Neue Pinakothek ve Englischer Garten

18 Mayıs Pazar günü için planımızı Münih'e gitmeden önce kafamızda belirlemiştik. Sabah kahvaltı sonrası kendimizi Pinakothek'lerden birine atacağız, öğleden sonra da Hülya ile Englischer Garten'da buluşup içeceğiz! :) Pinakothek'e gitmek için U2 hattının Königsplatz durağında inip aşağıdaki gibi müzeler ve galerilerden oluşan bu meydanı görüp yaklaşık 5 dakika yürüyebilirsiniz (biz bunu tercih ettik). Ya da yürümem, tam önünde inmek istiyorum derseniz 27 no'lu tramvay ya da 100 no'lu otobüsle müzelere gelebilirsiniz. 


Üç adet Pinakothek arasından içinde 18. yy'ın ortalarından 20. yy'ın başlarına kadar olan döneme ait yaklaşık 5000 eserin bulunduğu Neue Pinakothek'i seçtik. Burası gördüğüm en güzel sanat müzelerinden biriydi diyebilirim. Yolunuz Münih'e düşerse mutlaka uğramalısınız. İçeride Klimt'ten Gaugin'e, Manet'den Van Gogh'a kadar pek çok farklı döneme ait ressamın birbirinden güzel tablolarının yanı sıra ağırlıklı İtalyan sanatçılara ait (elbette!) nefis heykeller de vardı. Önce onlardan birkaç örnekle başlayayım:


Aşağıda değişik sanatçılardan birkaç resim bulunuyor. Sol üst köşedeki yer tanıdık geldi mi? Portovenere! Tabi biraz makyajsız hali, 1827'den kalma. Neyse ki bizdeki gibi düğün makyajı falan yapmıyorlar da güzel şehirlerine 2014'te de kendilerini tanıyabiliyor ve hatta güzel bulabiliyoruz. Leo von Klenze'nin tablosuymuş bu arada. Hemen altında Arnold Böcklin'in Playing in the Waves tablosu bulunuyor ki ben bu tablodaki adamların hal ve bakışlarından hiç hoşlanmadım doğrusu! Şahsen ben olsaydım orada cıbıldak halde onların yanında dalgalarla boğuşmak yerine çoktan peştemalime sarınmış uzaklaşıyor olurdum. :) Yanındaki Carl Spitzweg'in Meteliksiz Şair'i ve Waldmüller'in Genç Köylü Kadın ve Üç Çocuğu da favorilerimdendi. 


Sırada Edvard Munch'un Kırmızı Elbiseli Kadın'ı, Rodin'in Kırık Burunlu Adam'ı ve Manet'nin Monet ve karısıyla birlikte bir nevi stüdyolarından biri sayılan sandalında resim yaparkenki halini resmettiği çalışmalar var. 


Ve altın vuruşu Van Gogh ile yapıyorum sevgili okur. Dünya gözüyle şu meşhur Ayçiçeklerini gördüm ya, işte şükürler olsun demek için bir neden daha benim için. Sağda Auvers, solda ise Arles var bu arada yine Van Gogh'un gözünden. 


Bunları ve daha pek çok muhteşem eseri gördükten sonra artık bir bira molası vermeyi hak ettik bence. Sıradaki durak Englischer Garten yani English Garden yani İngiliz Bahçesi. Bahçe dediğime bakmayın, 4 kilometrekareye yayılan çok geniş, yemyeşil, doğayla baş başa kalabileceğiniz bir park burası. İçinde elbette bira bahçeleri de bulunuyor, ne de olsa Münih'teyiz. :)

Şansımıza hava harika. Yani evet montlarımız var üstümüzde ama güneşli bir öğleden sonra olduğu için güneş alan banklarda sadece gömlekle bile oturabiliyoruz. Hülya'nın önerisiyle canlı müzik yapılan Chinese Tower'ın yanındaki bira bahçesinde en prim yapan yerler olduğunu öğrendiğimiz güneşli banklardan birine kuruluyoruz. :) Ve İso'cum da biralarımızı, sosislerimizi ve pretzelimizi getiriyor. Değmeyin gitsin keyfimize o zaman. 


Bu harika havada saatlerce sohbet ediyoruz. Uzun zaman olmuş sosyal medya dışında görüşmeyeli. Eskilere gidiyoruz, yenilere dalıyoruz, bir rakı sofrası muhabbeti kadar olmasa da birayla da memleket kurtarılabiliyormuş, deneyerek öğreniyoruz. ;) Akşama doğru hafiften ürpermeye başlayınca, Hülya'nın ertesi gün gitmesi gereken bir işi olduğunu fark edince ve daha metroya kadar yürüyeceğimizi düşünerek istemeden de olsa kalkıyoruz buradan. Tadı damağımızda kalan keyifli yerlerden biri oluyor orası ve o gün. Englischer Garten'a uğrarsanız güneşli bir güne, buz gibi biralara ve keyifli dost sohbetlerine denk gelmeniz dileğiyle... Buraya yeterince zaman ayırdığınızdan emin olun derim. 

Sırada Nymphenburg Sarayı var. Takipte kalın...

Hiç yorum yok: