Dil Emeği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dil Emeği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Son Okunanlar, Çevrilenler ve Okunacaklar

Son zamanlarda okuduğum iki kitabın ilki çok sevdiğim Habertürk yazarı Elif Key'in yazılarından bir derleme olarak çıkan Bize İki Çay Söyle idi. Anneanne ve kardeş temalı ilk iki yazı ile beni dağıtıp kendisine bağlayan Elif Key, Anne Olmasaydın Anlardın! yazısıyla ağzına sağlık dedirtti. Ha bir yandan da hem kıs kıs hem otuz iki diş gülmeme neden oldu. Sosyal medya ve Internet üzerinden takip ettiğim ve sevdiğim bir yazardı zaten, kitabıyla birlikte daha da sevdim. Sıcacık kısa yazılar, ülkenin batısına da doğusuna da, kısaca insana, çevreye duyarlı bir kalem. Harika ikili diye işte buna derim. Şimdi ise yanına yıldızlar koyduğum bir sürü hikaye annemin kucağındaki yerini aldı. Siz de okuyun, seveceksiniz. 


İkinci kitap ise Hamdi Koç'tan. Çıplak ve Yalnız'dan sonra eski kitaplarından okuduklarımı yeniden okumaya karar vermiştim. Bu da okumadığım eskilerindendi: Bir Eski Kocanın Öğleden Sonrası. Adeta bir testosteron tufanının ortasında kaldım! O düşüncesiz, bencil, sorumsuz ve yönetici organ olarak beyni seçmeyen -neyi seçtiğini anlamışsınızdır sanırım, detaya girmiyorum ;)- erkek kafası beni çıldırtır ve kitabın başından sonuna kadar o kafayla muhatap olmak zorunda kaldım. İşim zordu yani bir okur olarak, sevgili dostlar.   


Şaka bir yana, yazım diliyle, okuma kolaylığıyla, hikayesiyle falan ilgi çekici olmasına rağmen baş karaktere bu kadar gıcık olmak, kitaptan alınan keyfi azaltıyormuş gerçekten. Ona göre okuyun derim. Ama Hamdi Koç'a bir süre ara veriyor ve nostalji serime başlıyorum. Bir süredir aklımda Şeker Portakalı ve Küçük Prens'i yeniden okumak vardı. Şimdiki kafayla çocukluk favorilerimizi okumanın nasıl geleceğini merak ediyordum. Umarım hayal kırıklığına uğramam. Bir de Şeker Portalalı'na sansür muhabbetinden sonra da aklıma düşmüştü. Neydi acaba bizim psikolojimizi bozmuş olması gereken şey diye görmek istedim. Sansürleyip, toplatırlarsa falan diye de Durucum'a saklayayım dedim bir tane. Kıh kıh, deli miyim neyim? Minnoş daha üç yaşında bile değil! ;) Neyse, anlayacağınız ben çocukluğuma dönüyorum biraz izninizle. ;)

Siz de gençliğinize dönmek isterseniz -ya da zaten 17-25 arasında hayatınızın light ve leziz bir dönemini yaşayan genç kadınlarsanız- benim çevirdiğim şu kitaplara bir göz atabilirsiniz. O yaş hatunlarına keyifli geleceğini düşündüğüm, çıtır çerez okunan, plaj kitabı olabilecek bir seri var karşınızda. Pena Yayınları gururla sunar: İlk Defa, Aslında ve Aramızda, yazar Cora Carmack, çevirmen İmge Tan


Plaj bandanasını kalp şeklinde kitapların önüne koyarak sizlere verdiğim "Çevirmeninden Sevgilerle" mesajını gözden kaçırmadığınızı umuyorum. ;)

Keyifli okumalar. 

Kitaplar...Sokaklar...Dükkanlar...Ve Kahve Molası... :)

İdefix Sanal Kitap fuarı listeme annemin kendisi için eklediği üç Alice Munro kitabını o gelene kadar okumayı başardım! Bazı Kadınlar'ın birkaç öyküsü eksik kaldı (ama yine de annemle yolladım kitabı, ne de olsa oraya gittiğimde koşu bandında falan bitiririm diye düşündüm) ve Çocuklar Kalıyor'daki iki öyküye ısınamadığım için geçtim. İtiraf ediyorum annem olmasaydı 82 yaşındaki bu Nobel ödüllü Kanadalı kadın yazarla hiç tanışmamış olacaktım. Çünkü ben öykücü değil romancıyımdır daha çok. Ama bu kez bu festival filmi tadındaki öyküler o kadar iyi geldi ki. Bir de spor yaparken okumak da çok keyifliydi: 25 dakikalık bisiklet seansında bir öykü bitecek! ;) 

Yazarın yalın bir dili ve doğal bir anlatımı var. Öykülerindeki psikolojik derinlik de çok etkileyici. Genellikle kasaba yaşamını ve kadını merkez alan öyküleri var. Ben sondan başa giderek okudum kitaplarını ve en son çıkan Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik ile (birkaç öyküsünü Adana'ya bıraktığım) Bazı Kadınlar favorim oldu. Siz de üçünü birden almayacak olsanız bile tadımlık bir tanesini seçip tanışın derim bu olgun kalemle.Pişman olmazsınız. 

Olgun kalemden sonra sırada yeni nesil yazarlardan biri var. Yirmili yaşlarda ve henüz yirmilerindeki gençlerin dertlerini eğlenceli bir dille kaleme alan bir yazar Cora Carmack. Dert derken, "sınıfın tek bakiresi benim, bir an önce bundan kurtulmalıyım" diyen Bliss'in müthiş derdinden bahsediyorum mesela. Bu sefacı ecnebilerin dertleri de böyle işte n'aparsınız. Peki, benim ne işim var bu çoluk çocukla, diye soruyorsanız hemen söylüyorum: "Efenim, bendeniz kitabın çevirmeni oluyorum." Çocuklar yazmışlar, yaşamışlar, ben de önceki kuşaktan ablaları olarak çeviriye el atayım dedim..:P Ay zaten benim gibi kafa abla nereden bulacaklar ayol! Güzel bir ekip olduk bence kendileriyle. Hatta yakın bir zamanda yine Pena Yayınları'ndan çıkması planlanan serinin ikinci kitabını çevirmek için de kolları sıvayacağım gibi görünüyor. Bana kolaylık, kanı kaynamakta olan fıkır fıkır, kıpır kıpır genç okurlara da iyi okumalar diliyorum. Umarım beğenirsiniz.  


