Son Valsi Bana Sakla ve Swastika Geceleri

Zelda Fitzgerald'ın basılan tek kitabı olan Son Valsi Bana Sakla'yı bitirdim geçtiğimiz günlerde. Edebiyat alanında kocasının gölgesinde kalmasının bir nedeni varmış kadıncağızın, kıh kıh. ;) Ama yine de kendi hayatıyla paralellik gösteren bu hikayede F. Scott Fitzgerald ile çalkantılı evlilikleri, dans tutkusu, yaşadığı yasak aşk konusunda fikir sahibi olabilmek ilgi çekiciydi. 1920'li yılların en gözde entelektüel çiftlerinden biri olarak hayatları başlı başına ilgi çekici olan çiftin hikayelerinde bir de Zelda'nın şizofreni tedavisi gördüğü süreç önemli bir rol oynuyor. Zaten bu kitabı da o tedavisi sırasında kaldığı klinikte altı haftada yazmış Zelda Fitzgerald. Kitap son derece kötü eleştiriler alınca da hevesi kırılmış ve bir daha kitap yazamamış. Yine de o kadar geç bir yaşta baleye tutkuyla sarılması ve adeta tutkusuyla kendini tüketecek ya da unutacak bir aşamaya gelmesi benim Alabama'yı -yani bir bakıma Zelda'yı- yaşamak anlamında başarılı bulmama neden oldu. Süs biberi bir hayat yerine dibe vurma pahasına seçilen tutkulu bir hayat çok daha cesur ve zor ama güzel geliyor gözüme, ondan sanırım. 

"David'in huzursuz halinden nefret ediyordu galiba, onda ne bulduğunu anlayamadığı için kendisinden de nefret ediyordu. Bu karşılıklı duygular ikisinde de aynı mutsuz uzlaşı halini yaratmıştı. Sorun da buydu: Algı ufukları genişledikçe buna uyum sağlamak gerektiğini düşünememiş, istemdışı değişim yerine uzlaşıyı kabul etmişlerdi. Kendilerini kusursuz görüyorlardı, bu kalplerinde değişim yerine şişmeye yol açmıştı."

***

Ondan önce bitirdiğim kitap ise Swastika Geceleri oldu. Encore yayınlarından çıkan Katharine Burdekin romanı aslında feminist distopya örneğiç 1937'de Hitler hayattayken yazılıp uzun süre unutulmuş olsa da 1980'lerde yeniden gündeme gelmiş. Şiddet ve hainliğin erkeklere statü kazandırdığı, kadınların damızlık hayvan statüsünde olduğu Hitler sonrası dünyada herkesin Tanrı niyetine taptığı da tek bir isim vardı: Hitler. Roman 27. yy'da geçiyor, Hristiyanlık neredeyse tükenmiş bir azınlık dini haline gelmiş. Nazi egemenliği tüm Avrupa'da varlığını sürdürürken kadınlar ruhsuz hayvanlar olarak sınıflandırılmış. Tek tip kahverengi bol kıyafetler içinde, saçları kazınmış, işkence görerek yaşatılan kadının güzellik olgusu kaldırılmalı, aşk değil üreme olmalı, çocuklar 18 aylıkken anneden alınıp erkekler tarafından yetiştirilmeli. Kadınla birlikte yaratıcılık, kültür, sanat gibi yaşama dair önemli zenginlikler de yok edilmiş, tüm dünya eril bir savaşçı düzene mahkum olmuştur. Faşizmin gelebileceği tehlikeli boyutlarının, insanın bir süre sonra sorgulamadan kabul ettiği tanrı diktatörlerin çok güzel anlatıldığı bir kitap. DOT bunu oyunlaştırsa diye düşündüm okurken. Olur mu ki?

"Kan soyu gizemli bir konu olmaya devam ettikçe, siz de erkek olamayacaksınız. Siz hala oğlan çocuğusunuz ve şiddetin, gaddarlığın ve fiziksel cesaretin sizi erkek yapacağını sanıyorsunuz. ruhunuz yok, sadece bedenleriniz var. Ancak erkeklerin ruhu olur."

"Dindar birine güvenemezsin. Çıkarların dinle çatışırsa dindar kişi sözünden cayar, sana ihanet eder ve haklı olduğuna inanır."

Keyifli okumalar!

Kaş Günlükleri 2017 #1 : Lezzet Durakları

Kaş sezonunun açılışını bayram haftasında yaptığımızdan söz etmiştim. Bizimle birlikte arkadaşlarımız da aynı dönem oradaydılar. O yüzden ilk haftayı evden çok dışarıda geçirdik diyebilirim. Birlikte gittiğimiz klasik duraklardan Üzüm Kızı berbat, Sardelaki ise yine harikaydı. Üzüm Kızı Kaş'ta beni en çok üzen yerlerden biri diyebilirim. Yıllardır her sezon severek gittiğin bir yerin istikrarlı bir şekilde kötüye gidişine şahit olmak üzücü. Bu sezon bir de Üzüm Kızı Bahçe'yi açmışlar ki kötü servis ve ilgisizlik ve özelliksiz lezzetler konusunda tavan yapmayı yeni mekanla yapalım demişler sanırım. Oysa harika bahçesiyle eskiden çok sevdiğim bir cafe-bardı orası, keşke öyle kalsaydı. Hayal kırıklığı içinde her geçen sezon daha kötüye gidişlerini izlediğim bir yer de Çınarlar Beach. Küçükçakıl'daki en sevdiğim konumda yer almalarına rağmen "işletmecilik nasıl olmaz"ın yanıtı gibiler adeta. Berbat hizmet, geciken ve anlaşılmayan siparişler, sabah akşam aynı köşesinde bira-kahve-cep telefonu-sigaraya boğulmuş umursamaz işletmeciler, mutsuz çalışanlar, ter kokan servis elemanlarıyla bir Kaş markası olmaya adaylar bu yıl. 

Neyse, mutlu anlara ve anılara odaklanalım. Biz bir ay önce New York'ta buluştuğumuz sevgili dostlarla -ve aileleriyle- yine çok keyifli zamanlar geçirdik. Serdar'ın bir saat uğraşıp da güzel bir foto çekme çabasını yok sayarak Ayı Kafası'nı kendime çevirip, şak diye fotoğrafını çekip, Instastories'e koyup, kendi biramı içmeye çalışmam beerstealer unvanı kazanmama da neden oldu bu yaz. Hidayet'te ve Küçükçakıl'da yüzdük, Ayı'da biralarımızı Hideaway'de kokteyllerimizi tokuşturduk, onların Yarımada'daki malikanelerine giderek evcilik oynadık, bir minnak motora iki dev adam nasıl sığar problemini çözdük ;) ve onları yeniden evlerine uğurladık.    



Sonraki hafta yine sevdiğimiz duraklardan bazılarına uğrayalım dedik ve gördük ki Just Coffee kapanmış. Ama neden? Burada neden üçüncü dalga kahveci tutmamış olabilir ki? Bi Lokma'da kahvaltı yine harika ötesiydi. İkinci yerlerini de Kaş pazarının karşısına açıyorlar, biliyor musunuz? Kaş'ta mekan sahipleri kiralarla ilgili daha gerçekçi rakamlara düşmezlerse belki de bir süre sonra kendi yerleri olan bu ikinci mekanda göreceğiz onları sadece. Bi Lokma'nın yerinde başka bir şey olduğunu hayal bile edemiyorum. O köşe o kadar onlarla özdeşleşmiştir benim için, ama  yapacak bir şey de yok sanırım bu vahşi gidişatla ilgili. 

Geçen sene 15 Temmuz 'da her şeyden habersiz bir ocakbaşı-rakı gecesi geçirdiğimiz Müpptela'ya bu kez daha ağız tadıyla gittik. Mekanı neredeyse sahipleri Seda Hanım ve Fatih Bey'le kapatana kadar kalkmak bilmedik bu lezzetli sofradan. Mezeler, fıstıklı ve hellimli sucuk, pastırmalı humus, antrikot ve şaşlık harikaydı. Bir küçük Beylerbeyi Göbek rakısı ve güzel müzikler eşliğinde tattığımız bu yemekler ve keyifli sohbet ile çok güzel bir gece geçirdik. İşini severek ve bilerek yapan insanlar her yerde belli oluyorlar bence. İyi ki varlar!


