Sergi Haberi: Göz Göze

Gözde Baykara, ‘’Göz Göze’’ ismini vermiş olduğu resim sergisi ile 7 - 30 Mayıs 2015 tarihleri arasında Derinlikler Sanat Merkezi’nde sanatseverlerin karşısına çıkıyor.

Başlangıçta göze çarpan, her ne kadar, ‘renkli’ bir yüzeye iliştirilmiş figürler olsa da, biraz yaklaşınca, ortak olduğunuz yalnızlığa kabul edilmek sevdasına düşüyorsunuz. Neden mi? Çünkü Baykara’nın resimleri; göründüğünden daha büyük bir çelişkiyi barındırıyor içinde. Son derece kadınsı bir çizgi ile resmedilmiş, uysal, neredeyse iki boyutlu zeminin keskin renkleri içinde her zaman dik duran bir figür; cazibesi ve öz güveni ile çekiyor izleyeni…

Üstelik Çıplak; bildiğiniz anlamda ya da göremediğiniz kadar çıplak. ‘O’ izin verdiğince izleyebileceğiniz figür, yaşamın tüm çelişkilerinden güçlü çıkmış bir yalnızlığı temsil ediyor. Bu çıplaklık, o yalnızlığa ait. O yüzden seyirlik değil…

Figürlerin iri gözlerindeki hüzün, bedendeki fotografik yaklaşım ile çelişkili. Bedeni ile alıkoyduğu ‘seni’, gözleri ile ağlatmaya hazır.



Figürlere eşlik eden semboller,  figürlerle uyum içinde. Görsel bir uyumdan bahsetmiyorum. Onlar birlikte doğmuşlar. Öylesine aitler aynı Dünya’ya…




Baykara‘nın resimleri; günümüz Türkiye’sinde bir sanatçının cesaret simgelerindendir. Keza, görsel üretim çöplüğünde sayfalar karıştırdığımız Internet ortamında dahi, öznel işlerle karşılaşma olasılığımız azalmaktadır.

Hele işçiliğin her anlamda kaybolduğu günümüz sanat yaklaşımları içinde ‘pentürle’ dikkat çekebilmek, tek başına bir güç göstergesidir.


Baykara‘nın işleri, sadece içerik olarak değil, nesnel gerçeklik olarak da bu gücü hissettirmektedir.

Adres:  Teşvikiye Cad. Nar Apt. No:59 D:2, Nişantaşı/İstanbul
Tel: 0-212-291 82 55

İyi gezmeler. 

Dubai: Yeme-İçme Durakları ve Genel Notlar

Her zamanki gibi yeme içme notlarıyla Dubai yazılarıma son veriyorum. Ama hissediyorum ki bu kezin bir son değil. En az bir Dubai gezisi daha yapmak isterim ileride bir zaman. Özellikle de çölü ve burada havalar soğuduğunda plaj keyfi yaşamak için.

Dubai'de daha çok expat'ların yaşadıkları bölge olarak bilinen ve gece ışıl ışıl, büyüleyici görünen Dubai Marina'dayız şimdi. Burası günün her saati güzel olduğunu tahmin ettiğim, mağazalar, restoran ve kafeler, insanların koşu ve yürüyüş yaptıkları bir gezinti parkuru ve oturma yerleri ile dolu güzel, nezih bir bölge. Ben ilk gecemizde gittiğimiz bu saatlerdeki görüntüsüne bayıldım!


Dubai yeme içme açısından çok bol alternatifin olduğu bir yer. AVM'lerde, sahil şeridinde ve oteller ve marina bölgesinde her mutfaktan her çeşit restoran ya da kafe sizleri bekler. Benim giderken tek bir amacım vardı: sabah-öğle-akşam Uzakdoğu mutfağına dadanmak! Gerçekten de sabah kahvaltıda dahi karidesli dim-sum yiyordum, sevgili okur. ;) Çünkü Shangri-La şehirdeki en iyi Asya usulü brunch'ı sunduğu iddiasıyla nefis şeyler hazırlıyordu sabahları. 

Burada güzelini çok az bulabildiğimiz Thai mutfağı benim favorilerimdendir. Japon ve Çin de bayıldıklarım listesinde ilk üçte yer alırlar. Dolayısıyla ben bunlar arasında araştırma yaptım ve ilk gecemiz için Marina'daki Pier 7'de bulunan Asia Asia'yı seçtim. Buranın Uzakdoğu yemekleriyle, ortamıyla ve nazik İngiliz garsonlarıyla on numara bir yer olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Verdiğim Zomato linkinden restoranın menüsünü, ortamını ve fotoğraflarını görebilirsiniz. Bizim o geceye ait fotoğraflarımız ise aşağıdaki kolajda. Yemek fiyatları nispeten makul görünse de içki fiyatları o kadar da makul değil. Bir şişe şarap ve üstüne alınan iki digestive içki için yemekten daha fazla para ödediğimizi söylersem ne demek istediğimi anlatabilirim sanırım. Yani biraz tuzlu (içki içiyorsanız), ama çok özel bir ortam ve yemekler için burayı tercih edebilirsiniz.   


İkinci gün zaten akşam 19:30 gibi Burj Khalifa'dan inip de havuz başında bir fıskiye şovu izledikten sonra saat itibariyle riske girmememiz gerektiğini düşünerek bulduğumuz en iyi konumda masaya sahip olduğu için Serafina'yı seçtik. İsocum bir pizza alırken bense aç olmadığım için sadece başlangıçlardan kızarmış kalamar seçtim. Minik bir şey geleceğini düşünmüştüm ki minik bir sepet dolusu kalamar gelince kendimi fosfor zehirlenmesinin kollarına bıraktım. Müzik eşliğindeki fıskiye şovlarını izlerken yemeklerimizi yiyip, İtalyan şarabımızı içip, sohbet ettiğimiz güzel bir akşam daha bitti böylece. Serafina artık İstanbul'da da var biliyorsunuz. Seçtiğim yemek çok da "İtalyan" sayılmazdı, ama İso'nun pizzasının tadına bakarak söyleyebilirim ki gördüğüm en iyi İtalyan değildi. Asla kötü değil, ama gözlerinizin kalp şekline dönüşmesini sağlayacak cinsten de değil. Ama yeri kesinlikle çok güzel, aklınızda olsun. 


Üçüncü akşam yemeği için Jumeirah Beach Residence (JBR) bölgesindeki The Walk adı verilen, bir nevi Kordon Boyu sayılan yeri görelim deyince atlayıp oraya gittik. Yine çok güzel restoranların olduğu, tertemiz ve geniş bir yürüyüş yolu, palmiye ağaçlarının ardında uzanan plajıyla keyifli bir bölge daha. Ama bir sorun var: buradaki restoranların hiçbirinde içki yokmuş. Genelde otel bünyelerine bağlı restoranlarda içki servis edildiğini biliyorduk, ama koskoca sahil şeridinin en piyasa yerinde de içki vardır diye düşünerek gelmiştik. Yokmuş. Yine de Londra'dan hatırladığımız lezzetleriyle Busaba Eathai'ı görünce "olsun canım, bu güzel yemekler ginger ale ile de gider," diyerek daldık içeri. O hafif tatlımsı Thai kalamarı yine bizi bizden aldı diyebilirim. Gerçekten nefis bir yer burası! Bir kez daha mutlu ayrıldık. 