Bu aralar sürekli kitaplardan bahsediyorum diye eve kapanıp kaldığımı da düşünmeyin. Geçen hafta annemin burada olduğu günler yine İstanbul sokakları bizleri bekliyordu. Ve bu aralar en favori rotamız olan Galata'yı da pas geçmedik elbette. Aşağıda bu turdan renkli kareler var. Lüleci Hendek Sokak'ta bulunan Hiç ve Kuzzi'yi didikledik bu kez ek olarak. Hatta kalbim Kuzzi'deki objelerde kaldı diyebilirim. Sorduğum harika bir tasarım objenin fiyatı 22.000 TL çıkınca aklım pek kalmadı doğrusu! :) Ama gözünüz korkmasın, her şey o civarda değil. Çok güzel Urart ürünleri -tabaklar ve şamdanlar- de var bu nefis dükkanda. 


Yine de biz hem didikleyip hem de ganimet edinebileceğimiz sokaklara dönelim dedik bir an önce. Serdar-ı Ekrem'deki ve Galata Kulesi'ne çıkan diğer ara sokaklardaki dükkanlara daldık sırasıyla. Halt geçen sefer Dido'ya yaramıştı (çiçekli abajurlar), bu kez anneme yaradı. Deri-turkuaz karışımı nefis bir bileklik kaptı oradan. Lokumcu, kutucu, takıcı, havlucu, vs derken bir kahve molasını hak ettik ve klasik mola yerimize gittik. 


Nikol Galata'da Anne Taintor'dan alıntılar ve bir dilim Nutellalı, fındıklı cheesecake eşliğinde kahvelerimizi içtikten sonra akşam İso'cumla buluşup iki önceki yazımda sözünü ettiğim Evim! Güzel Evim! oyununu izlemeye gittik. Eee, ben bu şehri nasıl sevmem şimdi, sorarım size..;)

Yarın harika bir tiyatro oyunundan daha bahsedeceğim sizlere. Bende kalın.. 

500. Okur Şerefine Kitap Hediye Ediyorum! :)

Takipçilerimin sayısı 500'e yükselmişken içimden geldi, 3 okuruma kendi çevirdiğim kitaplardan istedikleri bir tanesini hediye etmek istedim. 


Kitap isteyenlerin ne mi yapması gerekiyor? Çok basit. "Siz de bana bir hediye verecek olsaydınız bu ne olurdu?" sorusuna yanıtlarınızı bekliyorum. :) Hiçbir limitiniz yok, unutmayın. Hayal gücünüzle limitlisiniz. Yanıtlarınızı da istediğiniz yolla gönderebilirsiniz. Twitter, e-mail, Instagram, buraya yorum, güvercinle mesaj, her şey kabulüm.:) Beğendiğim yanıttan birkaç tane gelmesi halinde ilk göndereni seçeceğim, ona göre.

10 Ekim akşamına kadar yanıtlarınızı gönderebilirsiniz. Kazananları 11 Ekim'de buradan açıklayacağım ve daha sonra adreslerini ve hangi kitabı istediklerini e-mailime isteyeceğim. 

Haydi bakalım, süreniz başladı! İyi olan kazansın.. :)

Vee sonuçları açıklama zamanı geldi çattı. İşte ilk üçü açıklıyorum:
1. Pınar H.: Bana attığı e-mail'de özetle: "Hayatı güzel, dolu dolu,samimiyetle "yaşadığımı" ve sizlere de çok güzel yansıttığımı, dolayısıyla boşa geçen tüm zamanlarını -en güzel yaşanacağından emin olarak- bana vereceğini" söylemiş. Bu cevaba bayıldım ve kazananlar arasında olması halinde istediği "Yeni Bir Sen" kitabını onun için ayırdım.
2. Orçun: limitsizsiniz derken bunu kastetmiştim işte: hep hayal ettiğim bir şeydir bu ve Orçun sağ olsun, "süper güç" olarak bana bunu hediye etti. Harika fikir!
3. Naz: ışınlanma odası! İstediğim koşullar altında istediğim döneme hem de.. Daha ne olsun, süper! 
Bu durumda artık keyifle doldurmam gereken bir sürü boş vaktim var, istediğim yere ve zamana ışınlanabiliyorum ve istediğim şeyi yiyip içip kilo almıyorum! Artık hayat kesinlikle bana güzel! :) Kazananlara bana bu hediyeleri layık gördükleri için çok teşekkür ediyor ve adres bilgilerini ve istedikleri kitabın adını e-mail adresime bekliyorum. 

Ve diğer yanıtlar için de herkese teşekkürlerimi ve sevgilerimi gönderiyorum. Hepinizin hediyeleri çok özel ve güzeldi. En güzeli de birbirimizi tanıdığımızı görmekti. Tiyatro biletleri, kitaplar, Guinnessler, İso'cumla çıkacağım tatil için biletler, iş teklifleri (son ana kadar Keyifname ilk üçün arasındaki yerini korudu ama ışınlanma odası teklifine ne yazık ki karşı koyamadım Keyifname'cim), helikopter turları, istediğim yere istediğim eşyalarla gidebilmem için uçak, arkamdan su dökerek şu an en sıcak ülkeye göndermeler.. Süpersiniz, ne diyeyim! :)

Sinemcim ve Gizemcim,
Sizler blogdaşlık dışında bir de arkadaş kategorisinde olduğunuz için torpil olmasın diye sizleri yarışma dışı bıraktım. Umarım beni anlayışla karşılarsınız. Ama kazananlar kitaplarını seçtikten sonra istediğiniz kitap olursa haberim olsun.. Bu arada ikinizin de hediyelerine tabi ki bayıldım. Harikasınız! Ama Sinemcim biliyorsun, usulüne alıştığım balık yoksa hayatta gitmem o pediküre..:)
Bu hediye verme işini sevdim ben.. Ara sıra tekrarlamalı.. Hepinize sevgiler...

