Uçakta Cep Telefonu Kullanımı

Çok şükür ki böyle bir uygulamaya karşı çıkılmış! En azından şimdilik. Sabah gazetesindeki haberden alıntılar yapıyorum:

...Türk Hava Yolları'nda uzun süredir üzerinde çalışılan uçak içinde cep telefonuyla konuşulmasına imkân veren sistem şimdilik rafa kaldırıldı. Gerekçe ise; bazı yolcuların yüksek sesle uzun süreli görme yapması ve cep telefonun zil sesinin yüksek seviyeye getirilmesinin diğer yolcuları rahatsız etmesi olarak gösterildi...

...Türkiye Özel Sektör Havacılık İşletmeleri Derneği (TÖSHİD) Genel Sekreteri Musa Alioğlu uçakta cep kullanımına karşı olduklarını, kabinde kullanılmaya başlanılması halinde yolcular arasında kargaşa ve kavgaların çıkacağını söyledi...

...Uçuş esnasında uyuyan veya kitap okuyan yolcuların cep telefonuyla konuşan yolcular tarafından rahatsız edileceğinin kavgalara neden olacağı belirtildi ve "Olası bir kavga da pilota kadar yansır. Nasıl sigara içmek toplu yerlerde yasaklandıysa cep telefonu kullanımı da toplu yerlerde yasaklanmalı. Cep telefonu kullanılmasına pilotlar karşıdır" denildi...


Bence kesinlikle isabetli bir karar olmuş. Özellikle de bizim gibi çoğunluğu "Alo" demek yerine "Heee" diye telefonu açan ve konuşmasının en hararetli haliyle devam ettiğini düşündüğümüz sırada zırt diye telefonu kapatan ve "Güle güle", "Görüşürüz" (ya da "Byeee" bile olabilir!!) gibi bir kapanış sözcüğü söyleme gereği bile duymayan insan sayısının fazla olduğu ülkelerde bu uygulama yolculuk boyunca kulak tırmalanmasına neden olabilir.

















(Kaynak: adı üstünde Komikturk.com)

Sonra mesela cep telefonlarını kapalı tutmamız için yapılan onca uyarıya rağmen sinemalarda, tiyatrolarda ve otobüslerde mutlaka en az bir çıkıntının telefonu çalar ve o arkadaş uyarı almadan telefonunu kapatmak istemez. Uçağın bile sırf bu yüzden kalkışının geciktiğine bizzat iki kez şahit oldum. "AIDS'e karşı kolonyayla korunmayı" tercih eden bilinçli insanımıza "telefonunuzu kapatın, yoksa uçağın ayarları bozulur mazallah!" uyarıları etkili olmamış tabi ki. Müzelerde, sergi gezerken, hastanede, doktor/avukat/vs bürosunun bekleme odasında nezaketen telefonunu "sessiz" konuma getirene de hiç rastlamadım.

Hal böyleyken uçaklarda cep telefonu kullanımının serbest olduğunu düşünelim. Muhtemelen şöyle bir uyarı yapılacak, "Sayın Yolcularımız, uçağımızda hede hödö donanımı olduğu için cep telefonlarınızı kullanabilirsiniz. Ancak lütfen diğer yolcularımızı rahatsız etmeyecek şekilde telefonlarınızı sessiz konumda tutunuz ve yalnız gerekli durumlarda alçak sesle görüşme yapınız."