Ancak orada yaşayan bir arkadaşımızdan aldığımız önerileri bu kez değerlendiremedik ne yazık ki. İkisini tercih etmeme nedenimiz de içkisiz yerler olmasıydı, belki burada içki servisi olmadığını bilsek onları denerdik. Neyse, bir dahaki sefere aklımızda olsun diyerek onları da buraya not düşüyorum: Thai mutfağı için Lemongrass ve Çin restoranı olarak Royal China. Japon mutfağı için de Raffles Dubai'nin içindeki Tomo'yu önerdi  aynı arkadaşımız. Ben bir dahaki gidişimiz için bunları denemeyi aklıma koydum bile. Belki siz de bir bilenden aldığım bu isimleri not etmek istersiniz. ;)

Bunlar dışında benim öğle yemeği molalarım genellikle aşağıda gördüğünüz gibiydi. The Cheesecake Factory'de cheesecake ve kahve, Sushi Counter'dan minnak bir sushi tepsisi, Caffe Nero'da buzlu kahve molaları ya da otelin havuz başında İsocum'u beklerken akşamüstü birası ve kuşlarla paylaştığım soslu fıstıklar. ;)


İlk gece saat 22:30 gibi otele yerleşir yerleşmez açılışı ve son gece JBR Walk'taki içkisiz yemeğimiz sonrasında buz gibi bir birayla kapanışı da yine Shangri-La'nın havuz başında yaptık. 


Özetle...

* Dubai hakkında birkaç yorumla özet yapacak olursam, genel olarak beklediğimden daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. Klimalı ve bol trafikli ve bol AVM'li yaşam bana göre olmasa da geçici süre, çalışmak için gidenlerin burada nasıl yaşadığı hakkında bir fikrim oldu ve çok da yaşanabilir buldum. 

* Muhtemelen yazın kaçmak gerekir, çünkü Nisan ayında bile gündüz 35 derecelere çıkıyordu sıcaklık. 

* Her yer tertemiz; havaalanından taksilere, AVMlerden şehir içine kadar her yer. 

* Şortla, bikiniyle, mini elbiseyle istediğiniz yerde dolaşın, yan gözle dönüp bakan yok. Hizmet sektörü gayet gelişmiş, gözünün içine bakıyorlar, güleryüzlüler, yabancı-severler. 

* Kötü kokan yok. Hatta annemin bir arkadaşı "herkesin ama özellikle erkeklerinin arkasından mis gibi bir koku yayıldığını" söylemiş, annem de bana "İmge erkeklerin kokusuna dikkat et bakalım," diye tembih etmişti. İsocum'la birlikte bunun pek de iyi bir fikir olmadığına karar verdik. 3 günlüğüne gidip AVM'lerde erkek kokusu peşinde dolaşan Dubai sapığı olarak yakalanmak hoş olmayabilirdi zira.;) Ama şaka bir yana, o sıcakta, o kadar ortama girdim ve bir kişinin bile kötü koktuğuna şahit olmadım. Bizde Nisan ayında metroda bile burnunuza mukayyet olmanızın gerektiğini düşünürsek, önemli bir şey hani. 

* Yaşamak için de turist olmak için de pahalı sayılabilecek şehirlerden, ama Emir çölün ortasına "Batı medeniyetini" çekmek için o kadar şey yaptırmış, olacak o kadar elbette. ;)  

Eh, benden şimdilik bu kadar. Umarım Dubai notlarımı beğenmişsinizdir. Bir sonraki gezide görüşene dek hoşça kalın. Bol seyahatli, ağız tadıyla yemeli içmeli, güzel sürprizlerle dolu harika bir yaz bekliyor olsun hepimizi.  

Phantom of the Opera İçin Davetiye İsteyen?

Merhaba blog alemi! Aşağıda gördüğünüz çift kişilik davetiye sizlerden birinin olmak üzere bekliyor. Phantom of the Opera'nın 13 Mayıs akşamı saat 21.00'daki temsili için orkestra katından iki kişilik davetiyem var ama biz o akşam buralarda olmayacağımız için içimden geldi, sizlerden birine vereceğim. 


Bunun için de şartım şu: Facebook sayfamı "Beğen"erek takibe alıyorsunuz ve o sayfadaki bu davetiye  yazısının linkinin altına istediğinizi belirten bir Facebook yorumu yazıyorsunuz. İster "İstiyorum" yazın, ister parmak kaldırın, ister "+1" yazın, isterseniz de Phantom of the Opera için methiyeler döşenin. 10 Mayıs Pazar akşam 20:00'e kadar zamanınız var. Pazar gecesi random,org ile çekilişi yapıp, Pazartesi günü sabahtan kazananın iletişim bilgilerini alıp, davetiyeleri göndermeyi -ya da elden vermeyi- planlıyorum.  

İlgilenebileceğini düşündüğünüz kişilerle de paylaşırsanız sevinirim, boşa gitmemeli bu güzellikler. ;) 

Hadi bakalım, isteyenleri göreyim. Ve şanslı olan kazansın! :)

Dubai: Burj Al Arab, Jumeirah Cami, Dubai Müzesi, Baharat ve Altın Çarşısı

Dubai'deki üçüncü ve son günüme kahvaltıdan sonra otelin havuz başında biraz güneşlenerek başladım. Öğlen ise Viator'un yarım günlük Dubai şehir turuna katılarak görülmesi gereken yerleri klimalı, rahat bir minibüsün içinde yedi benzemez turist olarak gezip otellerimize döndük. Linkine tıklayıp tur hakkında bilgi alabilirsiniz (gerçi fiyatı yüzde otuz daha pahalı görünüyor, ben 37 USD ödemiştim aynı tur için). 

Neyse... İlk durağımız yedi yıldızlı olarak bilinen, ama aslında öyle bir kategori olmadığı için bir turizm pazarlama yöntemi olarak böyle tanımlanan Burj Al Arab oteli. Bakınız kendisiyle ilgili ne kadar detaylı bir yazı yazmışım 2007 yılında National Geographic'te izlediğim bir belgeselden öğrendiklerimle. Bizimki bir fotoğraf molası. Otelin içini sadece müşteriyseniz gezebiliyorsunuz. Otelde kalan müşteri değil, restoranı ya da barı için rezervasyon yaptıran bir müşteri de olabilirsiniz. 

