Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi

Biliyorsunuz annem bir haftadır buradaydı ama Cuma günü bana taşındı. Cuma akşamı da babam tekrar İstanbul'a geldi, çünkü Cumartesi günü için harika bir oyuna biletlerimizi çoktan hazır etmiştim. Ailenin kültür&sanat etkinlikleri sorumlusu olma olayını abarttım sanırım! "Süper bir oyuna bilet alıyorum, ona göre o tarihlerde İstanbul'da olun"a kadar geldi bu iş. :) Cuma akşamı babam gelir gelmez önce Karaköy Lokantası'nda bizim için hazırlanmış masamıza attık kendimizi. Evet, yeme-içme konusunda bu hafta da sınır tanımadık! Ama yarın bu konuya da bir el atacağım ve büyük bir nokta koyacağım bu gidişata. O zamana kadar tadını çıkaralım değil mi? Karaköy Lokantası yine bir harikaydı. Mezeler, ara sıcaklar, oturur oturmaz ayırttığımız ayva tatlılarımız ve "bi büyük", hatta "iyi gidiyoruz canım, bir de 20'lik gelsin" gecemiz kahvelerle sona erdi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Evde de sabaha karşı üçe kadar sohbet, muhabbet, müziklerle devam eden çok keyifli bir gece yaşadık. Evdeki fotoğraflar bize kalsın, size masa fotoğrafı göstereyim:


Cumartesi günü haliyle gün boyu biraz sersem halde evde yayıldıktan sonra akşamına minik bir Beyoğlu turu yapıp, Kumbaracı50'ye gittik. Öncesinde klasik Beyoğlu duraklarımızdan Mercan'a uğramayı ve Ara Kafe'de Meksika usulü sıcak çikolata içmeyi ihmal etmedik tabi. Yaklaşık bir ay önce aldığım biletler Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi oyunu içindi. Yani Sumru Yavrucuk'un yönetip oynadığı tek kişilik oyunu. Burada "Tiyatro" etiketiyle paylaştığım 100. yazı oluyor bu. Blog yazmadığım dönemlerde de çok daha fazlasını izlemişimdir. O yüzden herhalde benden şöyle bir yorum duyarsanız ciddiye alırsınız diye düşünüyorum: "Hayatımda izlediğim en başarılı performanslardan biriydi bu - ilk üçe girebilecek kadar iyi!" Sumru Yavrucuk'un oyunculuğunu çok severdim, artık en sevdiğim kadın oyunculardan biri oldu diyebilirim. Elbette bu etkili hikayeyi yazan Ebru Nihan Celkan'ın da hakkını teslim etmek gerek, çünkü yaklaşık bir saatlik bir süre içinde bize tam kapsamlı bir hayat hikayesi anlatmayı başarmış yazar. Hem de annesi, babası, kardeşi, kadın olmadığı için kocası, erkek olmadığı için karısı olmayan, şu dünya üzerinde bir uzaylı kadar tuhaf ve uzak görünen, yapayalnız bir insanın ve ruhun hikayesini... Erkek bedeninde dünyaya gelmiş bir trans kadın olan Umut'un hikayesini... Dünyanın en güzel annesinin umudunun... 


Öncelikle bu oyunda emeği geçen herkese bu konuya dikkat çektikleri için kocaman bir teşekkür etmek gerek. Kimsenin kimseyi cinsel kimliğinden ve ruhen nasıl hissettiğinden dolayı hizaya çekme hakkı olmadığını bir kez daha hatırlattıkları için teşekkür etmek gerek. Önyargılardan kurtulup karşımızdaki insana etiketler yapıştırmadan "insan" olarak bakmak ve davranmak gerektiğini hatırlattığı için teşekkür etmek gerek. Kendini o trans kadının bedeninde rahatlatmayı tercih ederken bir yandan da onlara fiziksel ve ruhsal şiddet uygulamayı kendine hak gören mahallenin "sözde saygın insanlarının ve aile babaları"nın ikiyüzlülüğüne dikkat çektiği için teşekkür etmek gerek. 

Sumru Yavrucuk ise şu ana kadar hikayeyle  ilgili yazdığım her şeye ruh verdiği için, Umut karakterini kanlı canlı karşımıza çıkarıp bizimle tanıştırdığı için, yaşadıkları karşısında zaman zaman gözlerimiz dolacak kadar onu bize sevdirdiği için, bu kadar zor bir rolün üstesinden başarıyla gelen o muhteşem oyunculuğu, duyarlılığı ve cesareti için hayran olunası bu oyunda. O kadar etkilendim ki oyunun sonunda hepimiz onu dakikalarca ayakta alkışlarken gözümden akan yaşlara da engel olamadım. Güzel gözyaşlarıydı bunlar. Umut için değil, sanki Umut'a umut ışığı gibi gördüğüm bu harika oyun ve dev oyuncu için dökülen hayranlık, gurur ve tuhaf bir şekilde mutluluk gözyaşlarıydı. Sumru Yavrucuk'un kendi seçtiği kostümlerle, saçı, başı, makyajıyla, konuşmasıyla, kullandığı jargonla, esprileriyle, anlattığı hikayelerle can verdiği, o olduğu Umut sanki dev bir misyon üstlenmiş ve bunu başarıyla yerine getirmiş gibi hissettim. 

Altıdan Sonra Tiyatro'nun 6 Üstü Oyun projesi kapsamında sergilenen ilk oyundu bu. Projenin sanat danışmanı da Yiğit Sertdemir (ki beni takip edenler yazdığı ve oynadığı oyunlarına bayıldığımı bilirler). Yani bundan sonra da yerli oyun yazarlarının duayen oyuncular tarafından sahnelenecek tek kişilik oyunlarını izlemeye devam edeceğiz. Ama önce elimizdeki kıymetli oyunun tadını çıkaralım ve değerini bilelim derim. Şubat ayında Kumbaracı50'deki oyunlara yer kalmadığını söyleyeyim. Lütfen Mart ayı tarihlerini takip edin. Ve bu oyunun Şubat sonunda Akatlar Kültür Merkezi ve Oyun Atölyesi'nde de sahneleneceğini de unutmayın. Buradan oyun tarihlerine bakabilirsiniz. 

Ben bu oyunu izlediğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Siz de öyle hissetmek istemez misiniz?

Hepinize iyi haftalar...















    

3 yorum:

oğuz akdeniz dedi ki...

GÜZEL BLOG
http://zoomlabakalim.blogspot.com/

Mahmutun güncesi dedi ki...

Ben de ablamı alıp gitmiştim.Ağladı,üzüldü...İnsanlar bu kadar gaddar olabilir mi dedi.Sizin yazınızda yazdığınız gibi karşıdakine insan gözüyle bakmak bu kadar mı zor dedi.Diyabileceğim bir şey yoktu ki.Hayatın değişik bir versiyonu karşımızda canlandırılmıştı.Gerçekler oradaydı,sahnede.
Güzel bir oyundu.Sevdiğim sanatçı Sumru Yavrucuk'u tüm seyirciler ayakta dakikalarca alkışladık.Alkışlarımızla O'nu bırakmadık.

Imge dedi ki...

Oğuz Akdeniz,

Eminim öyledir ama tanıtım için yanlış mecra.

Mahmutun Güncesi,

Düşündükçe boğazım düğümleniyor.. Hâlâ etkisindeyim.. Süper bir oyundu kesinlikle..