Yutmak

Bu sezonun en etkileyici oyunlarından birini izledik 22 Nisan Cumartesi akşamı Craft Kadıköy'de. Yutmak, üç kadının yaşamak için yutmak zorunda kaldıklarının hikayesi aslında. Kendilerini bulup özgürleşmelerinin hikayesi. Kendilerine özgü tuhaflıklarıyla var olmalarının hikayesi. Ece Dizdar, Merve Dizdar ve Başak Daşman bu kadınlara can veriyor sahnede. Hepsi birbirinden başarılı ama bir favori seçecek olursam kesinlikle Merve Dizdar olurdu. İnanılmaz bir oyunculuk, çok zor olmasına rağmen çok doğal bir performans. Bayıldım. 


İskoç yazar Stef Smith'in yazdığı hikayeyi Çağ Çalışkur, Türkçeye çevirmiş. Yönetmen İbrahim Çiçek. Anna rolünde DOT oyunlarından da tanıdığımız ve çok sevdiğim Ece Dizdar var. Eski bir dansçı olan Anna, dünyadaki şiddet ve acının altında ezilerek, daha fazlasını kaldıramayacağını düşünüp kendisini aylarca yemeden, içmeden evine kapatmış bir kadın. Evinde projeler üretiyor, sürekli meşgul! Balkonunda aç ve yaralı bir pelikan bulup da evinde kardeşinin getirdiği konserve fasulyeler bitene kadar da hayatında değişen bir şey olmuyor. Rebecca, kocası tarafından aldatılıp terk edilen bir kadın. Ama kocası olmadan kendini tanımlamayı ve tamamlamayı beceremeyen kadınlardan. Müthiş bir boşluğa düşüyor haliyle. Bir de Samantha var, pardon Sam demeliyiz ona. Bir rehabilitasyon merkezinde çalışan Sam kadın bedenine sahip olmasına rağmen kendisini bir erkek gibi hissediyor. Bu anlamda belki de işi diğerlerinden daha zor. En "normal" olmayanı, en büyük baskıyı hissedeni o aralarında. 

Hepsi de bir şekilde tutsak olan bu üç kadının hikayeleri birbirleriyle de kesişiyor bazı noktalarda. Ve üçü de farklı şekillerde de olsa kendilerini bularak, kabul ederek özgürleşmenin bir yolunu buluyorlar eninde sonunda. Yani yazarın dediği gibi: "Hayatta ancak başımıza gelen olayları sindirebilirsek, yani yutabilirsek özgür oluruz, kendi ayaklarımız üstünde durabiliriz. Yaşamak için yutmalısınız, bunu denemelisiniz". 

Siz de bence Yutmak için bilet bulmayı denemelisiniz acilen. ;) Biliyorsunuz, tiyatro sezonunun bitmesine yaklaşık bir ay falan kaldı. Perdeler kapanmadan, acele edin derim. Pişman olmayacaksınız. 

İyi seyirler!

Feyhaman Duran ile İki Dünya Arasında

Sakıp Sabancı Müzesi'nde 30 Temmuz'a kadar devam edecek olan Feyhaman Duran - İki Dünya Arasında sergisi uzun zamandır gezmeye niyetlenip de gezemediklerim arasındaydı. Bu hafta bunu yapmayı başardım. Görülesi bir sergi, son derece üretken bir sanatçı -ve eşi-, harika portreler ve resimler. Mutlaka görmelisiniz. 

1886-1970 yılları arasında yaşamış olan Feyhaman Duran, tam da geniş kapsamlı bir modernleşme dönemini, yoğun bir toplumsal dönüşümün yaşandığı zamanları görmüş aslında. İki dünya ile de bağını koparmamasının büyük etkisi olmuş olabilir resimlerinde. En çok da portreleriyle ünlü olan sanatçının kendisine ve eşine ait birçok yağlıboya portresini bu sergide görebilirsiniz. Cumhuriyet'le birlikte portrelere daha fazla ihtiyaç duyulduğu için bu alana ağırlık veren sanatçı, Tevfik Fikret'ten ünlü hukukçu Prof. Dr. Ebülula Mardin'e, Safiye Ayla'dan Atatürk'e, İbrahim Çallı'dan Fatih Sultan Mehmet'e birçok ismin portresini de yapmış. 

 Kendisi ve eşi Güzin Duran'a ait portrelerden bazıları. Ortadaki favorim!


Yukarıdaki kolajda ise sol altta Tevfik Fikret, sağ üstte İbrahim Çallı ve sağ altta da Hikmet Onat'ı görüyorsunuz. Diğerleri zaten daha tanıdık geliyor gözümüze değil mi? ;)

Feyhaman Duran 1911'de Paris'e giderek sanat çalışmalarını bir süre de orada sürdürmüş. O dönemlerde yaptığı resimlerden bazıları aşağıda. O zamanlar bir sanatçının Paris'te eğitim gördüğü nereden belli olur? Tabi ki nü çalışmalardan. Feyhamancım kendisine düşen modeller anlamda biraz şanssızmış sanırım. Hep aşağıdaki tarzda erkek modeller gördüm ben valla, kıh kıh. ;)


Şu haritayı da buraya koymam gerek diye düşünüyorum. 1850-1920 yılları arasında Pera'daki sanatçı atölyeleri, resim araç-gereçleri satan dükkanları ve sergi mekanlarını işaretlemişler üstüne. Neredeen nereye hey gidi Pera, diyebilir miyiz?


Serginin bir katında sanatçının eşiyle birlikte yaşadığı evinin salonu şeklinde düzenlenen bir bölüm, diğer katında ise yine eşiyle ikisinin çalışmalarını yaptıkları atölyeleri olarak sergilenen bir başka bölüm vardı. Atölyeye ve dönem itibariyle bir kadın olarak kendisinden çok daha arka planda kalmış olan eşi Güzin Duran'ın çalışmalarına ayrıca bayıldığımı belirtmem gerek. 



Tüm bunların dışında kocaman kırmızı salonun içinde onlarca manzara resminin arasında kaybolacaksınız. İstanbul'da Adalar, Kabataş iskelesi, Anadolu ve Rumeli Hisarları gibi yerlerin günün farklı zamanlarında, farklı hava ve ışık koşulları altında yapılmış onlarca resmi sizleri bekliyor. Monet de bu tür poşadlardan yaparmış. Ondan etkilenmiş olabileceği düşünülüyor. 


Bir sürü natürmort ve iç mekan resmi de sergide görecekleriniz arasında. Açıkçası ben sanatçının ağırlıklı portrelerini göreceğim, en fazla bir kata yayılmış bir sergi bekliyordum. Ama beklentimin çok üstünde bir kapsam ve niteliğe sahip bir sergiyle karşılaşmış oldum. 


Ben büyük olasılıkla bir ya da birkaç kez daha giderim bu sergiye. Size de kaçırmamanızı öneririm. Sakıp Sabancı Müzesi'ne de buradan teşekkürler göndereyim. Kültürel zenginliğimiz için yapılan her katkının, özellikle bu dönemlerde çok önemli ve kıymetli olduğunu düşünüyorum. İyi ki varlar.

İyi hafta sonları. 

Paranın Cinleri ve Harita Metod Defteri

Çok sevdiğim yazarlardandır Murathan Mungan. Hayattaki cesur ve ikiyüzlülüğe gerek duymayan duruşuyla da bayılırım kendisine ayrıca. Uzun zaman olmuştu okumayalı. Yaklaşık iki senedir de Harita Metod Defteri okunacaklar rafında duruyordu. Mardinli bir arkadaşımdan "ama önce Paranın Cinleri ile başlamalısın Murathan Mungan'ın otobiyografik hikayelerine" yorumunu duyar duymaz o kitabı da sipariş ettim ve uzun bir aradan sonra yazarın o güzel anlatımına doydum. Hatta yine tadı damağımda kaldı da diyebilirim ama zaten yeni kitabı yoldaymış kiii! ;)

Bu iki kitabında da yazar kendi geçmişine dönüyor. Çocukluğuna, ailesine, ilk gençlik yıllarına, ilk aşkına, hayal kırıklıklarına, masal şehri -ya da dışarıdan bizlere öyle görünen!- Mardin'de yaşanmış anılarına, daha sonra Ankara ve İstanbul yıllarına, kayıplarına, kazanımlarına. "Geçmişi yalnızca ondan bir şey inşa edecekseniz anmalısınız," demiş eski ustalardan biri. Böyle yazıyor Harita Metod Defteri'nin arka kapağında. Murathan Mungan da kendi geçmişinden bunu yapmaya çalışıyor bu kitaplarında. 


...Alıntılar...

(Alıntı yapmaya, altını çizmeye doyamadığım satırlarla dolu kitaplar olmasına rağmen burada birkaç tanesini paylaşacağım sadece)

* Geçen zaman içinde dünyanın fani ve tali yüklerinden büyük ölçüde kurtulduğumu düşünüyorum. Büyük kalabalıkların değil, önemsediklerimin alkışlarını seçeli çok oluyor. 

* Çocukluğun en büyük zenginliği, ne engin sorumsuzluğu, ne ana kucağının sonsuz güveni, ne de çocukluk denildiğinde ilk akla gelen benzeri şeyler galiba; bence onun en büyük zenginliği, geleceğe inanç duyabilme duygusu. Ancak bunu yitiren çocuk, başka biri olmayı başarır. Başka biri olmak, büyümektir. Çocukluk fotoğraflarıma bakanların çoğu hep aynı şeyi söyler: 'Gözlerin aynı kalmış senin...' "

* "Yazarların yazdıkları dualarıdır. bu metin ruhuna gitsin anne." (Haboş'un yüzüğünü satıp çilek alma hikayesi)


* Hayatta normal olmanın değil, makul olmanın yollarını aradım; dışımdaki dünyayla dengemi ancak böyle sağlayabilirdim. Adını koymam çok sonralarıdır: hep makul olmaya, sağduyulu davranmaya çalışarak biçimlendirmeye, yönlendirmeye çabaladığım hayatımda, bastırdığım bütün delilikleri ben aşıkken yaşadım. Aşk benim cinnetim, geçici deliliğimdi.

* Tarihini sahiden Malkoçoğlu, Karaoğlan filmleri gibi bir şey sanan, geçmişinin ancak övülecek yanları kadarını bilen bir toplumda, "geçmişle yüzleşmek" sözü bugün bile pek çok kişi için ruha ağır, akla zarar geliyor elbet.  (Ermeni soykırımı, "milli emlak" adı altında Ermenilerin mallarına, mülklerine el konulması, Süryanilere yapılanlar, kısacası yurdun Doğu'suna gören gözlerle ve vicdanlı bir kalple bakan herkesin görebileceği şekliyle anlatılıyor kitapta)  

* Bugün Mardin için sık tekrarlanan "Dinlerin, kültürlerin bir arada yaşadığı hoşgörü şehri" gibi süslü turistik cümlelerin tarihin vicdanında bir karşılığı olduğu kanısında değilim.  

* Başkalarını cezalandırırken, aslında kendimi de cezalandırmış olduğumu umursamıyordum. Her zaman pire için yorgan yakan bir yanım oldu. (Bu ve sonraki maddede kendimi çok benzettim Murathan Mungan'a. "Ah bu ben!" dediğim özelliklerimden. ;) )

* İnatçı yapımla, küsme gücüm yaşamda pek çok konuda kendimi çelmelememe neden olmuştur, bilirim. Zihnimde, her şeyi - bana göre olması gereken- zamana işaretleyen katı kuralları olan bir düzenek işliyor sanki; kendime zarar verme pahasına da olsa, yerinde ve zamanında gerçekleşmeyen şeyleri sonrasında da bir kenara kaldırıp vazgeçiyorum sanırım. (Fotoğraf, İngilizce öğrenme, araba kullanma, vs konusundaki örnekler)

***

Bu kitaplardan sadece edebi bir tat almakla kalmadım ben. Murathan Mungan'ı sevdiğim bir aile büyüğü ya da tanıdık gibi hissedecek kadar yakından tanımış olmaktan keyif aldım. Bir insanın kendini olabildiğince objektif değerlendirdiği hikayelerini okurken aslında geçmişiyle, yaralarıyla, hayal kırıklıklarıyla yüzleşmesinin ve affetmesinin ne kadar zor olsa da ne kıymetli bir olgunluk getirdiğini gördüm. Ve cesurca yaşanmış bir hayatın güzelliğini. Mardin'e Murathan Mungan'la gitmek isterdim. Şehri gezmek için değil. Harita Metod Defteri'ni gezmek, onun ruhunda onunla birlikte bir yolculuğa çıkmak için. 

Çok yaşasın, çok yazsın dilerim. İyi ki var, güzel adam.

Kısa Kısa Filmler

En beğendiğim ile başlayayım: Manchester by the Sea. Yaşamın Kıyısında olarak Türkçeleştirilmiş adı. Asosyal musluk tamircisi Lee'nin hayatı ağabeyinin ölüm haberiyle birlikte önemli ölçüde değişiyor. Ağabeyinin vasiyetiyle birlikte yeğeninin sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğini öğrenen Lee, buna hiç de hazır görünen bir tip değil. Neden böyle uzak ve sorunlu bir karakter olduğunu ise kendi hayatında geriye döndüğümüz sahnelerde iyice anlıyoruz. Geçmişinde öyle bir trajedi yaşamış ki bir daha hayata dahil olamamış olduğunu gördükçe yeğeni Patrick'e bile uzak durmasının nedenini de anlıyoruz. Ama belki de ağabeyinin giderken Patrick'in sorumluluğunu ona bırakması bile onun yaralı ruhun iyileştirmek için düşündüğü bir çözüm. Belki Lee bu sayede sadece nefes almak dışında, gerçek anlamda yaşamaya başlayacak ve kendini affedebilecek. Casey Affleck, Lee rolünde çok başarılı. Yönetmen Kenneth Lonergan da harika bir iş çıkarmış. Çok severek izledim. 


İkinci olarak Arrival'ı önereceğim size. Geliş filminde kimler geliyor derseniz, yine o meşhur uzaylılar geliyor efendim. ;) Ama bu kez onlarla bir dil bilimci aracılığıyla iletişim kurma yoluna gidiyoruz. Öyle haldır huldur uzay gemilerine karşı savaş açmak yerine insanoğlu dil bilimi profesörü Louis (Amy Adams) sayesinde onların işaretlerinin ne anlama geldiğini çözüp, neden dünyanın sekiz ayrı noktasına uzay gemilerini indirdiklerini öğrenmeye çalışıyoruz. Bilim-kurgu ve uzaylı istilası/savaşları en favorilerim arasında değildir, ama bu film olaya iletişim boyutundan yaklaştığı için olsa gerek çok hoşuma gitti. Anlamsız attraksiyonlar, Hollywood abartıları yok. Hayatın bir varış noktası değil, bir yolculuk olduğunu ve doğrusal olmayan zaman olgusunu düşünmemizi sağlayan bu Dennis Villeneuve filmini de çok sevdim. Öneririm. 


Sırada bir  Tom Ford filmi olan Nocturnal Animals, yani Gece Hayvanları var. Ve baş rolde de yine Amy Adams var. Ama bu kez diğer baş rol Jake Gyllenhaal daha ön planda. Bir gün ikinci evliliğini sürdürmekte olan Susan'a eski eşinden bir roman taslağı gelir. Edward, Susan'a ithaf ettiği Gece Hayvanları adlı romanıyla ilgili eski eşinden fikir istemektedir... ya da belki de fikir falan umurunda değildir, yazarak intikam alıyordur. Etkileyici bir film. Tom Ford'un da modacı olan Tom Ford olduğunu sonradan öğrendim. Kesin isim benzerliğidir diyordum, meğer adamda böyle de bir yaratıcılık varmış. İzlenesi! 


Son olarak Leonardo di Caprio'suz bir Martin Scorsese filmi olması nedeniyle de ilginç olan ( ;) ) Silence filmi var sırada. 17. yy'da Japonya'da Hıristiyanlığı yaymak için çalışan misyonerlerin yaşadıklarını iki rahibin hikayesi aracılığıyla izliyoruz. Kendilerinden önce o topraklara gitmiş olan üstatları Peder Ferreira'nın (Liam Neeson) dininden döndüğünü ve Japon bir kadınla evlenerek Budizm'e katkılarda bulunduğunu  öğrenen iki idealist rahip "yok canım, kesin doğru değildir" dedikleri için, "doğruysa da bizim Peder'in ruhunu kurtaralım" diyerek yola koyulurlar. Koşullar gerçekten zorludur, Hıristiyanlığa o topraklarda yer yoktur. Büyük fedakarlıklar ve eziyetler ve hatta kayıplardan sonra Peder Ferreira'ya ulaşmayı başaran Peder Rodrigues'in de müthiş bir inanç mücadelesine girmesi gerekecektir. 


Etkileyici bir film. Kesinlikle izlemelisiniz. Kichijiro ise favorim oldu. İlkeli duruşuyla gözlerinizi yaşartacak bir karakter. :P

Ha filmi ne yapayım, asıl aksiyon ülkede, ben bu aralar entrika ve sahtekarlık dozu yüksek, para-pul değil umut çalan hırsızların baş rollerde olduğu son bölümlerini izliyorum ülkemin derseniz, o da olur. Her seferinde spoiler vere vere yeni bölümleri çekseler de ben de hâlâ ağzım açık izlemeye devam ediyorum zira! 

Anne-Kız Roma Notları

Roma'da da size önerebileceğim pek bir yenilik yok tahmin edebileceğiniz üzere. Roma ile ilgili tüm yazılarım bu linkte ve toplam 12 yazı var içinde. Daha ne önereyim, değil mi? "O zaman ne işiniz var yine orada, başka bir yere gitseydiniz" diyenlerle bozuşuruz o ayrı. Roma'ya defalarca giderim, sokaklarında defalarca turlarım, yemeklerini ve dondurmalarını çatlayana kadar yiyebilirim, şaraplarını ise Yalan Dünya'nın Nursel'inin cam damacana şeklindeki viski sebili boyutlarındaki karaflardan içerim ve sarhoş olmam. ;) O derece yani, bilmem anlatabildim mi? ;)

Bu kez Campo de Fiori'de bir B&B'da kaldık. Şansımıza iki odalı B&B Piazza'nın diğer odası da boş olduğu için mutfak ve ortak alan da tamamen bize aitti. Sahibesi Anna Monaco tam bir çılgın İtalyan hatunu, süper cana yakın, yardımcı, güler yüzlü. Tertemiz, interneti iyi çalışan, mutfağı ve içinde İtalyan kahvesi ve kahve makinesi olan, meydandaki meşhur çiçekçilerin hemen arkasındaki minnak ara sokaklardan birindeki bir binada yer alan odamızdan çok memnun kaldık. 


Tabi diğer oda da dolu olsa bu kadar rahat edemezdik muhtemelen. Çünkü ilk gün sabahın köründe tren yolculuğu, bavullarla odaya geliş, üstüne Cul de Sac'da domatesli ve parmesanlı işkembe ve tavşan etli pappardelleyi bölüşüp, üstüne Trastevere'de meydanda birer kadeh bir şeyler içiş, üstüne yolu uzatarak nehir kenarında biraz daha yürüyerek akşamı ediş, hafiften yağmur başladığında asla acıkamayacağımıza karar veriş ve o yüzden de odaya gitmeyi seçiş kısmında yan odanın boş olması önemli bir etken oldu. Karşıdaki şarküteriden nefis bir şişe Puglia bölgesi şarabımızı -sadece 6,90 Euro'ya!- alarak günü erken kapatmaya karar verdik. Evin her köşesine yayılarak, ertesi günün planını yapalım dedik. 


Üstteki fotoğrafta Trastevere'deki ana meydana bakan kafelerden birinde sokak müzisyenleri eşliğinde beni şarabımı, annemi ise antifrizini yudumlarken görüyorsunuz. Hatuna Aperol Spritz demekten daha kolay geldiği için antifriz adını taktı kendisine. ;)

Ertesi gün tamamen keyif ve alışveriş turu yapalım diyerek attık kendimizi sokaklara. Annem de daha öne Roma'yı görmüştü, ama yine de bu kadar çok yürüyerek gezmemişlerdi sanırım. Kaldığımız yer itibariyle bir sokak dönüp Navona Meydanı'na, iki sokak yürüyüp Pantheon'a, oradan kıvrılıp Trevi Çeşmesi'ne, buradan devam edip Spagna'ya çıkınca mest olduk tabi. Annemin yorumuna bayıldım: "Burada her köşeyi dönünce sanki 'Ve perde!' diyerek perde açılıyor ve bambaşka bir dekorla yeni bir sahne ortaya çıkıyor gibi.


Yine her yerdeki turist kalabalıklarına imrenerek baktık. Turizme verdikleri değer anlamında ders olarak okutulması gereken bir ülke bence İtalya. Tesis ve yeme-içme kalitesinden, standartları koruma ve denetlemeye, tarih ve kültür miraslarını el üstünde tutmaya, güzeller güzeli Akdeniz ikliminin tüm nimetlerinden faydalanmalarına kadar. Helal olsun! Onlara akın akın turist gitmeyecek de kime gidecek, değil mi?

Neyse, tatlı yiyelim tatlı konuşalım. Dondurma molasını elbette Giolitti'de verdik. O kadar çeşit arasından seçim yapmakta zorlansak da en nihayetinde çıtır kornetlerimizi doldurabildik. Mmm, nefis! 


Tabi ki bir Roma klasiği olarak Trevi Çeşmesi'ne yine para attık. Dilek tutmadan, yeniden buluşmak için bu güzel şehirle. Annemin yanındaki adamlar bodyguard tadında çıkmış, benim sol yanımdaki kol ise Bülent Ersoy'a ait olabilecek otrişlikte. ;))


Yeme-içme molası olarak pek çok yerde atıştırmalık duraklar yaptık. Akşam yemeği içinse İsocum'la deneyemediğimiz yeni bir yer keşfi de yapmış olduk. Sisto Köprüsü'nden geçerek Trastevere'nin kalbine doğru ilerleyerek Grazia & Graziella'da pizza yemeye gittik. İyi ki gitmişiz. Olağanüstü pizzasının dışında, beklerken ikram ettikleri prosecco, masamıza bakan Roberta'nın tatlılığı, iki yanımızdaki masalarda birbirleriyle yazışan kızlar ve erkekler arasında kalıp, mecburen bir süre muhabbetlerine dalmamız ;), arkamızdaki masaya servis yapan garson kızın bir şişeyi tuzla buz etmesi sonrasında diğer tüm garsonların ve müşterilerin kocaman bir alkış koparması ve güle eğlene ortalığı toparlayıp devam etmeleri. 


O kadar çok şey anlatabilirim ki bu enerji yükselten insanlar hakkında. Annemin fotoğraf çektirmek için köprünün kenarına çıkmak istediğini sanarak hemen yardım etmeye yeltenenler, Castel Sant'Angelo önünde keman çalarak ortama güzellik katan müzisyen, buzdolabında unuttuğumuz prosciutto ve parmesanlarımızı alıp da havaalanına yetişebilelim diye kocasının motorunun arkasına atlayıp hızlıca yanımıza gelen B&B sahibesi Anna, hiç İngilizce bilmediği halde yol tarif edenler, alacağımız peynir çeşitlerini bile tattırmak için ikram edenler, onlar bunlar... Annem bu kadarını ilk kez yaşayarak anladı bence. "Burada herkes yakın arkadaş gibi" ve "ne tatlılar yahu, bunlara konuş ve eğlen de yeter" yorumları da yine ona ait ve çok İtalyanları tanımlıyor bence. 


Geçen sene çok keyifli bir Roma gezisi sonrası son gece yine köprüden şehrin ışıklarına bakarken sırf bu yüzden gözlerim dolu dolu olmuştu -ve İsocum sanırım o an pek anlayamamış ve pek de bulaşmasam iyi olur dönemlerimden biri olduğunu sanmıştı. ;) Ama Trastevere'deki o akşam yemeğinden sonra yine aynı köprüden odamıza dönerken annemin de gözleri dolu dolu olduğunda benim şimdiye kadarki yorumlarımda aslında ne demek istediğimi ve buraya neden doyamadığımı kesinlikle anlamıştı. Neyse, en azından "Türkler, İtalyanlara benziyor" diyen olursa karşı çıkacak bir kişi daha var artık aramızda.;) 

Ama yaptığım pazarlık sonucu bizi havaalanına götüren taksici "Tam bir İtalyan'a benziyorsun, öyle pazarlık yaptın" dediğinde de Türk olmanın haklı gururunu yaşamadım değil. "Ee, sen ne diyorsun bebişim? Biz Kapalıçarşı esnafından, balık pazarı balıkçılarından, yağmurlu havada ortadan kaybolup sefa yürüyüşü yaparken arkandan zart zurt korna çalan taksicilerden öğrendik pazarlığı. Peh!" dedim içimden. ;) 


Son gün de Castel Sant'Angelo'nun arkasındaki alışveriş caddesini, sokak tezgahlarını gezip, yine sokaklarda bol bol yürüyüp, keyif molaları verip kapanışı yaptık. Her sokağın, her meydanın, her insanın "Ve perde!" diye önümüzde açılarak içimizi aydınlattığı bu güzel şehri ve ülkeyi Tanrı hep korusun dilerim. Cennet yeryüzünde, kıymetini bilene. Sık sık buluşmak dileğiyle. 

İyi hafta sonları!

İki Kadın Venedik'te Çocuklar Gibi Şendik ;)

Bu baharı küçük bir anne-kız kaçamağı yaparak benim için yeryüzündeki cennet olan İtalya'da karşılayalım demiş ve biletlerimizi alıp, rotamızı çizmiştik. Annem Venedik'i daha önce görmediği için önce üç gün orada kalacak, sonra da trenle Roma'ya geçip iki gün de orada oburluk yaptıktan sonra dönecek şekilde plan yaptık. Daha doğrusu planlar benden gezmesi ikimizden oldu. ;) 

1 Nisan öğleden sonra geldiğimiz Venedik'te neredeyse San Marco Meydanı'ndaki Çan Kulesi'nin dibinde kaldık desem yeridir. Hotel San Zulian'ı herkese tavsiye ediyorum. Gezi planımız belli olur olmaz yer ayırttığım için çok iyi bir fırsat da yakaladığımızı söylemem gerek. Orada kalırken fiyatlara kontrol ettiğimizde bile bizim ödediğimizin üç katı olduğunu görerek daha da mest olduk. San Marco'ya üç dakika, Rialto Köprüsü'ne beş dakika, en uzak mesafe diyebileceğimiz Galleria dell'Accademia'ya ise on beş dakika mesafedeki bu üç yıldızlı otel, konumu ve yeterince geniş ve temiz odası ve banyosu ile tam aradığımızdı doğrusu. 

  
Tur rehberi olarak üçüncü gidişim olmasına rağmen yine içimden gelen her köşede fotoğraf çekme isteğine karşı koymayı beceremedim. Bu kez yüzlerce fotoğrafıma ek olarak onlarcasını çektim. Annemin şaşkınlığı ve hayranlığı ise inanılmazdı. Az gezen bir kadın değildir kendisi. (Kime çekmişim acaba? ;) ) Ama Avrupa'da her yer az çok birbirine benzer, klişe sözünün burası -ve hatta Roma- için hiç de geçerli olmadığını bu gezide bizzat yaşadığını düşünüyorum. Ve "bir daha dünyaya gelirsem İtalya'nın bir köyünde bile olsa İtalya'da doğmak isterim" derken ne demek istediğimi de gezinin sonunda tamamen anlamıştı. Neyse... 

Fotoğraflarla devam edelim. Rialto Köprüsü geçen sene Nisan'da tadilattaydı. Bu sene açılmış. Altında gün batıralım diye oturup saatlerce sohbet ettiğimiz gün unutulmazlarım arasında yer alacak. Gelip giden içkiler değişse de sohbetin keyfi hiç değişmedi. Ve taa nerelere gidildi, kimler anıldı, kimlerin kulakları çınlatıldı...


Şehrin en güzel noktalarından biri olan Accademia Köprüsü'ne de hem gündüz, hem günbatımında hem de gece uğradık. Her seferinde manzarayı hayran hayran izleyerek, rüya şehri bir kez daha zihinlerimize kazıdık. Hatta bu kez Galleria della'Accademia'ya da girdik. Kişi başı 12'şer Euro'larımızı hazırlayıp kuyruğu bitirmiştik ki gişe görevlisi "bugün Pazar olduğu için bedava" deyince şanslı günümüz olduğuna karar verdik. ;) O yüzden aklınızda olsun, bu müze gezisini denk getirebilirseniz Pazar'a ayarlayın. 


Accademia Müzesi, tıpkı Floransa'daki adaşı gibi en bayıldığım müzeler arasında yer almadı. Floransa'da en azından yakışıklı Davut'u görmüştük, bunda o da yoktu. Gerçi gitmeden önce eserlerin hangi dönem olduğuna bakıp durumu az çok anlamıştım ama yine de merak işte. Neyse ki, çok yoran bir müze değil. 14.-18. yy arası eserlerin olduğu müzede biz pek 18. yy'a ulaşamadık. Daha önceki dönemlerin Meryem'li İsa'lı resimleri de bana pek iç açıcı gelmez. Ama yine de Tintoretto, Bellini, Titian ve Veronese'in etkileyici tablolarını görmek bile başlı başına güzeldi.


Tabi ki bol bol yeme ve içme molası verdik. Geçen sene verdiğimiz şu molaların dışında yeni keşif olarak nefis deniz ürünlü spagettisi  (iki kişilik bir porsiyondu bence) ve lazanyasıyla Osteria Barabao'yu da listeye ekleyin derim.


Venedik'te anneme de göstermek istediğim özellikli duraklardan Müzik Müzesi, Modern Sanat Galerisi ve yangın çıkışı kanala açılan nefis sahaf ve kitapçı Libreria Aqua Alta'yı da gösterdim. Girmediğimiz ara sokak, üstünden defalarca geçmediğimiz kanal köprü, oturmadığımız meydan, bakmadığımız dükkan vitrini bırakmayana kadar şehri arşınladık diyebilirim. Sadece meydanlarda bile klasik müziğe doyduk. Kaldı ki şehrin her yerinde harika etkinlikler vardı her gece, onların hiçbirine gitmememize rağmen sanat dolu günler de geçirmiş gibi hissediyorum ben. Çünkü İtalya'da şehirler birer müze bana göre. Yani her gün değişik bir şeyler görmeyi başardık. Ve evet, bu bizim değil, Venedik'in başarısı aslında.



Yarım gün de kendimiz zaman kaybetmemek adına Viator'dan Murano&Burano&Torcello Adası turu alarak 4,5 saatimizi bunlara ayırdık. Diğer türlü neredeyse bir gün ayırmak gerektiğini bildiğim için bu turu tercih ettim. Ama keşke Torcello olmayanını tercih etseymişiz, çünkü Murano'da cam atölyesi dışında bir şey görmek mümkün olmadı -ki bu çok da önemli değil- ve Burano annemin içinde kaldı -bu önemli. Torcello, Venedik'in en eski mozaiklerine sahip ilk katedrallerinden birine ev sahipliği yaptığı için özellikliydi. Ama biz Murano ve özellikle Burano sokaklarında daha fazla dolaşabilmeyi tercih ederdik. Burano rengarenk evleriyle yine çok keyifli bir masal adası gibi çıktı karşımıza. İlk ziyaret için 50 dakika az bir süre oldu tabi. Biraz daha uzun zamanımız olabilirdi bu adada. Dantel dükkanları ve yeme içme durakları gezinin içimizde kalan tek şeyi oldu. Sadece bir tur atıp, biraz fotoğraf çekip dönebildik vaporettomuza.


Bu da Torcello özet ;)) 

Rüya gibi bir üç günün ardından 4 Nisan sabahı Roma'ya gitmek üzere Santa Lucia Tren İstasyonu'ndan kalkacak trenimize Rialto'dan bindiğimiz vaporetto'muzla ulaştık. Yaklaşık 15 dakika süren bu vapur yolculuğu da Grand Canal'ın görmediğimiz diğer bölümünü bize gösterdi. Sanki bir film setinde gibiydik, sabahın köründe yine tüm estetiğiyle gözlerimizden kalpler fırlamasına neden oldu güzellik!

 
Venedik bize çok iyi davrandı yine. Üç gün içinde hiç yağmur yağmadığı gibi üstüne üstlük Nisan ayının ilk haftası için son yirmi yılın en sıcak havasına denk geldik. Bakalım Roma da bir güzellik yapacak mı bize? Trene yerleştik, geliyoruuuz! ;)

Not: Venedik ile ilgili tüm yazılarım için aşağıdaki link'e tıklayabilirsiniz.  

Perispri & Silsile & West Side Story

Kısa kısa keyif notlarıyla haftayı kapatayım dedim. Önce geçen hafta sonu aileyle Pazar bruch'ı için seçtiğimiz Perispri ile başlayayım. Biraz geç ama nefis bir keşif oldu benim için. Balat'ta böyle bir mekan olduğunu hiç bilmiyordum, önünden geçsem bile sadece sanat galerisi sandığım için keşfetmeyebilirdim. Troya Otel'in hemen yanında, girişinde Cahide Erel yazan bir lezzethane burası kendi deyimleriyle. Sanatçı Cahide Erel'in seramik ve heykel atölyesi var girişinde. Kocaman, yüksek tavanlı bir loft daire düşünün. Alt kat atölye-galeri, üst kat ise kafe-restoran. Mobilyalardan avizelere, masalardaki runner'lardan peçeteliklere, konsollara, üzerlerindeki şamdanlara, kahvaltılıkların servis edildiği kaselere, likör kadehlerine, tepsilere, masalardaki minik heykelciklere kadar her detayı son derece zevkli ve özel bir yer burası. Cahide Hanım da keyifli hikayeleriyle masanızı şenlendirirse değmeyin gitsin keyfinize.  


İster bruch'a, ister akşam yemeğine gidin ama mutlaka deneyin bu güzel mekanı. Rezervasyon için: 0-212-521 54 43 Perispri ne demek derseniz onu da kendi sayfalarından aldığım şekliyle aktarayım: 

"Perispri, ruhun bedenle bağ kurmasını sağlayan yarı maddi, akışkan bir maddedir. Kimine göre varlığın özü, kimine göre ‘varolan’ın kendisidir. Perispri hiçbir zaman yok olmaz, bedenler değişse de ezeli ruhu yeni bedenlerle ebediyete taşır. ‘Perispri’ hep vardır; bazen sezgi, bazen déja vu, bazen de anımsama sanılır."
Çok hoş değil mi?

***

Film önerime gelince hiçbir fikrim olmadan, böyle bir film bile olduğunu bilmeden aldığım ve izlediğimiz Türk filmi Silsile'yi sevdik ve değişik bulduk. Oyuncuların hepsini de pek seviyor olmamızın da rolü büyük bunda sanıyorum. Nehir Erdoğan, Tardu Flordun, İlker Kaleli ve Esra Bezen Bilgin gibi genç ama çok başarılı isimlerin yer aldığı filmi Ozan Açıktan yönetmiş. Faruk (Tardu Flordun) işini bilen, ünlü bir iş adamı. İzinlerini, ruhsatlarını kendi yöntemleriyle hallettiği mekanlar işleten, çevresi olan, parasıyla avukatları, polisleri çıkarlarını koruyacak şekilde kullanabilen bir adam. Ece (Nehir Erdoğan) onun sevgilisi. Cenk (İlker Kaleli) ise yurtdışından bir süreliğine gelmiş en yakın arkadaşı. Cenk ile Ece arasında zamanında bir ilişki yaşanmış ve çok da bitmemiş belli ki Cenk'in evinde bir yakınlaşma doğuyor yeniden aralarında. Ama evde bir adam bir de telefonuyla çekim yapan genç bir çocuk daha olduğunu fark ediyorlar o heyecanlı anlar sırasında. Basit bir haneye tecavüz mü, yoksa bu tipler bir planın parçası olarak mı evdeler o hengamede anlayamasak da işte asıl Silsile böyle başlıyor. Olaylar zincirinin sonunda ise bir gecede her şeyin nasıl değişebileceğine tanık oluyorsunuz. Severek izleyeceğiniz bir film.