İşte o anda uçaktaki sessiz çoğunluğun içindeki canavar uyanacak, hemen herkes cep telefonlarını kullanmak için şiddetli bir arzu duyacak ve eller kaşınmaya başlayacak! Hatta telefonu için yeni melodi seçimini acilen o anda yapmak isteyenler bile çıkacak ve yaklaşık 150 melodi arasında hangisinin kendisine en uygun olduğunu bulmaya çalışanlar olacak. Mesaj "dıt"lamaları hiç bitmeyecek. Yalnızca bir tane Türkçe olduğunu sanıyorsanız, feci şekilde yanıldığınızı göreceksiniz, çünkü her yolcu kendi Türkçesiyle sevgilisini, maçı, annesiyle kavgasını, çocuğunun mamasını, patronunu anlatmaya başlayacak. Değişik tonlarda kulağınızda yankılanan onlarca değişik melodi ve Türkçe çeşitlemeleri beyninize hasar verecek! Uçaktan indikten sonra eski sizden eser kalmayacak! Bence bizim ülkemizde bu uygulama asla uygulanmamalıdır!! Görgü anlamında bir seviye atlamış olsak, başkalarının haklarına karşı son derece saygılı olsak ve cep telefonu kullanma adabını tam anlamıyla öğrenmiş olsak bile "cep telefonlarının insanların bir organı haline geldiği" gerçeğinin değişmeyeceğine inandığım için bunun uygulanmaması gerektiğine inanıyorum. O kadar ki, birçok insan beynini evde unutup dışarı çıkıyor, ama cep telefonunu asla!!

Zaten daha önce de bahsetmiş olabilirim. Sokaklarda yürüme, karşıdan karşıya geçme, kaldırımları ve toplu taşıma araçlarını kullanma tarzımızı izleyerek nelerin uygulanabilir olduğunu rahatlıkla anlayabiliriz. Haftada en az üç kez dolmuş kullanan ve Beşiktaş ve çevresinde bol bol yürüyen biri olarak genellikle "Rocco gibi" hareket ettiğimizi söyleyebilirim. Önce Rocco'cumu hatırlayalım:

















"Rocco gibi" derken eleştirdiğim şahsın Rocco değil, bizler olduğumuzu anlamışsınızdır umuyorum, çünkü Rocco tamamen doğal davranıyor. Başı önünde, burnu yerde yürüyor, çünkü önüne çıkan her şeyin kokusunu almak zorunda. Her seferinde güldüğüm bir sahne de tasmasından tutup kendisini gezdiren sahibiyle karşımızdan gelişidir. Çünkü başı önünde yanıma kadar gelir, ayağımın önünde durup, önce ayakkabımı sonra pantolon paçalarımı koklar ve ancak öyle kafasını kaldırıp "beni tanıdığını ve gördüğüne sevindiğini gösteren" şımarıkça üstüme atlama figürlerine başlar. Rocco açısından her şey normal görünüyor, değil mi?

Şimdi aynı şeyi karşıdan gelen arkadaşınız için düşünün. Görme, algılama, hissetme, anlama gibi kendisine bahşedilen yeteneklerin hiçbirini kullanmadan burnunuzun dibine kadar gelip durduğunu, sonra üstünüzü başınızı koklayıp, gözlerini yüzünüze çevirip "Ooo İmge, n'aber ya?" diye size sarılıp öptüğünü...

İşte ara sıra kaldırımda ve her dolmuştan inişimde böyle yabancılarla karşılaşıyorum. Bana çarpıp da durana kadar başı önünde, etrafına bakmadan ve tuhaf bir mücadele içinde karşı atağa geçmiş insanlar geliyor üstüme üstüme. Rocco'dan farklı olmaları gerektiğini anlayıp, başlarını kaldırıp, önce dolmuştan inenlere yer verip, sonra da kendileri binseler her şeyin çok daha kolay olacağını öğrenememiş insanlar... Kaldırımlarda ya da karşıdan karşıya geçerken yanlış yerden yürüdükleri, önlerine bakmadıkları, zırt diye yolun ortasında durdukları için kazaya sebebiyet verip, bir de üstüne buna sinirlenen insanlar... En işlek bulvarda kendisine kırmızı ışık yanarken, arabalara eliyle dur işareti yaparak, herkes kenarda beklerken kendisini zar zor refüje atıp, orada beklemeyi büyük başarı veya farklılık sanan insanlar... Bu arada kendisine çarpmaktan kıl payı kurtulan ve sinirle korna çalan arabalara el kol işaretleriyle karşılık vermeyi unutmayan insanlar... Örnekler o kadar fazla ki! Her sokağa çıkışınızda en az birkaç tanesini görebilirsiniz.