1999 yılında hizmete açılan bu otel şehrin eski binalarından sayılıyor. İçerideki odaların tamamı suit oda. Konumuna ve büyüklüğüne göre değişen fiyatlarda konaklanabiliyor. En uygun suitin kişi başı gecelik fiyatı 12,000 (3260 USD) dirhem, en pahalı kral suiti ise 70,000 (19,057 USD) dirhem civarında. Kişi başı 260 dirhem (70 USD) kahvaltı ücreti, %10 şehir vergisi ve %10 da servis ücreti bu fiyatlara dahil değil. Otelde yastık menüsü bile bulunuyor müşteriler için. Otel bünyesindeki Skyview Bar'da sunulan en pahalı kokteylinin fiyatı da 27 katlı ve 321 metre yüksekliğindeki otel binasına ithafen 27321 dirhem (7438 USD). O fiyata bir kokteyl sipariş etseydim onu içmeyip, korunaklı bir kase içinde evimin baş köşesine koyardım herhalde (bir daha böyle bir abukluk yapmamamı hatırlatması için tabi) ;)


Zenginin malı züğürdün çenesini diyerek ve beni sadece selfie'm olmasından kurtararak otelle birlikte fotoğrafımı çekmeyi akıl eden Avustralyalı turiste minnettar olarak ikinci durağımıza gidiyoruz: Jumeirah Cami. Dubai'deki 1400 camiden belki de en önemlisi, en bilineni. Mimarisinde Mısır esintileri gözlenen caminin dışını ve avlusunu gezdikten sonra yola devam ediyoruz. Caminin içini de gezmek isterim derseniz her gün bir defa sabah 10.00'da yapılan rehberli turlara katılabilirsiniz.  


Yolumuza şehrin yerel halkının çoğunlukla oturduğu, az katlı evlerden oluşan sitelerle dolu  Jumeirah bölgesinden geçerek devam ediyoruz. Bu arada nüfusun %15'ini oluşturan yerel halka Emir'in nasıl iyi baktığını da öğreniyoruz yolda. Dubaili bir erkek ve kadın evlendiğinde Emir kendilerine karşılıksız "sosyal villa" adı verilen dubleks bir ev, 70,000 dirhem çeyiz yardımı veriyormuş. 20 yıl boyunca elektrik ve su faturası, ömürleri boyunca da sağlık için beş kuruş harcama yapmıyorlarmış. Ortalama bir Dubaili'nin evinde en az üç yardımcısı olurmuş: biri yemek için, biri temizlik için, biri de şoför olarak. Genelde kadını da erkeği de kendi arabalarını kullanırlar ama alkol aldıkları gecelerde falan şoförlerine ihtiyaçları olur, dedi rehberimiz. Dubaililer genellikle devlet dairelerinde çalışırlarmış, çünkü devletleri sağ olsun onlara özel sektörden fazla maaş ve ekstra imkanlar verirmiş. Anlayacağınız bir elleri yağda bir elleri balda yaşadıkları için Emir'lerine de duacılarmış. Emir'in yaptıklarını duyunca benim de Dubai vatandaşı olup, evimin balkonuna "Tanrı Emir'i korusun!" pankartı asasım geldi, ne yalan söyleyeyim. ;) 

Bunları öğrendikten sonra kendimizi Dubai Müzesi'ne atıyoruz. Buranın çok da uzak bir geçmişe dayanmayan tarihi, ilk zamanlardaki yaşam tarzları, kültürleri hakkında bilgiler edinebileceğiniz, derli toplu, güzel bir şehir müzesi burası. Şehrin en eski yapısı olan 1787'den kalma Al Fahidi Kalesi'nin içinde yer alıyor. Aşağıdaki kolajda içeri girer girmez avluda gördüğümüz o dönemlerdeki palmiye yapraklarından yapılan Dubai evlerine örnekler bulunuyor. Sıcağa karşı tepedeki mini havalandırma kulesiyle, erkeklerin dışarıda uyumak için merdivenle tırmanılan çıkıntısıyla, iç dekorasyonuyla eski Arap evleri ve abra adını verdikleri kayıkları karşımızda. 


Daha sonra müzenin çeşitli bölümlerini gezerek çölde yaşam ve Bedevi kültürü hakkında bilgiler ediniyoruz. Ülkenin bir yanı çöl, bir yanı deniz olduğu için denizde yaşam da kültürün bir parçası. Balıkçılar, gemi yapımı, istiridye toplayıcılar, hepsi ayrı ayrı canlandırılmış müzede. 


Ve yaşayan müze şeklinde düzenlenen en güzel bölümlerden biri de birazdan gezeceğimiz Çarşı bölümünün eski zamanlardaki hali. Aktarlar, kahvehaneler, eczacılar, kuyumcular, ne ararsanız var çarşıda. Gezmesi çok keyifli bir müze, zaman ayırmanızı öneririm.


Şimdi abra adı verilen deniz taksilerle şehrin bir kısmını ikiye ayıran küçük körfezin karşı yakasına geçeceğiz. Göçmen teknelerine benzeyen bu minik takalarla giderken benim gibi tura tek başına katılan İngiliz tur arkadaşımla sezonun ilk "mutlu ayaklar" pozunu da vermiş oluyoruz. ;)


Şehrin Eminönü'sü sayılan (ama Eminönü tabi ki buradan kat kat güzel ve renkli) ve Baharat Çarşısı ve Altın Çarşısı'nın bulunduğu bölüme Deira adı veriliyor. Dubai İran'a çok yakın ve arada sürekli ticaret gemileri işliyor. O yüzden bu çarşıda çok kaliteli İran safranını uygun fiyatlara almanız mümkün. Safran dışındaki baharatlar ilginizi çeker mi bilmiyorum, ama hurmalar çekmeli bence. ;) Özellikle için bademli ve dışı çikolata kaplı olanları da denemelisiniz. Bir de deve sütünden yapılmış çikolataları bol bol göreceksiniz, ama şahsen ben tadına pek bayılmadım.    


Altın Çarşısı da gezilip görülesi yerlerden. Yani vitrinlerindeki abartılı takılara bakmak ve buranın insanının zevki ve gösteriş merakı hakkında bir fikir sahibi olmak için içinde bir tur yürümenizi öneriyorum. Sağ alt köşede 58,6 kilo altın ve 5 kilo da değerli taş kullanılarak oluşturulmuş dünyanın en büyük yüzüğünü görebilirsiniz. 63,8 kiloluk bu nur topu, bu haliyle Guinness Rekorlar Kitabı'na hakkıyla giriş yapmış. ;)


Benim gibi takı, toka, saat, vs ile hiiç alakası olmayanlar ise fotoğraflarını çektikten sonra parfüm alabilirler. ;) Güldüğüme bakmayın, ciddiyim. Dubai'nin kokuları da meşhur ve yağ şeklinde satılan esanslar arasında çok güzel kokular bulabilirsiniz. Çarşı'nın sonunda AVM'lerde de gördüğüm Ajmal'ın mağazasını görünce içeri girdim ve kendime nefis bir koku buldum. Numarasını not etmediğim için pişmanım, çünkü bir daha asla o kadar koku arasından onu bulamam sanıyorum. Kokular birbirine karışınca ne yapacağım diye düşünmeyin, arada kahve koklayıp denemeye devam ediyorsunuz. ;)

Yapmanızı önerdiğim, kesinlikle çok keyifli, yaklaşık 4 saat süren bu şehir turunda gezip gördüklerimizi anlattım. Şimdi otele dönüp, İsocum'u beklerken otelin barında buz gibi bir bira içme ve sonra da akşam yemeğini yesek yesek nerede yesek diye düşünme zamanı. Seçenek çok, işimiz zor! Anlayacağınız sırada yeme-içme notlarım var.  