Bir akşamı da Büyükçakıl'da Memedin Yeri'nde geçirmeye karar verdik. Instagram fotoğrafını görüp soranlar olmuş, o yüzden açıklığa kavuşturayım şu durumu: "hayır, o deniz kenarına atılan iki-üç masa Memedin Yeri'ne ait değil." ;) Memedin Yeri daha içeride, küçük  ve ruhlu, salaş bir mekan. Afili mezeler ve yemekler yok, bildiğiniz birkaç meze, salata, karides güveç, kalamar, tekir tava gibi bildiğiniz birkaç deniz ürünü tabağı, ama yediğiniz her şey çok lezzetli. Ve müzikler de çok rakı eşlikçisi. Çok sevdik. "Kusura bakmayın, önceden söylememiz gerekirdi ama pos arızası var, nakit alalım ödemeyi" kapanışı olmasa daha çok severdik. Ha, Kaş esnafı olmasa, biz de üstüne "kusura bakma canım, yanımızda sadece kart var, bir dahaki gelişte öderiz o zaman" da derdik ama Kaş burası, hatrı var. ;) 


Gelelim Gelos'a. Üç yıldır varmış burası ama bu yıl özellikle birçok kişiden duyar olduğum için kesin denenecekler listemde vardı. İsocum'u 9 Temmuz akşamı gönderdikten sonra kız kıza Dolunay buluşması planı yaptık burada olan Banu ve Deniz'le. Gerçekten o kadar methini duyduğum kadar da varmış. Mezelerin çeşidini ve lezzetini anlatamam. Zaten hepsinden de söyledik sanırım. ;) Ara sıcak olarak da bir beğendili ahtapot bölüştük. Yanında da buz gibi Likya Patara beyaz şarabı eşliğinde leziz bir gece geçirdik bu keyifli terasta. Benim şimdiden ilk üç listeme girdi Gelos. İlk gidişimdi ama son olmayacağından eminim. İsocum gelsin, önce onu götüreceğim tabi ki. Siz de yolunuz düşerse mutlaka uğrayın ve tadına bakın bu güzelliklerin.  


Sezon açılışını böyle obur bir şekilde açtığıma bakmayın. Sağlıklı şeyler de yapıyorum geçen sezondan farklı olarak. Onlardan da serinin ikinci yazısında bahsedeceğim. Harika bir yaz sezonu olsun hepimiz için. 

Kedi ve Yeryüzünde Bir Sürgün

Bayram tatiliyle birlikte Kaş sezonunu açtık bu yıl. İki hafta oldukça yoğun ve keyifli geçti. Dün de İsocum'u İstanbul'a gönderdikten sonra ilk kez bilgisayarın başına geçebildim. Önce buraya gelmeden izlediğimiz Kedi filmini ve okuduğum kitabı yazacağım. Sonra artık yavaş yavaş Kaş Günlükleri serisi başlar. Kedi filmi hâlâ oynuyor mu bilmiyorum, muhtemelen bitmiştir. Ama mutlaka bir fırsatını bulup da izleyin derim. Başrollerinde İstanbul kedilerinden birkaç tanesi yer alıyor. Bu bile izlemek için yeterli sebep sayılmaz mı? Hepsi kendine has birer karakter olan bu kedilerin ve onlarla iletişim halinde olan insanların hayatlarına göz atan, sıcacık bir İstanbul ve kediler belgeseli tadında bu filmi seveceksiniz. Özellikle de bir kediseverseniz. Ve İstanbul'un kaskatı, sıkıcı, beton halinden ve insanlarından sıkıldıysanız içiniz yumuşayacak. Kedilerle iletişim halinde olan, onların üstüne titreyen esnafın, balıkçıların, mahalle sakinlerinin hallerini görmek unutulduğunu sandığınız duyarlılık, hayvanlarla sağlıklı bir etkileşim, yardımseverlik ve maneviyat duygularının hiç ummadığınız yerlerde, şekillerde ve yoğunlukta varlığını sürdürdüğünü görmenizi sağlayarak sizi mutlu edecek. Yani beni etti, sizi de edeceğini umuyorum. Amerika'da tüm zamanların en çok hasılat yapan üçüncü yabancı dil belgeseli olan Kedi'nin yönetmeni Ceyda Torun'u alkışlıyorum.  Kedilerin de hepsinin o pembe burunlarından öpüyorum. İyi ki varlar, iyi ki şehirlerimize güzellik katıyorlar. 

Yeryüzünde Bir Sürgün

Okuduğum son kitap ise Juan Goytisolo'nun çeşitli yazılarının yer aldığı Yeryüzünde Bir Sürgün kitabı. İspanyol yazarın Franco'nun uzun süren faşist diktası döneminde sürgünde geçirdiği yıllar boyunca baskı ve zulüm üzerine yazdığı yazılar ders niteliğinde. Sözde çağdaş medeniyetlerin farklı sömürme türlerine de değinen yazar umudu o kadar tüketmiş ki en sonunda bir zamanlar rüya gibi gelen Franco'nun ölümü gerçekleştiğinde adeta hissizlikle karşılamış olan biteni. Kimliğine ve ülkesine yabancılaşma duygusunu had safhada yaşayan yazarla empati kurabilmek de çok acı. 



Alıntılar

* "Aile kavramı benim için anlamını yitireli yıllar oldu," der yazar; erkenden ölen annesinden çok, İç Savaş'ın, onun kutsal kurtarıcılık iddiasının, zalim kininin, ülkenin bağrını deşip gün ışığına döken ve gençliğinde kendisine bir daha dönmemecesine uzaklaşma isteği veren o talihsiz koşullar bütününün evladı olduğunu" söyler

* "...Milliyetçilerle Kilise arasındaki bağlar sıkılaşmış, askeri ayaklanmanın sorumluları olarak ortaya çıkan kişilerde daha önce bulunmayan bir dinsel yönelim belirmiş, ayaklanmaya "Haçlı Seferi" nitelemesi yakıştırılmıştı. General Franco, dönemin totaliter Avrupası'nda geçerli olan kişiye tapınma yöntemleriyle yüceltilmeye başlandı. 
Bir başka vahim gelişme de daha savaşın başlangıcında koparılan "Gebersin aydınlar!" çığlığının, düşünen kafaya karşı nefretin Milliyetçi kesimde yaygınlaşmasıydı. O nefret pek çok aydının zorunlu ya da gönüllü sürgüne gitmesine, ülkede kültür ve düşüncenin onlarca yıl boyunca kesintiye uğramasına neden olacaktı..."

General Franco upuzun bir can çekişme dönemi sonrasında 1975'te öldüğünde genel resmi yasın arasında olayı şampanyalar patlatarak kutlayanlar da varmış. O sırada ABD'de bulunan Juan Goytisolo'nun bu konuda yaptığı açıklama ise şöyle:

"...Haber benim için de gecikmeli: Bir aşk önerisine, yapıldıktan çok uzun zaman sonra, yapan kişi artık beklemekten bıkıp yaşamını başka birine göre bir hale yola koymuşken evet denmesi gibi bir şey. Gereken çarpıcı etkiyi yaratabilmesi için bundan on beş yıl önce, ben henüz ülkeme olan tutkumu olduğu gibi koruyorken ve toplum yaşamına şimdikinden daha büyük inanç ve coşkuyla katılabilecekken gelmeliydi. 1975'te şair Luis Cernuda'nın dediği gibi "küskün bir İspanyol"um - başka bir şey olamayacağı için İspanyol olan bir İspanyol. Gördüğüm zararın onarılması olanaksız artık; hınçsız, özlemsiz, kendimce yaşayıp gidiyorum..."

Aydınların ve değerli düşünce adamlarının bu hale düşmemeleri için buna neden olan tüm faşist diktatörlerin upuzun yaşamlara değil de mümkünse kıpkısa yaşamlara ve upuzun can çekişme dönemlerine sahip olmalarını dilerim. Olumsuz gibi görünse de insanlık için fevkalade olumlu bir  temennidir bu.

