Haftanın Filmleri

Yağmurlu hafta sonunu film izleyerek geçirmek isteyenlere tavsiyelerim olacak, toplanın bakalım! ;)

İlk olarak Hungry Hearts filmini önereceğim size. Geçen yaz vizyona girmiş ve İstanbul Film Festivali'nde de gösterilmiş, etkileyici bir dram. İtalyan-ABD ortak yapımı. Tuhaf ve iç sıkıcı bir şekilde bir restoran tuvaletinde kilitli kalarak tanışan Jude ve Mina'nın ilişkisi evliliğe kadar ilerler. Mina'nın hamile kalışına kadar her şey normal gibi görünse de doğum ve sonrası yine tuhaf ve iç sıkıcı bir hal almaya başlar! Mina adeta kafayı sıyırmıştır. Bebeğine hasta olduğunda ilaç vermemeyi, et ve hayvansal proteinleri yedirmemeyi, bedenini arındırması için birtakım karışımlar vermeyi falan doğru bulmaktadır. Mikrop kapacak korkusundan dışarıya çıkarmaz, teni zarar görecek diye güneş göstermez. Çünkü çocuğunun "seçilmiş" olduğuna inanmaktadır ve ona kendince oluşturduğu çok özel bir cam fanusun içinde bakmaktadır. Bu arada Jude çaresizce olaya müdahil olmaya çalışıp, ara sıra çocuğu kaçırarak doktora götürüyor, çocuğun gelişiminde geri kaldığını görüyor, gizlice yemek yediriyor (annesinin eve döner dönmez besinler emilmeden dışarı çıkmasını sağlayacak formüllerine rağmen!) ve kendi çapında çırpınarak içler acısı gidişatı izliyordur. En sonunda daha sert bir çözüme başvurur ve bir sosyal uzman yardımıyla çocuğu annesinin evine kaçırmayı başarır. En azından gelişimi normal seviyeye gelene kadar çocuğa orada daha iyi bakılacak, beslenmesi ve oksijeni (!) normale dönecektir. Bu sırada annesi de isterse görmeye gelebilir. Çözüm bulundu gibi görünüyor, değil mi? İzlemeden karar vermeyin derim, zira henüz Mina'yı tanımıyorsunuz! Oyunculuklar çok iyi, o dramatik etki ve iç boğuntusu çok güzel verilmiş, çok etkileyici bir film. Mutlaka izleyin derim. 


İkinci olarak Selma (Özgürlük Yürüyüşü) filmini izledim. 12 Yıllık Esaret filminin yapımcılarının imzasını taşıyan bu filmde de Martin Luther King önderliğindeki özgürlük mücadelesi anlatıyor. Bundan 50 yıl önce ABD'nın Selma şehrindeki siyahi halkın oy kullanabilmek için verdikleri mücadeleden bahsediyorum. Bu amaçla yapılan barışçıl yürüyüşlerin atlı ve silahlı ve biber gazlı (!) polislerce nasıl püskürtüldüğü, genç, yaşlı, çoluk çocuk demeden nasıl orantısız şiddet uygulandığı, hatta insani hakkını istemek için yürümekten başka bir suçu olmayan gencecik bir çocuğun polis kurşunuyla öldürülmesi... Tanıdık geldi mi yaşananlar? Bana çok geldi. Belki de o yüzden çok etkileyici de geldi. Her şeye rağmen pasif direnişe devam eden siyahi halkın en sonunda mücadeleyi kazanmaları ise aşina olmadığım bir bölümdü. Martin Luther King rolünde David Oyelowo iyi olmuş. İzlemelisiniz.  

Sırada yine az kalsın ailesi tarafından heba edilmek üzereyken halden anlayan bir öğretmeni sayesinde kurtarılan ve kurtarılmakla kalmayıp, içindeki dehası da ortaya çıkarılan Ishaan adında 8 yaşında bir çocuğun hikayesi var: Every Child is Special (Her Çocuk Özeldir). Hint sinemasının başarılı örneklerinden biri olan filmi Amir Khan yönetmiş ve aynı zamanda da kurtarıcı öğretmen rolünü üstlenmiş. Ama oyunculuk anlamında inanılmaz başarılı olan isim öğrenme güçlüğü çeken, derdini anlatamayan, ilgi görmeyi bekleyen, göremedikçe de kendini haylazlığa vuran Ishaan'ı canlandıran Darsheel Safary'ydi. Anne-babaların ve öğretmenlerin bol bol ders çıkarmaları gereken bir filmi benim gibi ne anne ne de öğretmen olan birinin izlemesi, bayılması ve dertsiz ruhuna dert edinmesi ne işe yarar bilmiyorum. Yine de filmi herkese, ama en çok da anne-babalara ve öğretmenlere önereceğim. Belki bir çocuğa biraz daha farklı bakılabilmesine, daha fazla "gerçek" ilgi görmesine aracılık etmiş olurum böylece, kim bilir. Gerçi çocuk yapmak gibi ciddi bir sorumluluk altına girip de 8 yaşına gelmesine rağmen okuyamayan, basit matematik işlemlerini yapamayan, yazarken hep aynı tür imla hataları yapan, ayakkabısını ve okul kravatını bağlarken zorlanan çocuğuna "haylaz bu canım!" deyip geçen varsa, bir zahmet Çocuk Esirgeme Kurumu'na da bırakabilirler yavrucağı tabi! Ay bütün psikopat ana-babalar beni buldular bu hafta yahu. Kısırlaştırmak gerek bunları valla. Ne hakkınız var içimi parçalamaya, delirtmeyin adamı!


Son olarak Fest Travel'ın şu yazımda bahsettiğim Avustralya söyleşisi sırasında not ettiğim ve yeni izleyebildiğim Ten Canoes adlı yarı belgeselden bahsedeyim kısaca. Avustralya Aborijinlerinin yaşamlarını en doğal haliyle, doğal ortamlarında izleyebileceğiniz bu belgesel filmde bir de hikaye anlatıcı bulunuyor. Avlanmaları, kadınları, düşman kabilelerle ilişkileri ve gündelik hayatları hakkında bir fikir sahibi oluyorsunuz ama bayıldım mı? Hayır! Yani National Geographic'te ilkel bir kabile belgeseli izlemek için başına otursaydım hoşuma giderdi. Ben biraz daha masalsı, içimdeki Avustralya merakını daha da artıracak, Susanna Tamaro Aborijinleri bilgeliğinin sular seller gibi aktığı bir kabile yaşamı beklemiştim. Bu pek öyle değilmiş hani! O yüzden bundan böyle Avustralya ile ilgili sadece o nefis kumsalları, kanguruları, koalaları ve Sydney Opera Binası'nı hayal etmeye devam ediyorum. ;)

Benden şimdilik bu kadar. Hepimize iyi hafta sonları!

2 yorum:

Oytunla Hayat dedi ki...

İlk filmin konusu oldukça şaşırtıcı...
Tavsiyen için teşekkürler..
Mutlaka izleyeceğim..

Imge dedi ki...

Oytunla Hayat,

Rica ederim. Kesinlikle etkileyici bir filmdi, beğeneceğini umarım.
Sevgiler.