Nice

21 Nisan Pazartesi günü öğlen Nice Ville tren garında oluyor ve otelimize gidiyoruz. Nereden, nasıl geldik, otelimiz nerede gibi bilgiler bu yazıdaydı hatırlarsanız. ;)

Nice bir sahil kenti olduğu için elbette buraya yazın gelmeyi ve plajlarının tadını çıkarmayı da düşünebilirsiniz. Açıkçası bizim plaj görmek gibi bir niyetimiz yoktu.  Zaten mevsim itibariyle de görmemiz bir işe yaramayacaktı. Ben en çok Old Town bölümünü merak ediyordum. Beni biliyorsunuz işte, daracık sokaklar, eski binalar, tarih kokan meydanlar arasında saatlerce kaybolsam olur. 

Ama gelin önce Nice'in iki büyük meydanından bahsedeyim size. İlki ve benim favorim olanı Place Massena. Kırmızı, turuncu binalarına ve binaların mavili-yeşilli panjurlarına, bir ucunda buhar, diğer ucunda su fışkıran parklarına, karo zeminlerine, geceleri renkli ışıklara dönüşen direklerin üstündeki insan figürlerine (7 adetler ve 7 kıtayı temsil ediyorlar), Apollo'nun tüm azametiyle meydan okur gibi durduğu çeşmesine, kısacası her şeyine bayıldım.    


Hafif çakırkeyif akşamlarda Eski Şehrin (Vieux Nice) ara sokaklarından yürüyerek otele dönerken Apollo'yu görünce doğru yoldayız diyordum. Hatta İso'cumun da bana "Hah, Davut'u gördün rahatladın!" dediği oldu. Bense ona gülerek karşılık verip birkaç dakika sonra "Davut kim ya?" demiştim. Sonra kocamın psikolojisinin derinliklerine inerek Floransa'dan beri her gördüğü çıplak ve yakışıklı erkek heykelini Davut sandığını çözmüş, hatta biraz da onları kıskandığını fark etmiştik. Ne güzel günlerdi be! :) Apollo'yla da bir selfie'miz olsun değil mi? ;)


Diğer kocaman bir meydan da Place Garibaldi'ydi. Burası gözüme biraz daha ruhsuz ve tekdüze gelmiş olsa da yine de meydan kültürlerine bayıldığımı söylemeliyim. Burada panjurların etrafındaki kabartma gibi görünen beyaz bölümler aslında boya, biliyor musunuz? 


Büyük meydanlar tamam, artık ara sokaklara dalabiliriz. Burada daracık sokaklarda renkli binalar, şirin butikler, büfe tarzı ayaküstü atıştırmalıklar alabileceğiniz yerler, sayısal loto bayisi tadında ama önünde rose şaraplarını yudumlayan teyzelerin oturduğu küçük dükkanlar, minik şarküteriler, şarap butikleri, hediyelikçiler, yok yok. Ama trende yaptığımız sabah kahvaltısından beri hiçbir şey yemediğimizi fark ederek hemen kendimizi şehrin ünlü "socca"cılarından biri olan Chez René Socca'ya atıyoruz. Socca, aslında nohut krepi gibi bir şey. Estetik güzelliği olmasa da öğlen birayla yemek için güzel bir seçim. Burada iş bölümü yapmanız gerekiyor, biriniz biraları söyleyeceksiniz diğeriniz ise socca kuyruğuna girecek, ona göre. 


Enerjimizi aldıysak Eski Şehir'de gezmeye devam edebiliriz. Her ara sokağı ayrı güzel olan şehirde kafelerle ya da pazarlarla dolu bol bol minik meydan da var. Bu arada önünüze kiliseler çıkabilir ya da şahane bir Opera Binası'yla karşılaşabilirsiniz. Ya da mesela adaletin uygulandığı bir Adalet Sarayı görebilirsiniz. İlginç değil mi? Yurttan uzaktayken böyle şeyler görmeye ihtiyacımız var ne de olsa!  


Biraz İyot Kokusu

Plajlarla işimiz olmaz dediysek o kadar da değil. Sahile inmeden geçmeyeceğiz elbette. Promenade des Anglais'in kaç kilometrelik bir sahil şeridi olduğunu bilmiyorum ama bana onlarca kilometre uzanıyormuş gibi geldi doğrusu. Tertemiz plajları, aynı tip şemsiyeleri, göz ya da kulak zevkini bozan hiçbir şeyin olmaması, boylu boyunca uzanan nefis bir yürüyüş ve bisiklet yolunun bulunması insana "neden bizler de insana uygun yerlerde yaşamıyoruz" diye düşündürtüyor. Aşağıdaki kolajın üst sırasındaki orta resimde görünen -ve 18. yy'dan sonra geriye pek de bir şey kalmamış olan- Kale'ye çıkarak nefis sahilin daha güzel görüntülerini yakalayabilirsiniz.   


Nice'te Ne Yiyelim, İçelim?

Ne içelim, sorusunun yanıtı belli: şarap. Ne önerirlerse onu için derim. Birçok yerde ev şarabı da harika. 

Yemeklere gelince..

