Kendi Güzel, Ruhu Güzel: Sarajevo

Öncelikle anlaşalım: artık Saraybosna demek yok, çünkü o bizim uydurduğumuz bir isim. Bundan böyle Sarajevo (Sarayevo olarak okuyoruz) diyoruz. Zaten "saray ova" anlamına gelen bu isim bu şehrin dağlar arasındaki düzlükten oluşan coğrafi yapısına da çok daha uygun. Bosna-Hersek'in başkenti olan şehre yaklaşık 1 saat 15 dakikalık bir uçuşla (ama sis ve THY faktörleri yüzünden 2 saatini uçak içinde bekleyerek geçirdiğimiz 3 saatlik rötarla) varabiliyoruz. Neyse ki sabahın en erken uçağı olduğu için rötarla bile öğlene doğru orada olabiliyoruz.

İlk durağımız tabi ki savaş döneminde kazılmış Tünel. Bunu Yaşam Tüneli ya da Umut Tüneli olarak adlandıranlar var ki her ikisi de bence amacına yakışan isimler. Şehrin Sırplar tarafından kuşatıldığı 1992-1995 yılları arasında Bosna toprakları ile havaalanı arasında bağlantıyı sağlayan bu Tünel'in kazılması için iki ucundan işe koyulan işçiler hiç durmadan çalışarak 30 Haziran 1993'te tam orta noktada birbirleriyle buluşmuşlar. Yani bir anlamda o koşullar ve olanaklar içinde bir planlama ve mühendislik harikası da denebilir. Tünelin yüksekliği 1,6 metre, genişliği ise yaklaşık bir metre civarında. Savaşın sonuna kadar buradan şehre ilaç, silah, gıda ve her çeşit insani yardım ulaştırılabilmiş ve Bosna ordusunun kazdığı Tünel, halkın direnişinin neredeyse en güçlü unsuru olmuş. 


Yukarıdaki haritada Tünel'in yerini (sağ üstteki çıkış boğazı) ve kuşatma sırasındaki durumu görebilirsiniz. Burada bir de Tünel Müzesi oluşturulmuş. İçinde o sırada kullanılan malzemeler, askeri teçhizat ve giysiler, fotoğraflar, gazete haberleri, vs var. Ayrıca girişte ya da çıkışta Tünel'in yapılışını gösteren kısa bir video filmi de var ve kesinlikle izlemelisiniz.  


Buradan çıktıktan sonra şehir merkezine gidiyoruz. İçinden Miljacka Nehri geçen bu şirin merkezin elbette bir taş köprüsü de var. Zaten bundan sonra Dubrovnik, Kotor ve Budva dışında her gittiğimiz yerde kontrol listesi olarak şu maddeleri gözden geçirin: nehir, taş köprü, cami(ler), han, hamam, tarihi çarşı. Bunları gördüyseniz, işin kültür turu kısmını bitirmişsiniz demektir. :) Elbette camiler kadar kiliseler ve sinagoglar da var bu güzel şehirde, bu nedenle de buraya Avrupa'nın Kudüs'ü denirmiş. 


Nehir kıyısından içeri girdiğimizde Başçarşı olarak adlandırılan tarihi çarşı alanına giriyoruz. Sokaklarında dolaşmadan önce ortadaki Sebil'i ve şehrin en önemli camilerinden biri olan ve Osmanlı mimarisi izleri taşıyan Gazi Hüsrev Bey Camii'ni görüyoruz. Gerçi Sebil'i benim fotoğrafta pek göremiyorsunuz, kusura bakmayın, yakından çekmemişim fotoğrafını (meydanın ortasındaki ahşap gövdeli, turkuaz kubbe tepeli Sebil 1753 yapımıymış).



Bu da şehrin (hatta ülkenin) en büyük Katedrali:


"Kiliseler, camiler, vs ve aralarındaki 'en büyük benim' yarışı sizin olsun. Bana meydanlarla, sokaklarla, doğayla gelin," felsefeme en uygun yerlerden biri de şehrin aşağıda gördüğünüz meydanıydı. Sürekli aralarında atışarak satranç oynayan huysuz amcaların olduğu meydandaki "çokkültürlülük" simgesi Francesco Perilli heykeline de bayıldım.   


Sırada Sönmeyen Ateş var. İkinci Dünya Savaşı sırasında hayatını kaybeden siviller ve askerler anısına 1946'dan beri yanan aşağıdaki ateş aşağıda. Başçarşı'nın ana caddesi Ferhadiye boyunca yürürken şu ana kadar anlattığım yerlerin hepsini görebileceksiniz. Caddenin bir ucu Sebil, diğeri Sönmeyen Ateş olarak düşünebilirsiniz. 


Şehrin tarihi ve kültürel merkezinin tamamını yürüyerek gezebilirsiniz. Yoruldukça yeme-içme molalarını da istediğiniz yerde verebilirsiniz. Börek ve köfte açısından her yerin yaklaşık aynı lezzet ve fiyat skalasında olduğunu öğreniyoruz. Biz de meşhur Boşnak böreğini burada, Cevapcici dedikleri meşhur köftelerini ise ertesi gün Mostar'da denemeye karar veriyoruz. Boşnak böreği inanılmaz lezzetli. Normalde börek hiç aramayan ve yemeyen ben, porsiyonları görünce şok geçirmiştim ama o kadar yağlı ve hamur işi bir porsiyonu hiç zorlanmadan ve sonrasında hiç rahatsız olmadan mideye indirdim doğrusu. Yanında da sulandırılmış yoğurt gibi yoğun kıvamlı ve tuzsuz bir ayran veriyorlar. Karşı karşıya iki adet Buregdzinica yazan dükkan göreceksiniz Başçarşı içinde. En meşhurları bunlar. Hangisi daha az kalabalıksa ona girin, daha az bekleyin derim. :)


Köfte için de yine aynı sokakta bulunan pek çok seçenekten birini ya da Gazi Hüsrev Bey Kütüphanesi'nin hemen yanında bulunan eski Galatasaraylı futbolcu Tarık Hodzic'in köftecisini deneyebilirsiniz. Adını pek çok yerde gördüğümüz Hüsrev Bey, 1480-1541 yılları arasında yaşamış ve Osmanlı İmparatorluğu'nda önemli görevlerde bulunarak uzun süre de Bosna sancak beyliği yapmış önemli bir isim.   


Gelelim kardeş tavsiyesiyle bulduğumuz (bkz. Gezirehber.in) ve bayıldığımız, Bosna'nın ünlü bira fabrikası Sarajevska Pivara'nın birahanesine. İkinci molamızda burada geçirdiğimiz zaman gerçekten çok keyifliydi. Ve Boşnaklara özgü leziz kuru et eşliğinde içtiğimiz dark biraların tadı hâlâ damağımda. İçerisinin koyu ahşap, sıcak sarı aydınlatmalı, localara ayrılmış görüntüsüne de bayıldım. Gece ilerleyen saatlerde (ve kış soğuğunda) çok daha güzel olacağına emin olduğum bu mekanı mutlaka tavsiye ediyorum. Bizler iki saatlik uyku, rötarlı bir uçak yolculuğu ve tüm gün şehir gezdikten sonra ancak akşamüstü uğrayabildik, daha çok ve daha enerjik bir şekilde burada kalmayı çok isterdik. Adres bilgileri burada.


Aynı şekilde çok yorgun ve uykusuz ve midemiz birahane çıkışı fazlasıyla dolu olduğu için tadını çıkaramadığımız bir diğer mekan için bakınız: To Be Or Not To Be. Üstelik gitmeden İstanbul'dan arayıp rezervasyonumuzu bile yaptırmıştık ama iptal etmek zorunda kaldık. 