İyi haftalar hepimize. 

New York'ta Son Günümüz - Klasikler ve Alışveriş

Kaç gündür 40 derece sıcakta yürürken 20 Mayıs sabahı otelden ince montlarımızla çıktık. (Ayağım ayaklıktan çıktığı için ben mont altı parmak arası terliklerle devam ediyordum o ayrı ;) ) İlk durak kahvaltı için Friedman's oldu.  Hem otele hem de sonrasında alışveriş turu için uğrayacağımız Macy's'e yakın olduğu için ve Yelp puanına bakarak seçtik ve kahvaltımıza bayıldık. O kadar doyurucu tabaklar geliyor ki hiçbir yerde pancake'e sıra gelmedi, ona üzülüyorum. Tabi Haziran ortasında hâlâ "tüh pancake yiyemedim" diye üzülen bir tek ben kaldım sanırım. Haftaya Kaş'ta görürüm günümü! Neyse, bu yaz tek tutunacak dalım Rihanna, gördüm ki o da yaza hiç hazır değil, kıh kıh. ;)


Son günü alışveriş ve Central Park'ta yayılmaya ayırmıştık ki hava park havası olmadığından Rockefeller Center'ın önü, Grand Central, 5th Avenue, Trump Tower falan gibi klasik turistik durakları gezerek alışveriş yapalım dedik. Trump Tower'ın önü tahmin edebileceğiniz üzere tepeden tırnağa donanımlı polislerle korunuyordu. Ama polislerle selfie falan çektirmek de mümkündü hani, öyle ağır abilik taslamıyorlardı. Biz çektirmedik tabi ki, bizim bir ağırlığımız var zira. ;) 


Rockefeller Center'ın önündeki avluda 23 Haziran'a kadar Jeff Koons'un Seated Ballerina (Oturan Balerin) enstalasyonu görülebilir. Bizde olsa ifade özgürlüğü kapsamında "Batı'nın ahlaksızlığına hayır" diye bıçaklarla delik deşik ederlerdi heykeli ilk günden, çünkü kendisi şişme naylondan yapılmış bir heykel. Dolayısıyla da sert hava koşullarında güvenlik nedeniyle söndürmek zorunda kalıyorlarmış. 


Ve tabi ki Grand Central Terminal binası. İçini de dışını da çok seviyorum buranın, o yüzden tekrar görmek istediklerim arasında yer alıyordu. Dışarıdan çektiğim fotoğrafların birinde Chrysler Binası da göz kırpmış arkadan, o da iyi olmuş.


Neyse, yani kısaca anladınız siz beni: New York 101 tadında gezindik, biraz alışveriş yaptık ve yine ekiple buluşup İsocum'un isteği üzerine stadyum tadında bir Münih bira evinde oturduk ilk durak olarak. Jet-lag çarptı galiba kocacımı bu kez, zira kendisini Amerika'da değil Almanya'da sanıyordu mekan seçimlerinde! ;) Ben de uğraşacak halde değildim doğrusu. Ama döner dönmez ağırlığımı koydum: bundan sonra bir biergarten daha kaldıramayacak durumdayım, istediğin arkadaşınla gidebilirsin, ben de bir winehouse bulup sakin sakin şarabımı yudumlarım, pöf, biradan soğudum yahu! Gerçekten de döndüğümden beri içki detoksundayım. Neredeyse bir ay olacak ve çok ihtiyacım varmış fark ettim ki. Oradan çıktıktan sonra son bir buçuk saatimiz daha olduğunu görünce bizim otelin de yakınındaki YOTEL'in roofunda da bir şişe kapanış şarabı açmaya karar verdik.


Gece çok daha güzel görünüyordur ışıl ışıl ama ben akşamüstü de çok sevdim burayı. Sinema geceleri de oluyormuş hatta öğrendiğime göre. Artık bavulları kapıp JFK havaalanı yollarına düşme zamanı. İstanbul gibi trafiği hesaba katmamız gereken bir şehirdeyiz sonuçta, yolumuz uzun. Gerçi 8 milyonluk nüfusla bu haldelermiş ayol, bir de 18 olsa bizim gibi n'olur kim bilir? Şükredelim halimize, memleketim, çayım, yatağım falan söylemlerine de başlayalım yavaş yavaş. Ne de olsa dönüş yoluna girdik, motivasyon lazım di mi? ;)

Hadi bakalım, benim için seyahat sezonu kapandı gibi görünüyor. Güzel bir yaz ve Kaş sezonu olmasını diliyorum. Yaz hepimize çok iyi gelsin!

Chelsea Market, The High Line, West Village, Soho, Pier A

Ben 19 Mayıs'a, New York'taki ikinci günümüze dönüyorum bugün. Bu kez ilk durağımız Chelsea Market. Bu kapalı pazar alanına bayıldım. Bir sürü yeme-içme yeri ve minik dükkandan oluşan pazarda yok yok. Istakoz dürüm de bulabilirsiniz, Thai yemeği de; Anthropologie mağazası da görebilirsiniz vintage butiği de; tasarım çantalar da alabilirsiniz çeşit çeşit şarap da. Avrupa şehirlerinin meydanlarında kurulan pazarlar tadında, gezmesi çok keyifli bir durak. Mutlaka uğrayın.


Oradan çıktıktan sonra kendimizi The High Line'ın neredeyse başlangıç noktasına atıyoruz. Gökdelenlerin arasına yürüyüş yolu, yeşil alan ve sanat serpiştiren aklı tebrik etmek gerek. Biraz olsun o devasa binaların boğuculuğundan kurtaran bir yer insanı. Çeşitli noktalarından inilen merdivenlerle aşağıya, yani şehre ayak basmak mümkün. Ve aşağıda da bir sürü sanat galerisi bulunuyor. 



The High Line'ın bir ucu da Whitney Museum of American Art. Ayağım iyi olsa gezmeyi planladığımız, ama MOMA ile birlikte bir dahaki sefere gezeriz diyerek bu kez sadece el salladığımız bir müze. Günün geri kalanında Greenwich Village, West Village ve Soho sokaklarında dolaşıp yemek ve kahve molaları veriyor, biraz da mağaza geziyoruz. Bu semtlerde de tuğla evler, değişik ve özel butikler, Avrupa benzeri kafeler, restoranlar bulabilirsiniz. Bu arada gezerken fark ettik ki biz Amerika'da Avrupa'yı arıyoruz ve ondan izler bulduğumuz yerlerini seviyoruz galiba. ;) 

Öğle yemeği molası için Mighty Quinn's Barbeque'yu tercih ettik. Klimalı herhangi bir yer de olabilirdi bana göre, ama kaburga çılgınlığı yaşayan İsocum için burayı bulduk Yelp'ten. Çok başarılı bir yer, haberiniz olsun. Hamburger ve diğer et çeşitleri de harika görünüyordu.  