Ben Bu Sene Bunu Yaptım! :)

Bu yazımda bahsetmiştim: hayatta yapmayı, en azından denemeyi istediğim şeylerden biriyle ilgili bir adım attım diye. İşte şimdi zamanı geldi, açıklıyorum: ben bu sene resim kursuna gittim! Eline daha önce hiç fırça almamış, kara kalemle çöp adam bile çizmemiş biri olarak her hafta bir kez yeni bir şeyler öğrenmek için harika bir hoca eşliğinde aşağıda gördüklerinizi yaptım. Tamam biliyorum, hiçbiri birer sanat eseri değil ama benim için büyük bir değişiklik ve önemli bir adımdı. Aklımda kalmasını istemediğim şeylerden biriydi. Bu işin sırf yetenekle mi ilgili olduğunu, yoksa öğrenilebilir bir şey mi olduğunu merak ediyordum. Beni takip edenler bilir, resim sergilerini gezmeye bayılırım, hatta pek çok yerde de bahsetmişimdir: bir sonraki hayatımda Barcelona'da yaşayan İspanyol bir ressam olmak istiyorum diye. Bir elimde şarap kadehim, bir elimde fırçam, önümde tuvalim, Barrio Alto bölgesindeki yüksek duvarlı atölyem ve ben... İşte hayalim...:)

Her neyse, sonuçta bir adım atmadan neler yapabileceğimi (ya da yapamayacağımı) hiçbir zaman bilemeyeceğime karar vererek bu sene Ekim'de başladım kursa. Önce bunlarla başladık: 


Yani elimize kara kalemi alıp temel şekilleri çizerek, ışık nereden vurursa gölge nasıl olur diye düşünerek, keskin gölgeler ve ışıkları nerede kullanmamız gerektiğini, tonlamayı öğrenerek bir süre çizimler yaptık. Dokuları vermeyi de öğrenmemiz gerekiyordu ama ben ne yazık ki mandalina ve portakalın o pütürlü yüzeyini bir türlü beceremedim. Hatta İso'cum birkaç tane meyve-sebze çizdiğim kağıtlardaki mandalinaları gördükçe benimle "Komutan Logar, bilinmeyen bir cisim yaklaşıyor!" diye dalga geçiyordu. :) 

Sonra aşağıdaki gibi ayakkabılar, çantalar, şapka ve şemsiye gibi değişik objeler çizmeye başladık. "Hımm, fena iş çıkarmıyorum sanki"  diye düşünmeye başladığım zamanlardı bunlar. Kara kalem gerçekten zordu ama çok da zevkliydi bana göre. Mine Hoca çok uzun bir süre kara kalem çalışmamızı istedi (o zamanlar sıkılmıştık, bir an önce yağlıboyaya geçmek istiyorduk, ama şimdi ne kadar haklı olduğunu anlıyorum).


Sonra eller, ayaklar, yüzler, vücutlar çizmeye başladık. Yine hocamızın önerdiği bir kitaptan bakarak yapmaya çalıştığımız bu çizimlerde benim çizdiğim suratların hepsi homo sapiens tadında oldular! Ama geri kalanı fena sayılmazdı yine. "Aman neyse, sonuçta portre ressamı olmayıveririm ben de!" diye düşünerek bu bölümü de moralimizi yüksek tutarak atlattık.:)


Moral olarak ilk çöküşü suluboyada yaşadım sanırım. Bizim gibi acemi ellerde adeta bir kabusa dönüşen suluboya beni resimden soğutmak üzereydi ki neyse çok kısa sürdü. Fırçayı dokundurduğun anda doğru düzgün bir şeyler çıkarmak zorundasın, yoksa çok fazla düzeltme şansın yok! Daha renkleri bile yeni tanımaya başlayan bizler için durum faciaydı. Kendi adıma konuşayım: ilkokuldayken resim derslerinde yaptığımızın pek üstüne çıkamadım sanıyorum! Yine de "İmge" diye imzamı atmaktan vazgeçmemişim görüyorsunuz.:) 


Suluboyadan sonra bir tutam da guaj boya çalıştık. Sadece bir fikrimiz olsun diye yaptığımız guaj boyayı üzerinde düzeltme yapabilme ve birkaç kat geçebilme imkanı verdiği için suluboyadan kesinlikle daha çok sevdim. Hatta yağlı boyanın bile ilk zamanlarına göre daha çok sevdim diyebilirim. Ama aslında sevmediğim şey yağlı boya değil kullandığım malzemelermiş, biraz geç anladım! Neyse guaj boya ile böyle bir şey yaptık mesela:


En sonunda geldik merakla beklenen ana: yani yağlıboyaya! Son haftalardaki yağlı boya maceralarımda öğrendiklerim şunlar: öncelikle her türlü malzemenin en kalitelisini alırsanız yaptığınız işten daha çok keyif alırsınız. İlk başta aceleyle bir kırtasiyeden aldığım tuvaller o kadar kötüydü ki ne yaparsam yapayım sonuç alamıyordum. Yine aynı şekilde boyaların da çok yağlı olanını seçmişim ki son haftaya kadar onlarla cebelleştim. Ama geç de olsa iyi malzemenin ne kadar fark yaratabileceğini öğrenmiş oldum. O yüzden fırçadan tuvale, boyadan resim yağına kadar her şeyin en iyisinden almaya bakın ki şevkiniz kırılmasın. Malzeme için size Teşvikiye'deki Colorbox'ı öneriyorum. Adres ve telefon isteyenler bana mail atabilirler. 

