Oradan Buradan: Bir Kitap, Bir Dizi, Bir Veda

Tatil dönüşü hayat nasıl geçiyor derseniz hafiften tatil modunda geçiyor diyebilirim. Ama püfür püfür deniz kıyısında geçen bir tatil değil de hamama kapatıldığım bir tatilde gibiyim. Üstelik kese ve köpük masajı yapmaya gelenim de yok! :P Şaka bir yana İstanbul yazın çok sevimsiz bir şehir olmaya başlamadı mı sizce de? Tabi ki bunda İstanbul'un değil, her karışı beton kaplayan ve doğanın dilinden hiç anlamayan, hatta doğayla en uyumsuz canlı türü olan insanların suçu olduğu konusunu tartışmaya bile gerek görmüyorum. İnsanoğlu hakkında böyle de boyumdan büyük bir genelleme yaptıktan sonra Türk insanoğlusunun fikri, zikri, aklı, mantığı hakkında daha spesifik değerlendirmeler de yapabilirim ama korkmayın; ne sizin ne kendimin moralini bozmayacağım bu cinnet sıcaklarında.

Onun yerine bu boğucu günlerimin en aksiyonlu aktivitesi olan kitaplarımdan bahsedeyim size. Tatilde yarısını okuyarak İstanbul'a getirdiğim Drina Köprüsü'nü bitirmiş bulunuyorum. Balkanlar gezisinden döner dönmez aldığım, yani neredeyse bir senedir okunmayı bekleyen Nobel ödüllü yazar İvo Andriç'in bu nefis romanıyla eski Bosna'ya ve oradaki farklı etnik ve dini kimliklerin bir aradaki yaşamlarına yolculuk yaptım adeta. Tıpkı arka kapakta belirtildiği gibi burada anlatılan ne müthiş bir uyum hikayesi, ne de mutlak bir zulmün hikayesi. Zamanla, dünyadaki sosyal ve siyasi değişimlerle, savaşla birlikte doğal bir süreç olarak yaşanan toplumsal bir değişim. Ve sahnenin en önemli dekoru da Sokullu Mehmet Paşa'nın çocukluk hayali diyebileceğimiz Drina Köprüsü. Vişegrad'ın iki yakasını birleştiren bu taş köprü her dönem o kadar çok güzelliğe ve çirkinliğe, iyiliğe ve kötülüğe, doğruya ve yanlışa, mutluluğa ve mutsuzluğa, eğlenceye ve hüzne tanıklık ediyor ki... Ve tüm bunların tarafsız bir gözle anlatılması o kadar önemli ki. Ben sevdim bu romanı. Öneririm.

Genellikle evde geçirdiğimiz İstanbul yazının diğer en önemli aktivitesi de Breaking Bad'i bitirmek oldu. Çok dizi izleyen bir çift olmadığımız gibi izlediklerimizi de yaklaşık 5 sene geriden takip etmeyi tercih ediyoruz biz. Özellikle Lost sonrası buna dikkat ediyoruz. Bir bitsin, bir görelim insanlar son sezondan sonra da hâlâ "süperdi!" yorumunu yapabiliyorlarsa o zaman geçiyoruz başına. :P 24 ve Breaking Bad de bu anlamda gerçekten süperdi! Yalnız bu diziyle ilgili insanlık için küçük kendim için büyük bir noktaya feci takıldım. Bu Walter White gitti koskoca Heisenberg oldu, adeta efsane oldu, Gus'ı falan hakladı, bilmem kaç leşini dünya üzerinde zerresi bulunamayacak şekilde kimyasal çözeltilerle yok etti, ama gel gör ki adam hâlâ evinde beyaz don ve beyaz fanila ile yatağa girmekten vazgeçmedi!! O karizmaya, o kötülük potansiyeline, o egoya beyaz donu gördükçe "bizimle deyılsin!" demek geliyordu içimden.


Solda "my family, my cancer" diye bu işe nispeten masumane (!) duygularla başlayan adamla, sağdaki ifadeye sahip olan "bad guy" hiç bir olur mu? Tarzını yansıtmak adına hiçbir şey yapamıyorsan bile en azından yatarken bir siyah boxer ve gri tişörte (bak söylerken bile don&fanila demiyorum renk değişince ;) ) geç be adam!

Neyse, iki geyik de yaptık, iyi oldu, eğlendik. Ama dün gerçekten çok üzüldüğüm Robin Williams'ın ölüm haberine de değinmeden geçemeyeceğim. Bazı insanların ölümsüzlüğü ne kadar tartışılmaz bir biçimde açık değil mi? Dünyanın her köşesinden gelen mesajların ortak bir yönü de Robin Williams'ın ölümünün insanlarda aileden birini kaybetmişlik gibi bir his yaratmasıydı. Haberi duyar duymaz ben de bana ilham veren, birlikte çok eğlendiğim, çok şey öğrendiğim bir tanıdığımı kaybetmişim gibi üzüldüm. Her ne kadar uzun zamandır gördüğü depresyon tedavisi, alkol ve kokain sorunları ve bu dünyada daha fazla kalmamayı seçmiş olması çok üzücü olsa da ne mutlu insanların ruh dünyalarında böyle güzel bir iz bırakabilerek bu dünyadan ayrılmış olması.


Güle güle güzel adam. Sözlerini, mesajlarını kulak arkası etmeyeceğimizden emin olabilirsin. Gittiğin yerde huzuru bulman dileğiyle.

Hiç yorum yok: