Ah! ve Kasap

Bu Çarşamba Nişantaşı'ndaki Galeri Işık'ta yeni açılan Ah! sergisini gezdim. Hatta hemen fotoğraflarını yükleyip yazdım da ama Cuma akşamki tiyatroyu da yazıp öyle kaçayım buralardan diye taslaklarda beklettim kendisini. Görev bilinci ve sorumluluk duygusundan beş pekiyi almışımdır herhalde. ;P

16  genç sanatçının çalışmalarına yer verilen sergide gerçekten görülmeye değer işler var. Örneğin, aşağıdaki ikisi. Soldaki Aliye Simavi'nin Yalnızlık adlı minik yağlıboya tablosu. Diğeri ise 16X7 ölçülerinde Ah yazılı kırk adet porselen levhadan oluşan Manolya Çelikler çalışması. İçinde bulunduğumuz her türlü güncel durumdan yola çıkarak kırk "ah"ı oluşturmuş sanatçı.


Gözde Başkent'in tuval üzerine akrilik boya ile yapılmış Yarın I ve II çalışmalarının hikayesi de çok güzel. Her şeyin aynı bütünün parçaları olduğuna inanan sanatçı, insanın doğa ile kurduğu bağları inceliyor. Dünya üzerindeki varlığımızın ne kadar geçici ve kırılgan olduğunu vurguluyor. 


En sevdiğim işlerden biri Tutku Bulutbeyaz'ın sekiz adet dijital kolajdan oluşan işgal serisiydi. Camları parladığı için güzel fotoğraflarını çekemedim ama sol alttaki dört küçük çalışma onlardan örnekler. Batının doğudaki kültüre, müzelere hoyratça davranışı ve neredeyse yok saymasından (Suriye iç savaşı ve Körfez Savaşı zamanlarında olduğu gibi) yola çıkarak Batının göz bebeği sanat eserlerini kendi askerlerinin işgal etmesini sağlıyor sanatçı kolajlarında. Bir tür sembolik yüzleştirme. Nefis!  


Üstteki kolajın en sevdiğim diğer bir çalışması da Melis Buyruk'un her biri parmak izi kadar eşsiz ve kişisel olan dudak izlerine yer verdiği porselen dudak kalıpları oldu. Sol üstteki ise Ebru Duruman'ın üç adet aynı temalı çalışmasından bir tanesi. Sanatçı, içsel çatışmalarını kadın bedeni parçalarına yansıtmış.     

PG Art Gallery'nin düzenlediği ve küratörlüğünü Pırıl Güleşçi Arıkonmaz'ın üstlendiği sergi 20 Mayıs'a kadar devam edecek. Mutlaka görmelisiniz. 

***
Tiyatro önerim Kasap. İkinci Kat'ın iki sezondur sahneledikleri oyunlarından biri. Halil Babür yazmış, Güray Dinçol yönetmiş. Konusu itibariyle çok ilginç ve etkileyici bir oyun. İnsanlığın hem birbirini hem de doğayı yok etme anlamında tam teşekküllü bir terminatör misali gidişatını görünce fikren hiç de olmayacakmış gibi de görünmüyor doğrusu oyunda tartışılan durumlar! Oyunun dramatik yapısı içinde bazen göze batan komedi unsurları, yer yer abartılı oyunculuklar ve çok vurucu olabilecek son sahnedeki gürültülü karmaşa ortamı bir tık tadımı kaçırsa da oyun yine de çok güzel.   


Oyunun konusuna ve daha fazla detaya çok da girmek istemiyorum. Sürprizi kaçmasın. Ama kısaca hepsine kendisi neden olsa da doğanın son demleri, savaşlar içinde sürdürülen yaşamlar, kıt besin kaynakları içinde yaşam mücadelesi veren insan ne kadar zalimleşebilir sorusuna yanıt arıyoruz. Ve bence gerçekçi de bir yanıt buluyoruz oyunda. İzlemenizi öneririm. 

Kasap'ı da yazıp yayınladığıma göre artık bavul hazırlamaya başlayabilirim. Haftaya gezilerde genellikle olduğu gibi Instagram'da olacağım. 

Peri Gazozu & 10 11 12

Yaza yaklaşırken şehir hayatını kapanış öncesi hızlandırma turlarına başladım sanırım. Sergiye, tiyatroya, sokaklarda dolaşmaya, arabayla turlamaya doymuyorum. ;) Kitaplar zaten hem şehir hem Kaş hayatımda her zaman var. O zaman önce onlardan biriyle başlayalım: Peri Gazozu. Ercan Kesal'ın kendi ailesinden ve ağırlıklı olarak hayatının Anadolu'da doktorluk yaptığı dönemlerinden hikayeleri derlediği nefis bir kitap. Okumalara doyamadım, doğallık ve dokunaklılık dozuna hayran kaldım. Ercan KesalYozgat Blues ve Bulantı filmlerinden biliyordum. Hikayelerinden tanıdıktan sonra uzun süreli Anadolu ve doktorluk deneyimlerinin bu iki film için de ne kadar uygun olduğunu düşündüm. Mutlaka okuyun, çok seveceksiniz. 


Alıntı:

"...Birbirimizin hayatlarının içindeyiz. İstesek de istemesek de. Nasıl kaçabilirsiniz, evine kentsel dönüşüm nedeniyle yıkım emri gelmiş, karaciğer yetmezliği olan bir Erzincanlı emeklinin hikayesinden? Ya da bir gün önce işten çıkartılmış Alucralı işçinin, spora pek hevesli genç futbolcu oğlunun, bacağında çıkan kitlenin iyi huylu olup olmadığı meselesi? Hiç ilgilendirmez mi sizi? İki oğlundan birini uzun açlık grevlerinden birinde kaybetmiş, diğeri halen cezaevinde olan Tuncelili anneyi, muayene ettikten sonra sadece romatizma ilaçlarını yazıp gönderir misiniz evine? Başka bir şey sormaz mısınız?.. 

...Dedemden öğrendiğim, "insan olmak" kendi mutlu olduğun şeyleri yanındakilere de iletmektir. İnsan kendinde olmasını istediği herhangi bir şeyi bir başkası için de aynı şiddette isteyebiliyorsa "insanım" diyebiliyor. Birbirimizin hayatlarının içindeyiz ve insan olmak galiba "diğerkâm" olmaktan geçiyor. 

***

Oyun önerim ise şimdiye kadarki her oyunlarını çok severek izlediğimiz Craft Tiyatro'dan olacak yine. Uygun bir tarihe bilet bulabilirseniz Ezgi Mola ve Enis Arıkan'ın birlikte oynadıkları 10 11 12 adlı oyunu kesinlikle izlemelisiniz. Çok seveceğinize garanti veriyorum.


10 11 12 bir apartman katındaki komşu daire numaraları. 11 numara yeni taşınan ve biraz laubali sayılabilecek denli "sıcakkanlı, girişken, tatlı kaçık" bir genç adam. 12 numarada ise işi gücü olan, kendi çapında eğlenceli olsa da daha mesafeli, daha ayakları yere basan genç bir kadın var. 10 numarayı hiç görmüyoruz, sadece kokan çöplerini kapı önüne düşüncesizce bıraktığı için "kesin Arap ya da Afrikalıdır, ıyyyy" olarak biliyoruz. Adam kadınla sürekli bir yakınlaşma çabasında. Ve oyunun büyük bir bölümü aslında bu eğlenceli çabaları izlemekle ve birbirleriyle yakınlaştıkça 10 numara hakkında giderek daha fazla yaptıkları dedikodularla geçiyor. Çok gülüyorsunuz bu sırada. O kadar ki oyunun gerilimli bir hal aldığını fark etmeniz bile biraz zaman alıyor! 