Son olarak West Side Story'ye gittiğimizi ve bayıldığımı yazacağım ama "bana ne faydası var bunun?" diye soracağınızı biliyorum. Kusura bakmayın, olur mu, maalesef biraz geç kalmışım yazmak için.;) Ama Zorlu PSM'ye teşekkür etmeden ve bloga bu güzel müzikali de not düşmeden geçmek istemedim. Hem illa İstanbul'da gitmeniz şart değil ki. Belki New York'ta, Londra'da ya da bambaşka bir yerde yakalarsınız Jetler (Amerika'da doğmuş Polonya kökenli gençler) ve Köpekbalıkları (Porto Rikolu göçmenler) arasındaki bitmek bilmez çekişmenin hikayesini. İki düşman çete arasında aşk yaşanır mı peki? Etliye sütlüye bulaşmayıp, elalem ne der demeyip, pılıyı pırtıyı zamanında toplayıp uzaklara vınlarsan olur, olmayacak iş değil. Ben bunu anladım bu hikayeden. Başroldeki aşık çift anlayamadı, yazık oldu, o ayrı. ;) (Hikaye bir klasik olunca bu da spoiler sayılmaz. :P


1-18 Mart arası Zorlu'da sahne alan bu Broadway klasiğini biz de 15 Mart gecesi izleyebildik. Jerome Robbins'in orijinal koreografisini Joey McKneely sahnelemiş. Müzikler, o sesler, kostümler, dekor şahane. Bilet satın alırken ikinci kategorinin kenarda köşede kalan koltuklarındansa balkondan üçüncü kategorinin önlerinde bir yer seçmemi öneren satış görevlisi de en bir şahane! Hayatımda ilk kez ve tereddütle balkon denemesi yaptım, ama bundan sonra müzikaller için tercih bile edebileceğimi fark ettim. Sahnenin tamamına hakim bir konum. Kısacası bu sezonun "iyi ki"lerinden. 

Yarın ben yine minik bir kaçamak için ortadan kayboluyorum. Beni Instagram'da bulabileceğinizi biliyorsunuz. Haftaya Cuma ise İstanbul trafiğinde direksiyon sallamaya başlayacağım. Savulun yoldan! Hava atmıyorum yani, kendi iyiliğiniz için. ;) 

İyi hafta sonları!

Uçurum İnsanları

"Biraz da Jack London bizi bunaltsın, n'olacak ki," derseniz size harika bir önerim olacak: Uçurum İnsanları. ;) Konusu ve tarzı itibariyle George Orwell'in Paris ve Londra'da Beş Parasız romanının ikiz kardeşi sayılır. Yıl 1902. Bu kez Jack London tedbil-i kıyafet yoksulların arasına karışarak aç, işsiz ve evsizlerin halinden anlamaya çalışıyor. Onların kaldıkları yerlerde kalıyor, gün boyu hiçbir şey yemedikleri için kiliselerin dağıttığı bir bardak sıcak çay içebilmek uğruna soğukta yüzlerce kişiyle birlikte kuyruğa giriyor, giysisini emanete bırakarak bir gece kalacağı üstünde çatısı olan bir zemin parçası buluyor. Sokaklarda uyumasına izin verilmeyen evsizlerin perişanlığını, çöpleri karıştırıp yiyecek bulmaya çalışan açları, hasta halleriyle sokaklarda yaşam mücadelesi veren yaşlıları bize anlatıyor.

Hayat her yerdeki yoksullar için olduğu gibi Londra'daki yoksullar için de çok zor ne yazık ki. Okudukça içiniz parçalanıyor. Jack London bu romanıyla ilgili olarak başka hiçbir kitabım için yoksulların ekonomik açıdan aşağılanmasını inceleyen Uçurum İnsanları kadar kalp ağrısı çekip gözyaşı dökmedim, demiş. Yüreğim kaldırır diyorsanız okuyun derim. Yok, bahar geldi, içimi karartmayayım şimdi derseniz, sizi anlarım. Ben ruhumu karartma pahasına okudum ve sevdim. Hariçten gazel okumamayı tercih eden gerçek bir aydın olan Jack London'ın bu samimi tarzını da daha bir çok sevdim. 

...Alıntılar...

* "...Eski zamanlarda canavarlar kendilerini ispat etmek için, savaş arabalarıyla dövüşür ve insanların kafasını tepeden çeneye kadar yararlarmış. Neticede güçlü bir adamı temiz bir kılıç darbesiyle öldürmek, sinsi sanayi ve siyaset oyunlarıyla onu ve sonraki nesilleri hayvana çevirmekten iyidir..."

* "...asker dediğin, Bernard Shaw'un tabiriyle görünüşte ülkenin kahraman ve vatanperver savunucusudur; fakat aslında günde üç öğün yemek, barınak ve giyecek için kendini ateşe atmayı kabul eden talihsiz bir adamdır..."

* "umutsuzluk ve sefalet
    başlarındadır doğumdan beri;
    çirkin küfürler, daha çirkin gülüşlerdir,
    onların ilk ninnileri." (Mathilde Blind'ın Sokak Çocuklarının Dansı şiirinden) 

* "...Hayat bu kadar tekinsiz, mutlu olma imkanı bu kadar uzak olunca, hayatın ucuzlaması ve intiharların yaygınlaşması kaçınılmaz olur... İntihar eden herkesin aklı başında insanlar olduğunu söylemiyorum; nasıl ki intihar etmeyen herkesin aklı başında insanlar olduğunu söyleyemiyorsam. Bununla birlikte yiyecek ve barınak yokluğu, insanların aklını kaybetmesinin en büyük sebeplerinden biridir..."

* Ve belki de kapı gibi bir  özet ve son söz olabilecek tek ama içi dopdolu şu cümle:  Medeniyet, ortalama insanı daha iyi duruma getirmeye zorlanmalıdır.

İyi okumalar!

Dopdolu Bir Adana Kaçamağı

40'a bir kala ehliyet aldığımdan bahsetmiştim daha önce. İşte o ehliyeti İstanbul'dan almaya kalksaydım, üç ay falan beklemem gerekecekti. O yüzden üç günlüğüne işlerin çok daha kolay yürüdüğü Adana'ya gideyim, hem ziyaret hem ticaret hem de oburluk olsun dedim. ;)

Tabi ki her zamanki gibi ilk akşam kebap masasında bol sohbetle geçti. Göl manzaralı Onbaşılar'a gittik ve manzarası dışında hiçbir şeyi beğenmedik. Bizimkiler beni uyarıp duruyorlardı ama yine de merak ediyordum orayı. İnsanların genelde misafirlerini götürmeyi tercih ettikleri, Adana'nın nispeten şık kebapçılarından biri burası. Ama kebabı ve servisi çok vasat diye duymama rağmen denemek istedim. Gerçekten çok vasatmış! Yani zaten İstanbul'da manzaraya doyuyor ve hava parası veriyorsanız, burada zamanınızı bunlarla değil mis gibi kebaplarla değerlendirin derim. Kısacası Adana'da kötü kebapçı yoktur derdim, varmış. Olan bizimkilere oldu, bile bile bir de benim için lades demiş oldular. ;)


İkinci gün her zamanki Adana duraklarımdan biri olan Ç.Ü. Diş Hekimliği Fakültesi'nde genel diş kontrolümü yaptırıp, Oğuz Hoca sayesinde bembeyaz dişler ve sağlıklı gülüşlere  ;) kavuştuktan sonra biraz alışveriş molası verdik. Şehre inmeden önce evden ve inerken geçtiğimiz köprüden gördüğüm karlı dağ manzaraları enfesti. Bu mevsimde Adana'nın etrafını saran dağlarda bu kadar kar olduğunu hiç hatırlamıyordum. Bu sene kışın Çukurova'da bile ne kadar sert geçtiğini çok net gösteren görüntüler bunlar. Uçakta da Adana için alçaldığımızda dakikalarca karlı dağların ve düzlüklerin üstünde uçtuk. Şok şok şok!  