Akşam yine bizim klasik NYC çetesi bir araya gelecektik. ;) İlk durak olarak Pier 26'daki City Vineyard'a gittik. Ama oturacak yer olmadığı için ve ne yazık ki bende de ayakta duracak hal olmadığı için şansımızı başka bir Pier'de deneyelim dedik. Serdar'ın yalancısıyım ama bana Hugh Jackman'in tam da oralarda, Manhattan manzaralı terası olan bir evde oturduğunu söyledi. Ah! Bir kapısını çalsak mı diye düşündüm, ama zaman yoktu. Zaten çat kapı olmaz öyle, bir dahaki sefere bir ev hediyesi de alıp öyle uğrarım artık. ;)  


Uber'e atlayıp Pier A'e gittik ve Tracy sayesinde Harbor House'da bir masaya atabildik kendimizi. İki saat sonra falan sizi deniz manzaralı açık havaya da alabiliriz dediklerinde masamıza öyle bir yerleşmiştik ki kaldırabilene aşk olsun. Biz burada iyiyiz, birkaç galon daha bira getirirseniz daha iyi olacağız, mealinde bir şeyler söylediğimizi hatırlıyorum en son. Ve gece boyunca karnımız ağrıyana kadar güldüğümüzü. Sonra çıkışta Türk usulü böyle bir yerdeki masa sayısı, ortalama hesap ve aylık/yıllık getiri hesaplarını yaptıktan sonra ertesi gün başka bir bira çeşmesinin önünde buluşmak üzere bir hatıra selfie'si çekip evlere ayrıldık. ;)

Sırada son gün durakları var. Sonra artık New York bitiyor. Kaş bavulunu toplama zamanı geliyor. Özledim Merkez! ;)

Gölge

Nasıl güzel bir kitap bitirdim tadı damağımda kalan anlatamam. İsmail Güzelsoy'un Gölge adlı son romanından bahsediyorum. 1800lü yılların İstanbul'unda geçen hüzünlü bir masal tadında. Halat üzerinde yürüyen, uyuyan, yaşayan ve son ana kadar ismini bilmediğimiz bir çocuk ve can dostu maymunu Leylifer'in öyküsü bu. İkisi de erken yaşta annesiz kalmış küçük ruhlar. Hem yaptıklarının farkında olarak ya da olmayarak şehirde ayakta kalmaya çalışıyorlar, hem de şehir halkına çeşitli sürprizler, mucizevi deneyimler yaşatıyorlar. Ta ki Akif Efendi'nin konağında yaşamaya başlayana kadar da saf, sade, sevgi dolu ve mutlu yaşamlarına devam ediyorlar aslında. Çocuk bu konak sayesinde hayatının ilk aşk deneyimini de yaşıyor ama hem o aşk hem de o Akif Efendi'nin tuhaf çalışmalar yaptığı bodrum katına sahip o konak bu ikiliye çok da iyi gelmiyor. Masallar hep mutlu sonla bitmediği gibi bu hikaye de pek mutlu devam etmiyor maalesef ama Gölge son zamanlarda okuduğum en akılda kalan hikayelerden biri olarak zihnimde baş köşelerden bir köşeye oturuyor.

Bu arada III. Murat zamanında birçok alanda yararlanılan ve evcil hayvan olarak da çokça beslenen şehirdeki tüm maymunların bir mollanın lafıyla katledildiğini öğrenerek bir kez daha hem insanoğlunun din diye kurduğu düzenden hem de buna göz yuman ikiyüzlülüğünden tiksindim! İstanbul'da dallarında maymun asılı olmayan ağaç kalmamıştı, diye anlatılan hikayenin yaşandığı günü düşünmek bile tüylerimi ürpertti. Nasıl bir virüstür bu insanoğlu, anlaşılır gibi değil!

Alıntılar

* "...Benim yaralarım hiç iyileşmedi, ya onlar bana alıştı ya ben onları bir süreliğine unuttum. bu kısa hikayeye de zaman dedim..."

* "...Bir insan yaşayacağı hayattan zevk almayı arzuluyorsa geleceğe kör kalmayı tercih etmeli..."

* "...Beni ve hayallerimi çalma, olduğu gibi anlat, hatalarıyla, eksikleriyle. Bırak yanlış anlasınlar. Durup dururken kimse kimseyi yanlış anlamaz. Her yanlış anlama bir reddediştir zaten..."



*  "...Delileri zararsız kılan tek şey, onların kendilerini sağlıklı sanmalarıdır. Bir deli, deliliğinin farkında ola ola bunu sürdürüyorsa onun adı kötülüktür ve onun yapacaklarının bedelini başkaları ödeyecek demektir..."

* "...Hep görmek istediğim şeylere bakmış, baktığım şeyleri gördüğümü sanmışım meğer. Bu da bir tür körleşme değil mi?.."


* "...Dünya masallara inananların cehennemi, masallarla alay edenlerin cennetinden başka bir şey değil..."

Mutlaka okuyun bu güzel kitabı.

Akciğer

Sezonun en merak ettiğim oyunlarından biriydi Akciğer. Engin Hepileri'nin kurduğu Tiyatro.iN bünyesinde oynanan 2016-17 sezonu oyunu Akciğer'in baş rollerinde de yine Engin Hepileri ve Nergis Öztürk oynuyor. Biz Moda Sahnesi'nde sezonun son oyunlarının oynandığı günlerden 5 Haziran'ı yakalayabildik geçtiğimiz hafta. Moda Sahnesi'ne ilk kez gidiyorum ve sahnesine, sahnelenen oyunların fazlalığına, yerine, çay-kahve içilebilecek graffitili duvarların önündeki ahşap banklarına bayıldım. 


Oyunu çok merak etmem nedenim ise konusu ve Engin Hepileri'nin oyunculuğunu izlemekten çok keyif alıyor olmamdı. Konuyla başlayacak olursam, kısaca tartışması hiç bitmeyecek olan "bu dünyaya çocuk getirmeli miyiz, getirmemeli miyiz?" sorusu diye anlatabilirim. Karar verirken yaşanan gel-gitler, karar anından sonraki süreç, hiç bitmeyen acabalar. Bu soru, bir çiftin içine düştüğü boşluğu ima eden boş bir alanda, delicesine dönüp duruyor, yazmış oyun broşüründe. Gerçekten de sahne bomboş. Sadece genç bir çift ve çocuk konusuyla ilgili soru işaretleri var. 


İşin biraz daha felsefi boyutuna odaklanılsaymış bence daha keyifli olurmuş, bu oyunda ise daha klasik bir şekilde kadın-erkek ilişkileri/farklı bakışları açısından ele alınmış konu. Hatta kadının başladığı nokta ile geldiği nokta o kadar kaderci ve arabeskimsi oldu ki bir yerde acaba yazarı Türk müydü bu oyunun falan diye düşündüm (hani İncir Reçeli'ni yazan cinsten biri olabilirdi pekala). ;) Ama Duncan Macmillan yazmış ki kendisi baya da genç ve aklı başında bir  İngiliz gibi göründü bana. ;)

Oyunculuklara gelince her iki oyuncu da çok başarılı olmasına rağmen sanırım bu kez Nergis Öztürk'ü bir tık daha severek izledim. Kadın dayanışması olabilir, bakmayın bana. ;)

Yıllardır iyi bir seyirci olarak tiyatro camiasıyla ilgili merak ettiğim bir konuya da değinmeden geçmeyeyim. Koskoca İstanbul'da Mehmet Birkiye'nin yönetmediği ve Cem Yılmazer'in sahne ışığını düzenlemediği oyun sayısının yok denecek kadar az olması ilginç değil mi? Bu adamlara bir şey olursa tiyatro biter diye ödüm kopuyor vallahi. ;)  

Neyse, Akciğer için sezon kapanmış olabilir ama bu oyun mutlaka önümüzdeki sezon da oynayacaktır diye düşünüyorum. Gelişmeleri Moda Sahnesi'nin web sayfasından takip etmenizi öneririm. Haziran ayındaki diğer etkinlikler için de mutlaka sayfaya göz atmalısınız zaten.   

İyi haftalar!

