Meis Adası'nda Bir Gün

7 Eylül Pazar sabahı dolu dolu sekiz gün geçirdiğimiz ama yine de yetti diyemediğimiz Kaş'a veda ediyoruz. Her gün saat 10.00'da kalkan ve yaklaşık 20 dakika sonra Meis Adası'nda olan teknelerden Meis Express'e ait olanına biniyoruz. Üst katındaki armutlara yayılarak önce Kaş'a hoşça kalmasını söyleyerek el sallıyoruz. 


Sonra ise Meis'e (ya da Katellorizo'ya ya da Megisti'ye; adanın farklı isimleri bunlar, seçin beğenin alın) "biz geldiiik" diye el sallama sırası geliyor. O kadar yıldır Kaş'a gelir gideriz ama bu miniminnacık ve şirin ötesi adaya daha önce hiç gelmemiştik. O kadar küçük ki, zaten tekneden inmeden önce adanın yerleşim olan her yerini görmüş oluyorsunuz diyebilirim! Adanın tamamı kıyı boyunca uzanan ve çoğu otel, pansiyon ve restoran olan rengarenk, az katlı binalardan oluşuyor. Hadi bir sıra da içeride uzanan evler olsun, işte o kadar! Yılın sekiz ayını adada geçiren bir kadından yaz kış burada yaşayan ada yerlisi sayısının 150 civarında olduğunu öğrenince şoka giriyoruz.  "Gerçi artık arttı sayı; sağlık hizmetleri, askerler, liman görevlileriyle falan birlikte sürekli yerleşik 400 kişiyi buluyoruz," diyor. Buyrun size huzurun resminin yapılmışı! Bizim yanımızdaki sitede ada halkından fazla insan yaşıyor, sevgili okur. Sonra İmge neden içiyor? :P


Odamızı Internet üzerinden Monika ve Damien'a ait Caretta Pansiyon'dan ayırtmıştık. Bizi bulmak için tekneden indikten sonra Olive Garden'a gelin, biz sizi odaya götürürüz, demişlerdi e-mail'de. Gider gitmez bizi sahile beş dakika bile mesafede olmayan pansiyonlarındaki kocaman odamıza götürdüler. Burası bana Bozcaada'da kaldığımız Amaranda Ada Evi'ni hatırlattı. Ada evleri hep böyle ruhlu, şirin ötesi olmak zorunda diye bilmediğim bir kural mı var acaba? Odaya yerleştikten sonra (girer girmez nasıl da dağılmışız, utandım ayol!Olive Garden'ın serin bahçesinde buz gibi bir Mythos molası verdikten sonra sıra sea taxi ayarlamaya geldi.


Sahil boyunca motorlu kayıkla günlük ulaşımları sağlayan pek çok kaptan göreceksiniz, ama kaldığımız pansiyonun sahibi Damien bize Kaptan Antonis'i bulmamızı, onun "safe and caring" olduğunu söyledi. Biz de Blue Cave'i (Mavi Mağara) görene kadar onun bu uyarısının ne anlama geldiğini anlamamış olsak da sözünü dinleyip huysuz ve tatlı adam Antonis'i bulduk. İlk durağımız olan Blue Cave'e yaklaşık 15 dakika denizde roller coaster tadında, bol rüzgarlı, bol su sıçramalı, bol hoplamalı zıplamalı bir yolculukla ulaştıktan sonra Antonis toplam altı kişi olan biz yolcularına dümdüz, elimize kolumuza hakim olarak yere yatmamızı söyledi. 

Evet, doğru tahmin ettiniz: Kayaların arasındaki şu minicik oyuktan içeri gireceğiz motorlu kayıkla! Öyle zırt diye geçip gidemiyorsunuz haliyle. Suyun alçalmasını ve yükselmesini takip ederek, alçaldığında bir anda kendi de tamamen eğilip hızı artırarak bizi büyülü bir ortama soktu Kaptan Antonis. İçerinin ferahlığını, mağara tavanının yüksekliğini, denizin renginin güzelliğini görünce de pek bir rahatlama çöktü hepimize. İşte o rahatlamayla artık fotoğraf makinelerini nasıl verip de Kaptan'a atladıysak, kıh kıh!  ;) Çok değişik bir deneyimdi, denemenizi mutlaka öneririm.  


