Tatil Kitaplarım: Dünya Ağrısı ve İstanbul Kırmızısı

Geçtiğimiz hafta yaptığımız sessiz, sakin ve huzur dolu deniz tatilimiz sırasında 2,5 kitap bitirdim. Kalan buçuğu hâlâ okuduğum için onu sonraki yazıya bırakıyor ve sizi hızlıca  bitirdiğim iki kitaba götürüyorum.  


İlki bayıldığım kadın yazarlardan biri olan Ayfer Tunç'un son kitabı Dünya Ağrısı. Anadolu insanını çok iyi tanıdığını ve anlattığını düşündüğüm bir yazar Ayfer Tunç. Dar kalıplara mahkum ve durağan taşra yaşamının boğuculuğunu iliklerinize kadar hissedebilirsiniz bu kitabı okurken. İstanbul'da felsefe okumak ve hem fiziksel hem ruhsal keşiflere çıkmak isterken babasının ölümü sonrasında aile otelinin işletmesini devralmak, evlenip yuva kurup, taşrada kök salmak kaderine razı olan Mürşit karakterinin çile doldurur gibi zoraki bir hayat yaşaması içinize dokunuyor. Bunun aslında bir kader değil de konfor sınırından çıkma cesaretini bulamayan bir insanın hayatının doğal sonucu olduğunu görmek ise hem Mürşit'e hem biz okurlara daha da ağır geliyor. Mürşit bu ağırlığı, üzerindeki bu "dünya ağrısını" hafifletmek için en birincil yöntem olarak belli ki bir kişisel kaçış içinde olan Madenci dostuyla her akşam yaptığı rakı sohbetlerinden yararlanıyor. Bu iki hayat bezgininin sohbetleri ve hikayesi sayesinde siz de hem bu ikilinin hem de onların gözünden taşra yaşamının (hem de ülkemizin yakın siyasi tarihinin) ruhu kemiren dehlizlerine bir süre konuk oluyorsunuz. Birkaç alıntı:

...İnsana değmeden yaşanmıyor, insanoğlu insansız bir hayat bulamadı. Bu şehirde her şey insana fazlasıyla değerek, sürtünerek, gıcırdayarak, itişerek, gerginlik içinde yaşanıyor... 

...Kız evlatlar gider, özgür değildirler, asla olamazlar ama yine de giderler, bir kafesten başka bir kafese. Erkek evlatlar kalır, evlerin özgür demirbaşlarıdır onlar...

...Hayat bir koşu bandıdır, durmadan koşacaksın, durduğun an bant seni üstünden atar...

Hâlâ Ayfer Tunç'un en sevdiğim kitabı bu olmaya devam ediyor, ama yine de Dünya Ağrısı'nı okumanızı mutlaka öneririm.

İkinci tatil kitabım ise filmlerine bayıldığım Ferzan Özpetek'in İstanbul Kırmızısı oldu. Filmlerine karşı objektif olamadığım gibi kitabına karşı da olamayacağım üzgünüm. Ferzan Özpetek'in zihninin ürünü olan her şey ilgi alanıma giriyor doğrusu. Kitapta da onun yaşamına ve ailesine dair fikirler edindiğimiz bölümleri daha bir zevkle okudum diyebilirim. Adam ve kadının kitabın sonunda bir araya gelişlerini biraz "hoop, hadi artık uzatmayalım, final yapalım" tadında bulsam da ve bir romandan çok iki farklı kişinin günlüklerinden parçalar okuyormuşum gibi hissetsem de yine de sevdim. 

Bir aşk adamı olduğunu düşündüğüm Ferzan Özpetek'in şimdi hayaller kurmasına yardımcı olduğu ( ;) ), kırmızı ojeli elleri olan annesini ve "Uçurtma uçurmayı bilmeyen bir erkek, bir kadını mutlu edemez" diyen Betül Teyzesini çok sevdim. Onun duygusal zenginliğinin ailesindeki bu harika kadınlardan beslendiğini düşünmemek mümkün değil. Ayrıca aşkın varlığına inanması bile benim de kendisine inanmam için yeterli bir sebep! ;) Şöyle demiş kitabın bir yerinde: "Aşk hakkında öğrendiğim, aşkın var olduğudur. Yani sevdiğimiz insanları asla unutmadığımız, onların daima bizimle kaldıklarıdır; bizi onlara artık var olmasalar bile çözülmez biçimde bağlayan bir şeyler olduğudur." Ve yine aşkla ilgili olarak: "Yara izi bıraksa da dağlayıcı bir damganın daha iyi olduğunu öğrendim; kışı andıran bir yürektense bir yangın yeğdir."

İyi okumalar...

2 yorum:

kitap eylemcisi dedi ki...

Ferzan'a henüz sahip değilim , Tunç benim de en sevdiklerimden biri...

Imge dedi ki...

kitap eylemcisi,
Ferzan'ı da bir denemelisin derim. ;) Sevgiler..