Burj Khalifa ve Fountain Show

Dünyanın en büyük AVM'si olan Dubai Mall'ın karşısına dünyanın en uzun binasın olan Burj Khalifa'yı dikmişler Dubaililer efendim. Sonra bu "en"lerin ortasına yapay bir gölet yapıp, içine de Las Vegas'taki Bellagio Otel'in önündekinden de büyük bir fıskiye sistemi kurmuşlar. Turistler de gece olunca bu ikisinin muhteşem birleşiminin karşısına geçip hayran hayran seyre dalmışlar. 


Gerçekten gündüz de çok güzel görünen binanın gece görüntüsü kesinlikle çok daha etkileyici. 163 katlı ve 828 metre yüksekliğindeki binanın 124. ve 148. katlarında seyir terasları bulunuyor. Biz 124. kata çıktık ve oraya çıkış asansörle yaklaşık 1 dakika sürüyor. Giderken felaket senaryoları yazmayıp, dikkatimizi dağıtalım diye olsa gerek, ışıkları söndürüp yıldız görüntüsünde minik ışıkları yaktıkları asansördeki LED ekranlarda Burj Khalifa ile ilgili görüntüler dönüyor. Bir oraya bir öbürüne bakayım derken hoop çıkıvermişsiniz 124. kata. Ve aşağıda solda Dubai Mall, sağda ise Souk Al Bahar ve önünde fıskiye şovunun yapıldığı gölet bulunuyor. Tıpkı bir maket gibi görünüyorlar değil mi?



Günbatımı saatlerinde sıra olduğu için biletleri önceden Internet üzerinden almamız tavsiye edilmişti gitmeden önce gezdiğim  pek çok seyahat sayfasında. Üstelik kuyruğa girip aldığınız fiyattan daha düşük bir rakam ödeyerek alabiliyorsunuz online biletlerinizi. Ben de öyle yapmış ve buradan saat 18:30 için iki kişilik biletimizi kapmıştım.  Böyle yaparak iki kişi yaklaşık 100 USD gibi bir fiyata yukarıya çıkabilirsiniz. Değer mi derseniz, bence değmezmiş. Ama turistsiniz, çıkacaksınız biliyorum, o yüzden kendiniz görün derim. ;) 

Değmeme nedenine gelince çoğu zaman çok açık bir gökyüzü olmadığı için çok da harika görüntüler yakalamanız mümkün olmuyor. Tepeden Emir'in yaptırdığı duble yolları (hem de kaç duble!), Sheik Zayed Yolu üzerindeki çoğu iş merkezi ve otel olan gökdelenleri (bizim Shangri-La'ya da selam çaktık), açık bir gökyüzü ise çok uzaktan Palmiye Adası ve  Burj Al Arab'ı görüyorsunuz. Tüm bunların bitiminde ise her sene bir kısmı dolan bomboş bir düzlük uzanıyor. Olay bu işte.


Yorgun bir günün üstünde "Seni yenicem Dubaiiii!!" mealinde bir zafer işareti yapmış olsam da zafer işaretlik bir durum yok anlayacağınız. :P Bu arada zaten biliyorsunuzdur ya da anlamışsınızdır, ama Burj'un Kule anlamına geldiğini de belirteyim. Dolayısıyla burası da Halife Kulesi adıyla, dünyanın en yüksek binası olarak yükseliyor. 

Yapımına 2004 yılında başlanıp, 2010 yılında resmi açılışı yapılan Burj Khalifa'nın yapımında kullanılan alüminyum miktarı beş adet A380 uçağına eşdeğermiş. İşçileri, mimarları, teknisyenleri, 380 mühendisi ve daha pek çok çalışanının 22 milyon iş saati emek vererek ortaya çıkardıkları eser tatmin edici olmuş gibi görünüyor. Bir zamanların meşhur Burj Al Arab'ı ise bunun yanında bizim apartman gibi kalakalmış. :P Ama nitelikleriyle de önemli olanın boy olmadığını bize göstermeye devam ediyor. ;) Bir sonraki yazıda detaylı bahsedeceğim. 

Artık yorgunluk atmak için Souk Al Bahar'ın en güzel köşelerinden birinde yer alan Serafina'nin terasına oturup yemeğimizi yiyebilir ve her yarım saatte bir gerçekleştirilen fıskiye şovunu izleyebiliriz. Neden havuza en yakın masalara oturmadığımızı soracak olursanız, oralarda içki içilmediği için. En görünen, şova en yakın masaların bulunduğu ilk teras katına içki ruhsatı verilmiyormuş. E biz de bir yorgunluk şarabı içeceğimize göre bir kademe daha yukarıda bulunan balkona geçtik. Zaten öncesinde havuzun etrafında da izlemiştik şovu. Yerimiz de hiç fena sayılmaz bence hı?


İlk kez görmüş olsam daha çok etkilenebilirdim, ama Las Vegas'tan tanıdık bir deneyim olduğu için daha normal bir heyecan seviyesiyle izledim. Yine de yemek yerken önünde böyle bir şovun olması çok keyifli. Ve kesinlikle Las Vegas'takinden daha büyük ve etkileyici buradaki. 

Eyy ABD, uyuma! En uzun bina Arap Yarımadası'nda, en büyük fışkiye onlarda, en büyük AVM burada, yakışıyor mu sana?! Bu anlamsız gösteriş yarışında karizmayı toparlamak adına acilen bir şeyler yapman gerek, benden söylemesi. ;)

Dubai: Önce AVM'ler!

Daha önce de bahsettiğim üzere 12-16 Nisan arası üç günlük bir Dubai kaçamağı yaptım. İsocum'un iş gezisine gezici eleman olarak dahil oldum bu kez. Dolayısıyla üç gün kendi başıma gezeceğim bir Dubai turu beni bekliyordu. Sabah kahvaltıları ve akşam yemeklerinde ise İsocum'la buluşuyorduk. Kahvaltıda bizi görmeliydiniz ama. Masanın bir yanında takım elbiseli, evrak çantalı bir adam, diğer tarafında şortlu, parmak arası terlikli, boynunda fotoğraf makinesi asılı bir yazlıkçı hatun. ;) Biraz uyumsuz bir çifttik sanırım orada. :P

Dubai'de yapılacak şeyleri şöyle özetleyebiliriz: AVM'ye gitmek, özel plajlara gitmek, çölde safari yapmak. Çölde safari için boş bir gün gerekiyordu bize, çünkü öğleden sonra 15.30 gibi sizi otelinizden alıp çöl deneyimi yaşamak için götürüyorlar - ki öyle bir günümüz yoktu ne yazık ki. Plajlara da sağlam bir giriş ücreti verip, tüm gün kaydıraklı havuzu, normal havuzu, denizi, yeme-içmesi, locaları, vs takılabilirsiniz. İsocum olmadan tüm gün güneşlenip de ne yapayım, zaten memlekete de yaz geliyor, diyerek o seçeneğin de üstünü çizdim. O yüzden plaj ve çöl planlarını bir başka gidişe erteleyerek bu kez için bin bir çeşit attraksiyonla dolu AVM'leri ve eski şehri tek başıma gezmeye karar verdim. Gün içinde bir iki saat boşluğum olursa da otelimizin havuz başında biraz güneşe merhaba derim dedim. 