Oyunun sonunda ise neredeyse kanınız donmuş bir şekilde salondan ayrılıyorsunuz. Ön yargılara, komşuluk ilişkilerinin niteliğine, rezidanslarla satın aldığımız statülere, maddiyat yüzünden hayatın her alanında mafyatik bir düzen kurulan günümüz dünyasına güzel göndermeler var. Kesinlikle etkileneceksiniz. 

Biletler ve oyun tarihleri hakkında bilgi için sizi buraya alalım.

Şimdiden iyi seyirler. 

Bir Sergi & Bir Kitap & Bir Kahve Molası

Geçtiğimiz on gün içinde yaptıklarımdan bazılarını bir yazıda toplayayım dedim. İlk olarak Nişantaşı Abdi İpekçi Caddesi üzerinde Atiye Sokak'ın hemen karşısında yer alan X-İst'teki Burcu Perçin'in Yeşili Doldurmak (Fill in the Plant) sergisinden bahsedeyim. Mutlaka gidin, çok değişik işler var. Hepimizin içini acıtan doğal yeşili yok ederek betonlara gömülmemizden yola çıkarak yaptığı çalışmalarında artık şehir içinde bolca karşılaştığımız yeşil tuhaflıklara değiniyor Burcu Perçin. Nasıl mı? Örneğin, bir koruyu yok edip içine "süper lüks rezidans" yaptığını iddia eden inşaat şirketlerinin pazarlama unsuru olarak "harika yeşil alanları, bahçeleri" öne çıkarması . Ya da az katlı evler ve aralarında yeşil alanlara yer vermek yerine çok katlı bol bol bina dikip, bu binalardaki daireleri "kış bahçeleri var" diye satmak! 


İnsanoğlu arızalı bir tür, bunu biliyoruz. Doğaya da en uyumsuz ve en çok zarar veren tür. Bizler gibi az gelişmiş ülkelerde ise alaturka estetik anlayışı ve çevre bilinçsizliği birleşerek durum daha da vahim bir hal alıyor. Biz zaten yeşile, doğaya yabancılaşıyoruz ama bu arada yeşili de kendisine yabancılaştırıyoruz galiba. Sergi 20 Mayıs'a kadar görülebilir. 

Yalnız Kaldınız, Peyami Bey!

Sırada Hamdi Koç'un son romanı var başlıktan da anlayacağınız üzere. Başıma bir şey gelmeyecekse en bayılmadığım kitabı oldu bu kendisinin. ;) Ki çok severim, iki kez okuduğum kitabı bile vardır, son romanı Çıplak ve Yalnız favorilerimdendir, bu yazı şahidimdir. Belki de hiç Peyami Safa okumadığım, onun nasıl zor ve sevilmeyen bir karakter olduğunu bilmediğim içindir kitaba girememem. (Kendime not: en azından Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nu bir okumalısın.) Ya da adeta rüya aleminde gibi koma dünyası ile bu dünya arasındaki geliş gidişlere mi aklımı veremedim, bilemiyorum. Yine de altını çizerek unutmamak üzere not ettiğim yerleri de  çoktu. Kısaca konusuna gelecek olursam; İstanbul sokaklarında bir akşam sarhoşken bir grubun saldırısına uğrayıp komalık olan bir yazar (adı Hamdi Koç olsa da yazar kendisini yazmadığını söylüyor), gözünü bambaşka bir alemde bir açıyor ki karşısında Peyami Safa. Sonra aralarına Doktor Ramiz de katılıyor Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nden. Ve psikolojik bir yolculuk başlıyor üçünün de dahil olduğu. Dilerseniz bir şans verin, değişik bir roman, benden daha çok kendinizi verebilir, daha çok tat alabilirsiniz. Kitaptan biraz uzun ve tek bir alıntı paylaşacağım bu kez: (sırf bu alıntı için bile kitabı okumaya değerdi bence)
Zaman, der Peyami Bey, Tanrı'nın insana kurduğu en büyük tuzak ve insanı sevmediğinin en büyük kanıtıdır. Ölmek önemli değil. Ölen birini özlemek en fenası, geri gelmeyecek birini özlemek. Tanrı insanı sevseydi ona sevdiğini kaybetme acısını hak görmezdi. Sıra atlayan ölüm birden fazla ölümdür, katliamdır. Yaşayan ölüler, ellerinde sadece zamanın unutturma gücü, kulaklarında kutsal kitaplardan birkaç şiirli içli dize, ruhun yoksulluğu içinde boşlukla göz göze gelir, kalırlar. İman hayatın en büyük bencilliğidir, çünkü Tanrı'nın vicdansızlığına katlanmanın , o canavarca vicdansızlığı sineye çekmenin, hayata devam etmeye çalışmanın tek buyrulan yoludur. İman etmek çaresizliğin, mutabakat gayretinin, acıya rağmen hayatta kalma iradesinin, kaybın arkasından yaşamaya devam etme utancının mazur ve hatta kutsal gösterilme perişanlığının, nihayet insan iki yüzlülüğünün en bayağı tezahürüdür. Bayağıdır çünkü ezberedir. Bayağıdır çünkü kendini kurtarmaya yöneliktir. 
***  

Kahve molası için bu kez size bir kafe önermeyeceğim. Baharla birlikte İsocum'la hem araba hem motora uygun rotalar belirleyip doğada kahve molaları vermeye karar verdiğimiz için ilk durak olarak Rumelifeneri'ni seçtik. Arabamın arkasına katlanır sandalyelerimizi (Kaş için aldım, ama oraya ayrıca alırım, bunları burada bırakacağım galiba), İsocum'un Starbucks'tan doldurttuğu kahve termosumuzu, şapkalarımızı ve güneş gözlüklerimizi attım. Ipod'u ve Google Maps'i de ayarladıktan sonra yaklaşık 45-50 dakika içinde İsocum'la büyük bir şevkle buluşup Kale'nin üstündeki en manzaralı yere kurulduk.


Buraya kadar her şey harika, havamız ve manzaramız güzel olsa da ortamın leş gibi olması, 17. yy'dan kalma Kale'nin bakımsızlığı ve kendi haline terk edilmişliği, yerlerdeki kırık şişe parçaları bende büyük bir hayal kırıklığı yarattı diyebilirim. İstanbul'a yakın kaçış rotalarından, şirin bir balıkçı köyü olabilecek böyle bir yerin -ki Garipçe'nin de benzer durumda olduğunu düşünüyorum- böyle kötü bir halde bırakılması nasıl kabul edilebilir ki?! Ya da artık iş İstanbul'un kaçış rotalarının bile tadını hafta arası çıkarmamız gereken boyutlara çoktan ulaştı da biz mi kabullenemiyoruz? Kalabalık, gelen insan profili, trafik, vs bir yere kadar gülün dikeni olabilir yirmi milyonluk şehirde. Ama bu derece pislik, tarihe, doğaya ve insanların birbirlerine olan saygısızlığı ile ilgili ne diyebilir, bunu hangi kategoriye sığdırabiliriz onu bilemiyorum. Ve çok üzülüyorum.

Yine de şehir bizim tabi ki. Gezmeye de, tadını çıkarmaya da, elimizden geldiğince korumaya da sevmeye de tam gaz devam!

Sergi haberi: Genç Sanatçılar "Mutfak"ta Buluşuyor

Beyoğlu Kayla, 06.05-06.06.2017 tarihleri arasında genç sanatçıların katılımıyla gerçekleşecek olan "Mutfak" sergisine ev sahipliği yapıyor. Azat Yeman, Doğukan Çiğdem, Hasan Sarıtaş, Kerem Ağralı ve Zafer Malkoç'un karşılaşmasıyla, farklı disiplinlere sahip genç sanatçılar bir araya gelerek Mutfak'ta buluşuyor.      