Bosna ve Savaş:

Sadece bir günümüzü geçirdiğimiz bu şehirden üzülerek ayrılma zamanımız da geldi çattı elbette. Çok yakın bir zamanda, Avrupa'nın göbeğinde, göz göre göre, üç yıldan uzun bir süre boyunca korkunç bir savaş ve soykırım yaşayan ve bu travmanın hüznü hem şehre hem insanına çökmüş olan Sarajevo'yu biz çok sevdik. 1980ler öncesinde Avrupa'da eğlencenin merkezi olarak görülen ve "Sarajevo'yu görmediyseniz eğlenmiş sayılmazsınız" denen bu şehrin bu havaya bürünmüş olması insanı üzüyor. Yine de savaş döneminde bile kadınlar gelenekleri olduğu üzere giyinip, süslenip, akşam gezintilerine çıkma alışkanlığından vazgeçmeyerek hem bir moral kaynağı olmuşlar hem de düşmana cesurca meydan okumuşlar. 

Savaşta öldürülen erkek sayısı çok fazla olsa da eziyeti çekenlerin daha çok kadınlar ve çocuklar olduğunu söylemek mümkün. Yaklaşık 50,000 kadının tecavüze uğradığı, bazılarının bu tecavüz çocuklarını doğurmak durumunda kaldıkları ve hâlâ bununla ilgili rehabilitasyon çalışmalarının devam ettiği söyleniyor. Kalleşçe ailelerinden ayrılarak öldürülen yaklaşık 8,000 Bosnalı erkeğin öyküsüyle Srebrenica Soykırımı insanın kanını donduruyor. Bu ülke ve insanı gerçekten çok acılar çekmişler. Çok büyük, insan üstü bir travma yaşamışlar ve yaşıyorlar. Savaşın izlerinin her yerde karşınıza çıkabileceği Sarajevo da unutmuyor, unutturmuyor, ama kin tutmadan da olanları geride bırakmayı ilke ediniyor (başarılabilir mi emin değilim, ben bile duyduğum hikayelerden dolayı kin ve öfke duygusuyla dolup taştığıma göre orada bunları yaşayan, bu ortamda ölmüş ve bu ortama doğmuş olan 7'den 70'e insanların kin tutmaması nasıl mümkün olabilir bilemiyorum doğrusu). 


Binaları delik deşik edilmiş olsa da her şeye rağmen ruhunu bir bütün halinde korumayı başarabilmiş bu güzel şehirdeki hüzün havası insanda acıma hissi değil saygı uyandırıyor. Zaten bana göre şehrin güzelliği de o güçlü ruhunun güzelliğinden geliyor. 

Güle güle Sarajevo, tekrar görüşmek dileğiyle...

5 yorum:

Evy Craft dedi ki...

Buraya gitmeyi çok istiyordum. Harika görüntüler için teşekkürler:))

Mehmet Bilgehan Merki dedi ki...

Anlatı çok güzel de (bayıldım)ilk cümleye takıldım.
Şimdi Yunanistan'a Ellas ya da Grekya, Mısır'a da Ecipt mi diyeceğiz?

Imge dedi ki...

Evy Craft,

Beğendiğine çok sevindim. :) En kısa zamanda gidip görmeni dilerim.
Sevgiler.,

Mehmet Bilgehan Merki,

Yok canım, abartmaya gerek yok.:)) Bu sadece benim çeviri ismini beğenmediğim filmlerin de orijinal isimlerini kullanmam ya da Avro demekten hoşlanmadığım için Euro'ya devam etmem gibi benimle ilgili bir şey. Orijinal ismini daha çok sevdim, şehre daha yakıştırdım. Sarayova olarak Türkçeleştirilirse seve seve onu da kullanırım mesela. :)

Adsız dedi ki...

Gecen yıl aynı turu yapmıştım ve en cok Mostar ile Sarajevo'yu sevmiştim. Guzel insanların guzel sehirleri... Bu guzel yazı icin şimdiden teşekkürler... Okumadıysanız Drina Köprüsü kitabını tavsiye ederim. Turdan döndükten sonra tekrar okumuştum.

Gökçe

Imge dedi ki...

Gökçe,

Aynı şekilde ben de bu iki şehre bayıldım. Yarın da Mostar var blogda, beklerim. :) Bu arada kitap önerisi için de çok teşekkürler. İdefix alınacaklar listeme ekledim bile.

Sevgiler.