İlk gün Mall of the Emirates'a gittim. Bir ucu ta Abu Dhabi'ye uzanan, şehrin ortasından geçen ana cadde Sheikh Zayed Road üzerinde bulunan otelimiz Shangri La'dan yaklaşık 15 dk taksi mesafesinde bulunan bu nispeten uzak AVM'ye yaklaşık 13-15 USD arası bir ücret ödeyerek ulaşabilirsiniz. Metro hattı üzerindeyseniz metroyla da gitmek çok kolay (ertesi gün keşfettim metroyu ve sıfır trafikle yaklaşık 2 USD'a gidilebildiğini gördüm), çünkü metro tek hat. Kadınlar ve çocuklar için pembe vagonu da burada görmüş olduk. Tabi buradaki amaç yerli halkın kadınlarını korumak falan değil, zira yerli halkın metroya bindiğini görmek pek mümkün değil. Onlar konaklarında, hizmetçileri, şoförleri ile yaşayan, Emir'e duacı sefacılar genellikle (eski şehri gezerken "buranın lookılları" diye diye size bilahare bahsedeceğim kendilerinden ;) ). Nüfusun sadece %15'ini oluşturuyorlar ve el üstünde tutuluyorlar. Nüfusun %51'i Hintli, daha sonra büyük bir çoğunluk da Bangladeşli. Şehir Batı'dan gelen expatların ve turistlerin rahat yaşamına göre düzenlenmiş adeta. O yüzden bu kadın ve çocuk vagonu da biraz o işleve hizmet ediyor. Daha rahat ulaşım imkanı tanıyor onlara.     


Neyse, gelelim AVM'ye. Sanki İstanbul'da AVM gezmeye bayılırmışım gibi, İmge AVM arşınlıyor! Sanki bir AVM inanılmaz farklı olabilirmiş gibi. Sanki bir AVM "vay canına!" dedirtebilirmiş gibi. Tertemiz, iç mimarisi zevkli (bizdekilerden zevkli!), içinde hemen her markanın ve ABD ve Avrupa'dan tanıdığınız lezzetler zincirlerinin yer aldığı kocamaaan AVM'ler işte bunlar da. Seviyorsanız en güzelleri burada. Sevmiyorsanız da çıldırmıyorsunuz, ama yine de görmeye gezmeye değer buluyorsunuz o sıcak havada.  


Mall of the Emirates'taki en önemli aktivite alanı elbette Ski Dubai. Kayak giysileri ve ekipmanları kiralayarak snowboard ya da kayak yapabileceğiniz, derslerini alabileceğiniz devasa bir alan içerisi. Dubai sıcağında kar özleyenlerin ilgisini çekebilir. Benim gibi kayakla falan hiç alakası olmayanlar, ömrü boyunca kar görmese özlemeyecek olanlar içinse camın ardından bakıp geçmek en doğrusu. ;) 


İkinci gezdiğim ve en sevdiğim AVM ise açık alanları daha fazla olan, kemerli koridorlar ve avlu alanlarıyla çok daha otantik bir havaya sahip Souk Medinat Jumeirah oldu. Aslında daha çok bir otel çarşısı burası. Çok daha değişik ve şehre ya da Ortadoğu kültürüne özgü şeyler bulabileceğiniz, avlusundaki stantlarından ise hem modern hem geleneksel dekoratif objeler, parfümler, süsler püsler, elbiseler, hediyelikler alabileceğiniz keyifli bir yer.    


Güzel restoranların genellikle yapay nehre bakan yerlere konuşlandığı bu otel, restoran ve dükkanlardan oluşan kompleksin içinden çok güzel Burj Al Arab manzaraları da yakalayabilirsiniz. Yapay nehirde tekneyle gezinebilir, biraz tuzlu olabileceğini önceden bilerek bir akşam yemeğini burada yiyebilirsiniz. Ben gündüz ortamını çok sevdim ve gece de çok keyifli olabileceğini düşündüm şahsen.  


Assolisti sona bıraktım: Dubai Mall. İçinde 1200 mağaza olan dünyanın en büyük AVM'si burası. Bunlara ünlü Galeries Lafayette, Bloomingdale's, vs gibi ünlü çok katlı mağazalar da dahil. Dev bir Akvaryum'a ve buz pateni pistine ev sahipliği yapmasının yanı sıra çok sevdiğim iç mekan şelalesi de görülesi. Singapurlu DPA Architects'in projesi olan bu şelale dört katlı AVM'nin en üst katından en alt katına kadar akıyor ve sanki akışa kapılmış fiberglas erkek figürleri de dalışa geçmiş gibi görünüyor. Bayıldım. Gitmişken yaklaşık 25 metre uzunluğunda ve 8 metre boyundaki Dubai Dino'ya da selam çakmayı unutmayın. 


Dubai Mall'ın sadece çocuk mağazalarından oluşan, sadece lüks alışverişe ayrılmış, sadece elektronik ya da sadece ayakkabı alışverişi için ayrılmış dev alanlarının yanında hem içeride hem de dışarıda (Souk Al Bahar) geleneksel çarşı yeri şeklinde düzenlenmiş bölümleri de bulunuyor. Dünyanın en çok turist çeken yerlerinden biri burası ve iç ve dış alanıyla birlikte elli futbol sahası büyüklüğünde bir metrekareye sahip! O yüzden ayaklarınızı dinlendirmek için sık sık mola verebilirsiniz. Ya da AVM içinde çalışan arabalarla bir mağazadan diğerine gidebilirsiniz. Şaka değil gerçek! 


Bu dev kompleksin yapay gölete bakan açık hava bölümlerinde Dubai'de yapılması gereken en önemli turistik aktivitelerden ikisi karşınızda duruyor: dünyanın en yüksek binası olan Burj Khalifa'ya çıkmak ve akşam fountain show'u (fışkiye gösterisi de diyebiliriz ;) ) izlemek. E turistiz, yapacağız tabi. Bir sonraki post'ta! ;) 

Son Okunanlar, Çevrilenler ve Okunacaklar

Son zamanlarda okuduğum iki kitabın ilki çok sevdiğim Habertürk yazarı Elif Key'in yazılarından bir derleme olarak çıkan Bize İki Çay Söyle idi. Anneanne ve kardeş temalı ilk iki yazı ile beni dağıtıp kendisine bağlayan Elif Key, Anne Olmasaydın Anlardın! yazısıyla ağzına sağlık dedirtti. Ha bir yandan da hem kıs kıs hem otuz iki diş gülmeme neden oldu. Sosyal medya ve Internet üzerinden takip ettiğim ve sevdiğim bir yazardı zaten, kitabıyla birlikte daha da sevdim. Sıcacık kısa yazılar, ülkenin batısına da doğusuna da, kısaca insana, çevreye duyarlı bir kalem. Harika ikili diye işte buna derim. Şimdi ise yanına yıldızlar koyduğum bir sürü hikaye annemin kucağındaki yerini aldı. Siz de okuyun, seveceksiniz. 