    Hasan Sarıtaş

Mutfağın geçmişten günümüze toplumları birleştirici bir rolü vardır. Farklı coğrafyaların ve kültürlerin özgünlüğünü sürdürdüğü aynı zamanda harmanlandığı özgür bir alandır. Tuvallerinin şefleri olan bu genç sanatçılar da özgünlüklerini, sanatın kuralsız ve sınırsız alanına, Mutfak'a taşıyorlar. Mutfak, sanat üzerine söylenmiş tüm kalıplara karşı gelerek, sanatın her yerde var olabilirliği ve  sürdürebilirliğine inanarak, düşüncenin sınırsızlığına izleyici davet ediyor.        

Azat Yeman

Doğukan Çiğdem

Genç sanatçıları bir araya getiren "Mutfak" sergisi, açılışını gerçekleştirdiği Kayla’da, 06 Mayıs 2017 tarihinde sanatseverleriyle buluşuyor. Sergi 6 Haziran’a kadar Pazar günleri hariç her gün 12:00 – 16:00 saatleri arasında gezilebilir.

Adres: Atıf Yılmaz Caddesi No:17/A K:2 Beyoğlu

İyi gezmeler!

İki Minik Sergi ve Bir Kahve Molası

Geçen hafta Amerikan Hastanesi yakınlarında bir işim vardı. "Yakın ama park yeri açısından zor bir rota, bu meydan okumayı kabul edip arabayla gitmeye hazır mısın, İmge?" diye sordum kendime. Ve yanıtım her zamanki gibi "Evet" oldu. Araba konusunda kendi başıma gittiğim her farklı rota, bir macera oyununda level atlama tadında geliyor bana demiş miydim? ;) Gerçi neredeyse bir ay olacak kullanmaya başlayalı ve kendi başıma karşıya geçmişliğim, IKEA'ya ve Rumelifeneri'ne gitmişliğim, Beşiktaş trafiğine, Arnavutköy'ün daracık yollarına -hatta çıkmazlara!- ve bilimum otoparklara girmişliğim ve çıkmışlığım var. Galiba Şoför Nebahat oldum, a dostlar! ;)

Nişantaşı'nda Galeri Işık'ın tam önünde park yeri bulduktan sonra -acemi şansı mı ki? ;)- randevuma biraz zaman olduğunu görüp önce Gravite Coffee Bar'ı deneyeyim dedim. Bir flat white molası verdim ve kendisiyle aşk yaşadım. Yolunuz oralara düşerse ortamı da kahveleri de keyifli bir yer. Öneririm.  Adından anlaşılacağı üzere bir içki için de uğrayabilirsiniz. Sonrasında işimi halledip sevgili Esin'in blogunda gördüğümden beri aklımın bir köşesine not ettiğim Ağlak Muğlak sergisine uğradım. 


Hastanede sanat galerisi fikri bence müthiş ve Türkiye'de de bir ilk -belki de tek?- olarak Amerikan Hastanesi bünyesinde Operation Room adıyla hizmet veriyor. İşte burada 13 Mayıs'a kadar Metin Üstündağ'ın Ağlak Muğlak sergisini görmeniz mümkün. Mizah yazarı ve karkatürist Metin Üstündağ, yani Met Üst'ün daha önce "Ağlamak" ve "Ağlaklar" gibi çeşitli köşelerde yer almış onlarca çalışmasını galerinin duvarlarında görmek mümkün. Bir fikir vermesi açısından aşağıdaki kolajı ekliyorum.


İtiraf ediyorum: çok da benim tarzım değil bu resimler ;). Ama galerinin bir köşesinde duran ve alabileceğiniz sergi kitabının girişindeki ağlamakla ilgili sözler tam benlik. "Ruhun su kaynatması ağlamak!" demiş yahu, bam telimden vuruldum. ;)


İkinci mini sergi durağım da uzun zamandır uğramadığımı fark ettiğim, ama bir dönem neredeyse her sergilerini takip ettiğim Galeri Selvin'di. Geçen hafta Cuma öğleden sonra oradaki Sütiş'te bir buluşma planım olunca uğramak farz oldu. Burası zaten çok küçük olduğu için her sergileri mini sergi kıvamında oluyor. Toplam en fazla 15 dakikada serginizi gezmiş, yolunuza devam ediyor oluyorsunuz. Bu sefer de Sevgi Çağal'ın heykel sergisi vardı. 10 Mayıs'a kadar da devam edecekmiş. Sanatçının kadınlığın hallerini anlattığı bronz heykellerine ve varoluşla ilgili meselesini simgeleyen karga resimlerine bayıldım. Heykeller açık ara favorimdi ama.


Bence "Kadınım Hepsi Bu" sergisini mutlaka görmelisiniz. Hatta akşamüstüne doğru giderseniz belki çıkışta Sur Balık'ın o bar balkonuna oturur, bir-iki meze ve gün batımı rakısı bile yapabilirsiniz üstüne. Kaç zamandır her gördüğümde aklıma düşüyor orası ve şu an harika bir hava var bunu yapmak için. Bahar sefacılığı ve gün batımları benden sorulur, kaçırmayın bu fırsatı derim. ;)

İyi gezmeler!

Satıcı & Elveda Berlin & Fury

Geçen hafta izlediğimiz filmlerle bu haftaya başlayalım mı? İlk olarak Satıcı'dan bahsetmek istiyorum. Yine bayılarak izlediğimiz bir İran filmi olan Bir Ayrılık'ın yönetmeni Asghar Farhadi'nin son filmi Satıcı. Adı ise aslında Arthur Miller'ın Satıcının Ölümü oyunundan geliyor.  Filmde baş rollerde olan genç, evli çift Rana ve Emad bu oyunun da başrollerini paylaşan iki tiyatrocuyu canlandırıyorlar. Ve çiftimiz Tahran'da yeni bir eve taşınıyorlar. Yeni evlerinde kendilerinden önceki kiracının pek de sağlam ayakkabı olmadığını, gelen gideninin de tekinsiz tipler olduğunu ne yazık ki Rana'nın başına gelen kötü bir tecrübe sonucu öğreniyorlar. Ondan sonra da böyle kapalı bir toplumda, bir din devletinde kadının başına bir durum geldiğinde nasıl davranmak gerektiği sorunsalı ortaya çıkıyor tabi. Hak aramak mı mantıklı, sessizce sineye çekip kabullenmek mi? Yaralarını kendi başına sarmaya çalışmak mı, intikam mı? Bence tüm bunların çok güzel sorgulandığı, doğal oyunculuklarla da desteklenerek keyifli bir seyir sunan bir film olmuş Satıcı. İzlemenizi öneririm. 