Ayrıca bu işin inanılmaz bir emek ve sabır işi olduğunu da öğrendim. Doğadaki her şeye başka bir gözle bakmak gerektiğini, farkındalık içinde bir gözlemin ne kadar yararlı olabileceğini öğrendim. Müzelerde, sergilerde hayranlıkla izlediğim tabloların gerçekten hayranlık duyulası şeyler olduklarını bir kez daha anladım.  Yüz ifadelerini yapmanın, cam, ahşap, suyun parlak yüzeyi, dalga köpüğü, bulut, vs gibi binlerce farklı dokuyu ve görüntüyü tuvale yansıtmanın ne kadar zor olduğunu gördüm. Hepimizin ne kadar geliştiğini gördükçe bu işte çok çalışmanın ne kadar fark yaratacağını fark ettim. Ama elbette doğuştan yeteneğe sahip olmanın da ayrıca bir fark yaratabildiğini gördüğümüz örnekler de vardı sınıfımızda. O yüzden hâlâ resim yeteneğinin Tanrı vergisi bir armağan olduğunu düşünüyorum. Olsun varsın, ben de bir Monet olmayıveririm artık. :)


Şaka bir yana en son şu pancarcı kadını bitirip, sağ alt köşeye "İmge"yi kondurup sezonu kapattım sevgili okur. Güzel bir mesafe kat ettim, daha işin çok başındayım ve gideceğim yol çok uzun. Ama en azından denediğim ve sevdiğim bir uğraşım ve harika sınıf arkadaşlarım oldu bu sene. Gelecek sene de aynen devam etmeyi düşünüyorum. Mümkünse aynı ekiple (elimde netliği çok da harika olmayan bu iki toplu fotoğraf var, ekibimizi mecburen bunlardan tanıyacaksınız artık).:)


Son olarak bizden güler yüzünü hiç eksik etmeden, her hafta hepimizle tek tek ilgilenen hocamız Mine Barışık'a kocaman teşekkürlerimi gönderiyorum. Gelecek sene resim yapmaya devam etmek istiyorsam nedeni Mine Hoca'dır. İkinci teşekkür de keyifli sınıf ekibimize gidiyor. Öğlenleri balkon sohbetlerimizi, çay saatlerimizi, sabah kahvelerimizi, şakalaşmalarımızı ve tüm artistliğimizle havalara girip ileride hangi tablomuzu ne kadara satacağımızı planlayışımızı özleyeceğim.:) Üçüncü teşekkür de beni hep destekleyen, Perşembe sabahları işe giderken beni kursa bırakan, moralim bozulduğunda motive eden ve "bilinmeyen cisimler" de yapsam her zaman hayranım olmaya devam eden kocacığıma gelsin. :) 

Okulum bittiğine göre bence ben artık tatili hak ettim, ne dersiniz? 
İyi haftalar hepinize..






Kitaplar: Bir Okudum Bir Çevirdim

Sırada yine iki kitap var, birini okudum diğerini ise çevirdim. Bu aralar akşamları uyumadan önce değil de sporda konsantre olarak kitap okuyabiliyorum. Elizabeth Dunkel'in Her Kadın Bir Rus Şaire Âşık Olur kitabı da geçen haftaki spor seanslarım sırasında bitirdiğim sürükleyici bir roman. Ama kesinlikle kadınlara önerebileceğim bir roman olduğunu belirteyim. Otuzlu yaşların ikinci yarısında, başarılı bir reklamcı ve sosyal faaliyetleri yoğun bir Rus kökenli Amerikalı kadın Kate.. pardon Katia. New York'ta sürdürmekte olduğu bu yoğun  ve aktif yaşamının en büyük problemi yalnızlığı, yani aşık olacağı erkeği bulamıyor olması. Bu konuya inanılmaz kafayı takmış durumda. O kadar ki psikologu Frank ile sohbetlerinin büyük bir bölümünü de bu konu oluşturuyor. Bu sırada kardeşi sayesinde kendi ülkesinden sürgün edildiği için Paris'te yaşayan Rus şair ve yazar Boris Zimov ile tanışan Katia'nın yaşamında büyük bir değişim başlar. Sürekli kendini sorgulayan Katia, yaşadığı aşk(lar) sayesinde kendini tanımaya ve keşfetmeye başlamış ve sonunda aşkı fazla sorgulamaması gerektiğini öğrenmiştir. Okuması çok keyifli, kadın ve erkeğin aşk karşısında yaşadıkları şaşkınlık ve bocalamaları güzel bir dille anlatan, psikolojik çözümlemelere yer veren, yalnızlığı ve en önemlisi önce kendini sevmeyi başaramadan hayatı huzurlu bir düzene sokmanın imkansızlığını gösteren güzel bir kitap. Öneririm.


Not: Biraz "Ye, Dua Et, Sev" gibi bir kendini arayış yolculuğu tadı aldım bu kitaptan (ki onun kitabını okumamış, sadece filmini izlemiştim. Bu arada bu kitabı da okurken zihnimde filmleştirdim ve karakterler bile hâlâ capcanlı gözümün önünde duruyorlar!)


Ve duyduk duymadık demeyin: el atmadığım konu kalmasın, diyerek baharatlar alemine dalan ailenizin çevirmeni İmge Tan'ın çevirdiği son kitap Doğu'nun Armağanı raflarda!! Yale Üniversitesi'nden Prof. Paul Freedman'ın araştırmaları sonucunda ortaya çıkan bu kitapta başlıca şifa, yemek ve koku alanlarında kullanılan baharatların Ortaçağ'dan günümüze ve Doğu'dan Batı'ya yolculukları anlatılıyor. Özellikle Ortaçağ'daki ziyafet sofraları ve yemek tarifleriyle ilgili bölümlerin gerçekten ilgi çekici olduğunu söyleyebilirim. Ve elbette baharatların olduğu diyarları keşfetmek üzere yapılan yolculuklar da öyle. Yine de geniş bir kitleye değil, bu konuyla ilgilenen özel bir kitleye önerebileceğim bir kitap bu. İlginizi çekiyorsa, haberiniz olsun: Doğu'nun Armağanı taze taze Everest Yayınları'ndan çıktı!