İkinci kitap ise Hamdi Koç'tan. Çıplak ve Yalnız'dan sonra eski kitaplarından okuduklarımı yeniden okumaya karar vermiştim. Bu da okumadığım eskilerindendi: Bir Eski Kocanın Öğleden Sonrası. Adeta bir testosteron tufanının ortasında kaldım! O düşüncesiz, bencil, sorumsuz ve yönetici organ olarak beyni seçmeyen -neyi seçtiğini anlamışsınızdır sanırım, detaya girmiyorum ;)- erkek kafası beni çıldırtır ve kitabın başından sonuna kadar o kafayla muhatap olmak zorunda kaldım. İşim zordu yani bir okur olarak, sevgili dostlar.   


Şaka bir yana, yazım diliyle, okuma kolaylığıyla, hikayesiyle falan ilgi çekici olmasına rağmen baş karaktere bu kadar gıcık olmak, kitaptan alınan keyfi azaltıyormuş gerçekten. Ona göre okuyun derim. Ama Hamdi Koç'a bir süre ara veriyor ve nostalji serime başlıyorum. Bir süredir aklımda Şeker Portakalı ve Küçük Prens'i yeniden okumak vardı. Şimdiki kafayla çocukluk favorilerimizi okumanın nasıl geleceğini merak ediyordum. Umarım hayal kırıklığına uğramam. Bir de Şeker Portalalı'na sansür muhabbetinden sonra da aklıma düşmüştü. Neydi acaba bizim psikolojimizi bozmuş olması gereken şey diye görmek istedim. Sansürleyip, toplatırlarsa falan diye de Durucum'a saklayayım dedim bir tane. Kıh kıh, deli miyim neyim? Minnoş daha üç yaşında bile değil! ;) Neyse, anlayacağınız ben çocukluğuma dönüyorum biraz izninizle. ;)

Siz de gençliğinize dönmek isterseniz -ya da zaten 17-25 arasında hayatınızın light ve leziz bir dönemini yaşayan genç kadınlarsanız- benim çevirdiğim şu kitaplara bir göz atabilirsiniz. O yaş hatunlarına keyifli geleceğini düşündüğüm, çıtır çerez okunan, plaj kitabı olabilecek bir seri var karşınızda. Pena Yayınları gururla sunar: İlk Defa, Aslında ve Aramızda, yazar Cora Carmack, çevirmen İmge Tan


Plaj bandanasını kalp şeklinde kitapların önüne koyarak sizlere verdiğim "Çevirmeninden Sevgilerle" mesajını gözden kaçırmadığınızı umuyorum. ;)

Keyifli okumalar. 

Soma’daki “Toplumsal Dönüşüm Projesi” Onlarla Hayat Buldu!

Soma İçin Bir Olduk:  Çocukların yüzündeki gülümseme her şeye değer...


Allianz Türkiye, sivil toplum örgütleriyle el ele vererek, bölgede etkilenen vatandaşlara ulaşabilmek, onların yaralarını sarmak ve yeni başlangıçlarını desteklemek için Soma’daydı. Soma’da 2014’te gerçekleşen ve ulusumuzu derinden sarsan maden faciasının ardından, Afetlerde Psikososyal Hizmetler Birliği (APHB) ve Bilim Kahramanları Derneği (BKD) ile işbirliği yapılarak “Allianz SomaDA”yı (Soma Dayanışma Ağı) geliştirdi.


Soma faciasından en çok etkilenen yerlerden biri de Kırkağaç. Kırkağaç’ta yaşayan 12 yaşındaki Yiğit, okuldaki 12 arkadaşıyla birlikte bir bilim kahramanı ekibi kurdu. Önce yapamayacaklarından korktular. Çalıştılar, çalıştılar, çalıştılar, bilgisayarda yazılım geliştirip, legodan yaptıkları robotlarına yüklediler. Bu bilim yolculuğu, özgüven ve başarı doğru yeni başlangıçları müjdeliyordu.

Allianz SomaDA”yı kapsamında, BKD ile yapılan işbirliği sayesinde, Soma çevresinde, olaydan etkilenen 6 ilçedeki 16 okulun, Bilim Kahramanları Buluşuyor turnuvasına katılımı sağladı. 34 gönüllü öğretmen, 150’ye yakın öğrencinin oluşturduğu 17 farklı Allianz SomaDA takımını 4 ay boyunca turnuvaya hazırladı. Bu yolla, öğrencilerin normal hayata dönüşü desteklenirken, psikososyal ve kişisel gelişimlerine de katkı sağlanması amaçlandı.


Allianz SomaDA”nın bir ayağı da faciadan etkilenen ailelerin çoğunlukta olduğu Dursunbey’deydi. APHB ile yapılan işbirliği sayesinde, Dursunbey’de bir psikososyal destek merkezi açıldı. Çocuklara, yetişkinlere ve gruplara yönelik üç görüşme odası bulunan Dursunbey Psikososyal Destek Merkezi’nin hizmetleri, merkeze uzak bölgelere de ulaştırıldı.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

Leziz Molalarda Bu Hafta

Geçen haftalarda blogu biraz boşladım, çünkü araya küçük bir Dubai kaçamağı ve annoşla biraz gezmece-tozmaca sıkıştırdım. Hal böyle olunca okuduğum, yediğim, içtiğim, gezdiğim, gördüğüm birikti elbette. Bir de artık İsocum'lu günler çok daha değerli, zira sayıları biraz azaldı iş güç nedeniyle. O yüzden her anının tadını çıkarmak lazım diyerek de buralara pek uğramadığım doğrudur. Dubai gezisi de zaten onun iş gezisine dahil olmaya karar vermemizle birlikte bir anda ortaya çıkan bir plandı (ki eylemlerimiz devam edebilir ;) ). Dün akşam İsocum'u yeniden yolcu edip de evde bir başıma kalınca blogumla buluşma zamanının çoktan geldiğini fark ettim ve geçtim bilgisayarımın başına. Haftaya son günlerde uğradığım leziz durakları anlatarak başlayayım dedim. 

Önce annemi trileçe ile tanıştırmak için Beşiktaş'a uğradık. Eski evimizin tam karşısında, Nüzhetiye Caddesi üzerinde yer alan Mom's Profiterol ve Trileçe'nin methini duyup deneyelim dedik. Minnak bir yer, gencecik ve çok tatlı iki çalışanı var ve trileçesi gerçekten çok lezzetli. Beşiktaş'ta pazara falan gittiğinizde aklınızda olsun derim. Tatlı dışında ev yemekleri, börekler ve zeytinyağlılar da var. Denemeye değer. 