İkinci önerim 2016 yapımı bir Fatih Akın filmi olan Elveda Berlin. Filmin orijinal adı aslında aynı zamanda baş karakterlerden biri olan Tschick. Ama böyle bir Türkçe ismi uygun görmüşler demek ki. Sınıfa sonradan katılan Tschick ve Maik'in -belki de sınıfın iki loser ergeni diyebiliriz- tatilde birlikte çıktıkları yol macerasını anlatan güzel bir film. Yani fazla beklenti olmadan izlenebilecek, light bir film daha çok. Fatih Akın filmi izlemiş gibi hissetmedim. Kırsalda yol alırlarkenki görüntüler ve Maik'in annesiyle olan sahneler favorim. Onlar için bile izlenir bence. Ama izlemezseniz de neden diye hesap sormam hani.;)  


Fury, 2014 yapımı ve uzun süredir izlenecek filmler rafımızda duran bir Amerikan yapımı olarak tam de beklediğim gibi çıktı. II. Dünya Savaşı sırasında bir tankın içindeki 5 Amerikan askerin yaklaşık 300 Nazi askerinden oluşan bir bölükle -alay, tabur ya da başka bir şey de deniyor olabilir- savaştığı 24 saati konu alıyor. Savaşın ne kadar kötü bir şey olduğunu, karıncayı incitemeyen adamı gözünü kırpmadan taramalıyla onlarca insanı öldürebilecek kıvama getiren halini Amerikanvari bir anlatımla biraz şovmen, biraz mesaj kaygılı anlatsa da çekimler falan güzel, hakkını yemeyeyim. Ben savaş filmlerine bayılmam. Ama Brad Pitt var, vizyondayken konuşuldu diye alıp koymuşum bir köşeye işte. Beklediğimden iyiydi bence, ama bu konuda da fikri sorulacak son kişi olabilirim. ;) 


Bugün itibariyle baharın son ayına girdiğimize inanamıyorum bu arada. Mayıs geldi, havalar gerçekten ısındı, muhtemelen 15 güne kalmaz sivrisinekler bile çıkar piyasaya! Şehirdeki beton yığınlarının arasından bile capcanlı yeşiller ve mis gibi kokular yükseliyor. Kaş, rüyalarıma girmeye başladı. İçimde bahar kıpırtıları ve bahar yorgunluğu bir arada var olmaya devam ediyor bahar dengesizliğine uygun bir şekilde. İstanbul'a en yakışan aylardan biri bence Mayıs. Hepimize iyi gelsin dilerim. 

Huzursuzluk & Hikayem Paramparça

Sırada iki kitap var bugün. İlki çok sevdiğim Zülfü Livaneli'nin son romanı Huzursuzluk. 154 sayfalık, yani bir günlük, bir solukluk bir roman. Murathan Mungan'ın iki romanını bitirdikten sonra elime aldığım bu romanın da Mardin'le bağlantılı olması bir işaret olabilir mi? 

Huzursuzluk'ta Amerika'da öldürülen Mardinli genç Hüseyin'in cinayetini araştırırken altında yatan bambaşka bir Doğu hikayesiyle karşılaşacaksınız. Hüseyin'in Ezidi mülteci Meleknaz ve doğuştan görme engelli bebeğine karşı hissettiği tutkulu aşk ve onlara yardımcı olmak adına yaptıklarının sonucunda hayatının akışının ne şekilde değiştiğini göreceksiniz. Ezidiler ve söze dayalı, tükenmeye yüz tutmuş kültürleriyle ilgili bilgi sahibi olacaksınız. Ve ne yazık ki bir kez daha bu coğrafyadan mutlu hikayeler çıkmasının ne zor olduğunu görüp "harese" hikayesinin tam da Ortadoğu'yu tanımladığına hak vereceksiniz. Zülfü Livaneli yazarsa, okunur. Benim için bu kitapta da bu kural değişmedi. En favori Livaneli kitaplarım Serenad ve Mutluluk olmaya devam ediyor ama. ;)


Alıntılar...
- "...biz, bu ülkenin okuryazarları, boşluğa düşen bir trapezci gibiydik. Doğu askısını bırakmış, Batı askısını da yakalayamadan aşağı düşmüştük..."
- "Sokaktan geçerken bir telkari ustasından duyduğum o türkü takılıyor dilime: Bu dünya bir penceredir/Her gelen baktı geçti. Felsefe bundan başka nedir ki diyorum; raf çökerten onca kitap, onca üniversite, anlı şanlı felsefe profesörleri, sözüm ona varlığı sorgulayanlar bundan başka bir şey söyleyebilirler mi? Ya o din alimi geçinenler? Din alanlar, din satanlar, laf kalabalığından başka ne söylüyorlar? Onların bütün laflarını da bir Karadeniz türküsünün iki dizesi açıklıyor. Bu dünya yalan dünya/Öteki de şüpheli."
- "Bu dikenli, sevgisiz ortamlara alışkındık hepimiz, plazaların insanın ruhunu öldürdüğü, herkesi robota çevirdiği gerçeğini çoktan öğrenmiştik. Eğer ortaçağ şövalyelerinin demir zırhları gibi, görünmez bir aldırmazlık zırhı giymezsen, buralarda barınmana olanak yoktu." 
***

Emrah Serbes'in beş yıl önce yayınlanmış Hikayem Paramparça kitabındaki hikayeleri de bir günde okunacak kıvamda. Ama açıkçası ben çok bayılmadım bu kitaba. Fazla ergen atarı, fazla boyundan büyük, bilmiş tespitlerle dolu gibi geldi bana. Okurken sıkıldım, çok sarmadı açıkçası. Yine de Emrah Serbes'i bir kalemde harcayacak değiliz, sevmeye ve yeni çıkanlarını takip etmeye devam! Aşağıda da bu hikayelerden birkaç alıntıyı bulacaksınız. 


* "Konuşulmaması gereken yerler vardır. Çocuklara ve ihtiyarlara anlatamazsın bunu. Hepsi doğal anarşist."
* "Edebiyat hocası kazma olduktan sonra ders kitabına Sait Faik koymanın anlamı yok. İyi yazar veli yarısıdır zaten. Bir hadise olmadıktan sonra okula gelmesine gerek yoktur."
* Bu gezegende, iki insanın birbirlerine duydukları sevgi, bir terazide dengelenmiş midir hiç? Eşitlik fikrine en çok aşıkken inanırız. Çünkü en çok o zaman ihtiyaç duyarız."

Keyifli bir hafta sonu olsun hepimiz için.

Yutmak

Bu sezonun en etkileyici oyunlarından birini izledik 22 Nisan Cumartesi akşamı Craft Kadıköy'de. Yutmak, üç kadının yaşamak için yutmak zorunda kaldıklarının hikayesi aslında. Kendilerini bulup özgürleşmelerinin hikayesi. Kendilerine özgü tuhaflıklarıyla var olmalarının hikayesi. Ece Dizdar, Merve Dizdar ve Başak Daşman bu kadınlara can veriyor sahnede. Hepsi birbirinden başarılı ama bir favori seçecek olursam kesinlikle Merve Dizdar olurdu. İnanılmaz bir oyunculuk, çok zor olmasına rağmen çok doğal bir performans. Bayıldım. 


İskoç yazar Stef Smith'in yazdığı hikayeyi Çağ Çalışkur, Türkçeye çevirmiş. Yönetmen İbrahim Çiçek. Anna rolünde DOT oyunlarından da tanıdığımız ve çok sevdiğim Ece Dizdar var. Eski bir dansçı olan Anna, dünyadaki şiddet ve acının altında ezilerek, daha fazlasını kaldıramayacağını düşünüp kendisini aylarca yemeden, içmeden evine kapatmış bir kadın. Evinde projeler üretiyor, sürekli meşgul! Balkonunda aç ve yaralı bir pelikan bulup da evinde kardeşinin getirdiği konserve fasulyeler bitene kadar da hayatında değişen bir şey olmuyor. Rebecca, kocası tarafından aldatılıp terk edilen bir kadın. Ama kocası olmadan kendini tanımlamayı ve tamamlamayı beceremeyen kadınlardan. Müthiş bir boşluğa düşüyor haliyle. Bir de Samantha var, pardon Sam demeliyiz ona. Bir rehabilitasyon merkezinde çalışan Sam kadın bedenine sahip olmasına rağmen kendisini bir erkek gibi hissediyor. Bu anlamda belki de işi diğerlerinden daha zor. En "normal" olmayanı, en büyük baskıyı hissedeni o aralarında. 

Hepsi de bir şekilde tutsak olan bu üç kadının hikayeleri birbirleriyle de kesişiyor bazı noktalarda. Ve üçü de farklı şekillerde de olsa kendilerini bularak, kabul ederek özgürleşmenin bir yolunu buluyorlar eninde sonunda. Yani yazarın dediği gibi: "Hayatta ancak başımıza gelen olayları sindirebilirsek, yani yutabilirsek özgür oluruz, kendi ayaklarımız üstünde durabiliriz. Yaşamak için yutmalısınız, bunu denemelisiniz". 