İyi okumalar...

Aşktan ve Gölgeden ve Atomların Dansı

Evet, el atmadığım konu kalmasın diyen çevirmen blogger İmge Tan'ın çevirdiği son kitap raflarda sevgili okurlar! Bu kez popüler bilim serisinden bir kitapla karşınızdayım: Atomların Dansı! Biraz Kuantumdan Zarar Gelmez kitabının ödüllü yazarı Marcus Chown, bu kez Evren hakkında bilmemiz gereken her şeyi anlatıyor bize. Yine anlaşılır örneklerle ve sade bir biçimde elbette. Ders olarak fizikten hiçbir zaman çok hoşlanmamışımdır (hatta her zaman kaçmışımdır), ama fizikçi kardeşim Ongun'un bir fizik olayını hayattan örneklerle ve anlayabileceğim bir şekilde anlatışını dinlemeyi çok severdim. Merak edilen bir konuyu formüller, başka bir dil kadar yabancı gelen kelimeler ve semboller olmaksızın gündelik yaşamdan örneklerle öğrenmek gibisi yok. İşte Marcus Chown da o açıdan aynı Ongun! :)  Camdaki yansımanızdan yola çıkarak evrenin rastlantısallık esasları üzerine kurulu olduğunu ya da ayarı bozuk bir TV'deki hareketsiz bir görüntü ile büyük patlama arasındaki bağıntıyı size son derece sade ifadelerle anlatıyor. İçinde yaşadığımız bu Evren'i merak ediyorsanız bu kitabı da keyifle okuyabilirsiniz. Yine de Bilim ve Felsefe serisinden çıkan bir kitap olduğunu  hatırlatırım.


Bahsedeceğim ikinci kitap ise bir roman. Her gittiğimde yeni bir şeyler bulduğum D&R 4 TL'lik kitaplar bölümünden aldığım Aşktan ve Gölgeden adlı romanı bir solukta okudum ve çok etkilendim. Şilili yazar Isabel Allende'nin bizi askeri diktatörlüğün pençesinde kıvranan bir Latin Amerika ülkesinde değişik sınıflardan insanların yaşadıklarına götüren bu harika romanının etkisinden uzun süre kurtulamayacağım sanırım.  "Bu öykü, birbirlerini amansızca seven, böylece sıradan bir varoluştan kendilerini sakınan bir kadınla bir erkeğin öyküsüdür..." diye bir notla kitaba başlayan yazarın aşık çifti Francisco ve Irene'nin ülkelerindeki korkunç düzene ve insan yaşamının ucuzluğuna rağmen verdikleri cesur mücadele akıllardan kolay kolay çıkmayacaktır. Biri eğitimli orta sınıftan diğeri ise köylü sınıfına mensup Leal ve Ranquileo ailelerinin farklı şekillerde olsa da yaşadıkları dramlar, yüksek sınıftan olmasına rağmen bencil ve duyarsız annesi Beatriz'in aksine gerçeklerin ortaya çıkması için var gücüyle çaba gösteren genç gazeteci Irene, Floresler ve Ranquileolar'ın kızları Evangelinalar'ın hüzünlü öyküleri ve daha neler neler. Isabel Allende'nin Ruhlar Evi ve Paula'sını almak aklımdaydı ama açılışı bu kitapla yapmış oldum. Artık tüm eski kitaplarını alıp okumak farz oldu. Sizi bilmem ama ben çok seviyorum bu Güney Amerikalı yazarların büyülü gerçekliklerine dalmayı. Size de tavsiye ederim...

Efsane Hocamız ve Dipteki Çocuk

O bir efsaneydi... Bir ODTÜ efsanesi... Daha doğrusu bir ODTÜ İşletme efsanesi... ODTÜ İşletme'nin olay adamı... En sevileni, en nefret edileni, en korkulanı, en renklisi... Ama başına mutlaka "en" eklenecek pek çok özelliği olanlardan biri... Eminim yukarıda bir yerlerden emeğinin geçtiği tüm öğrencilerine bakarak gurur duyuyordur (benim gibi o bölümden mezun olup da çevirmenlik yapmaya karar verenler hakkında ne düşünüyordur bilemem gerçi :) ), çünkü o tüm İşletme bölümü öğrencilerinin üstün varlıklar olduğuna inanır ve öyle davranırdı. Elbette öyle düşünen biri olarak bizlerden beklentileri de çok büyüktü. Ama bu büyük beklentiler sizi korkutmaz, aksine kendinize daha da güven duymanızı, gururlanmanızı ve iyi hissetmenizi sağlardı.  

İşte 2006 yılında aramızdan ayrılan ve derslerine girme fırsatım olduğu için kendimi çok şanslı hissettiğim bu efsane adamın sağlığında başlayan kitap projesi, araya giren hastalık ve ne yazık ki ölüm süreciyle birlikte bir süreliğine rafa kaldırılmış. Yıllar sonra yeniden gündeme gelerek en sonunda basılan "O, Muhan Soysal'dı" kitabını okurken adeta yeniden Muhan Hoca'nın amfi derslerine dönmüş gibi hissettim. Sınıflarında yaşanan ve askerlik hikayeleri gibi abartılı görünen ama hepsinin son derece gerçek hikayeler olduğu öğrencileri tarafından çok iyi bilinen (!) o hikayeleri okurken o günleri hatırladım. Benim gibi zaman konusunda inanılmaz hassas ve her yere erken giden bir insanın Muhan Hoca'nın sınavının olduğu gün okul otobüsünün kalktığı saatte uyanıp apar topar son dakika okula yetişerek sınava girebildiğim o kabus günü hatırladım. O gün yaşadığım korku sanırım ömrümden birkaç yıl yemiştir, çünkü Muhan Hoca bu! Sınav saati 20:30 ise 20:31'de gelsen "Çık dışarı, uçak kalktı!" diyerek kovacaktır seni sınıftan! Dört yıllık ODTÜ tarihim boyunca tek geç kalma korkusu yaşadığım dersin de Muhan Hoca'nın dersi, hem de sınavı olması nasıl bir Murphy Kanunu örneğidir ama! 

