Bence Zaman Kaybı Ama Size Mani Olmayayım :)

Son zamanlarda DVD ve sinemada izleyip de beğenmediğim, hatta bazılarının sonunu bile getiremediğim dört filmden bahsedeceğim sizlere. Elbette bunlar kendi ruh hali, bakışı, zihni ve algıları ile filmleri izleyip içinde uyandırdığı hissi yorumlayan bir sinema seyircisinin naçizane yorumlarıdır. Siz yine de çok ciddiye almayın ve aralarında merak ettikleriniz varsa benim yorumuma kurban gitmesine izin vermeyin.

İlki Brad Pitt ve Sean Penn'i görüp atladığım The Tree Of Life, yani Hayat Ağacı. Konusunda "büyüdükçe masumiyetin kaybına tanık olan çocukların hikayesi anlatılıyor" denmiş. Yazmadan önce buna bakmak zorunda hissettim kendimi çünkü evde tek başıma ve kafamı vererek izlememe rağmen yaklaşık bir saat sonra hâlâ hiçbir şey anlamadığımı fark edince filmi kapatmak durumunda kaldım. O yüzden konuyu, oyunculukları falan yazamayacağım. İlk sahnede Tekvin 4:12 gibi bir kutsal kitap alıntısı eşliğinde gördüğüm aile tablosundan sonra Büyük Patlama'ya, buzulların oluşumuna falan gittik bir süre. Sonra bir dinozor gördüm oyuncu olarak! Ondan sonra yine o aile çıktı ortaya ama artık ben eski ben değildim. Bir yarım saat kadar da bilgisayar başına geçip oradan göz atarak devam ettim filme ama olmadı. Elektrik alamadım kendisinden ve kapattım gitti! İlk 50 sayfasında ya da ilk yarım saati içinde beni sarmayan kitap ve filmlere karşı giderek daha da tahammülsüz olmaya başladığımı fark ediyorum. Zamanı daha iyi kullanma kaygısı temelli yine yaşla ilgili bir durum sanırım.. 

İkinci film Lars von Trier'in Melancholia'sı. İKSV'nin Film Festivali'nde de gösterilmişti ve biz kaçırdığımız için üzülmüştük. Ama bazı şeyleri zorlamamak gerektiğini, her işte bir hayır olduğunu bazen unutuyor insan. :) İlla ki izleyeceğiz dedik, peşine düştük, unutmadık, aradık ve bulduk. Aslında güzel de filmdi sanırım da benim ruh halim filme uygun değildi. Başrolde Kirsten Dunst'ın oynadığı ve başarıyla canlandırdığı melankolik karakter ve bizlere de bulaştırdığı o depresif ve can sıkıcı ruh hali filmi düşündükçe içimi sıkmaya devam ediyor. Bilim kurgu öğeleri de içeren film Avrupa Film Ödülleri 2011'de En İyi Film ödülünü kaptı. O yüzden isterseniz siz bir şans verin bu filme, ama ben sanırım Lars von Trier defterini kapattım (bu filminden sonra aklıma Dogville de gelince zaten ikinci bir şansı vermişim kendisine diye düşündüm, yeter!).

Sırada İmkansızın Şarkısı (orijinal adı Norwegian Wood) adlı Japon filmi var. Haruki Murakami'nin aynı adlı romanından filme uyarlanmış. 1960’ların sonlarında Tokyo’da geçen film, en yakın arkadaşı Kizuki'yi kaybeden Toru'nun dünyasını anlatıyor. Kaybettiği arkadaşının sevgilisi olan Naoko’ya aşık olan Toru'nun ve Naoko'nun yaşadıkları bu korkunç olayın etkilerini üzerlerinden atma sürecinde yaşadıkları duygusal gerginlik, bastırılan cinsellik ve vicdani gel-gitler anlatılmış. Ama yer yer çok sıkıldığımı söylemem gerek. Neden olduğunu bilmemekle birlikte sanırım Japon tarzı kapalı devre ruhsal acı çekme durumuydu bu kadar içimi sıkan. Çok saygı duyuyorum bu asil tarza ama yaşamda, filmde değil! Yine de bu dört film arasından birine şans vermenizi söyleyecek olsam bu filmi seçerdim.