Siz de bence Yutmak için bilet bulmayı denemelisiniz acilen. ;) Biliyorsunuz, tiyatro sezonunun bitmesine yaklaşık bir ay falan kaldı. Perdeler kapanmadan, acele edin derim. Pişman olmayacaksınız. 

İyi seyirler!

Feyhaman Duran ile İki Dünya Arasında

Sakıp Sabancı Müzesi'nde 30 Temmuz'a kadar devam edecek olan Feyhaman Duran - İki Dünya Arasında sergisi uzun zamandır gezmeye niyetlenip de gezemediklerim arasındaydı. Bu hafta bunu yapmayı başardım. Görülesi bir sergi, son derece üretken bir sanatçı -ve eşi-, harika portreler ve resimler. Mutlaka görmelisiniz. 

1886-1970 yılları arasında yaşamış olan Feyhaman Duran, tam da geniş kapsamlı bir modernleşme dönemini, yoğun bir toplumsal dönüşümün yaşandığı zamanları görmüş aslında. İki dünya ile de bağını koparmamasının büyük etkisi olmuş olabilir resimlerinde. En çok da portreleriyle ünlü olan sanatçının kendisine ve eşine ait birçok yağlıboya portresini bu sergide görebilirsiniz. Cumhuriyet'le birlikte portrelere daha fazla ihtiyaç duyulduğu için bu alana ağırlık veren sanatçı, Tevfik Fikret'ten ünlü hukukçu Prof. Dr. Ebülula Mardin'e, Safiye Ayla'dan Atatürk'e, İbrahim Çallı'dan Fatih Sultan Mehmet'e birçok ismin portresini de yapmış. 

 Kendisi ve eşi Güzin Duran'a ait portrelerden bazıları. Ortadaki favorim!


Yukarıdaki kolajda ise sol altta Tevfik Fikret, sağ üstte İbrahim Çallı ve sağ altta da Hikmet Onat'ı görüyorsunuz. Diğerleri zaten daha tanıdık geliyor gözümüze değil mi? ;)

Feyhaman Duran 1911'de Paris'e giderek sanat çalışmalarını bir süre de orada sürdürmüş. O dönemlerde yaptığı resimlerden bazıları aşağıda. O zamanlar bir sanatçının Paris'te eğitim gördüğü nereden belli olur? Tabi ki nü çalışmalardan. Feyhamancım kendisine düşen modeller anlamda biraz şanssızmış sanırım. Hep aşağıdaki tarzda erkek modeller gördüm ben valla, kıh kıh. ;)


Şu haritayı da buraya koymam gerek diye düşünüyorum. 1850-1920 yılları arasında Pera'daki sanatçı atölyeleri, resim araç-gereçleri satan dükkanları ve sergi mekanlarını işaretlemişler üstüne. Neredeen nereye hey gidi Pera, diyebilir miyiz?


Serginin bir katında sanatçının eşiyle birlikte yaşadığı evinin salonu şeklinde düzenlenen bir bölüm, diğer katında ise yine eşiyle ikisinin çalışmalarını yaptıkları atölyeleri olarak sergilenen bir başka bölüm vardı. Atölyeye ve dönem itibariyle bir kadın olarak kendisinden çok daha arka planda kalmış olan eşi Güzin Duran'ın çalışmalarına ayrıca bayıldığımı belirtmem gerek. 



Tüm bunların dışında kocaman kırmızı salonun içinde onlarca manzara resminin arasında kaybolacaksınız. İstanbul'da Adalar, Kabataş iskelesi, Anadolu ve Rumeli Hisarları gibi yerlerin günün farklı zamanlarında, farklı hava ve ışık koşulları altında yapılmış onlarca resmi sizleri bekliyor. Monet de bu tür poşadlardan yaparmış. Ondan etkilenmiş olabileceği düşünülüyor. 


Bir sürü natürmort ve iç mekan resmi de sergide görecekleriniz arasında. Açıkçası ben sanatçının ağırlıklı portrelerini göreceğim, en fazla bir kata yayılmış bir sergi bekliyordum. Ama beklentimin çok üstünde bir kapsam ve niteliğe sahip bir sergiyle karşılaşmış oldum. 


Ben büyük olasılıkla bir ya da birkaç kez daha giderim bu sergiye. Size de kaçırmamanızı öneririm. Sakıp Sabancı Müzesi'ne de buradan teşekkürler göndereyim. Kültürel zenginliğimiz için yapılan her katkının, özellikle bu dönemlerde çok önemli ve kıymetli olduğunu düşünüyorum. İyi ki varlar.

İyi hafta sonları. 

Paranın Cinleri ve Harita Metod Defteri

Çok sevdiğim yazarlardandır Murathan Mungan. Hayattaki cesur ve ikiyüzlülüğe gerek duymayan duruşuyla da bayılırım kendisine ayrıca. Uzun zaman olmuştu okumayalı. Yaklaşık iki senedir de Harita Metod Defteri okunacaklar rafında duruyordu. Mardinli bir arkadaşımdan "ama önce Paranın Cinleri ile başlamalısın Murathan Mungan'ın otobiyografik hikayelerine" yorumunu duyar duymaz o kitabı da sipariş ettim ve uzun bir aradan sonra yazarın o güzel anlatımına doydum. Hatta yine tadı damağımda kaldı da diyebilirim ama zaten yeni kitabı yoldaymış kiii! ;)

Bu iki kitabında da yazar kendi geçmişine dönüyor. Çocukluğuna, ailesine, ilk gençlik yıllarına, ilk aşkına, hayal kırıklıklarına, masal şehri -ya da dışarıdan bizlere öyle görünen!- Mardin'de yaşanmış anılarına, daha sonra Ankara ve İstanbul yıllarına, kayıplarına, kazanımlarına. "Geçmişi yalnızca ondan bir şey inşa edecekseniz anmalısınız," demiş eski ustalardan biri. Böyle yazıyor Harita Metod Defteri'nin arka kapağında. Murathan Mungan da kendi geçmişinden bunu yapmaya çalışıyor bu kitaplarında. 


...Alıntılar...

(Alıntı yapmaya, altını çizmeye doyamadığım satırlarla dolu kitaplar olmasına rağmen burada birkaç tanesini paylaşacağım sadece)

* Geçen zaman içinde dünyanın fani ve tali yüklerinden büyük ölçüde kurtulduğumu düşünüyorum. Büyük kalabalıkların değil, önemsediklerimin alkışlarını seçeli çok oluyor. 

* Çocukluğun en büyük zenginliği, ne engin sorumsuzluğu, ne ana kucağının sonsuz güveni, ne de çocukluk denildiğinde ilk akla gelen benzeri şeyler galiba; bence onun en büyük zenginliği, geleceğe inanç duyabilme duygusu. Ancak bunu yitiren çocuk, başka biri olmayı başarır. Başka biri olmak, büyümektir. Çocukluk fotoğraflarıma bakanların çoğu hep aynı şeyi söyler: 'Gözlerin aynı kalmış senin...' "

* "Yazarların yazdıkları dualarıdır. bu metin ruhuna gitsin anne." (Haboş'un yüzüğünü satıp çilek alma hikayesi)


* Hayatta normal olmanın değil, makul olmanın yollarını aradım; dışımdaki dünyayla dengemi ancak böyle sağlayabilirdim. Adını koymam çok sonralarıdır: hep makul olmaya, sağduyulu davranmaya çalışarak biçimlendirmeye, yönlendirmeye çabaladığım hayatımda, bastırdığım bütün delilikleri ben aşıkken yaşadım. Aşk benim cinnetim, geçici deliliğimdi.

