Zemberekkuşu'nun Güncesi ve '45 Ruhu

Önce elimde uzunca bir süredir süründürdüğüm Zemberekkuşu'nun Güncesi romanıyla başlayayım. Kötü olduğu için süründürmedim tabi. Yine keyifle okunan bir Haruki Murakami romanıydı ama hem benim tempom hem de ülke gündemi yaklaşık 750 sayfalık bu romanı kesintisiz okumama olanak tanımadı. Ben de baya kesintili, bazen birkaç gün ara verip biraz başa dönerek, kimi günler 10-20 sayfadan fazla okuyamayarak en sonunda bitirdim. Ne kadar güzel bir roman olursa olsun, okumak bu kadar uzun sürünce bana hafakanlar basıyor ve "yeter artık, bitmesi gerek" gibi bir ruh haliyle okumaya başladığım için daha az keyif alıyorum. Aslında tamamen bu anlamsız ruh ve düşünce halimden dolayı biraz yazık ettim anlayacağınız romana. Neyse, söz veriyorum Haruki'ye: Nobel'i kazandığı romanını ve okunacaklar arasında duran Sputnik Sevgilim'i elime alır almaz, hemen, su gibi okuyup bitireceğim. ;) 


İşsiz baş kahramanımız Toru Okada'nın kedisinin evi terk etmesinden bir süre sonra karısı Kumiko'nun da bir daha eve dönmemesiyle başlayan masalsı süreci okuyacaksınız. Toru Okada bu süreçte tanıştığı, önceden tanıdığı ya da rasgele karşısına çıkan birbirinden ilginç karakterler aracılığıyla kendi durumunu ve ilişkisini sorguluyor. Kopuk kopuk gibi gelen hikayeler ve tipler aslında Okada'nın yaşadıklarıyla fazlasıyla ilintili. Malta ve Girit Kano kardeşler, May Kasahara adlı genç liseli komşu kız, aylarca kaybolduktan sonra çıkıp gelen ve Okada'nın kayınbiraderinin adını taşıyan kedi Noburu Vataya, Muskat ve Tarçın adlı anne oğul ikilisi ve her gün dünyanın zembereğini kurarmış gibi öten Zemberekkuşu'nun Okada'nın hayatının değişik yerlerine dokunduğunu göreceksiniz. Teğmen Mamiya'nın anlattığı II. Dünya Savaşı sırasındaki Japonya tarihi hikayeleri çok etkileyici. Dediğim gibi fazla uzatıp, fazla koptuğum zamanlar olmasına rağmen yine de keyif alarak okudum Murakami'nin bu romanını da. Kendinizi kâh Mançurya bozkırlarında kah bir kuyunun dibinde bulabileceğiniz fantastik bir yolculuk için öneririm. 

'45 Ruhu (The Spirit of '45)

Ken Loach'un yönetmenliğini yaptığı bu belgesel filmi izlemeyi Levent Üzümcü'nün Boyun Eğme kitabını okuduğumdan beri aklımın bir köşesine yerleştirmiştim. Tarzını, duruşunu, hayat görüşlerini sevdiğim ve saygı duyduğum isimlerin herhangi bir sanat dalıyla ilgili yaptıkları öneriler çok değerlidir benim için.  

Yaklaşık 100 dakika süren bu belgeselde iki dünya savaşının ardından İngiltere'nin geçirdiği dönüşüm çok güzel özetlenmiş. Savaşı kazanmak için bir araya gelen ruhun barışta fayda yaratmak için de bir araya gelebileceğine inanan insanların sosyalizm değerleri çerçevesinde ne mucizevi ilerlemeler yarattıklarını görüyoruz. İnsanlar yoksulluk ve işsizliğin ciddi bir sorun olduğu ve her şeyin zengin insanlar tarafından ve onlar için var olduğu 1930'lu yıllara dönmek istemiyorlar. Savaş açtıkları şeylerin başında cehalet geliyor, çünkü demokrasi isteyen hiçbir toplumun buna tahammül edemeyeceğini düşünüyorlar. Ulaşım, madencilik, sağlık sektörleri kamulaştırılıyor. En ufak bir sağlık sorunum da mutlaka web sayfasına göz attığım NHS'in sağlık hizmetleri açısından ne büyük bir yarar sağladığını ve insanların 80'lerin sonunda bu kurumun özelleştirilmemesi için ne pahasına olursa olsun mücadele ettiklerini görüyorsunuz. İşçi ve emekçi sınıfı için savaşlar sonrasın yıkımların ardından barınma problemlerinin nasıl verimli ve etkili bir şekilde çözüldüğünü, yeni semtler, mahalleler kurulurken doktorundan, ulaşım olanaklarına, okulundan, alışveriş yerlerine kadar her detayın düşünülmesine hayran oluyorsunuz. Laf olsun diye değil, insanlara değer olsun diye yapılmış her şey. O kadar ki "evlerin hem alt hem üst katlarında tuvalet olsun ki çocuklar bahçede oyun oynarken tuvalet için eve geldikleri her seferinde üst kata çıkmak zorunda kalmasınlar" bile düşünülmüş işçi sınıfı evleri için! Sosyal devlet böyle bir şey işte. "Buyrun vergilerinizle size kilometrelerce yol yaptım, artık neyi uygun görürseniz o yollarla, duble duble sizindir!" demekle olmuyor bu işler. 

Ama İngiltere'de de bu nefis durum Margaret Thatcher ile birlikte değişiyor. 80'lerin sonu ve 90'ların başı itibariyle madenlerin yüzde doksanı özelleştirilmiş mesela! Polis artık tarafsız değil, haklarını savunan işçi sınıfına şiddet uygulayacak kadar birilerinden emirler alır durumda. Bireysel zenginlik her şeyden önemli hale geliyor. Sendikalar işçi haklarını savunmakta yetersiz kalırken İşçi Partisi işçinin partisi olmaktan çıkıyor. Yani anlayacağınız yaşadığımız bu berbat kapitalist düzen en cahilinden en eğitimlisine kadar tüm toplumları kıskacı altına alarak hayatlarımızı ve doğayı cehenneme becermeyi her seferinde başarıyor. 

O yüzden "zaten bu dünyanın gerçeklerinin içinde yaşıyoruz, bir de burada açık seçik her şeyin hep aynı kısır döngüyle süregeldiğini görüp de sinirimi bozamam" derseniz sizi anlayışla karşılarım. O zaman sizi hemen 45'lerden uzaklaştırıp, yukarıya Murakami'nin masalsı dünyasına alabiliriz. ;)

2 yorum:

sezer eser perker dedi ki...

Gündem fena olunca kabuğuna çekilip daha çok okuyacağını sanıyor insan ama tam tersi oluyor gerçekten. Kafanı veremiyorsun bir türlü. Yeni yılda bol okumalar, izlemeler, gezmeler, seyahatler, huzur ve sağlık diliyorum sevgili İmge. Mutlu yıllar...

Imge dedi ki...

Sezercim sana da harika bir 2017 diliyorum. Ne kadar zor görünse de ve yılın ilk saatlerinde bile umutlarımıza saldırılmış olsa da ısrarla sevgi, huzur, mutluluk dolu bir ülkede ve dünyada, barış içinde yaşayabilmek tek dileğim. Sevgilerimle.