New York Notları - Brooklyn

18 Mayıs Perşembe sabahı Washington Union Square tren istasyonundan trenimize binip, yaklaşık 3 saatlik bir yolculuk sonrasında öğlene doğru New York'ta olduk. Amtrak trenleri eski ama gayet rahattı ve en önemlisi bizi zamanında istediğimiz yere getirdi. New York Penn Station'da indikten sonra W 42nd St üzerinde bulunan Travel Inn'e ulaşmamız yaklaşık 15 dakika sürdü. Bu arada 40 derece sıcağın olduğunu ve Times Square ve tren istasyonu arasındaki en curcuna bölgede olduğumuzu düşünün. Şehrin kokuları, kaotik trafiği ve kalabalığı bir an acaba Hindistan'da mıyım hissi uyandırdı içimde! Merkezde, uygun fiyatlı konaklama arıyorsanız otel de gayet ideal bu arada. Times Square'e üç blok, yani 7-8 dakika yürüme mesafesinde.  Sadece iki gece kalacağımız için de curcunanın göbeğinde olup her yere yakın olmak iyi fikir diye düşünerek burayı seçmiştik. Sıfır beklentiyle gittik, oldu bence. ;)


Otelden çıkar çıkmaz da Bubba Gump'ta bir şeyler yesek, sonra mı devam etsek derken bir de baktık ki Times Square'e arabasıyla dalan manyak ortalığı çoktan dağıtmış. Her yerde panik havası. Yedi paralel cadde ve sokağa kadar polis boşaltıyor falan. Resmen gözlerimize inanamadık. Sadece 15 dakika farkla olay yerinde değildik! Onlarca polis arabası, ambulans, FBI aracı, siren seslerini ise bizzat yaşadık. Bir de insanın üstüne üstüne gelen gökdelenlerin arasında bu panik hali iyice klostrofobikti. Ama durduk yerde bile korkacak bir sürü neden bulan ben, orada olayı izleyebileceğimiz bir köşe bulsak Türklüğüyle İsocum'a tutturdum. Olayın terör bağlantısı olabileceğini, her an bir yerlerde bomba da patlayabileceğini düşünüp bir yandan da film setinin içindeymiş gibi hissederek içinde de kalmak istemek değişik bir durumdu. Baktık ki en sonunda neredeyse Bryant Park'a kadar her yeri kapattılar, biz de birkaç sokak ötede ne olduğuyla hiç ilgilenmeyen parktaki huzurlu kalabalığın arasına karıştık. Onlar öyleyse, biz zaten turistiz, istediğimiz kadar vurdumduymaz olabiliriz değil mi? ;) Bu arada video İsocum'un videosu olsa da benim de arka planda kendi yaptığım canlı yayının sesi geliyor. ;)

video

Burada biraz dinlenip ilk şoku atlattıktan sonra kendimizi Brooklyn'e attık. Ayaklarım gezinin ilk gününden itibaren haşat olduğu için Brooklyn Köprüsü'nden yürüyerek geçme planı yine başka bir bahara kaldı. Onun yerine kendimizi doğrudan DUMBO'ya atıp, önce Atrium'da bir şeyler atıştırdık. Hemen karşısındaki West Elm'de nefis dekorasyon ve mutfak eşyaları vardı. Ve adını hatırlayamadığım ama çok güzel bir kitapçıyı gezdik, şu DUMBO yazısının arkasında görünen.  



Sonra tabi ki Once Upon a Time in America filminin afişindeki kareyi kendi fotoğraf makinemizle çekebileceğimiz o meşhur noktaya uğradık. 


Brooklyn Heights sokaklarında dolaşıp, Promenade'inden de Manhattan siluetini seyretmeyi de ihmal etmedik tabi. Burası apayrı bir havada, o bayıldığım tuğla evler ve ağaçlı sokaklarla dolu, huzurlu, çok keyifli bir semt. Sokaklarda Paul Auster'ı görür müyüm diye bakınıp durdum ama olmadı. Sıcaktan evine kapanmıştır adamcağız, haklı. ;)


Bir aşağıdan bir de yukarıdan Manhattan gökdelenleri görüntüsü de paylaşayım sizlerle. Ondan sonra artık feribota binip Williamsburg'e gideceğiz. Akşam dev kadro ile buluşma bizi bekliyor çünkü. ;)


Ve büyük buluşma için sosis & bira sever çoğunluğun isteği doğrultusunda Radegast Biergarten'a karar verilmişti. Hem aileden sevdiklerimizle hem de aile sayılan dostlarla harika bir gece geçirdik o akşam. Harika haberler aldık ve bu haberlerin şerefine de biralarımızı tokuşturduk. Çok çenemiz düştü, çok güldük.


En iyi ağrı kesici ve yorgunluk giderici ilaç yanında mutlu hissettiğin insanlar değil mi zaten? Sabah altıdan beri korkunç bir sıcakta kilometrelerce yol yürümüş olmamıza rağmen gece bitsin istemedik. Zaten bitirmedik de. ;) "Gelin sizi Boğaz'a götürelim," diyen kuzenlerin peşine takılıp Brooklyn Barge'a giderken saat gece on biri çoktan geçmişti. Ama hakkını verelim şimdi, onların Boğaz'ı da hiç fena değilmiş, değil mi? ;)


Sonunda hepimizin çene düşüklük seviyesi azalmaya başlayıp da "bir tane daha içersem acımam şuracıkta uyurum" noktasına geldiğimizde saatlerimiz gece 1.30'u gösteriyordu. UBER gelip de bizi bir an önce otelimize atsa kesinlikle çok iyi olacaktı. Hem daha Cuma  ve hatta Cumartesi günü bizi bekliyordu. Enerjiyi ekonomik kullanmak gerekirdi diyeceğim, ama kime diyorum değil mi? ;)

Anna Laudel'de Botero ve Cennet Mahkumu

En son Pera Müzesi'nde çok geniş kapsamlı bir sergisini gezmiştim 85 yaşındaki Kolombiyalı ressam Fernando Botero'nun. Üstünden yedi yıl geçmiş, merak edenler için yazısı burada. Daha sonra çeşitli müzelerde karşıma çıkar çıkmaz tanıdığım resimleriyle favorilerim arasındaki yerini aldı. Tanımamak mümkün değil zaten Botero figürlerini. Hepsi tombul, hepsi capcanlı ve rengarenk, Güney Amerika ruhuna uygun, tuvalde fırlayıp kocaman sesleri, kahkahalarıyla dans etmeye, içmeye, sevişmeye başlayacakmış gibi duran tipler bana göre. Hayat var Botero'nun kadınlarında ve erkeklerinde. Doğallık, tabusuzluk, gelişine yaşamak var. Galiba ondan seviyorum ben bu adamı. 


Bronz ve mermer heykelleri ve kömür çizimlerinde bile müthiş bir canlılık ve renk var bana göre. "Hayatım boyunca heykeltıraş olmak istedim ama bunu yapabilmek için resmi bırakmam gerekiyordu" diyecek kadar da heykel yapma tutkusu olduğunu bu sergi sayesinde öğrendim.  


Bu güzel ve fazla zamanınızı almayacak minnak sergiyi 25 Haziran'a kadar Bankalar Caddesi'nde Salt Galata'nın karşısında yer alan Anna Laudel Contemporary galerisinde ücretsiz görebilir, sergi kitabını da oradan temin edebilirsiniz. Zaten koskoca Kolombiyalı ressam Günlük Yaşamın Şiiri - Hayattan Sahneler ile ayağımıza gelmiş, görmezsek ayıp olur değil mi? ;)

***

Kitap önerim ise İspanyol yazar Carlos Ruiz Zafon'un Cennet Mahkumu olacak. Birbirinden bağımsız ve okurun istediği sırayla okuyabileceği bir üçlemenin kitaplarından. Diğer ikisi Rüzgarın Gölgesi ve Meleğin Oyunu, ki hemen almayı düşünüyorum ikisini de. İlk kez okuduğum bir yazar olmasına rağmen diline ve hikayenin kurgusuna bayıldım. 

Hikaye 1957 yılının Barselona'sında geçiyor gibi görünse de sık sık faşist Franco hükümetinin zulüm rüzgarları estirdiği 1940'lı yıllara da dönüyor. Ve en güzeli mis gibi kitap kokusuyla dolu Sempere ve Oğulları kitapçısında geçiyor. Üstelik bir de Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı diye bir cennet vaat ediyor ki uslu bir şirin olursanız belki bir gün orayı da görebilirsiniz. ;)

Daniel ve babasının sahip olduğu Sempere ve Oğulları'nın Noel'e hazırlandıkları heyecanlı günlerde gizemli bir yabancının bir sırrı açıklayacağını söylemesiyle birlikte işler bambaşka bir boyut alıyor. Kitapçıda çalışan ve aynı zamanda Daniel'in yakın dostu olan Fermin Romero de Torres'in de bu sır hakkında birinci elden bilgi sahibi olduğu anlaşılıyor. Geçmişteki olaylar ve kişilerin bugünkü yaşamlarına etkilerini anlamak ve çözmek de Daniel ile Fermin'e düşüyor.  Çok sürükleyici ve etkili bir roman. Üçlemenin diğer iki üyesini de merak ettiren cinsten. Okumanızı tavsiye ederim. 