Tabi ki şehir içi ve gündüzleri tişörtler ya da uzun kollu da olsa ince bir penye ile çok rahat güneşin altında oturabileceğiniz mis gibi bir bahar havası var şehirde. Akşamları hâlâ serin olsa da gündüz sıcağı yazı bile hatırlatıyor. Pek de terapi gibi geliyor İstanbul kışından çıkan bünyeye. Bir terapi kaçamağı da fahri teyzelerimle Marina restoranda buluştuğumuz öğle yemeği oldu. Uzun zamandır görüşmemiştik, çok keyifli bir sohbet eşliğinde hem içeride hem restoranın göle bakan bahçesinde harika vakit geçirdik. Pek severim onları, iyi ki varlar!


Akşamına acemi şoför olarak babamın arabasını ele geçirdim ve üniversite kampüsünde birkaç tur atarak en güzel günbatımı izleme noktasını bulduk. Kaş'ın günbatımlarını özlediğim şu günlerde gölün karşı kıyısını turunculara boyayarak batan güneş de ruhuma iyi geldi. Sahi Kaş'a kaç ay kaldı? 


Cuma günü akşam yola çıkmadan önce birkaç alışveriş durağı daha vardı aklımda. Önce öğlene doğru kahve molası için Storie Store'a uğrayalım dedik. Aslında itiraf ediyorum sadece bir bakalım nasıl bir yermiş diye uğradık, kahve içmek aklımızda bile yoktu. Ama bu harika konsept mağaza ve kahve dükkanına bayılınca hemen uzatılmış bir molaya çevirelim fırsatı dedik. İçeride çok güzel tasarım ürünler, keyifli kahve köşeleri, masalarda ilham verici kitaplar, duvarlarda ve hatta tuvalet kapılarında hoş yazılar, lezzetli kahveler ve yanına sağlıklı atıştırmalık tatlar bulabilirsiniz. Dışarıda da oturma yerleri mevcut, ayrıca bisiklet kiralamak isteyenler için bisikletler de mevcut. Malum Adana iklimiyle ve düzlüğüyle tam bir bisiklet şehri. Siz siz olun kahve molası için Storie'ye mutlaka uğrayın, içinizi ısıtacak bir mekan olmuş.  


Swarm check-in'i sayesinde arkadaşım Go Adana'nın'da yakınlarda olduğunu öğrenince buradan kalkıp ona bir merhaba demeye bu kez Geko Cafe'ye uğradık. Orada da bir çay içerken şehrin yaklaşan Portakal Çiçeği Festivali'nin coşkusunu şimdiden yaşamaya başladığını fark ettik. Hem Festival hem de Adana'nın sosyal ve kültürel hayatında neler olup bittiği ile ilgili bilgi almak için Go Adana mutlaka takibinizde olsun derim. Adana için harika bir iş yapıyorlar bana göre. Her şehre lazım bir ekip! 


Kahve ve çay molalarından sonra şehrin içindeki alışveriş duraklarımıza uğruyoruz ve akşama doğru yorgunluktan bayılmadan önceki durağımıza gidiyoruz. Burası aynı zamanda havaalanı ve gut öncesi son durak ;) : Vedat Milor'un da test edip onayladığı Ciğerci Mahmut. Hah şöyle, oturduk mu kağıtlarla kaplı salaş masalara, söyledik mi şalgam suyumuzu, biz bir şey söylemeden geldi mi ezmesi, soğan salatası, yeşilliği... işte şimdi Adana'dayız. ;) Ciğeri gerçekten olay. Ve uçakta yanımda oturacak olan kişiye şimdiden geçmiş olsun diyerek soğanlı ve kimyonlu minik dürümler halinde ciğerleri kendimden geçerek hüpletiyorum. Diş fırçalamak ve nane şekerleri kar etmemiş olabilir ama mazeretim geçerli: Adana uçağındayım sonuçta! ;)

Dolu dolu, bol yemeli-içmeli, iş halletmeli, keyif yapmalı, hasret gidermeli, sohbet etmeli üç günlük Adana kaçamağından sonra İstanbul'da da beni çok keyifli bir ekibin beklediğini öğreniyorum. E o zaman uçaktan iner inmez evden önce son durak olarak gecenin 11'inde bavulumla Bosphorus Brewing Company'ye gitmek ve bira tokuşturmak farz oluyor. Masanın en genç üyesinden de "wow! rock star gibi giriş yaptın içeriye" yorumunu duyup kendimi pek bir havalı hissediyorum. ;) Bavulları barın arkasına atıyoruz ve kadehlerimizi bir kez daha "ehliyetli bir rock star olmama" kaldırıyoruz. ;) İstanbul trafiği bana hazır mısın bakalım?! ;)

İyi haftalar!

Tonle Sap Gölü & Apsara Dansı & Siem Reap Gecesi

Siem Reap'te tapınak gezmeleri dışında yapılacak birkaç şey daha bulunuyor. Bunların en başında da Tonle Sap Gölü'nde tekneyle gezinti yapmak geliyor. Burası Asya'nın en büyük göllerinden biri. Mekong Nehri bağlantısıyla Vietnam'a bile uzanıyor bir yandan. Üzerinde kocaman bir yüzen köy var. Üstelik Ha Long Bay'dekinden farklı olarak kültür turizmi için gezdirilen bir yerden çok okuluyla, marketiyle, hastanesiyle ve restoranıyla falan gayet de yaşamın sürdüğü bir yüzen köy burası. 


Gölün çok harika bir görüntüsü ve kokusu olduğunu söyleyemeyeceğim. Rengi bildiğiniz kahverengi, koku da yer yer fena olabiliyor. Vietnam'da olsa farklı olurdu galiba. Kamboçya çevre bilinci ve temizlik anlamında Vietnam'ın oldukça gerisinde. Yıllar boyu yaşanan savaşlar, Kızıl Khmerler yönetiminde yaşanan aydın kesimin kıyımı, soykırımlar sonucunda ülke hem ekonomi hem de nitelikli nüfus anlamında bir daha belini doğrultamamış ne yazık ki. Rehberimizin deyimiyle "bir zamanlar Vietnam'ın, Tayland'ın bile topraklarına sahip bir imparatorlukken şimdi cahil ve tembellerin yaşadığı fakir bir ülke" olmuşlar. 


Yüzen köyün içinde alışveriş ve kahve molası için durabileceğiniz bir mola yeri de bulunuyor. İçinde küçük çaplı bir timsah çiftliği de bulunan bu yerde kurutulmuş timsah eti de satın alabiliyorsunuz.  


Apsara Dans Gösterisi

Siem Reap'te Borei Angkor Resort & Spa'da kaldık. Çok güzel bir beş yıldızlı otel, tavsiye ediyorum. Otellerin pek çoğunda akşamları geleneksel Apsara dans gösterileri oluyor. Bizim otelde olanların günleri bize uymadığı için yine otelimizin concierge'inin önerisi ve yönlendirmesiyle Crystal Angkor Restaurant'taki Apsara dansını izlemeye gittik bir akşam. 

video


Yarı tanrıça yarı kadın olan Apsaraların Angkor döneminden kalma olduğuna inanılıyor. Tanrılar ve şeytanların süt denizini çalkalayarak ölümsüzlük iksirine ulaşmaya çalıştıkları o efsane zamanında doğmuşlar. Khmer anıtlarının hemen hepsinin duvarlarında Apsara figürlerine rastlamak mümkün. Angkor Wat'ta da görmüştük hatırlarsanız. O yüzden ağırlıklı olarak güzel kadınların yer aldığı bir dans gösterisi bu. Kadınların el hareketlerinin hepsinin de bir anlamı var. Kamboçya'da kişi başı 18-40 USD arası fiyatlara akşam yemeğiyle birlikte bu bir saatlik gösteriyi izleyebilirsiniz. 

