Prado Müzesi

Madrid'de kalacağımız üç gün için yaptığım gezi planına Prado Müzesi, Reina Sofia Müzesi ve Kraliyet Sarayı gezilerini de sıkıştırabilmek istemiştim, ama bu mümkün değildi. Çünkü ilk gün zaten şehri tanımak adına yapılan şehir turu ve akşam yemeği ile bitecekti. Kalan iki gün de şehir dışına çıkacaktık. Yarımşar saatlik tren yolculuklarıyla gidilecek iki tarihi şehir bizi bekliyordu. Dolayısıyla bu müzelerin ve sarayın içini bir dahaki sefere gezilecekler listeme almıştım.

Ama güzel bir süpriz bizi bekliyormuş da haberimiz yokmuş. Çünkü 19 Eylül gecesi La Noche En Blanco (Beyaz Gece) adlı senede bir kez düzenlenen bir festivale denk geldik. Bu beyaz gece aslında tam anlamıyla bir sanat etkinliği. O gece her meydanda ayrı bir etkinlik yapılıyor. Konserler, eğlenceler, çocuk etkinlikleri, yarışmalar, vs... Tüm Madrid sokaklarda. Metrolar sabaha karşı 3'e kadar açık. Ve sıkı durun: Tüm müzeler de geceyarısına kadar açık ve üstelik ücretsiz gezilebiliyor. Ole!

Dolayısıyla Cumartesi günü Toledo gezimizi bitirip Madrid'e döndükten sonraki programımız belli oldu. İkinci günden itibaren tipik bir İspanyol gibi yaşamaya başladığımız için akşam yemeği rezervasyonumuzu da gece 23:00'e yaptırmıştık. Dolayısıyla akşam 20:00'de Prado Müzesi'ni gezmek için kuyruğa girebilirdik. :)

1819 yılında kurulan Prado Müzesi, krallık koleksiyonlarının bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş. Dünyanın en önemli müzelerinden biri olan bu yapı Avrupa'nın da en zengin koleksiyonlarından birine sahip. Özellikle Goya, El Greco, Velazquez gibi ünlü İspanyol ressamların yapıtlarının görülebileceği bu müzede Bernini heykelleri, Rubens ve Ribera gibi ressamların tabloları da yer alıyor. O zaman vakit kaybetmeden kuyruğa girelim bence. Kuyruktakiler arasında İso'cumu görebiliyor musunuz? Yüzünde mutsuz bir ifade mi var sizce? :)

















Dediğim gibi oldukça zengin bir koleksiyonu olan bu müzenin tamamını elbette gezemedik. Hem zamanımız kısıtlıydı hem de zaten müzenin açık olmayan bazı salonları da vardı (El Greco gibi). O nedenle biz de Goya ve Velazquez tablolarını detaylı, diğerlerini ise zevkimize göre bazen detaylı bazen hızlıca gezerek yaklaşık 1,5 saatimizi bu müzeye ayırdık. Goya'nın Hayaletleri filminden hatırladığımız Maria Luisia'nın atın üzerinde durduğu tabloyu da gördüğümüzde gülmeden edemedik. Kendisini çirkin çizdi diye Goya'ya kızan kadıncağız gerçekten de pek bir çirkin görünüyordu! :) Murillo'nun ve Ribera'nın tabloları aklımızda kalanlar arasında... El Labrador'un üzümleri resmettiği natürmort çalışmalarına hayran kaldık (ki natürmort ilgimi çekmemesine rağmen). Dileyenler daha detaylı bilgi almak ve online galeride gezinmek için buraya tıklayabilirler. Ya da bana kahveye gelebilirsiniz. :) Çünkü müzenin dükkanından aldığımız Prado Guide kitabında hem müzenin tarihçesi hem de tüm tablolarla ilgili açıklamalar bulunuyor.

Saat 22:30'u geçerekten dışarı çıktığımızda ve yemek için Plaza Mayor yakınlarına giderken etrafta genellikle şöyle görüntüler hakimdi:














Sanatla aydınlanmış bembeyaz bir gecenin keyfi tüm Madrid sokaklarını ve meydanlarını sarmıştı. Belki de şehrin tamamı sokaklardaydı o gece... Her yer dolup taşıyordu. Yollar trafiğe kapalı olduğu için araçların yerini de insanlar almıştı. Ve buna rağmen gideceğiniz yere ve her şey bittikten sonra evinize sadece dakikalar içinde gidebiliyordunuz. Bir meydandaki konsere bakıp, beğenmeyip, diğerini görmeye gitmeniz beş dakika demekti! Bir meydandaki müzeden çıkıp, diğer meydandaki konsere ve ondan sonra başka bir meydandaki restorana gitmek bizim ülkemizde olsa olsa bir eziyet olabilir, ama orada keyif kaçıracak hiçbir şey yoktu. Çünkü şehrin altındaki kat kat ve bir dolu hattan oluşan metro sistemi sayesinde üstteki trafik kapalı olduğunda bile tüm şehri taşıyabilecek bir ulaşım çözümü yıllar öncesinden düşünülmüştü. İnsanlar gecenin köründe müzelerin önünde kuyruktaydılar. İso'cumla rezervasyon yaptırdığımız restorana giderken ortamın coşkusu içimizi sarmış olsa bile yine de bir burukluk hissi yaşamadık değil. "Neden?" ile başlayan soruların ardından dönüp dolaşıp en temelde "eğitim" ve "altyapı" kapılarına çıkan cevaplar geldi. Bu cevapları "keşke"ler kovaladı. Sonra umut kırıntıları baş gösterecek gibi olduysa da realist bakış açımız bunların hepsinin üstüne birer balyoz gibi indi! Mutlu insanların ülkesindeki coşku dolu meydanlarda bir an için de olsa mutsuzluğa kapılan iki yabancı yüz bizimki oldu.

Neyse ki uzun uzadıya bunları düşünemeyecek kadar meşguldük! Neyle mi? Sürekli yenilikleri keşfetmek kolay iş mi sanıyorsunuz? Bu kez yeni bir restoranı denemeye gidiyoruz. Hem de Guiness Rekorlar Kitabı'na girmiş bir restoranı.

Ama bu restoranı anlatmadan önce medeniyetin beşiği bu diyarlarda gerçekleştirilen bir vahşetten de bahsetmeden geçemeyeceğim. Evet, sırada boğa güreşi yazısı var!

2 yorum:

Zeynep Aşkın dedi ki...

imge sen hep gezip yazı yazar mısın lütfen. ne güzel anlatıyorsun. Gazetelerde yayınlanan yazı dizileri bu kadar ilgimi çekmiyor inan, seni hala keşfetmediler mi?

Imge dedi ki...

Zeynep,

Çok teşekkürler.. Çoook seviniyorum böyle yorumlar okuduğumda. ilgi çekmek hoşuma mı gidiyor ne?! :)

Sevgiler..