Alıntılar
* "..Nerede okuduğumu anımsamıyorum ama aslında hiçbirimiz bir zamanlar olduğumuzu düşündüğümüz kişi değilmişiz ve yalnızca asla yaşamadıklarımızı anımsıyormuşuz.."
* "...ilk üç ayın en kötüsü olduğunu söyleyen mahkum sayısı pek az değildi. Daha sonraları umudunuzu yitirince zaman daha çabuk geçiyor ve anlamsız günler ruhunuzu öldürüyordu..."
* "...Bu dünyada gerçeği söylemenin dışında her şey bağışlanabilir..."
İyi haftalar hepimize! 

Boğaziçi - Mimari Doku, Semtler ve Yalılar

Şerif Yenen ile İstanbul Unveiled projesi sayesinde tanışmış ve ülkemizin, özellikle de İstanbul'un tanıtımı adına yaptığı bu harika çalışmasına hayran olmuştum. Daha sonra Şerif Yenen Travel kültür gezilerini takip etmeye başladım ama 28 Mayıs Pazar gününe kadar hiçbirine katılma fırsatı bulamamıştım doğrusu. Ben de az gezgin değilimdir, bilirsiniz ;), o yüzden bir türlü istediğim turlara denk gelememiştim. Uzatmayayım, en sonunda geçtiğimiz Pazar günü Dr. Sedat Bornovalı ile Boğaziçi, Mimari Doku, Semtler ve Yalılar gezisine katılma fırsatım oldu. Şerif Yenen'e ayrı, Eminönü'nde başlayıp, aynı yerde biten bu dört saatlik turda verdiği yaklaşık yarım saatlik mola dışında hiç durmadan, keyifli anlatımıyla bize Boğaziçi'ni dolu dolu anlatan sanat tarihçisi, profesyonel tur rehberi ve tercüman Dr. Sedat Bornovalı'ya ayrı, ama her ikisine de kocaman teşekkür ediyorum. Ne anlamlı, ne güzel bir emektir bu yaşadıkları şehre verilen. 


Tahmin edeceğiniz üzere başladığımız noktadan Dolmabahçe'ye gelene kadarki bölüm içler acısıydı. Galataport inşaatı bitiyor Kabataş'taki Martı inşaatı başlıyor. Her yer vinçler, çimento makineleri, denizi dolduran o kazıklarla dolu. Sedat Bornovalı'nın dediği gibi galiba denizi doldura doldura iki yakayı birleştirecekler sonunda!

Aslında kıyılarda pek çok yerde içinizin cız ettiği anlar oluyor. Doldurulan alanlara yapılan otel havuzları, restoranlar, kötü yapılmış restorasyonlar, yıkımlar, yanmış bekletilenler (GSÜ Kütüphanesi gibi), otoparka dönüştürülenler, sonra üstüne yine otel inşa edilenler, falan filan. (Reina ve Kuruçeşme GS Adası da iç acıtıyor o halleriyle, etrafını örtseler ya diğer yerler gibi.) Ama kaçışı yok galiba artık. Bu şehir ve özellikle Boğaz kıyılarında boşluk kalması yasak gibi. O yüzden iyi restore edilen ya da yeniden inşa edilen yerlere şükretmek gerek sanki.


Neyse, Tarabya'yı geçip 3. Köprü'ye selam edene kadar yolumuz var daha Avrupa kıyılarında. Hemen sinirimizi bozmayalım, daha sinir olacak çok şey olacak. ;) Şöyle sol üstteki gibi şirin, tek katlı, ağaçlar içinde yalı bulmak zor. En favorilerimden biriydi o yüzden. Diğer ahşap gibi görünenlerin çoğu bile betonarme üzerine ahşapmış mesela. Eskiden Kuruçeşme Arena olan alana da Mandarin Oriental geliyormuş. Kuruçeşme Divan'ın yerine de yine bir butik otel inşaatı var. Bebek'ten Hisar'a kadarki sahil yolu da doldurma kazıklarıyla falan göz kanatıyor! Sağ altta İngilizce alt yazılı semtimizden geçiyoruz: Baltalimanı=Portaxe. ;) (Kıh kıh, Sedat Bey'in esprisini çaldım.;) )


Rumelihisarı'nın içine mescit oturtulmasıyla ilgili hop oturup hop kalkanlardan biri de bendim ancak Sedat Bornovalı, bunun aslında doğru bir uygulama olduğundan bahsetti. Hatta keşke eski halinde olduğu gibi içindeki ahşap evlerin de yapılıp tarihin canlandırılması ve korunması da mümkün olsa ve gerçek anlamda Rumelihisarı'nı yaşatsak diye de ekledi. Adını unuttuğumuz birçok semt olduğundan da söz etti Sedat Bey. Örneğin, Emirgan ve Baltalimanı arasındaki Boyacıköy. III. Selim bu semte fes kırmızısını boyayan boya ustalarını  yerleştirdiği için adı öyleymiş. Böyle de bir hikayesi olan bir semte adıyla hitap etmek lazım, "Emirgan'ın oralar işte" denmez ki, değil mi?

Bu arada her ne kadar 18 yıllık İstanbul hayatımda Avrupa Yakası'nda oturmuş olsam da yalımı kesinlikle Anadolu Yakası'nda istiyorum, haberiniz olsun. ;) Sebebi tabi ki güneş! Avrupa Yakası'ndakiler donuyordur ayol, hep gölge, karanlık. Ama Anadolu Yakası öyle mi? O poyrazlı, buz gibi Mayıs sonu gününde bile güneşin altında sefa yapabiliyorlardı, gözlerimle gördüm. Biz o sırada teknede kulaklarımıza bandana sarmış montumuzun üstüne şal dolamış gezerken bütün o "cemaat dünyasının ünlü isimleri" bahçelerindeki bambu koltuklarında uzanıyorlardı. Bir gün karşılarına çıkıp "o Mayıs öğleni vapurdan geçerken el salladığınız o fakir ama gururlu kadın şimdi yan komşunuz oldu, çaya beklerim," diyeceğim. ;)) Yok ya, çok masraflıdır o evler şimdi, almayayım ben. (Büyük düşünemeyenlerde bugün. ;) )


Şaka bir yana, haksız mıyım? Harika görüntüler değil mi? Çoğunun sahiplerini, kimlerin yaşadığını da öğrendik ama tabi ki söylemeyeceğim. Sonra tembellik yapar, tura katılmazsınız çünkü. ;) Hatta bu kadar yazı ve fotoğraf yeter diyerek Kuleli Askeri Lisesi, Beylerbeyi Sarayı ve Kız Kulesi ile kapanışı bile yapıyorum.


31 kilometrelik Boğaz boyunca ne evler, ne hikayeler, ne tarih var görülecek. Çok güzel bir şehir burası bizlere rağmen. Hatta orijinal yalıların koruları, haremlik ve selamlıklarıyla birlikte aslında şimdikilerin yirmi katı falan alana sahip olduklarını düşünürsek, yeniden inşa edilen bu şehrin kıyılarını hâlâ nispeten yeşil ve az katlı bile bulabiliriz. Birden bir optimist oldum sanki. Boğaz havası yaradı sanırım.;)


Şimdi biraz Şerif Yenen tarafından hazırlanmış ve tur sırasında bizlere dağıtılan Boğaziçi ve İstanbul haritalarını, planlarını inceleyeyim de bilgilerimi tazeleyeyim. Siz de bu programı yakalayabilirseniz mutlaka katılın derim, değdiğini göreceksiniz. Boğaz havası değil, böyle kıymetli insanların varlığı asıl içimizdeki optimizm rüzgarlarını estiren.