Hem deniz ürünleri hem de Fransız mutfağına dair pek çok alternatifin olduğu şehirdeki ilk akşamımızda Cafe de Turin'i denedik. Garibaldi Meydanı üzerinde yer alan bu restoranın tabaklarını gün içinde gözümüze kestirmiştik zaten. Gerçekten çok başarılı deniz ürünleri tabakları var. Ve fiyatlar makul (belirtiyorum çünkü Nice biraz pahalı bir yer).   


Gün boyu gezip yemekleri Nice'te yemeyi tercih ederek şehre döndüğümüz ikinci akşamımızda Eski Şehri dolaşırken önünden geçip şirin görüntüsüne ve menüsüne vurulduğumuz Le Bouchon Provencal'i tercih ettik. Çok da memnun kaldık yediğimiz ve içtiğimiz her şeyden.


Üçüncü geceyi maç izleyerek geçirdik. Yani durumumuz tam olarak aşağıdaki gibiydi! :) Real Madrid-Bayern Münih maçı varmış da o gece, bu maç kaçmazmış da, sen de ayrı takılma gel birlikte izleyelimmiş de, sana wi-fi da açarım bak da... anlayacağınız İso'cumun lobi faaliyetleri sonuç verdi. Ben de biraz telefonumla, biraz arkadan gelen kapkara bulutlarla, biraz o anda hiç ilgimi çekmeyen maçla, biraz da atıştırmalık olarak söylediğim ama pizza-pide arası bir şey gibi gelen ama adı menüde bruschetta olarak geçen aşağıdaki nefis şeyle oyalandım artık. 


Bu geceyi fazla uzatmayalım, yarın sabah altıda yollara düşeceğiz derken hem Cafe Flore'de hem de Opera'nın karşısındaki kafede birer Porto şarabı molası daha verdik. Ah bu sefaya dalınca çıkmakta zorlanan biz! ;)

Ama Nice genel olarak beklentilerimin üstündeydi ve çok sevdim. Görülmesi gereken, güzel bir şehir. Keyifle zaman geçirmek için de birçok kez gidilebilir. Yazın da capcanlı ve güzel olduğunu tahmin edebiliyorum. Umarım bir daha görüşürüz kendisiyle. 

Ama artık 22 Nisan programına geçmem gerek. Yani istikamet önce Eze, sonra Monaco!

5 yorum:

OĞUZ ÇAKIR dedi ki...

İmgecim, o kadar şanslıyım ki bizden önce sen gittin Fransaya:)Bizde 14-21 haziran arasında Bordo- Marsiya- Nice- Monaco şeklinde araba kiralayarak dolaşmayı planlıyoruz ve şuanda en ince detaylarına kadar senin yazı dizini okuyorum. Devamını da merakla bekliyorum. Sevgiler:)

E S İ N dedi ki...

Yurt dışı seyahatlerini büyük bir ilgi ile takip ediyorum sevgili imgecim..Fransa'ya en son 10 yıl önce gitmiştim.. Şimdilik dere tepe Anadolu yollarındayız biz:) İnşallah yurtdışına çıktığımızda önemli bulduğum bloğundaki gezi notlarından faydalanacağım.. İyi gezmeler dilerim..
Sevgilerimle..

Imge dedi ki...

Oğuz Çakır,

Süper!! Şimdiden sizin adınıza heyecanlanıyorum Haziran için. :) Monaco'ya giderken mutlaka Eze'e de uğramanızı önereceğim. Bir de St Paul de Vence'i mutlaka görün diyeceğim..Ama neyse, acele etmeyeyim, hepsini yazarım herhalde o zamana kadar.;) Sevgiler..

Esin,

Çok teşekkürler.:) Umuyorum ki en kısa zamanda blogumdaki notlar uygulamalı deneyimlere dönüşür..;)Bu arada ben de Anadolu notlarını keyifle takip edeceğim Gezi Günlüğü'nden..

Sevgiler..

Buket dedi ki...

seninle tekrar yaşadım nice'i. tadı damağımızda kaldı, sizden hemen sonra biz gitmişiz. socca denemedik ne yazık ki. zaten nice'i 2 gün boyunca gezdik ama yetmedi bize. sabah 8 de kalkıp akşam 10 a kadar geziyorduk. bizde çocuk olduğundan bu bile baya fazla bir süre. hergün 10 km yürümüşüzdür. hala bacaklarım ağrıyor. ben de bugün eze köyünü yazdım, senin kinide sabırsızlıkla bekliyorum..

Imge dedi ki...

Buket selam,

Ben de seninle tekrar yaşadım Nice'i ve Eze'i.. Az önce Eze'i yazdım, yazana kadar da bakmadım senin yazına (öyle huylarım vardır benim, önce ben bir izlenimlerimi yazayım, sonra bakayım başkaları neler hissetmiş, neler yapmış diye ;)). Bir kez daha gördüm ki seyahat kadar kişiye özel bir deneyim yok, değil mi? Başka gözlerin aynı yerleri nasıl gördüğünü öğrenmek çok keyifli. Şimdi Monaco yazıma başlıyorum. Umarım yarına yetişir. Bu arada çocukla da olsa harika bir tempoyla gezmişsiniz anladığım kadarıyla. Size ayrıca helal olsun diyorum. :) Nice güzel seyahatler yapabilmek dileğiyle..
Sevgiler..