Oradan çıktıktan sonraki durağımız St. George Adası'nda yer alan Aya Yorgi koyu. Tüm gün yayılacağımız ve akşamüstü kapanış saatinde Kaptan Antonis'in gelip bizi alacağı yer burası. Denizi pırıl pırıl, güneşlenme alanları düzgün ve bize çok methedilen yerlerden biri olmasına rağmen buranın favori denizlerim sıralamasına üst sıralardan giriş yapamadığını söylemeliyim. Çünkü çok sığ! Yer yer kayalara falan değecek kadar sığ ve ıpılık bir deniz. Kayalar, deniz canlıları falan olacaksa derin deniz olsun isterim ben. Onlara aşağıya doğru bir selam çakıp devam edeyim yoluma isterim. Burada aşağıya el sallarken  kayaya çarpabilirsin bazı yerlerde, o derece hani. Olsun, yine de daha az deniz, daha bol kitap&frappe&bira kombinasyonuyla keyifli saatler geçirdik burada da. (Bu arada buraya ve Blue Cave'e gidiş-geliş kişi başı toplam 15 Euro tuttu.)  


Odamızda biraz kendimize geldikten sonra akşam üstü biraları için sahile, oradan da Dilara'dan aldığımız tavsiye doğrultusunda Old Story... Old Time adlı restorana gittik. Salaş balıkçı havasındaki bu restoranda deniz kıyısındaki masamıza kurulup cheese saganaki (üstte ortada gördüğünüz kızarmış dilim peynir), Symi karidesi (çerez niyetine, kabuğuyla falan çıtlatmalık), ahtapot güveç, nohut köfte (pek büyükmüş porsiyonu!) ve tabi ki uzomuzu söyledik. Yunan müziklerini duyup da Plomari'den bir yudum alır almaz yaklaşık 14 yıl önce birlikte Yunanistan turu yaptığımız arkadaşlarımız ve o keyifli tur geldi aklımıza, kulaklarını çınlattık. Belli bir koku, tat ya da müziğin sana hissettirdiklerinin beyinde nasıl kodlandığını, sonradan başka deneyimlerle nasıl eşleştiğini falan konuşarak başladığımız gecede çenemiz o kadar durmak bilmedi ki tek bir minik uzo da haliyle yetmedi. 


Eh, adadaki sakin ve huzurlu hayatta da her şeyi gördükten sonra da sana bol bol zaman kaldığından ve görev başında olmadığımızdan dolayı (:P) pek bol içmişiz o gece. Çakırkeyif kafayla, şarkılar söyleyerek pansiyona gidiş videom bile var İso'nun kayıtlarında; neyse ki ada sokakları karanlık, montaj der geçerim birinin eline düşerse! ;) Tabi her limitsiz içki gecesinin bir de Alka sabahı olduğunu biliyoruz bunca yıllık deneyimlerimize dayanarak. Olsun, ertesi sabah 11.00'de Rodos gemisine binip 3,5 saat gemi yolculuğu yapacağız. Kendime kıvrılıp, biraz kestirecek bir köşe bulurum herhalde koca gemide, sefam olsun! 


Ben rengarenk görüntüleriyle ruhumuzu şenlendiren, çıt çıkmayan sessizliğinde huzur bulduğumuz, nefis yemekleriyle midemizi el üstünde tutan, sıcak ve misafirperver esnafıyla gerçekten komşuda olduğumuzu hissettiğimiz bu küçük dev adayı çok sevdim. Eğer bizim gibi bir gece konaklamalı değil de Kaş'tan günübirlik gidecekseniz Çarşamba gününü tercih edin derim. 10.00'da gidip 16.00'da dönmek yerine gece feribotuyla dönebilir, dolayısıyla hem sahillerin hem de 23.00'e kadar ada restoranlarının tadını doyasıya çıkarabilirsiniz. Çıkarın da... 

4 yorum:

Buket dedi ki...

off bu ada da çok güzelmiş !

Imge dedi ki...

Buket,

Çok güzel ama gerçekten çok minik. Yani ya bir gece kalmalık ya da bir tam gün geçirip dönmelik. Fazlası sıkabilir, aklınızda olsun.

merve çolak dedi ki...

mrb pansiyonun mail adresini nerden buldunuz?

Imge dedi ki...

Merve Çolak,

Yazıda verdiğim link'teki Contact bölümünden de iletişime geçebilirsiniz. Ya da Studios kategorisinde Damien'ın yanıtladığı e-maili duruyor: damien @ kastellorizo.de

Sevgiler.