Kitapta derslerden tanıdığımız Muhan Hoca'nın hiç bilmediğimiz yönlerini de öğreniyoruz. Haşarı gençlik yılları, "en büyük özgürlük mutlu bir evliliktir" diyebileceği kadar sevdiği ailesi ve ölümüne dek sürdürdüğü mutlu evliliği, Türk toplumundaki haset, ussallıktan uzaklık, kültür ve aydın olmak ile ilgili düşünceleri, solcu mu yoksa "kurt köpeklerini öğrencilerinin üstüne salan bir faşist (!)" mi olduğu, eğitim ve üniversitelerin nasıl olması gerektiği konusundaki düşünceleri ve daha pek çok şey anlatılıyor. Hiç tanımamış olsanız bile bu ezberbozan, yenilikçi, yaratıcı, kıpır kıpır küçük dev adamdan öğreneceğiniz çok şey olabilir. Tanıyanlar, namını duyanlar ve bir dönem dersine girmiş olanların ise kesinlikle okumasını öneriyorum bu Muhan Soysal derlemesini. 

İkinci önerim ise Dil Emeği kategorisindeki kitap seçmelerimden biri. Yani demek oluyor ki ellerimle çevirdim sizler için: Dipteki Çocuk. Everest Yayınları'ndan çıkan bu kitapta New York metrosunda gezintiye çıkacaksınız. Hem de on altı yaşında şizofren bir çocuk ile birlikte! Hımm, heyecanlı bir macera sizi bekliyor. Brooklyn'de yaşayan 1971 doğumlu yazar John Wray, ödüllü genç yazarlardan biri. Bu da onun üçüncü romanı. Metro trenlerine tutkun olan William Heller'ın, annesi ve Detektif Lateef peşindeyken çıktığı bu yeraltı gezintisinde gerçekle William'ın beyninin yarattıkları arasındaki o incecik sınırda gelgitler yaşarken soluk soluğa kalabilirsiniz. Ulvi yaşam amacını gerçekleştirmek uğruna "özel okulundan" kaçan William'ı nasıl bir son bekliyor dersiniz? Bu arada kitabın orijinal adı Lowboy. Uzun uğraşlar sonucu da Dipteki Çocuk isminde karar kıldık. Umarım William Heller'ı tanıdıktan sonra siz de bu ismin ona yakıştığını düşünürsünüz. Bu arada çeviri yaparken karakterlerle de feci bir yakınlık kurma durumu oluyor ki o da insanı mahveden bir şey. Hani o karakter için üzülüyor, seviniyor, ona acıyor, çevirirken bir yandan da içinizden "yapma bunu be William" ya da "a benim saftirik Will'im, inanırlar mı hiç sana?"  gibi şeyler geçiriyor, tir tir titreyen karakterin üstünü örtmek, acıktıysa yemek yedirmek falan istiyorsunuz. Bu hastalıklı durumu tedirgin edici ve hasta karakter William ile ilgili de hissettiğim oldu. (Ama ne olursa olsun Odell Deefus nezdimde ilk sıradaki yerini kesinlikle korumaya devam edecek. Pek sevmiştim keratayı ve pek üzülmüştüm başına gelen trajikomik şeylere.)

Neyse, sırada filmler mi olsa, tatil yazısı mı eklesem? Durun biraz düşüneyim... Kararımı bir sonraki yazımda öğreneceksiniz artık..:)

Keyifli okumalar..

"İstanbul Falcısı" ve "İyi Patron Kötü Patron"

Londra yazılarımı yazarken sizlere söz etmem gereken iki kitabı da sıcağı sıcağına bloga koymak istedim. Bunlardan ilki bir arkadaşım aracılığıyla haberdar olduğum Ali Dilber'in İstanbul Falcısı adlı romanı. Sekiz yaşındaki kambur bir gecekondu çocuğu olan Bekir'in ağzından yazılmış bu öykü yaklaşık otuz beş yıl öncesinin Türkiye'sinde geçiyor. Bekir'in etrafındaki büyüklerin sohbetlerinde "Karaoğlan" diye birinin başta olduğundan, anarşiciler, Kurtçular, bayrakçılar arasındaki kavgalardan, bir de dini bütün gençlere yepyeni sarıklar, mintanlar alıp onları Kuran öğrenmek için Suriye'ye eğitime gönderen gıcır "Mersedes taksili" iyilik meleği bir "patron efendi"den bahsediliyor. Çocuk aklıyla bu duyduklarını çok da anlamlandıramayan Bekir'i asıl ilgilendiren ise o yaz üzerine "buçuk kat" çıkabildikleri gecekondularının dört duvarı arasında yaşayan ailesi. Bekir, anasına, babasına, ablalarına,en küçük erkek kardeşine ama en çok da Sevdiye Abla'sına düşkün. Onun gözlerinde gördüklerine göre endişeleniyor, korkuyor, seviniyor ya da üzülüyor. Sevdiye'nin gözleri de gerçekten her şeyi görüyor!