Bir Delinin Hatıra Defteri & İstanbul My Neon Love & Fences

Sonunda oldu! Tatbikat Sahnesi bünyesinde Erdal Beşikçioğlu'nun oynadığı Bir Delinin Hatıra Defteri'ni Biletix'e komisyon vermeden izleme ümidiyle sezon boyu beklemiştim. Baktım Tatbikat Sahnesi bu durumu çözemiyor -ki sezon başında telefonla gişemizden de bilet alabileceksiniz demişlerdi- ve tiyatro sezonu bitmek üzere başa gelen çekilir diyerek verdik yine zorunlu harcımızı ve aldık biletlerimizi. Nikolay Gogol'ün nefis metnini Erdal Beşikçioğlu gibi harika bir oyuncu nasıl oynarsa öyle olmuş işte oyun. Tek kelimeyle ŞAHANE! Tek perde ve bir saat Erdal Beşikçioğlu için çok yeterli olabilir, çünkü çok zor bir performans bence, ama bana yetmedi. Şöyle bir beş saat falan delirseydi diyorum canlı canlı karşımızda. ;) 


Geyik bir yana, sahnenin açılışında Popçirin'i o vincin tepesinden ayaklarını sarkıtırken gördüğümde duyduğum heyecan oyun boyunca devam etti diyebilirim. Küçük bir devlet memuru olan Popçirin'in patronunun kızına olan platonik aşkı, baskıcı Çar rejimine karşı durma çabaları, kendini İspanya Kralı sanması gibi durumları da içeren adım adım deliliğe gidiş öyküsünü böyle bir yapımla izlediğim için çok şanslıyım. Bir şekilde yakalayın ve izleyin derim. Ama Tatbikat Sahnesi'ne minik bir eleştirim olacak: salonun girişinde oyunla ilgili broşürler ve ana girişte ve salon girişinde bir iki afiş olsa hiç fena olmazdı.  

Bu arada bir de yemek eleştirisi yapayım: oyun öncesinde Uniq Hall'a erken gidip Rossopomodoro'da oturduk ve bir pizza ve parmigiana söyledik. Kusura bakmasınlar ama yediğimiz hiçbir yemeğin ve içinde kullanılan malzemelerin -parmesan, mozzarella, domates, zeytinyağı- İtalyanlıkla uzaktan yakından ilgisi yoktu. İtalyanlar buna izin vermez, bence özerkliklerini ilan etmiş olabilir buradaki şube, haberiniz olsun. Sadece pizza hamurunu beğendim diyeyim hadi! 

***

İstanbul My (Neon) Love

Bu bir sergi adı. Yeni açılan -daha doğrusu henüz yarım yamalak açılmış olan- Emaar Square Mall'ın açık alandaki galerisinde 7 Temmuz'a kadar gezebileceğiniz güzel bir sergi. AVM ise tam bir Dubai AVM'si. Güzel işletilir ve organize edilirse nispeten keyifli AVM'lerden olur, hani bir AVM ne kadar keyifli olabilirse. Örneğin Dubai Mall'da çocuk curcunasını hiç görmeden gezebiliyorsunuz, çünkü çocuk aktiviteleri hep bir yerde toplanmış. Ya da aynı tür restoranlar, kafeler, mağazalar aynı yerlerde bulunuyor. Burada Hermes, Vakko, sanat galerisi, Galeries La Fayette'in bulunduğu avluda Simit Sarayı görünce biraz tuhaf geldi ama dur bakalım, daha yeniler, üstlerine gitmeyelim dedik. Yine de benden Emir'e uyarı: Ortadoğu'nun en -belki de tek- vizyon sahibi, modern adamı olarak yönetim işini bize bırakmasın bence. ;)

Sergiye gelince dokuz farklı ismin İstanbul'a bakış açılarını, şehirle ilgili duygularını neon ışıklar kullanarak ifade ettikleri çalışmalar göreceksiniz. En sevdiklerim aşağıda:


Soldaki liste Onur Baştürk'e ait. Adı İstanbulizasyon. Her maddesine katılıyorum, aramızda katılmayan var mı? ;) Yanında alttaki neon parmak izi Zeynep Tosun'a ait. İstanbul'un kaotik yapısına gönderme yaptığı ID adlı çalışması. Üstünde Burcu Esmersoy'un köprüden ilham alarak ve seyahatlerinden dönerken hissettiklerinden yola çıkarak oluşturduğu Düşler ve Dönüşler çalışması var. İstanbul bir rüzgar gibi esti ve hepimizi değiştirdi, diyen kişi ise Arzu Kaprol. Hepsi ve çok daha fazlası Emaar Square Mall'da sizleri bekler. 

***

Ve iki baba oyuncunun baş rolleri paylaştığı nefis bir film var sırada: Fences. Denzel Washington'ın yönetmenliğini de üstlendiği  film 1950'lerde geçiyor. Her iki oyuncu da çok iyi oynamış ama sanırım favorim Viola Davis. Belki böyle düşünmemde filmin en başında Denzel Washington'ın canlandırdığı çöpçü Troy karakterinin hiç durmadan konuştuğu yaklaşık 15-20 dakikalık bölümün etkisi olabilir, itiraf ediyorum. Resmen "aaa başım şişti, gidin başka yerde oynayın evladım" teyzesi kıvamına geldim hatta. ;) Belki de kendine göre doğruları yapan ve doğru mücadele eden Troy karakterine ailesiyle ilişkilerine bakarak, benim içimin çok ısınamamasıyla ilgilidir durum. Ama Rosecuğum öyle mi? Nasıl tutarlı, nasıl sabırlı, metanetli, tevekkül içinde evinin kadını, çocuklarının anası, mutfakta aşçı, sokakta hanfendü... aaah n'oluyor bana bugün ya? Şu filmi yazsam yazı bitecek ama bir saattir takılıp kaldım. Dışarıda yağan yağmuru gazoz eşliğinde izlemek için yerimden kalkıyorum, vücudumdaki bir ağrının nedenini Gugıllayıp illa ki ölümcül bir hastalığa bağlayıp sıradaki felaket senaryosuna geçiyorum, sonra bir efkar kahvesi yapayım iyi gelir diyorum da içerken dudaklarım titremeye gözlerim dolmaya başlıyor. İyice sapıttım bu aralar. Astrolojik bir durum mu, meteorolojik bir olay mı, bana özel bir manyaklık mı yardımcı olursanız sevinirim. ;) Neyse, şimdi cildime kil maskesi yapıp, hortlak gibi döndüm yazının başına. 10 dakikada bitirdim bitirdim, bitiremedim unutun bu yazıyı. ;) 

Sonuçta Troy ve Rose 1950'lerin Amerika'sında yaşayan işçi sınıfından, Afro Amerikalı, iki yetişkin çocuğu olan bir aile. O dönemin şartlarında hem ırkçılık hem geçim anlamında sıkıntılar yaşıyorlar. Troy ilave olarak kendi aile geçmişinden gelen sıkıntıları ve yetiştirilme dezavantajlarını da ailesine yansıtan bir karakter. Sonuçta tiyatro izler gibi oyunculukları izleyeceğiniz, aksiyonsuz ama çok güzel bir aile hikayesi var karşınızda. Ve Troy'un iki oğlu olmak da zor ama ben yine de küçüğe daha çok üzüldüm diyebilirim. Aah ah, olan çocuklara oluyor anacığım. Bu filmi çocuklarının hayatlarını ve mutluluklarını engelleyecek travmalar yaratan tüm hasarlı baba ve analara adayarak yazımı bitireyim o zaman. Hahaha, hiç fena bağlamadım bence. Sizi de kendimi de artık bu yazıdan kurtarmak zorundaydım. Anladınız siz beni. Arkamdan "fekat iyi delirdi kız, valla çok güzel delirdi" falan diye konuştuğunuzu duyarsam bozuşuruz. Delilik konusuyla başladığımız için etkilendim galiba. Neyse, hayırlısı..;)

İyi seyirler. Hepsi için. ;)

Washington DC - National Gallery of Art, Downtown ve Yemek Molaları

Washington'da National Mall'u gezdikten sonra da çilem bitmemişti, sevgili dostlar. Müzeler durağında başladığım yere döndüğümde saatlerce ve kilometrelerce yürümüştüm. Bu kez National Gallery of Art'ı gezmeden önce minik bir atıştırmalık molası vereyim diyerek Sculpture Garden'a girdim. Burası da National Gallery'ye ait. Ortada kocaman bir süs havuzu -en güzeli de yorgun ayaklarınızı sokabileceğiniz buz gibi bir suya sahip olması- kafesi ve bahçesindeki modern heykelleriyle görülesi bir yer. Kayanın Üstündeki Filozof'un hemen karşısında, ördek rampasının yanına kurulup ayaklarımı uzatarak biraz enerji topladıktan sonra asıl maratona hazırdım.  


