Son İzlenenler

Evet, ilk ve oldukça sert Kim Ki Duk deneyiminin üzerinden epey zaman geçtikten sonra yönetmenin en çok tavsiye edilen filmlerinden biri olan Boş Ev'i izlemeye hazırız. (Acı filmi için buraya tık tık.) Bu kez kapılara paket servis broşürleri bırakarak hangi evlerin boş olduğunu öğrenen ve boş evlere girerek orada  bir iki gün yaşayan ve ayrılmadan önce de evdeki bozuk bir aleti tamir edip, çamaşırları yıkayıp, kendince olumlu bir iz bırakarak evi bulduğundan daha iyi bırakan genç bir adam var karşımızda. Üniversite mezunu, maddi sıkıntısı falan yok. Tek amacı görünmez olmak. Bir gün bu evlerden birinin boş olmadığını fark edince bu maceralarına mutsuz ve şiddet dolu evliliğinden kaçarak ona katılan genç bir kadınla birlikte iki kişi devam etmeye başlıyor. Sonrasında da belki iki kişi olmanın, belki de aşık olmanın yarattığı tedbirsizlikle de yakayı ele veriyor. Ama hapiste geçirdiği süre de onun görünmezlik hedefine ulaşmasına ciddi bir katkı sağlıyor. Değişik, masalsı bir film. Ayrıca karakterleri hiç konuşturmadan da film çekilir mi, sorusuna yanıt buluyorsunuz: hem de öyle güzel çekilirmiş ki! 

Sırada The Perks of Being a Wallflower filmi var, ki ismi Saksı Olmanın Faydaları diye Türkçeleştirilmiş. Bir büyüme hikayesi. Charlie adında yalnız, çekingen ve birtakım sorunları olan bir çocuğun liseye başladığındaki kendini kabul ettirme süreci anlatılıyor. Üst sınıflardan Sam ve Patrick (ki Kevin Hakkında Konuşmalıyız'dan tanıdığımız ve bayıldığımız Ezra Miller canlandırıyor) onun açılmasına, kendine güven kazanmasına en çok yardımcı olan iki isim. Ve elbette onların okuldan daha önce ayrılmaları gerekiyor. İşte o zaman da Charlie'nin sorunları daha fazla gün yüzüne çıkıyor. Sanırım bir Amerikan filmi olduğu için işin duygu kısmı çok daha etkili verilebilecekken çok eksik verilmiş diye düşünüyorum. Charlie'nin çocukluğunda teyzesiyle yaşadıkları ve en yakın arkadaşının intiharı gibi olayların ruh hali ve karakteri üzerindeki etkileri yeterince iyi anlayamıyoruz. Şahsen ben daha çok bir gençlik filmi havasında, ergen sorunları izler gibi izledim filmi. Ama bu bir Avrupa yapımı olsaydı çok daha farklı bir derinliğe sahip olurdu diye düşünmeden edemedik İso'cumla.

Şimdi biraz uzaklara gidelim. Şili'deki 1988 referandumu ile büyük oy çoğunluğu sağlanarak gönderilen diktatör Pinochet'ye karşı yürütülen No kampanyasının öyküsü var bu filmde. 1973 yılında devrilen solcu devlet başkanı Salvador Allende'den sonra yönetimi devralan General Pinochet, her diktatör gibi yıllar geçtikçe baskının, zulmün dozunu iyice artırarak halkı bunaltmış. Kayıpların, hapishanelerde çürümeye terk edilenlerin, işkence görenlerin haddi hesabı yok. Çıkan tek tük muhalif ses ise zorbaca yöntemlerle sindiriliyor. En sonunda 1988 yılında Pinochet'nin ülkeyi yönetmeye devam edip etmeyeceğine bir referandumla karar verilmesi kararlaştırılıyor. Ve tüm baskılara ve gözdağına rağmen bu reklam kampanyasını başarılı reklamcı Rene üstleniyor. Sonuçta da Amerikan desteğiyle başa gelen Pinochet, Amerikan usulü bir reklam kampanyasıyla yaklaşık %60 gibi bir Hayır oyu ile gönderiliyor. Sanatçıların tamamı Hayır tarafında, destek verenlerin profili, istekleri, gerçek anlamda halkın yanında oluşları, diğer tarafın ise halkı nasıl kandırarak ve korkutarak yıllardır üzerlerinde hakimiyet sağladığı çok güzel gösterilmiş. İsimler cisimler farklı olsa da yaşananlar pek çok yerde hep aynı ne yazık ki. O esprili ve pozitif muhalif tavra karşı gösterilen iktidar zulmü ve şiddeti de size tanıdık gelecek mesela. Ama sonunda kutlama var, enseyi karartmadan izleyin ve Pinochet'nin gönderilişinin tadını çıkarın.:)

Sırada 2007 yapımı bir Hollywood yapımı var. The Brave One ya da Türkçe adıyla İçindeki Yabancı. Jodie Foster ve Terrence Howard'ın baş rollerinde oynadığı filmde kısa bir rolle Lost'un Sayid'ini de görüyoruz. Erica ve nişanlısı Central Park'ta köpeklerini dolaştırmaya çıktıkları bir gece feci bir saldırıya maruz kalıyorlar. Erica haftalar sonra kendini toparlayabilirken, nişanlısı ise hayatını kaybediyor. Bu olay sonrasında Erica tamamen farklı biri oluyor. Kendi intikamını kendi almaya, kendi adaletini kendi sağlamaya karar vererek bir ruhsatsız silah ediniyor ve bir yandan da yeri geldikçe "amaaan elime mi yapışır ayol" diyerek başka masumların da intikamını alıyor. İzlerken içiniz soğuyor, bir de destek bir polis müfettişi ortaya çıkıyor ki tadından yenmiyor. Yani konu olarak böyle ama film keyfi olarak bence "izleseniz de olur, izlemeseniz de." Kaçırmak kayıp değil, klişeleri bol. Ama Jodie Foster hatırına izlenebilir. Filmde metin anlamında en tat veren yerler ise Erica'nın radyo programı yaparken izleyicileriyle konuştuğu kısımlar bana göre.

IMDB hesabıma baktım da bu dört film arasından Hollywood yapımları 7, diğerleri 8 almış benden. Duyguuu, biraz duyguuuu, uuuu.. Bütün isteğim buydu.. demişim yani kısaca..;)

İyi seyirler sizlere de...
Ve iyi hafta sonları...

3 yorum:

kitap eylemcisi dedi ki...

hem boş ev hem de saksı olmanın faydaları harikaydı ,dediğin gibi konuşturmadan da film çekilebilirmişe güzel örnekler...

Füsun T. dedi ki...

Kim ki duk, bayılarak izliyorum her filmini. Boş ev çok sevdiklerimden. Ama asıl favorim ilkbahar yaz sonbahar kış ve ilkbahar.. 5 kez izledim şimdilik.:) Bir de "yay" filmini önereceğim, izlemeni isterim.

Imge dedi ki...

kitap eylemcisi

ve artık bu tür hayat doğallığındaki, telaşsız, abartısız filmler ilgimi çekiyor sadece sanki..

Füsun T.,

5 kez mi?! Vay canına! Gerçekten favorin olduğu belli oluyor..;) Eve duruyor galiba o seri, bir bakayım. Ve sen önerdiğine göre Yay'ı da izleyeceğiz, kaçarı yok! :)

Sevgiler..