70'lı yılların İstanbul'unda bir gecekondu mahallesinde sürdürülen yokluk içindeki hayatı, akrabalar arasındaki ilişkileri, sağ-sol çatışmalarını, cemaat oluşumlarını, eğitimsiz ve yoksul insan güruhlarının din adına kullanılmak üzere nasıl öyle bırakıldıklarını ve farkında olmadan kendilerini sömüren bu düzenin savunucusu haline geldiklerini sekiz yaşında masum bir çocuğun ifadelerinden okumak bence kitabı en ilginç ve etkileyici kılan yönlerindendi. Ne siyasi ne de polisiye bir roman olan İstanbul Falcısı, belli bir dönemden belli bir yaşam kesiti sunuyor okurlara. Elbette saf ve temiz gözlerin süzgecinden çıkan iyi-kötü ve gerçek-sahte algısıyla birlikte... Ben çok severek ve bir solukta okudum. Sizlere de kesinlikle öneriyorum.

İkinci önerim ise herkese değil. Kendi çevirdiğim kitaplardan biri olan Robert Sutton'ın İyi Patron Kötü Patron adlı kitabı iş dünyasıyla ilgili bir kişisel gelişim kitabı olduğu için herkese tavsiye edemiyorum. Ancak ilgilenenler için gerçekten iyi bir kaynak olduğunu belirtmeden geçmeyeyim. Stanford Üniversitesi profesörlerinden Robert Sutton'ın diğer bir kitabı olan "İşyerinde Pisliklere Hayır Kuralı," 2007'nin yönetim dalındaki en iyi kitabı olarak Quill Ödülü'nü alarak 19 dile çevrilmiş ve tüm dünyada 350,000'den fazla satmış. Dolayısıyla iş dünyasında olup da iyi bir yönetici olmak ile ilgilenen herkesin bu kitaptan yararlanabileceğini söyleyebilirim. Bu kitapta en iyi patron olmak için neler yapılabileceği ve en kötü patronlardan neler öğrenilebileceği anlatılıyor. Gerçek hayattan kopuk olmayan, uygulanabilir fikir ve önerilerle dolu bu kitabı yöneticilere ve yönetici adaylarına öneriyorum.

Kitapsız kalmamanız dileğiyle...

Taze Taze Raflarda... Kapışın! :)

Bu hafta önce Everest Yayınları'ndan çıkan Kara Brooklyn kitabım geldi. "Kara (noir)" dizisinin İstanbul ve New York kitaplarından sonra Brooklyn kitabı da karşınızda. Kara öykülerin suç öyküleri olduğunu biliyorsunuz. Tim McLaughlin'in yazdığı ve benim Türkçeleştirdiğim bu kitapta da 20 muhteşem öykü sizleri bekliyor. Çeteler, seks avcıları, katiller, uyuşturucu satıcıları, ahlaklı ve ahlaksız polisler, daha neler neler... Soluk soluğa okuyacaksınız. Demedi demeyin.


Az önce kapım çaldı ve yine sıcak sıcak baskıdan yeni çıkmış bir çevirim daha evime ulaştı. Rough Guide'ın cep gezi rehberlerinden Londra Rehberi, İmgeleme çevirisiyle karşınızda. Siz onun öyle ufacık tefecik olduğuna bakmayın, az uğraştırmadı beni kendisi! Ama sayesinde Londra'ya gitmeden şehrin her köşesini tanımış oldum. Artık -hazır Ongun & Kolyekolik ikilisi de orada yaşamaya başlamışlarken- geriye Londra'yı kendi gözlerimle keşfetmek kaldı! En kısa zamanda bunu da yapmayı umuyorum. Giderken yanımda Alfa Kitap'tan çıkan rehberimi de götüreceğim. Size de aynısını yapmanızı öneririm.


Eveeeet... Böylelikle çevirdiğim kitaplar kütüphanemin bir rafını doldurdu. Tamam, birazcık hile yapmış oluyorum, çünkü aynı kitaptan birkaç tane olan çevirilerim ve kitapların orijinalleri de mevcut. :) Yine de dizi dizi inci şeklinde sıraladığım çevirilerimi de sizlerle paylaşmak istedim. Pek kıymetliler onlar benim için. Çeviri, tam anlamıyla iğneyle kuyu kazma işi, ama sonunda kuyudan su içmenin keyfi de hiçbir şeyde yok.


Umarım sizler de zevkle okursunuz bu dil emeği göz nuru kitapları. Hadi şimdi kitapçılara hücum ederek kapışın kitaplarımı..:)

Bu Pazar da Habertürk'teydim!

Biraz geç oldu ama idare ediverin bu seferlik. Zaten Habertürk'e sizlerin bilmediği hiçbir yazımı göndermiyorum, o yüzden İmgeleme okurları olarak her zaman öndesiniz, merak etmeyin..:) İyi haftalar hepimize!

Dün Yine Habertürk'teydim! Haberiniz Olsun.:)

Gazeteyi İso'cuma ısmarladığım için ve sevgili kocamın eve geliş saati gece onu bulduğu için bu haberi paylaşmayı  da bugüne bıraktım. Ne diyelim, üçlemiş oldum. Bu keyifli  duyguyu daha çok yaşamak için de eylemlerime aynen devam etme kararı aldım.:) Eee, ne de olsa karşınızda koskoca İmge Tan Yazar duruyor! Yazacağız o halde! :)

İki Kitap

Kemik Bey ve Willy'nin hikayesi olarak başladı, Kemik Bey'in Cal ve Parlak adlarını alarak Henry ve Jones ailesiyle yaşadıklarıyla devam etti. Çoğu zaman içimi parçaladı ve hüzünlendirdi. Zaman zaman zaten çok sevdiğim köpek cinsine karşı sağlıksız bir bakış açısı geliştirerek insanmış gibi bakmama neden oldu. Yer yer umutlandırdı da ama hikayenin sonuna geldiğimizde darmadağın yaptı beni Timbuktu. Kemik Bey'i Timbuktu'ya yollamanın acısı içime oturdu hatta. Tam da her şey yoluna girmişken, tam da biraz rahat etmişken, Willy'yle sürdüğün yaşamdan çok daha farklı yaşamlar olduğunu görüp ufkun açılmışken değdi mi ha vaktinden önce Timbuktu'ya göçüp gitmene? Ne gerek vardı bu kadar duygusal, duyarlı ve düşünceli olmaya Kemik Bey'ciğim? Neyse, kısacık ve trajik bir birliktelik yaşamış olsak da seninle tanıştığıma kendi adıma çok sevindim. Paul Auster eksiklerimi tamamlamaya da kaldığım yerden aynen devam!