Son olarak geçen hafta sonu İso'cum şehir dışındayken en son yıllar önce yaptığım gibi tek başıma sinemaya gitmeye karar verdim. (Kimileri bunu rahatsız edici bulabilir, ama bence tek başına yapılabilecek en güzel aktivitelerden biridir sinemaya gitmek.) Gerçi tek başıma gidemedim. Birkaç saat öncesinde bir plan değişikliği ile uzun zamandır görüşmediğim Betül'le buluşup, önce yemek, sonra sinema yaptık ve çok da iyi oldu. Film olarak da Necati Cumalı ve Şerif Gören isimlerini duyup da fragmanını gördüğümden beri aklımda olan Ay Büyürken Uyuyamam'ı izlemeye karar verdik. Uzun zamandır çok güzel Türk filmleri yapıldığı için umutlanırken bu kadar güzel bir hikayeden bu kadar kötü bir film çıkması karşısında hayrete düştüm diyebilirim. Bence bu filmde görülesi tek şey Ayça Bingöl'ün güzelliğiydi. O kadar! Diğer her şey doğallıktan çok uzak, karikatürize ve abartılıydı. Kadının üzerindeki mahalle baskısından çok dokunaklı ve kanımızı donduran bir hikaye çıkacak diye düşünmüştüm ama ne içindeki komedisi komedi ne de dramı dram olan bir film izledik. Şerif Gören 18 yıl aradan sonra çekmiş bu filmi. İsterse bizler bu filmi hiç çekilmemiş kabul edebiliriz, Şerif Gören de araya kaldığı yerden devam edebilir..

Not: Fragmanı sayesinde merak ettiğim Mavi Pansiyon'la ilgili olarak da hislerim iyi bir film olmadığı yönünde beni uyarmaya devam ediyor. Hatta üstüne bir de metroda "Asla tek bir kadına yatırım yapma" yazan tanıtım afişlerini gördükten sonra filme karşı tek kişilik protestomu başlatsam mı bilemedim...

Ayrıca bu yazıyı da diğer sinema yazılarımda olduğu gibi "İyi Seyirler" diye bitirsem mi ona da emin olamadım. :)

9 yorum:

oZGe dedi ki...

Benim için çok faydalı bir yazı oldu, ben de The Tree of Life ve Melancholia filmlerini çok merak ediyordum. Gerçi en son ikisi hakkında da kötü yorumlar okuduktan sonra bir süreliğine ertelemiştim. Ama bu yazıdan sonra izlenecekler listemden çıkarmaya karar verdim. Teşekkürler :)

Imge dedi ki...

Özge,

İkisinden birine şans vermek istersen Melancholia'yı dene derim. O film biraz benim ruh halime de kurban gitmiş olabilir, çünkü İso beğendi. Ama ben onda da çok sıkıldım. :)

Sevgiler.

defne dedi ki...

ahh hislerime tercüman oldun. tree of life'a olan duygularımı ben bu kadar güzel anlatamazdım :) ve de lars von trier'e dogville'den sonra asla şans vermedim, bu kararla ne kadar iyi yaptığımı anladım. diğer filmlerin de yanından geçmem :) mavi pansiyon da dahil :)

sezenyildirim dedi ki...

Benim de son zamnalarda izleidğim iki film listeye girmiş. Tree of life'a iki kere başladım ama o kadar sıkıldım ki artık tamamen listeden kalktı. ERsmen hiçbirşey anlamadım ki filmin başlangıcından. Senin de dediğin gibi ben de yarım saat içinde filme tutunmalıyım gibi hissediyorum. yoksa sıkılıyorum. Kitapta biraz daha sabırlıyım.
İmkansızın Şarkısı son zamanlarda okuduğum en güzel romanlardan birisiydi. Herkese de tavsiye ettim ama filmini bitirmedim. Bence baya kötü bir uyarlamaydı. Kesik kesik sahnelerden oluşan bir film. Bence romanını okuyun.

Imge dedi ki...

Defne,

Ben zaten filmler konusunda çok sabırlı değilimdir, ilk başta sarmazsa anında bırakırım ama İso'nun da ilk kez bir filmi yarıda bıraktığını duydum Tree of Life sayesinde (o da uçakta izlemeye çalışmış ve 40. dk'da pes etmiş.) O derece nefret ettik filmden yani..:)

Sezen,

İmkansızın Şarkısı'nın romanını okumak için de üstünden baya zaman geçmesi gerek. Sana da öyle olur mu bilmem ama şimdi filmi sevmediğim için romana da önyargılı başlayıp sevmeme olasılığım çok yüksek! Yazık etmeyeyim hani..:)

aysema dedi ki...

En kısa zamanda sinemada tek başına film izleme isteği uyandırdı yazın bana... Son bir yılda birkaç kez denedim, çok hoşuma gitti.

Imge dedi ki...

Aysema,

Ben bu kez yapamadım. Zaten İso İstanbul'da olduğunda da birlikte gideriz, çünkü o benden daha çok sever sinemayı. Yani her filme gidebilir, o derece. O yüzden ancak İso'nun bir dahaki gidişinde vizyonda onun "izlemesem de olur" diyeceği bir film olursa bir kez daha tek başıma sinema denemesi yapabilirim gibi görünüyor. :) Ama sana şimdiden iyi seyirler..Tadını çıkar..:)

Buket dedi ki...

seyretme listemde olan filmlerdi, merak ediyordum. bilgiler için teşekkürler..

Imge dedi ki...

Buket,

Pek iç açıcı bilgiler veremediğim için kusura bakma, ama rica ederim..:) Sevgiler.