Sonrasında biraz Çarşı turu yaptıktan sonra ikinci mola olarak bir "Beşiktaş'ta buz gibi bira molası" klasiği olarak The United Pub'a oturduk. İsocum da orada olduğumuzu duyunca tabi ki iş çıkışı koşarak yanımıza gelip bize katıldı. Buranın bira çeşitliliği ve servis elemanlarının biralar konusunda bilgili olup, sizi yönlendirmeleri bence en harika yönleri. Ortamı ve müzikleri de çok başarılı. Bir sürü açılış ve kapanış biralarımıza tanıklık yapmış olan bu mekanı nasıl daha önce yazmamışım bilemedim. Ayıp etmişim, zira bayılırız kendisine. ;) Dubai dönüşü güneşin tadını bir kez almış olan bendeniz tabi ki yine masanın en güneşli yerine kuruldum ve güneşi önce Leffe'lerle batırdık. Daha sonra İsocum'un favorilerinden dünyanın en eski bira imalathanesinin ürünü olan Weihenstephan biralarına geçiş yaptık. Dile kolay adamlar 1040 yılından beri bira yapıyorlar! Türklerin Anadolu'ya girmesinden bile önce diye başlayıp biraz Malazgirt ve Dandanakan geyiği çevirdiğimiz de doğrudur masada. ;)

  
Üç duraklı mini metronun açılışını biz de coşkuyla kutladık bu arada. Anında atlayıp Hisarüstü durağında indik (hat değiştirmek için bir kere daha para ödenen dünyanın ilk mini metrosunu açan böyyük şehir belediyemize sevgilerimizi (!) yolladık) ve en son herhalde on yıl önce falan gittiğimiz meşhur Doğatepe'de bir öğlen yemeği yiyelim dedik geçtiğimiz Pazartesi. Anneannemle de gitmiştik bir kez, bayılmıştı manzarasına, dolayısıyla yemeklerimizi yerken onu da bol bol anmadan edemedik annemle. Aramızda gibiydi küçük kadın. Doğatepe'nin yemekleri ve servisi gayet iyiydi bu arada. Tabi çok az masa doluydu, belki de ondandır. Ama hem kalamar ızgaradan hem Doğatepe kebaptan çok memnun kaldığımızı söylemeliyim. Fiyatlar ne ucuz ne pahalı diyebilirim. O manzara için değer. Metroyla birlikte aklınıza daha sık gelebilecek yerlerden olabilir. 


23 Nisan tatili bizim için bu yıl alışveriş günü oldu. İsocum'un takım elbise alışverişi için bir sürü sıkıcı erkek mağazası gezip yorulduktan sonra minik bir öğle yemeği molası için Teşvikiye'deki Sushi&Noodle House'a uğradık. MOC'a giderken önünden birkaç kez geçmiştim, ama büfe gibi minik bir yer sanıyordum. Meğer içerisi oldukça genişmiş. Dekorasyon olarak fazla beklentiniz olmasın. Londra'da Soho'daki salaş dim-sum'cıların ortamına sahip bir yer. Ama beklediğimden çok daha lezzetli sushileriyle beni mest etti diyebilirim. Evlere servisleri de varmış üstelik. Çok fazla çeşit var, hem sushi hem noodle hem de diğer Çin yemekleri olarak. Bundan sonra Nişantaşı'ndaki minik atıştırma molaları için yerim belli oldu sanırım. Tiyatro, sinema öncesi de gidilebilir. Fiyatlar sushi için bir servet ödemenizi gerektirmeyecek seviyelerde, makul. Deneyin derim. 


Cuma gününe ise Ankara'dan 23 Nisan tatili için İstanbul'a gelen İsocum'un kardeşi Zeyno'yla başladık. Nişantaşı'nda alışveriş turuna çıkmadan önce biraz sohbet edip, sabah kahvemizi içelim, biraz da enerji alalım diyerek Akaretler'deki Minoa'nın minik bahçesine oturduk. Kitaplarla dolu bir yer asla kötü olamaz, tezimi doğru çıkardı Minoa. Önce kitapları biraz inceledik. Bir sürü değişik çocuk kitabı da vardı bu arada, hemen aklıma Dido geldi. Onu da buraya getirmeliyim. Belki birlikte Durukuş'a bir şeyler seçeriz hem. Ben de seyahat kitaplarının arasına uzun uzun dalmayı ciddi biçimde düşünmekteyim. 

Çok zevkli, insanı mutlu eden, ruhu olan bir kafe burası. Bayıldım, sık sık ve herkesle uğramayı düşünüyorum. Hafif bir yemek ya da akşamüstü içkisi için de uğrayabileceğinizi hatırlatırım. Böyle yerler çoğalsın, n'olur!


Ve kapanışı Adana usulü yapıyorum: kebapla! ;) İsocum'un maç öncesi duraklarından biri olan, bizim de birkaç kez birlikte gittiğimiz, evimize çok yakın, mahalle kebapçımızdan da bahsetmezsem olmaz. Güler Ocakbaşı, bizim için tam da o işte. Canımız lezzetli bir et ya da fıstıklı kebap yemek istediğinde, yanına getirdikleri patlıcanlı meze, ezme salata, tulum peyniri, kaşarlı mantar ve sıcacık çıtır pide ile, belki -yok, yok kesin- bi küçük de alarak kırmızı et sefası yaşadığımız yerlerden biri. Hatta en rahatı. Yakında pijamalarımla gidebilirim, o derece. ;)


Bu kırmızı et meselesi mühim bu arada. Bu aralar unutkanlık başlayınca, eşyaları nereye koyduğumu falan hatırlayamayınca biraz kırmızı et ve B12'ye ağırlık verme kararı aldığım için bu dönem Güler'e de sık sık uğrayabiliriz gibi görünüyor. Gerçi doktor olarak babam ve ruhen ve bedenen beni benden iyi tanıyan İsocum'un teşhisine göre "içkiyi azaltıp, uykuyu artırırsam," sorun kalmayabilirmiş. ;) Benimse emin olduğum tek bir şey var: yaz yaklaşırken yeniden Jatomi'nin yolunu tutmalı ve Rafinera'ya üye olmalıyım. Bu gidişim gidiş değil yani. O yüzden önerilerimi not edin, ama hepsini birden yapmayın benim gibi. ;)

İyi haftalar. 

Sergi Haberi: Değmesin Yağlıboya // Watch Out

Ardan Özmenoğlu 17 Nisan-17 Mayıs 2015 tarihleri arasında “Değmesin Yağlıboya // Watch Out”  isimli solo sergisiyle Galeri İlayda’da sanatseverler ile ikinci kere, altı sene sonra, aynı galeride buluşuyor.

Ardan Özmenoğlu özgün baskı tekniğiyle buluşturduğu post-it notlar ile yarattığı eserleri ve enstalasyonlarıyla tanınmaktadır. Özmenoğlu kendisiyle özdeşleşen neon ve kavramsal işleriyle, bu sergide sanatseverlerin karşısına sergiye adini verdigi neon isi ve ve yeni çalışmaları ile çıkacaktır.