Daha Daha...

Bunlar ve tapınaklar dışında Siem Reap'te ne yapabiliriz derseniz, bence çıkıp Barlar Sokağı'nı ve gece pazarını dolaşabilirsiniz. Hem alışveriş hem yeme içme anlamında inanılmaz canlı bir sokak burası. Gezinin son akşamında çok yorgun ama her şey tıkır tıkır yolunda gittiği için çok mutlu olanlar el kaldırsın! ;) Bir de çok susamış olanlar el kaldırsın, neden iki kişi olarak üç bira söylemiş olduğumuzu gerçekten hatırlamıyorum desem. ;)


Bu arada sokak yemeklerinin tadına bakmak isterseniz sizi aşağıdaki tezgaha alalım. Bu turda sadece fotoğraflarını çekebildim ama bir dahaki Uzakdoğu turunda ufaktan denemelere de başlayacağım valla. Benden önce Angelina Jolie denedi, çok bozuldum zaten. ;)


Ben de illa ki değişik bir şey denemem gerektiğini düşünerek "bana oradan bir porsiyon timsah barbekü çek" dedim o akşam. Sert ve yağsız tavuk eti gibi bir şeydi, pek bayıldığımı söyleyemem. Oysa ballı akrep ya da tarantula çöp şiş nefis olurdu eminim. ;) Olsun, değişiklik güzeldir, onların da zamanı gelecektir elbet. 

Bir masalın daha sonuna geldiysek eğer, önümüzdeki masal gezilerin hayallerini kurma ve planlar yapma zamanı da gelmiş demektir. Uzakdoğu'nun açılışını çok doğru adreslere, çok iyi programlanmış bir şekilde giderek yaptık. Bundan sonraki uzak durağı da yine Uzakdoğu'dan seçebilecek kadar da çok sevdik buraları. Bakalım, bir dahaki buluşma ne zaman olacak bu gülünce gözleri kaybolan sıcakkanlı, minnak insanlarla?

Bayon & Ta Prohm & Preah Khan Tapınakları

Sizi birbirinden güzel tapınakların arasında gezdirmeden önce Angkor Wat dahil diğer tüm tapınaklarda gözünüze çarpacak şu delikli taşlardan bahsetmeden geçmeyeyim dedim. Duvarlardaki koca taş bloklarının üstündeki delikler, o taşların kolayca kaldırılması için varlarmış. O dev tapınakların yapımı için taşlar aşağıda anlatıldığı şekilde kaldırılıp, üst üste yerleştirilmiş. 


Siem Reap'te Angkor Wat dışında da görülmesi gereken çok etkileyici tapınaklar var. Bunların en başında da antik başkent Angkor Thom'un (Büyük Şehir) içinde yer alan Bayon Tapınağı geliyor. Küçük olmasına rağmen en az Angkor Wat kadar sevdim ben burayı. 12. yy'ın sonlarında Kral VII. Jayavarman zamanında Khmer İmparatorluğu'nun başkenti olan Angkor Thom'daki ana tapınak burası. Kulelerde yer alan yüzler -kimi Tanrıların yüzleri, kimi Kralın yüzü olduğunu iddia ediyor- harika bir görüntü yaratıyor. 49 kuleden günümüze ulaşabilen sayısı ise 37. 


Bayon Tapınağı aynı zamanda duvar resimleri açısından da çok önemli. Burada Khmer İmparatorluğu zamanında gündelik yaşamın nasıl devam ettiğinden savaşlara, mitlere ve hikayelere kadar pek çok konuda bilgi sahibi olabileceğini çok net duvar resimleri bulunuyor. Çömlek yapan kadınlar, go oynayan figürler, Cham savaşları, horoz dövüşleri, balıkçılar, ağaçların üstünde gezinen maymunlar gibi pek çok duvar çizimi bizi o günlere götürüyor. 


Tapınak çıkışında yol üstünde dev bir Buddha heykeli daha görüyoruz. Ve diğerinin duvar resimlerine çok benzer resimlerin yer aldığı Baphuon Tapınağı'nın önünden geçip, kendisine uzaktan selam ediyoruz. 


Daha sonra antik şehrin en önemli yerlerinden birine ulaşıyoruz. Burası Elephant Terrace, yani Fil Terası. Fil heykelleri restorasyonda olduğu için pek harika fotoğraflar çekememiş olabilirim, ama seyir terasının büyüklüğü hakkında biraz fikir verebilmişimdir diye umuyorum. Burası 300 metre uzunluğunda ve Kraliyet Meydanı'na bakan bir teras. Kralın zaferle savaştan dönen ordusunu seyrettiği ve büyük milli kutlamaların yapıldığı yerler buralar. Ayrıca fillerin terbiye edildiği bir meydanmış ve adını oradan almış diye de öğrendik.


Angkor Thom'a aşağıdaki Zafer Köprüsü (Victory Gate) üzerinden giriş yapıyorsunuz bu arada. Burada da durup bir fotoğraf molası vermenizi öneririm. Üstündeki heykeller ve giriş kapısı çok güzel. Heykellerin ne yaptığını biliyorsunuz artık değil mi? Dev yılanı taşıyorlar, daha doğrusu çekiştiriyorlar iki tarafından. Hatırlamayanlar için Churning of the Sea of Milk efsanesi için Angkor Wat yazısına dönüyoruz. ;)


Sırada Ta Prohm ve Preah Khan Tapınakları var. Bu iki tapınağın da ortak özellikleri çok az restorasyon gördükleri için devasa ağaçların arasında kalmış gibi görünmeleri. Ta Prohm o anlamda çok daha etkileyici, resmen ağaçların dev köklerinin arasından tapınak kapıları falan çıkıyor. 

İlk olarak Preah Khan'dayız. Burası tapınaktan çok bin öğretmeniyle bir Budist üniversitesi ve kendi başına minik bir şehir gibiymiş.İçindeki stupa'lar (Budist türbesi diyelim hadi), iç içe geçen kapılar, taşların üstündeki oyma figürler ve hepsinin dev ağaçların arasında yer alması harika görüntüler sunuyor gezenlere.  



Ta Prohm daha küçük olmasına rağmen sanırım ağaçların daha etkileyici olmasından dolayı kendisini çok daha fazla sevdim. Ağaçlar gitgide tapınak kalıntılarına zarar verir mi bilmiyorum ama keşke hiç restore edilmese ve bu vahşi ve doğal güzellikleriyle kalsa diye düşündüm. Başınızı her çevirdiğiniz yerde aşağıdakine benzer görüntülerle karşılaşıyorsunuz. Büyüleyici değil mi? 


Tomb Raider filmine de sahne olmuş güzellikteki bu tapınağın tarihini falan sormayın bana, çünkü bilmiyorum. Tek bildiğim aynı şekilde 12. yüzyıldan kalmış olması, antik şehrin bir parçası olması. Ama şunu biliyorum ki içimde uyandırdı o her an bir yerlerden bir orman perisi karşıma çıkacakmış hissini ömür boyu unutmayacağım. Şehrin en sevdiğim yerlerinden biri oldu bu özelliğiyle Ta Prohm benim için.  

Artık Kamboçya'da görmeye geldiğimiz tüm tapınakları gördük. Sırada Siem Reap'in diğer durakları var. Galiba onunla birlikte gezinin kapanış yazısı da sonunda geliyor. On gün gezip bir ay yazmak bir harika dostum. ;)

İyi haftalar!