işareti var:
1) Gerçekten bebek bu kadar şeytani bir ruh haline sahip olarak mı doğuyor? Yoksa anne aslında çok istemiyor, hamilelik ya da doğum bunalımına giriyor ve çocuk ondan etkilendiği için mi böyle oluyor?
2) Öyle bile olsa bunun için bir çocuk terapistine falan niye gitmiyorlar? Tamam Down sendromlu falan olmadığını öğreniyorlar da çocuğun her yaşta her durumda sergilediği manyaklıklarla ilgili bir yardım alma gereği niye duymuyorlar?
3) O çocukla aynı evde nasıl yaşayabiliyorlar? Çok ciddiyim, ben onun o üç yaşındaki haliyle bile aynı evde kalamazdım!! Arabaya falan ancak sımsıkı deri kayışlarla bağlayarak alabilirdim belki.
4) Babanın akli dengesi yerinde mi? Adam babasının şımarığı olarak yetiştirdiği o veletin nasıl bir manyak olduğunun nasıl hiç farkında olmaz? O çocuğa hediye ettiği o oklar daha sonra  -en kibar ifadeyle- o adama dönmez mi?
5) Bu nasıl bir annelik içgüdüsüdür ki o kadar uğraşmana rağmen 16 yaşına kadar manyaklığından bir gram kaybetmemiş oğlunda insani bir davranış gördüğünde hâlâ sevinebilir, umutlanabilir, ona sarılabilirsin?
6) Nasıl bir kadınlık ve annelik içgüdüsüdür ki hâlâ o gerzek kocanla sevişebilir ve üstüne bir de heba olmak üzere bir çocuk daha yapabilirsin? 
Of of of... Bu böyle uzar gider.. Düşündükçe fena oluyorum. Oyunculuklar çok iyi. Çok etkileyici ve çok sinir bozucu bir film. Bu da bu filmin şerefine içinde en fazla "salak, manyak, psikopat, gerzek" kelimesi geçen post'um olsun bakalım. Daha fazlasını filmi izlerken söyledim zaten. Siz de izleyince az bile söylediğimi anlayacaksınız. 

Hepinize iyi seyirler ve iyi hafta sonları...


2 yorum:

Biraz Şöyle Biraz Böyle dedi ki...

İçinde Yaşadığım Deri, çok iyi bir filmdi hakikaten. İlk 30 dakikası ne olacak acaba diye bekleyip sonrasında ara bile vermeden izledim filmi.

Imge dedi ki...

Aynen ben de.. Diğer filmi de sinir bozucu olsa da tavsiye ediyorum.. Hatta ondan daha çok etkilenmiş bile olabilirim..