* Tarihini sahiden Malkoçoğlu, Karaoğlan filmleri gibi bir şey sanan, geçmişinin ancak övülecek yanları kadarını bilen bir toplumda, "geçmişle yüzleşmek" sözü bugün bile pek çok kişi için ruha ağır, akla zarar geliyor elbet.  (Ermeni soykırımı, "milli emlak" adı altında Ermenilerin mallarına, mülklerine el konulması, Süryanilere yapılanlar, kısacası yurdun Doğu'suna gören gözlerle ve vicdanlı bir kalple bakan herkesin görebileceği şekliyle anlatılıyor kitapta)  

* Bugün Mardin için sık tekrarlanan "Dinlerin, kültürlerin bir arada yaşadığı hoşgörü şehri" gibi süslü turistik cümlelerin tarihin vicdanında bir karşılığı olduğu kanısında değilim.  

* Başkalarını cezalandırırken, aslında kendimi de cezalandırmış olduğumu umursamıyordum. Her zaman pire için yorgan yakan bir yanım oldu. (Bu ve sonraki maddede kendimi çok benzettim Murathan Mungan'a. "Ah bu ben!" dediğim özelliklerimden. ;) )

* İnatçı yapımla, küsme gücüm yaşamda pek çok konuda kendimi çelmelememe neden olmuştur, bilirim. Zihnimde, her şeyi - bana göre olması gereken- zamana işaretleyen katı kuralları olan bir düzenek işliyor sanki; kendime zarar verme pahasına da olsa, yerinde ve zamanında gerçekleşmeyen şeyleri sonrasında da bir kenara kaldırıp vazgeçiyorum sanırım. (Fotoğraf, İngilizce öğrenme, araba kullanma, vs konusundaki örnekler)

***

Bu kitaplardan sadece edebi bir tat almakla kalmadım ben. Murathan Mungan'ı sevdiğim bir aile büyüğü ya da tanıdık gibi hissedecek kadar yakından tanımış olmaktan keyif aldım. Bir insanın kendini olabildiğince objektif değerlendirdiği hikayelerini okurken aslında geçmişiyle, yaralarıyla, hayal kırıklıklarıyla yüzleşmesinin ve affetmesinin ne kadar zor olsa da ne kıymetli bir olgunluk getirdiğini gördüm. Ve cesurca yaşanmış bir hayatın güzelliğini. Mardin'e Murathan Mungan'la gitmek isterdim. Şehri gezmek için değil. Harita Metod Defteri'ni gezmek, onun ruhunda onunla birlikte bir yolculuğa çıkmak için. 

Çok yaşasın, çok yazsın dilerim. İyi ki var, güzel adam.

Kısa Kısa Filmler

En beğendiğim ile başlayayım: Manchester by the Sea. Yaşamın Kıyısında olarak Türkçeleştirilmiş adı. Asosyal musluk tamircisi Lee'nin hayatı ağabeyinin ölüm haberiyle birlikte önemli ölçüde değişiyor. Ağabeyinin vasiyetiyle birlikte yeğeninin sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğini öğrenen Lee, buna hiç de hazır görünen bir tip değil. Neden böyle uzak ve sorunlu bir karakter olduğunu ise kendi hayatında geriye döndüğümüz sahnelerde iyice anlıyoruz. Geçmişinde öyle bir trajedi yaşamış ki bir daha hayata dahil olamamış olduğunu gördükçe yeğeni Patrick'e bile uzak durmasının nedenini de anlıyoruz. Ama belki de ağabeyinin giderken Patrick'in sorumluluğunu ona bırakması bile onun yaralı ruhun iyileştirmek için düşündüğü bir çözüm. Belki Lee bu sayede sadece nefes almak dışında, gerçek anlamda yaşamaya başlayacak ve kendini affedebilecek. Casey Affleck, Lee rolünde çok başarılı. Yönetmen Kenneth Lonergan da harika bir iş çıkarmış. Çok severek izledim. 


İkinci olarak Arrival'ı önereceğim size. Geliş filminde kimler geliyor derseniz, yine o meşhur uzaylılar geliyor efendim. ;) Ama bu kez onlarla bir dil bilimci aracılığıyla iletişim kurma yoluna gidiyoruz. Öyle haldır huldur uzay gemilerine karşı savaş açmak yerine insanoğlu dil bilimi profesörü Louis (Amy Adams) sayesinde onların işaretlerinin ne anlama geldiğini çözüp, neden dünyanın sekiz ayrı noktasına uzay gemilerini indirdiklerini öğrenmeye çalışıyoruz. Bilim-kurgu ve uzaylı istilası/savaşları en favorilerim arasında değildir, ama bu film olaya iletişim boyutundan yaklaştığı için olsa gerek çok hoşuma gitti. Anlamsız attraksiyonlar, Hollywood abartıları yok. Hayatın bir varış noktası değil, bir yolculuk olduğunu ve doğrusal olmayan zaman olgusunu düşünmemizi sağlayan bu Dennis Villeneuve filmini de çok sevdim. Öneririm. 


Sırada bir  Tom Ford filmi olan Nocturnal Animals, yani Gece Hayvanları var. Ve baş rolde de yine Amy Adams var. Ama bu kez diğer baş rol Jake Gyllenhaal daha ön planda. Bir gün ikinci evliliğini sürdürmekte olan Susan'a eski eşinden bir roman taslağı gelir. Edward, Susan'a ithaf ettiği Gece Hayvanları adlı romanıyla ilgili eski eşinden fikir istemektedir... ya da belki de fikir falan umurunda değildir, yazarak intikam alıyordur. Etkileyici bir film. Tom Ford'un da modacı olan Tom Ford olduğunu sonradan öğrendim. Kesin isim benzerliğidir diyordum, meğer adamda böyle de bir yaratıcılık varmış. İzlenesi! 


Son olarak Leonardo di Caprio'suz bir Martin Scorsese filmi olması nedeniyle de ilginç olan ( ;) ) Silence filmi var sırada. 17. yy'da Japonya'da Hıristiyanlığı yaymak için çalışan misyonerlerin yaşadıklarını iki rahibin hikayesi aracılığıyla izliyoruz. Kendilerinden önce o topraklara gitmiş olan üstatları Peder Ferreira'nın (Liam Neeson) dininden döndüğünü ve Japon bir kadınla evlenerek Budizm'e katkılarda bulunduğunu  öğrenen iki idealist rahip "yok canım, kesin doğru değildir" dedikleri için, "doğruysa da bizim Peder'in ruhunu kurtaralım" diyerek yola koyulurlar. Koşullar gerçekten zorludur, Hıristiyanlığa o topraklarda yer yoktur. Büyük fedakarlıklar ve eziyetler ve hatta kayıplardan sonra Peder Ferreira'ya ulaşmayı başaran Peder Rodrigues'in de müthiş bir inanç mücadelesine girmesi gerekecektir. 


Etkileyici bir film. Kesinlikle izlemelisiniz. Kichijiro ise favorim oldu. İlkeli duruşuyla gözlerinizi yaşartacak bir karakter. :P

Ha filmi ne yapayım, asıl aksiyon ülkede, ben bu aralar entrika ve sahtekarlık dozu yüksek, para-pul değil umut çalan hırsızların baş rollerde olduğu son bölümlerini izliyorum ülkemin derseniz, o da olur. Her seferinde spoiler vere vere yeni bölümleri çekseler de ben de hâlâ ağzım açık izlemeye devam ediyorum zira! 

