Bugün Turistiz: Naif - Tarihi Yarımada - Can Oba

29 Ekim Çarşamba günü tatil olmasını fırsat bilerek İstanbul'da turist olmaya karar verdik. İstanbul'a ilk taşındığımız sene olan 1999'da gezdiğimiz -ve Harem bölümünde restorasyon olduğu için orayı göremediğimiz- Topkapı Sarayı'nı on beş yıl sonra bir kez daha hatırlamanın iyi olabileceğini düşündük. Ama elbette önce güzel bir kahvaltıyla güne başlamalı diyerek kendimizi Naif'e attık. Karaköy'deki en sevdiğim yerlerden biri olmaya devam eden Naif'ten musmutlu ayrıldıktan sonra düştük yollara.


Topkapı Sarayı'na kadar yürümeyeceğiz ama en azından köprüyü yürüyerek geçelim, mis gibi Boğaz havasını içimize çekelim, gözümüzü gönlümüzü güzel manzaralarla doyuralım dedik. Sonra tramvayla Sultanahmet'e gittik. 


Tramvaydan indikten sonra Topkapı Sarayı'na doğru ilerlerken meydanın tam ortasındaki bu nefis çeşmeyi ilk kez gördüğümü fark ettim. Kim bilir kaç defa geçtiğimiz yerlerde bile yeni güzellikler görmek ya bu şehrin sürprizli yanına ya da bazılarımızın bakar kör olmasına işaret ediyor olabilir. :P Bu güzelliğin adı Alman Çeşmesi'ymiş. Prusya Kralı ve Alman İmparatoru II. Wilhelm'in 1898 yılındaki ikinci Türkiye ziyareti anısına yaptırılmış. Her şeyiyle Alman yapımı olan bu çeşme 1901'de İstanbul'a getirilerek monte edilmiş ve Osmanlı hükümetine teslim edilmiş. 


Yolumuza devam ederek Saray'ın avlusuna girmeden önce başka bir güzellik olan III. Ahmet Çeşmesi'nin de tüm detaylarına hayran hayran bakakalıyoruz. Bu arada hepsinin yanında hem İngilizce hem Türkçe açıklamaların yazılı olması çok hoşumuza gidiyor. Turizm adına bir şeyler öğrenmeye başlamış olabilir miyiz acaba, diye minik bir umut ışığı yansa da içimizde kendimizi fazla kaptırmamaya çalışıyoruz. 1729 yılında yapılan bu çeşme, Türk rokoko tarzının en güzel örneklerinden biriymiş. 


Ve avluyu geçtikten sonra Saray'ın ana giriş kapısında selfie'mizi çekmeyi ihmal etmiyoruz elbette. Bu arada audioguide almamaya karar veriyoruz (Türk olduğumuz için gerek olmadığını, içeride yeterince açıklama olduğunu söylüyorlar satan görevliler. O zaman harita alalım diyoruz, onu sadece audioguide alanlara verdiklerini söylüyorlar. Al sana umut ışığını söndüren bir uygulama! Bir: ücretsiz olarak o haritayı giriş biletiyle birlikte vermen gerek. İki: Hadi giriş ücretine dahil etmedin diyelim, o zaman ona da ayrı -ve makul- bir ücret belirleyerek satıyor olman gerek). Giriş ücreti 30 TL Saray için, 15 TL de Harem için. Audioguide için 20 TL isteniyor. Bu kadar para ödedikten sonra kıytırık bir plan haritasını ise parası neyse vereyim diyerek bile alamıyorsun. İşte şimdi kendimi turist gibi değil, ülkemde hissettim, dostum!   


Neyse, biz gezmeye Harem'den başlayalım diyoruz. Ne de olsa bizim için en yeni yer burası. Harem ağaları koğuşu, Saray mutfağından yemeklerin gelip cariyelerin içeri götürmesi için bırakılan koridor, Padişah ve ailesini Harem ağalarından ayıran Cümle Kapısı, avlusundaki 18. yy'dan kalma altın varaklı boy aynaları, cariyeler ve kadınefendiler taşlığı gibi pek çok alandan geçtikten sonra daha özel odalara giriyoruz.


Üst katında hizmetindeki cariyelerin yaşadığı, minik bir dua odası olan Valide Sultan Dairesi ya da 1579 yılında Mimar Sinan tarafından inşa edilen ve tarih boyunca padişahların Harem'deki resmi ve özel dairesi olarak kullanılan, görkemli III. Murad Has Odası gibi. Tavanlar, duvarlar, kapılar, nişler, her yer o kadar fazla detayla ve işçilikle dolu ki hangi birine bakacağınızı, hangisinin fotoğrafını çekeceğinizi şaşırıyorsunuz. Bu arada alttaki fotoğraflarda da göreceğiniz üzere Has Oda'da mavi çini üzerine beyaz olarak yazılmış Ayet-el Kürsi kuşağı duvarları dolanıyor. 


Detaylar, detaylar, detaylar... Pencere kafeslerinden, camlardaki vitraylara, tavandaki altın kalem işçiliğinden, kapıların üstündeki sedef süslemelere, nefis çinilerden ahşap oymalara kadar her yer müthiş bir işçilikle dolu. 