National Gallery of Art, çok güzel bir sanat müzesi. Doğu ve Batı binaları olarak ikiye ayrılmış ve Doğu tarafı daha modern eserlerin sergilendiği bölüm. Ben Batı binasının çok büyük bir bölümünü gezebildim. Daha fazlasına enerjim yetmedi doğrusu. Ve içimde kalan şey de aslında  o müzeler adası oldu bu şehirle ilgili. Çünkü ne Downtown ne de diğer yerler burası kadar keyifli değil bana göre. Ama diğer yerler o kadar çok zaman ve enerji tüketiyor ki, üç gün içinde ne yazık ki her şeye zaman kalmıyor dolayısıyla. Üstelik müzelerin neredeyse tamamı ücretsiz bu şehirde. Bu anlamda Londra'ya benziyor. 

Heykel bahçesinden sonra buranın zemin katındaki heykellere de bayıldığımı söylemeliyim. En çok Canova, Rodin ve Degas favorim olsa da Paul Manship ve Hiram Powers gibi Amerikalı heykeltraşların bölümleri de çok güzeldi.  



Üst katta ise nefis yağlıboya tablolar vardı 13.-19. yy arası hem Avrupalı hem Amerikalı ressamlara ait. Ama sanırım heykeller bölümünde o kadar çok fotoğraf çekmişim ki burada artık çekmekten sıkılmışım. ;) Neyse, dediğim gibi Doğu binasını da gezemedim başta da dediğim gibi çünkü zaten artık yavaş yavaş akşam kahvesi için Yaprakcım'la buluşma zamanı geliyordu. Gerçi kahve yerine buz gibi birer bira içmeyi tercih ettik o sıcakta ama olsun. (Kızım senin minnacık hallerini biliyorum ayol, ne ara büyüdün de bana kendi şehrinde bira ısmarlıyorsun bakayım diye yanaklarını sıkıştırasım geldi ama kendimi tuttum tabi. ;) Geyik bir yana, küçük kuzenleri falan ne istediğini bilen genç bir kadın ya da delikanlı olarak karşında görmek çok değişik ve güzel bir duygu. Kendilerini severek takip ediyoruz. ;)

Alışveriş..

Ertesi gün, yine kendi başımaydım. O günü de biraz alışverişe ayırdım. Alışveriş için bence Georgetown'ı tercih edin. Az katlı binaların altına sıralanmış dükkanlarıyla gezmesi çok daha keyifli doğrusu. 


Hem aralarda soğuk bira ve atıştırma molası için Ri Ra Irish Pub ve Old Glory gibi yerler de bulabilirsiniz. Old Glory'de isimleri altın metal plakalarla bara çakılmayı hak edenler kimler diyorsanız onlar yılda 100'ün üstünde viski sipariş eden müdavimlerin isimleriymiş. İsocum her yıl dört günlüğüne giderek adımı barda görebilir miyim hesabı yaptı ama sanırım onun bile aklına yatmadı bu iş. ;)


Downtown'da ise Saks 5Th Avenue, Nordstrom gibi çok katlı mağazaların indirim mağazalarını, pek çok ünlü markayı, Macy's ve Marshalls'ı bulabilirsiniz. Aynı zamanda Madame Tussauds gibi turistik müzeler ve Ford's Theatre gibi Abraham Lincoln'un suikaste kurban gittiği ve ertesi gün hayatını kaybettiği ev gibi yerleri görmeniz mümkün. Ama kocaman binalar, bloklar arasında gezeceksiniz, haberiniz olsun. Gezme keyfi düşük bana göre. Buradaki kahve molamı Peet's Coffee'de verdim ve lattesine bayıldım. Yemek molası içinse Harry's Bar'a oturdum ve berbat bir hamburger sunumuyla karşılaştım. Yanına baya bir paket cips ve bir tane oreo bisküvi koyarak getirmişler hamburgeri! Neyse, önemli olan ayak uzatıp bir bira içebilmek ve bir dilim ekmek üzerine bir dilim hamburger köftesi yiyebilmek dedim artık. ;)


Yemek..

İnanır mısınız bilemem ama ilk kez gitmeden önce hiç araştırma yapmadım yemek konusunda. İsocum zaten seni kahvaltıya ve kaburga yemeye harika yerlere götüreceğim demişti, ben de kendimi ona teslim ettim. Ne keyifliymiş böyle! Tabi seçtiği yerler de harikaydı, ondan olabilir. ;)

* Founding Farmers - kahvaltıdan akşam yemeğine kadar her alternatifin bulunduğu, her saat gidilebilecek bir mekan. Biz kahvaltı için gittik. Hem ortamını hem de nefis Amerikan kahvaltılarını öneriyorum. Önce bir plazaya giriyormuşum hissine kapılsanız da içerisinin sıcak dekorasyonuna ve menüsüne bayılacaksınız. 


* Woodmont Grill - yine İsocum'un kaburga için geçen seferden fazlasıyla aklında kalan ve beni de götürmeyi özellikle istediği güzel bir restoran var sırada. Canlı caz müziği, loş ortamı, nefis et yemekleri (steak ya da rib favoriler arasında olsa da deniz ürünleri de var) ve zengin şarap menüsü ile buraya bayıldım diyebilirim. On numara bir yer daha. Mutlaka gitmelisiniz. Bir şişe Zinfandel ve ıslak havlularınız eşliğinde ellerinizle o kaburgalara dalmalısınız. 


* Geç bir akşam yemeği için de otele yakın bir Thai restoranı olarak Soi 38'i denedik ve oldukça başarılı bir denemeydi. Thai biralarıyla birlikte şu güzellikleri hüplettik ve hepsi de çok lezzetliydi. Dediğim gibi biraz fast food restoranı muamelesi yaptık mekana. 9'da oturduk, kapanış saati zaten 10 olduğu için bir saat içinde hızlıca bir akşam yemeğini en boş saatinde yemiş olduk. O yüzden ortamı bilemem, ama lezzetler ve servis çok iyiydi. Denemek isterseniz detaylar burada.


Genel olarak DC'den bahsedecek olursam. Yaşamak için nefis bir yer olabilir. Az katlı evler, yemyeşil ve düzenli bir şehir, kurallı bir trafik, saygılı ve güler yüzlü insanlar, kısacası ideal medeni şehrin tanımı gibi bir yer. İsviçre'yi falan görmedim ama muhtemelen orası gibidir. ;) Hatta sonrasında New York bildiğin Hindistan gibi geldi gözüme. Sonrasında İstanbul ise adeta bir cennet gibi geldi ki bu ayrı bir yazı konusu. ;)   Turist olarak gidilir mi derseniz, bence sadece Washington DC'yi görmek için 11 saate yakın uçmaya değmez. Ama yakınlarda başka yerlere de uğrarım, on günlük bir road trip planlar, iki gününü burada geçiririm falan derseniz o olur işte. Oradan başlayıp Philadelphia, New York ve en aon Boston'da biten bir tur fena olmayabilir mesela. Ama biz Amerika tipi değiliz sevgili dostlar. Bu turda ona kesin karar verdik. O yüzden bundan sonra da gidersek minik New York turları olabilir diye düşündük, o da oradaki güzel dostların hatrına. ;) Avrupa'nın güzel meydanlarını, şirin sokaklarını, şarap içtiğimiz sokak kafelerini, küçük butiklerini başka hiçbir yere değişmeyiz yoksa.

Sırada New York var ama ona geçmeden önce biraz İstanbul alacağım araya izninizle. Çünkü şehirde hava güzelleşmese de her daim güzel etkinlikler bulmak mümkün. Ben de dopdolu geçen geçtiğimiz hafta sonundan notlar paylaşayım diyorum biraz.