Serginin adı, “Değmesin Yağlıboya  Gırgır dergisinin bir zamanlar en ünlü karakteri En Kahraman Rıdvan’dan sıkça rastladığımız bir replik, halk dilinde bir şey taşınırken kalabalıktan hızlı geçilmesi gerekiyorsa söylenen söz ve Barış Manço’nun değerli plaklarından biri; yedinci albümü. Sergiyle ayni ismi taşıyan eser, Barış Manço’nun aynı adlı albümüyle aynı karakterde yazıldı. Sergi bunlardan referans alıyor ama gerçekliğinde bir sanat görüsü var. Bu sanatta çokça rastladığımız, özellikle ressamların yağlı boya tablolarında önem verdiği ve eseri taşırken çokça söylediği, bütün bu anlamlarından çok başka bir yaklaşım. Aynı zamanda çağdaş sanatçıların günümüzdeki bir tutumu!


Sanatçının sergide anlatacakları gene bize ait olan, unuttuğumuz bazen çok gördüğümüz veya çok duyduğumuz için farkına varamadığımız “hayatımız”.  Bu sergisi için karışık teknikle ürettiği ‘desenli rögar kapakları” adını verdiği üç boyut izlenimli, çok-katmanlı,  izleyiciyi eserin karşısında tutsak bırakan eserler üretmektedir. Özmenoğlu, alışılagelmiş, yürürken gözümüzün alıştığı obje ve nesneleri, sabit hallerinin  dışına çıkarak kendine göre yorumluyor. Geleneksel formundan çıkararak geometriye sunduğu bu simgeler üstünden aynı zamanda bir sanatçı olarak kendisini ve bizi  tanımlıyor.


Alışılmış kalıpların dışında özgün, orijinal fikir ve tekniği ile göz dolduran ender çağdaş sanatçılarımızdan olan Ardan Özmenoğlu’nun “Değmesin Yağlıboya” isimli solo sergisi 17 Nisan – 17 Mayıs 2015 tarihleri arasında Galeri İlayda’da izlenebilir.



Ardan Özmenoğlu (d.1979, Ankara), Çağdaş Sanatçı. Lisans ve lisansüstü eğitimini  Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi’nde tamamladı. Eserleri esas olarak, özgün baskı tekniklerini farklı materyal yüzeylerinde kullanarak oluşturduğu mekana özgü enstalasyonlar, resimler ve bu teknikle buluşturduğu transparan cam heykeller oluşturmaktadır. Berkeley Kala Art Enstitüsü, Berlin; Ateliergemeinschaft Milchhof e.V. ’de, Belçika; Frans Masereel Sanat Merkezi’nde ve Kulturkontakt Austria, Viyana’da davetli sanatçı olarak çalıştı. Sanat eserleri dünya çapında gösterilen sanatçı İstanbul ve New York’ta yaşamını sürdürmektedir.

Galeri İlayda

Adres: Hüsrev Gerede Cad. No:37 Teşvikiye Tel    : 0.212.227 92 92

Galeri İlayda, Pazar günleri hariç, her gün 10:00 ile 19 :00 arasında açıktır. Altında ve karşısında otopark mevcuttur.

Loco&Matto

Geçtiğimiz Çarşamba akşamı saat 18.00'de leziz ve bol kalorili bir blogger etkinliği için Loco&Matto'ya gittik. Burası ufacık tefecik, ama içi dolu şirincik bir dükkan. Bağdat Caddesi'nin Şaşkınbakkal bölümünde yol üstünde bir kaçamak durağı. E ben de o gün yaza hazırlık amaçlı sağlıklı beslenme ve egzersiz programına biraz ara vererek tatlı bir kaçamak yaptım sayelerinde. Kesinlikle değdiğini düşünüyorum, pişman değilim. ;)


Burası sadece tatlı kaçamaklar için uğrayacağınız bir yer değil. Alışveriş arası acıktığınızda durup atıştırmalık olarak alabileceğiniz nefis panzerotti ve empanada çeşitleri de var. Biz domates ve mozzarellalı ile kıyma ve mozzarellalı panzerottilerden denedik. Çok lezzetlilerdi. Yok ben tatlı kaçamaklar insanıyım, diyorsanız o zaman işiniz daha keyifli olacak. Kahveniz hazırlanırken hangi churros'u yemek istediğinize karar vermeniz gerekiyor. 


İspanya ve Latin Amerika'ya özgü bu nefis lezzetlerden churros benim Avrupa tatillerindeki favorilerimdendir. Noel pazarlarında da mutlaka görmüşsünüz külahların içinde satılan churros'ları. Amerikan tarzı churros da var isterseniz; tarçın ve şeker kaplamalı, ama sossuz olanı (sağda altta). Ama ben çikolata sosuna batırılarak yenen İspanyol usulü klasik churros'un hastasıyımdır. Burada bir de ilk kez denediğim beyaz/sütlü/bitter çikolata dolgulu churros'lar da vardı ve kesinlikle çok başarılılardı.


Yıllar önce bir Noel pazarında ilk kez bu lezzetle tanıştığımda "İstanbul'da bunu açmak lazım," demiş ve minik kulübesinden, hazırlayan kızların önlüklerine kadar bir sürü şeyi hayal etmiştim. Tabi her zamanki gibi bir heves kurulan bir hayal olarak kaldı ve unutulup gitti dönünce. Ama Enes kardeşler hayallerini hayal olarak bırakmayıp, bir adım ötesine geçmeyi, gerçekleştirmeyi başaran gruba giriyorlar. Eski bir bankacı olan büyük kardeşin anlattığına göre kostümleri, külahları, külahların yerleştirileceği karo delikleri olan masaları, rengarenk karton bardakları ve sarmaş dolaş kedi tuzluklarıyla bile birebir kendileri ilgilenmişler, tasarımlarından yapımlarına kadar her işle uğraşmışlar. Şimdi de bu leziz kaçamakları güler yüz eşliğinde bizlere sunuyorlar. 


İçleri taze sebze ve et ile doldurulmuş panzerotti ve empanada çeşitlerinden denemek ya da hamuru Loco&Matto ekibi tarafından özenle hazırlanan churros'lardan yemek için buraya mutlaka uğrayın derim. Bu arada Loco ve Matto da "çılgın" anlamına geliyormuş. Biri İtalyancada, diğeri İspanyolcada. Bir çılgınlık yapıp kurumsal hayattan böyle tatlı bir dünyaya atılan çılgın kardeşler ismi de kendilerine göre seçmişler anlaşılan. ;) 


Masadaki tuzlukları çaktırmadan çantama atıp eve getirdiğimi düşünmüyorsunuz, değil mi? Onlar çılgın şefimizin bizleri uğurlarken verdiği minik ve şirin bir hediye olarak benimle birlikte eve geldiler. İsimlerini de günün anısına Loco ve Matto koydum. ;)

Alışveriş sırasında enerji depolamak için ilk fırsatta deneyin derim bu güzellikler. Bakalım siz de beğenecek misiniz?