Bir de aklıma takılan son bir nokta daha var, ama sosyal ve psikolojik altyapım yeterli olmadığı için bu konuya el atmayacağım! Yolsuzluklara, vurgunlara, haksızlıklara, zamlara, kendini uyutanlara, onlara, bunlara ses çıkarmayan bir toplum, herkesin hayatını kolaylaştırmak için konulan kurallar söz konusu olduğunda neden bir "başkaldırı timsali" olarak ortaya çıkar ve canavar kesilir? Neyse, elimin ayarı kaçtı yine ve uzattıkça uzattım. Bu upuzun yazıyı bir anafikirle noktalayalım: İnsanlar sosyal hayatı düzenleyen birtakım kuralların hepimizin rahatı ve işleyiş kolaylığı sağlamak için konulduğunun farkına varmadıkça, bunlara uymamanın "farklılık, cesaret ya da akıllılık" değil, "görgüsüzlük, kabalık, cehalet" olduğunu anlamadıkça uçakta cep telefonuyla iletişime imkan veren sistem geliştirilse ne olur, geliştirilmese ne olur!

4 yorum:

mehtap dedi ki...

canım çok haklısın.Bizim insanlarımıza yasaklar şart diyorum.Hemde cezası çok ağır olmalı.Bizim insanımız kendilerine verilen hakkı kullanırken, başkalarının hakkını ihlal etmeyi de ihmal etmiyorlar.mesela sağlın için sigara içmiyorsun ama,başkaları seni zehirleyebiliyor.cep telefonu da bunlardan biri.Cep telefonu olayı da beni çok rahatsız ediyor.İnsanlar olur olmaz yerde lüzumsuz konuşmalar yapabiliyor.Buna benzer örnekler çoğaltılabilir de.Bence yasaklar olsun.olsun.Ben bilakis memnun oluyorum.

Imge dedi ki...

Merhaba,
Aslında ben bu tür konularda yasaklara gerek duyulmasından çok rahatsız oluyorum. İnsan kendini bilmeli ve ona göre davranmalı diye düşünüyorum, ama malesef bu tür örnekleri pek göremiyoruz ki gözümüze batan şeyler gün geçtikçe artıyor...

mutfakfaresi dedi ki...

İmge'cim,

(Eline, diline, kalemine, tuşlarına, parmağına,...) Aklına sağlıkta karar kıldım. Güzel bir yazı olmuş. Yasaklardan rahatsızlık duymak her medeni insan için normal bir durumdur ancak bahsettiğin davranış tarzı uyarılara, eğitime veya herhangi bir yolla bilinçlendirmeye karşı aklı evvellik veya pratik zeka hissiyatıyla veya tamamen bencillik adına tekrarlanıyor ve duruma çözüm bulunamıyorsa radikal çözümlerden yanayım. Cezanın en ağırından yanayım. Misal, Swissotel'den Dolmabahçe- Beşiktaş arasına inen dar bir yol var ve tek yön bu yol. Ancak günün her saati ters istikamette bu yoldan aşağı konvoy şeklinde inen araçlar ana yolu keserek trafiğin tıkanmasına sebep oluyor. Orada bir trafik polisi bulunsa ve bu arabalara ciddi miktarda para cezası uygulansa eminim bir daha kimse cesaret edemez. Örnekler bitmez ve çoğabilir. Ancak bu konudaki düşüncem kangrenli bacağı ısrarla tedavi etmek yerine kesip kurtulmaktan yanadır. Bunun nasıl yapılması gerektiği konusundaki düşüncemi gereksiz polemik yaratmamak adına burada yazmıyorum. Bir gün sana birebir anlatırım. :o)

Imge dedi ki...

Özlem,

Ben daha işe yarayan bir trafik polisi görmediğimi söylesem abartmış olmam herhalde.. Hıncal Uluç'a en katıldığım noktadır bu konu zaten. Nerede bir trafik polisi varsa, orada her şey daha karman çorman ve kuralsız oluyor nedense!

Bu arada son cümlenden anladığım kadarıyla sen de biraz "radikal çözümcü"lerdensin galiba. :)

(Kafa sesleri: "Hımmm, görüştüğümüz zaman şu kangrenli bacağı kesme teorisi mutlaka sorulacak! Hatta birlikte kafa yorulup bu teorinin nasıl geliştirilebileceği tartışılacak!!" )

:))