Anne-Kız Roma Notları

Roma'da da size önerebileceğim pek bir yenilik yok tahmin edebileceğiniz üzere. Roma ile ilgili tüm yazılarım bu linkte ve toplam 12 yazı var içinde. Daha ne önereyim, değil mi? "O zaman ne işiniz var yine orada, başka bir yere gitseydiniz" diyenlerle bozuşuruz o ayrı. Roma'ya defalarca giderim, sokaklarında defalarca turlarım, yemeklerini ve dondurmalarını çatlayana kadar yiyebilirim, şaraplarını ise Yalan Dünya'nın Nursel'inin cam damacana şeklindeki viski sebili boyutlarındaki karaflardan içerim ve sarhoş olmam. ;) O derece yani, bilmem anlatabildim mi? ;)

Bu kez Campo de Fiori'de bir B&B'da kaldık. Şansımıza iki odalı B&B Piazza'nın diğer odası da boş olduğu için mutfak ve ortak alan da tamamen bize aitti. Sahibesi Anna Monaco tam bir çılgın İtalyan hatunu, süper cana yakın, yardımcı, güler yüzlü. Tertemiz, interneti iyi çalışan, mutfağı ve içinde İtalyan kahvesi ve kahve makinesi olan, meydandaki meşhur çiçekçilerin hemen arkasındaki minnak ara sokaklardan birindeki bir binada yer alan odamızdan çok memnun kaldık. 


Tabi diğer oda da dolu olsa bu kadar rahat edemezdik muhtemelen. Çünkü ilk gün sabahın köründe tren yolculuğu, bavullarla odaya geliş, üstüne Cul de Sac'da domatesli ve parmesanlı işkembe ve tavşan etli pappardelleyi bölüşüp, üstüne Trastevere'de meydanda birer kadeh bir şeyler içiş, üstüne yolu uzatarak nehir kenarında biraz daha yürüyerek akşamı ediş, hafiften yağmur başladığında asla acıkamayacağımıza karar veriş ve o yüzden de odaya gitmeyi seçiş kısmında yan odanın boş olması önemli bir etken oldu. Karşıdaki şarküteriden nefis bir şişe Puglia bölgesi şarabımızı -sadece 6,90 Euro'ya!- alarak günü erken kapatmaya karar verdik. Evin her köşesine yayılarak, ertesi günün planını yapalım dedik. 


Üstteki fotoğrafta Trastevere'deki ana meydana bakan kafelerden birinde sokak müzisyenleri eşliğinde beni şarabımı, annemi ise antifrizini yudumlarken görüyorsunuz. Hatuna Aperol Spritz demekten daha kolay geldiği için antifriz adını taktı kendisine. ;)

Ertesi gün tamamen keyif ve alışveriş turu yapalım diyerek attık kendimizi sokaklara. Annem de daha öne Roma'yı görmüştü, ama yine de bu kadar çok yürüyerek gezmemişlerdi sanırım. Kaldığımız yer itibariyle bir sokak dönüp Navona Meydanı'na, iki sokak yürüyüp Pantheon'a, oradan kıvrılıp Trevi Çeşmesi'ne, buradan devam edip Spagna'ya çıkınca mest olduk tabi. Annemin yorumuna bayıldım: "Burada her köşeyi dönünce sanki 'Ve perde!' diyerek perde açılıyor ve bambaşka bir dekorla yeni bir sahne ortaya çıkıyor gibi.


Yine her yerdeki turist kalabalıklarına imrenerek baktık. Turizme verdikleri değer anlamında ders olarak okutulması gereken bir ülke bence İtalya. Tesis ve yeme-içme kalitesinden, standartları koruma ve denetlemeye, tarih ve kültür miraslarını el üstünde tutmaya, güzeller güzeli Akdeniz ikliminin tüm nimetlerinden faydalanmalarına kadar. Helal olsun! Onlara akın akın turist gitmeyecek de kime gidecek, değil mi?

Neyse, tatlı yiyelim tatlı konuşalım. Dondurma molasını elbette Giolitti'de verdik. O kadar çeşit arasından seçim yapmakta zorlansak da en nihayetinde çıtır kornetlerimizi doldurabildik. Mmm, nefis! 


Tabi ki bir Roma klasiği olarak Trevi Çeşmesi'ne yine para attık. Dilek tutmadan, yeniden buluşmak için bu güzel şehirle. Annemin yanındaki adamlar bodyguard tadında çıkmış, benim sol yanımdaki kol ise Bülent Ersoy'a ait olabilecek otrişlikte. ;))


Yeme-içme molası olarak pek çok yerde atıştırmalık duraklar yaptık. Akşam yemeği içinse İsocum'la deneyemediğimiz yeni bir yer keşfi de yapmış olduk. Sisto Köprüsü'nden geçerek Trastevere'nin kalbine doğru ilerleyerek Grazia & Graziella'da pizza yemeye gittik. İyi ki gitmişiz. Olağanüstü pizzasının dışında, beklerken ikram ettikleri prosecco, masamıza bakan Roberta'nın tatlılığı, iki yanımızdaki masalarda birbirleriyle yazışan kızlar ve erkekler arasında kalıp, mecburen bir süre muhabbetlerine dalmamız ;), arkamızdaki masaya servis yapan garson kızın bir şişeyi tuzla buz etmesi sonrasında diğer tüm garsonların ve müşterilerin kocaman bir alkış koparması ve güle eğlene ortalığı toparlayıp devam etmeleri. 


O kadar çok şey anlatabilirim ki bu enerji yükselten insanlar hakkında. Annemin fotoğraf çektirmek için köprünün kenarına çıkmak istediğini sanarak hemen yardım etmeye yeltenenler, Castel Sant'Angelo önünde keman çalarak ortama güzellik katan müzisyen, buzdolabında unuttuğumuz prosciutto ve parmesanlarımızı alıp da havaalanına yetişebilelim diye kocasının motorunun arkasına atlayıp hızlıca yanımıza gelen B&B sahibesi Anna, hiç İngilizce bilmediği halde yol tarif edenler, alacağımız peynir çeşitlerini bile tattırmak için ikram edenler, onlar bunlar... Annem bu kadarını ilk kez yaşayarak anladı bence. "Burada herkes yakın arkadaş gibi" ve "ne tatlılar yahu, bunlara konuş ve eğlen de yeter" yorumları da yine ona ait ve çok İtalyanları tanımlıyor bence. 


Geçen sene çok keyifli bir Roma gezisi sonrası son gece yine köprüden şehrin ışıklarına bakarken sırf bu yüzden gözlerim dolu dolu olmuştu -ve İsocum sanırım o an pek anlayamamış ve pek de bulaşmasam iyi olur dönemlerimden biri olduğunu sanmıştı. ;) Ama Trastevere'deki o akşam yemeğinden sonra yine aynı köprüden odamıza dönerken annemin de gözleri dolu dolu olduğunda benim şimdiye kadarki yorumlarımda aslında ne demek istediğimi ve buraya neden doyamadığımı kesinlikle anlamıştı. Neyse, en azından "Türkler, İtalyanlara benziyor" diyen olursa karşı çıkacak bir kişi daha var artık aramızda.;) 

Ama yaptığım pazarlık sonucu bizi havaalanına götüren taksici "Tam bir İtalyan'a benziyorsun, öyle pazarlık yaptın" dediğinde de Türk olmanın haklı gururunu yaşamadım değil. "Ee, sen ne diyorsun bebişim? Biz Kapalıçarşı esnafından, balık pazarı balıkçılarından, yağmurlu havada ortadan kaybolup sefa yürüyüşü yaparken arkandan zart zurt korna çalan taksicilerden öğrendik pazarlığı. Peh!" dedim içimden. ;) 


Son gün de Castel Sant'Angelo'nun arkasındaki alışveriş caddesini, sokak tezgahlarını gezip, yine sokaklarda bol bol yürüyüp, keyif molaları verip kapanışı yaptık. Her sokağın, her meydanın, her insanın "Ve perde!" diye önümüzde açılarak içimizi aydınlattığı bu güzel şehri ve ülkeyi Tanrı hep korusun dilerim. Cennet yeryüzünde, kıymetini bilene. Sık sık buluşmak dileğiyle. 