Harem'den sonra sırasıyla Saray'ın diğer bölümlerini geziyoruz. Hazine'deki muhteşem mücevherler (Kaşıkçı elması, zümrütler ve diğer değerli taşlarla süslü gelin tokaları, sorguçlar, kutular, sandıklar, tahtlar, vs), nasıl taşıdıklarını hayal bile edemediğim kaftanlar, Saray mutfağında değişik dönemlerde kullanılmış mutfak eşyaları, padişah portreleri, padişaha önemli konuların sunulduğu ve odanın dışındakiler duymasın diye içeride konuşulurken dışarıdaki musluğun açık bırakıldığı Arz Odası, şehzade odaları, sünnet odası, saatlerle dolu bir salon, dönem silahlarıyla dolu bambaşka bir salon, padişahın yaz aylarına denk gelen Ramazanlarda orucunu açtığı sol üst köşedeki İftariye Kameriyesi (ya da Mehtaplık), padişahın Divan-ı Hümayun'daki bazı toplantıları ardından dinlediği sol alttaki kafes, çeşmeler, avlular, köşkler, bahçeler... Müze bölümlerinde fotoğraf çekilmesinin yasak olduğu Topkapı Sarayı'nda toplam dört saat geçirdik. Osmanlı İmparatorluğu'nun 400 yıllık döneminde idare merkezi olarak kullanılan ve bir zamanlar içinde 5000 kişinin yaşadığı adeta minik bir şehir olan bu muhteşem saray anlatmakla da fotoğraflamakla da bitmez. Defalarca gezilebilir. Her seferinde farklı yerleri keşfedilebilir, her seferinde sizi büyüleyebilir. Mutlaka siz de bizim gibi gezmişsinizdir daha önceden, ama bir(kaç) kez daha görülmeye ve hatırlanmaya değer burası. Haksız mıyım? 


Artık çok açız! Ve yemek rezervasyonumuza daha bir buçuk saat var. O yüzden meydandaki publardan birinde bira&çerez molası vererek biraz yorgunluk atıyoruz. Sonra da çok duyduğumuz, ama özellikle Ayşe Arman da yazdıktan sonra deliler gibi merak etmeye başladığımız Can Oba Restaurant'ın nefis yemeklerini denemeye gidiyoruz. Haftalar sonrasına yer bulunabilinen bu mini minnacık, esnaf lokantası görünümlü gurme restoranında yer ayırtmak için Cumhuriyet Bayramı ve havai fişek gösterilerinin olduğu saatler doğru seçimmiş. Elbette günün önceki kısmını tarihi yarımadada geçirerek trafik falan yaşamadan yürüyerek bu nefis yemeklere ulaşabilmek de öyle. Ee, gezme-tozma planı yapmak bizim işimiz! ;)


Can Oba'nın ününü çok duyduğumuz balık çorbasını ve ıspanak yatağında deniz tarağını başlangıç olarak alıyoruz. Sonra rengarenk meyve ve sebzelerle hazırlanmış bir somon ve ahtapotlu risotto ile devam ediyoruz yemeğimize. Üstüne de orman meyvesi soslu çikolata köpüğü bölüşüyoruz tatlı olarak. Gerçekten hepsi de nefis lezzetler! Ama Can Oba'nın ellerinden çıkan bu kadar nefis lezzetleri, kola yerine yine belki de onun önereceği uygun şaraplarla içmek çok daha keyifli olurdu bana göre. Bir de o kadar salaş bir ortamda (dönerci havasında bir yer çünkü) o kadar özellikli yemekler yemek biraz ayarlarımı bozdu sanırım benim, bir algı uyumsuzluğu yaşadım. Yine de burayı mutlaka denemelisiniz. Hakkında yazılıp çizilenleri okumasanız bile masanıza gelip sizinle sohbet edişinden bile şeker gibi bir adam olduğunu anında anlayacağınız Can Oba'yla ve nefis yemekleriyle mutlaka tanışmalısınız. Sonra da hep birlikte bir imza kampanyası başlatalım "Can Oba yine minicik, ama içki servisi de yapılan ve kendi tarzını yansıtan sıcak ve mütevazı bir dekorasyonu olan bir restoran açsın" diye. Galata ve Karaköy de bunun için çok uygun bence, ama imza kampanyasında yer konusunda baskı yapmayalım derim kendisine. Şefimiz nerede rahat hissediyorsa orada açsın yeni mekanını, biz onun peşinden gideriz nasılsa her yere. ;)

4 yorum:

Füsun T. dedi ki...

Tarih dersini hiç sevmezdim ama kitaptaki çeşme resimlerine bayılırdım. Tuhaf bişi :)) 3.ncü Ahmet çeşmesi muhteşem, yine bayıldım.

Imge dedi ki...

Edebiyatta ve sinemada dönem hikayelerine bayılsam da tarih dersini ben de hiç sevmezdim Füsuncum.. Ama kitaplardaki çeşme resimlerini de hiiiç hatırlamıyorum bak, komple sevmemişim demek zamanında. :P Ama burada hem 3. Ahmet çeşmesine hem de Alman çeşmesine bayıldım gerçekten. Tophane Çeşmesi'ni de pek severim bak ama İstanbul'da..;)

Decoridea tr dedi ki...

Algı karmaşasını yaşamamak imkansız gerçekten :) ama sanırım mekan ve ambiyansla ilgili yapılan yorumlardan yılmış kendisi..

Imge dedi ki...

Decoridea,

Valla o kadar yıldıysa bence acilen değiştirsin o zaman mekanı, çünkü bu tür yorumları duymaya devam edecektir diye düşünüyorum. ;) Şahsen benim için yemek "ye-kalk" bir şey değil. Özellikle akşam yemeği ve Can Oba'nın sunduğu özellikteki yemeklerin yanında hem içki hem de ambiyans olmalı. Ya da evlere servis olsun mesela. Kendi evimin ortamında, şarabımla, mumlarımla falan yemek de güzel olabilir, ona da varım. ;)