İyi hafta sonları!

İki Kadın Venedik'te Çocuklar Gibi Şendik ;)

Bu baharı küçük bir anne-kız kaçamağı yaparak benim için yeryüzündeki cennet olan İtalya'da karşılayalım demiş ve biletlerimizi alıp, rotamızı çizmiştik. Annem Venedik'i daha önce görmediği için önce üç gün orada kalacak, sonra da trenle Roma'ya geçip iki gün de orada oburluk yaptıktan sonra dönecek şekilde plan yaptık. Daha doğrusu planlar benden gezmesi ikimizden oldu. ;) 

1 Nisan öğleden sonra geldiğimiz Venedik'te neredeyse San Marco Meydanı'ndaki Çan Kulesi'nin dibinde kaldık desem yeridir. Hotel San Zulian'ı herkese tavsiye ediyorum. Gezi planımız belli olur olmaz yer ayırttığım için çok iyi bir fırsat da yakaladığımızı söylemem gerek. Orada kalırken fiyatlara kontrol ettiğimizde bile bizim ödediğimizin üç katı olduğunu görerek daha da mest olduk. San Marco'ya üç dakika, Rialto Köprüsü'ne beş dakika, en uzak mesafe diyebileceğimiz Galleria dell'Accademia'ya ise on beş dakika mesafedeki bu üç yıldızlı otel, konumu ve yeterince geniş ve temiz odası ve banyosu ile tam aradığımızdı doğrusu. 

  
Tur rehberi olarak üçüncü gidişim olmasına rağmen yine içimden gelen her köşede fotoğraf çekme isteğine karşı koymayı beceremedim. Bu kez yüzlerce fotoğrafıma ek olarak onlarcasını çektim. Annemin şaşkınlığı ve hayranlığı ise inanılmazdı. Az gezen bir kadın değildir kendisi. (Kime çekmişim acaba? ;) ) Ama Avrupa'da her yer az çok birbirine benzer, klişe sözünün burası -ve hatta Roma- için hiç de geçerli olmadığını bu gezide bizzat yaşadığını düşünüyorum. Ve "bir daha dünyaya gelirsem İtalya'nın bir köyünde bile olsa İtalya'da doğmak isterim" derken ne demek istediğimi de gezinin sonunda tamamen anlamıştı. Neyse... 

Fotoğraflarla devam edelim. Rialto Köprüsü geçen sene Nisan'da tadilattaydı. Bu sene açılmış. Altında gün batıralım diye oturup saatlerce sohbet ettiğimiz gün unutulmazlarım arasında yer alacak. Gelip giden içkiler değişse de sohbetin keyfi hiç değişmedi. Ve taa nerelere gidildi, kimler anıldı, kimlerin kulakları çınlatıldı...


Şehrin en güzel noktalarından biri olan Accademia Köprüsü'ne de hem gündüz, hem günbatımında hem de gece uğradık. Her seferinde manzarayı hayran hayran izleyerek, rüya şehri bir kez daha zihinlerimize kazıdık. Hatta bu kez Galleria della'Accademia'ya da girdik. Kişi başı 12'şer Euro'larımızı hazırlayıp kuyruğu bitirmiştik ki gişe görevlisi "bugün Pazar olduğu için bedava" deyince şanslı günümüz olduğuna karar verdik. ;) O yüzden aklınızda olsun, bu müze gezisini denk getirebilirseniz Pazar'a ayarlayın. 


Accademia Müzesi, tıpkı Floransa'daki adaşı gibi en bayıldığım müzeler arasında yer almadı. Floransa'da en azından yakışıklı Davut'u görmüştük, bunda o da yoktu. Gerçi gitmeden önce eserlerin hangi dönem olduğuna bakıp durumu az çok anlamıştım ama yine de merak işte. Neyse ki, çok yoran bir müze değil. 14.-18. yy arası eserlerin olduğu müzede biz pek 18. yy'a ulaşamadık. Daha önceki dönemlerin Meryem'li İsa'lı resimleri de bana pek iç açıcı gelmez. Ama yine de Tintoretto, Bellini, Titian ve Veronese'in etkileyici tablolarını görmek bile başlı başına güzeldi.


Tabi ki bol bol yeme ve içme molası verdik. Geçen sene verdiğimiz şu molaların dışında yeni keşif olarak nefis deniz ürünlü spagettisi  (iki kişilik bir porsiyondu bence) ve lazanyasıyla Osteria Barabao'yu da listeye ekleyin derim.


Venedik'te anneme de göstermek istediğim özellikli duraklardan Müzik Müzesi, Modern Sanat Galerisi ve yangın çıkışı kanala açılan nefis sahaf ve kitapçı Libreria Aqua Alta'yı da gösterdim. Girmediğimiz ara sokak, üstünden defalarca geçmediğimiz kanal köprü, oturmadığımız meydan, bakmadığımız dükkan vitrini bırakmayana kadar şehri arşınladık diyebilirim. Sadece meydanlarda bile klasik müziğe doyduk. Kaldı ki şehrin her yerinde harika etkinlikler vardı her gece, onların hiçbirine gitmememize rağmen sanat dolu günler de geçirmiş gibi hissediyorum ben. Çünkü İtalya'da şehirler birer müze bana göre. Yani her gün değişik bir şeyler görmeyi başardık. Ve evet, bu bizim değil, Venedik'in başarısı aslında.



Yarım gün de kendimiz zaman kaybetmemek adına Viator'dan Murano&Burano&Torcello Adası turu alarak 4,5 saatimizi bunlara ayırdık. Diğer türlü neredeyse bir gün ayırmak gerektiğini bildiğim için bu turu tercih ettim. Ama keşke Torcello olmayanını tercih etseymişiz, çünkü Murano'da cam atölyesi dışında bir şey görmek mümkün olmadı -ki bu çok da önemli değil- ve Burano annemin içinde kaldı -bu önemli. Torcello, Venedik'in en eski mozaiklerine sahip ilk katedrallerinden birine ev sahipliği yaptığı için özellikliydi. Ama biz Murano ve özellikle Burano sokaklarında daha fazla dolaşabilmeyi tercih ederdik. Burano rengarenk evleriyle yine çok keyifli bir masal adası gibi çıktı karşımıza. İlk ziyaret için 50 dakika az bir süre oldu tabi. Biraz daha uzun zamanımız olabilirdi bu adada. Dantel dükkanları ve yeme içme durakları gezinin içimizde kalan tek şeyi oldu. Sadece bir tur atıp, biraz fotoğraf çekip dönebildik vaporettomuza.


Bu da Torcello özet ;)) 

Rüya gibi bir üç günün ardından 4 Nisan sabahı Roma'ya gitmek üzere Santa Lucia Tren İstasyonu'ndan kalkacak trenimize Rialto'dan bindiğimiz vaporetto'muzla ulaştık. Yaklaşık 15 dakika süren bu vapur yolculuğu da Grand Canal'ın görmediğimiz diğer bölümünü bize gösterdi. Sanki bir film setinde gibiydik, sabahın köründe yine tüm estetiğiyle gözlerimizden kalpler fırlamasına neden oldu güzellik!

 
Venedik bize çok iyi davrandı yine. Üç gün içinde hiç yağmur yağmadığı gibi üstüne üstlük Nisan ayının ilk haftası için son yirmi yılın en sıcak havasına denk geldik. Bakalım Roma da bir güzellik yapacak mı bize? Trene yerleştik, geliyoruuuz! ;)

Not: Venedik ile ilgili tüm yazılarım için aşağıdaki link'e tıklayabilirsiniz.