İkinci kitap ise dil emeği göz nuru kendi çevirilerimden biri: Yeni Bir Sen. Yazarı Nicola Cook ve tahmin edebileceğiniz üzere bir kişisel gelişim kitabı. Kapağındaki huzuru bulmaya çalıştığını sandığım gergin kadından hiç hoşlanmasam da tavsiye edebileceğim bir içeriğe sahip olduğunu söyleyebilirim. Ama elbette tür olarak herkese rahatlıkla tavsiye edebileceğim bir kitap değil. Bu konular ilginizi çekiyorsa ve değişime hazırsanız alabileceğiniz, ayakları yere basan bir kitap olduğunu söyleyebilirim.

Şimdi spora gitme zamanı!Size güzel bir hafta sonu diliyorum. Bu soğuk havalarda yapılabilecek en güzel şeylerden biri kitabınıza gömülmek olduğuna göre önerilerimi değerlendirmeyi düşünebilirsiniz belki..:)

Haftaya görüşürüz...

Şıklığıyla Göz Kamaştıran Kadının 100 Vazgeçilmezi

Moda meraklılarına Nina Garcia'yı tanıtmaya gerek yok. Project Runway'in zorlu jürisi ve Elle ve Marie Claire gibi birçok ünlü dergide moda editörlüğü yapmış bir moda aşığı diyebiliriz kendisine. Peki, benim gibi moda ile ilgilenmeyi yorucu bulan bir insanın Nina Garcia ile yolu nasıl kesişebilir dersiniz? Elbette çeviri sayesinde. Huzurlarınızda Nina Garcia'nın İmge Tan çevirisiyle Türkçeleştirilmiş, okuması ve hatta yalnızca Ruben Toledo'nun çizimlerine bile göz atması keyif veren, rengarenk son kitabı Şıklığıyla Göz Kamaştıran Kadının 100 Vazgeçilmezi!

Alkışlar kesildiyse size biraz kitaptan bahsedeyim. Adından da anlaşılacağı üzere kitapta her kadının dolabında bulunması gereken 100 giysi (aksesuar, ayakkabı, çanta da dahil) ele alınıyor. Nina Garcia, bir "moda kurbanı" olmak yerine stil sahibi şık bir kadın olabilmeniz için size gereken tüyoları verirken sizleri deliler gibi tüketim çılgınlığına falan da yönlendirmiyor. Anlayacağınız burada bir bir yapılacaklar, alınacaklar, ‘asla’lar veya ‘mutlaka’lar listesi yok! Kullanılmayan giysilerle dolup taşan bir gardırop yerine uzun vadede kullanabileceğiniz, işlevsel ve şık giysilerle dolu bir gardıroba sahip olmanıza yardımcı olacak fikirler sizi bekliyor.

Arka kapaktan bir alıntıyla kitabın içeriğini çok daha iyi anlayacaksınız:

"...Şıklığıyla Göz Kamaştıran Kadının 100 Vazgeçilmezi arasında minik siyah elbiseden saç örgüsü kazağa, bikiniden takım elbiseye, trençkottan beyaz gömleğe kadar pek çok klasik parçanın yanı sıra kaftan, kürk, egzotik deri çanta gibi iddialı parçalara da yer veriliyor. Kot pantolon ya da kemer gibi oldukça sıradan veya hayvan deseni ya da kırmızı ruj gibi fazlasıyla cesur parçaları kullanmanın inceliklerine değiniliyor. Ufacık detayların çok büyük farklar yaratabileceği giyim konusunda işin uzmanına danışmak istiyorsanız Nina Garcia’nın listesine mutlaka göz atmalısınız..."

Modaya da el atan İmgeleme'den muhteşem bir moda etkinliği ile ilgili bir yazı daha gelecek, ama görselleri beklediğim için büyük olasılıkla onun için önümüzdeki haftayı bekleyeceğiz. Olsun! Siz o sırada ne yapacaksınız? Tabi ki hafta sonu kitapçılara (ya da buraya) akın ederek raflardaki 100 kitabını bitireceksiniz! :)

İyi hafta sonları..

Callisto

Şimdiye kadar yirmi tane kitap çevirdim. Zaten çevireceğim kitapları kendim seçtiğim için genellikle hepsinden çok keyif aldım. Ama yine de aralarından birini favori seçmem gerekirse yanda gördüğünüz bu Callisto adlı romanı seçerdim. Muhteşem bir yazar, Kirkus Reviews tarafından Forrest Gump'tan beri Amerika'nın en iyi portresi olarak tanımlanan müthiş bir Odell Deefus karakteri ve keyifli bir anlatım dili ile süper bir kara mizah hikayesi okumak istiyorsanız Callisto'yu almanızı öneririm. Callisto, hikayemizin geçtiği küçük bir Amerikan kasabası. Arabası bozulduğu için bu küçücük kasabaya yolu düşen, akıl yaşı küçük Odell'in kültürler çatışması, milliyetçilik, dinsel ayrılıklar gibi konularla ne gibi bir alakası olabileceğini merak ediyor musunuz?

Dediğim gibi ben çok keyif alarak çevirdim bu kitabı. Odell Deefus'un yaşadığı olaylar içimi burktu, boğazımı düğümledi ve müthiş bir acıma, üzülme hissiyle doldurdu içimi. Onun yaşadıklarını bir yana bırakıp, bu zavallı karaktere yaşatılanları düşününce ise inanılmaz bir öfke ve isyan duydum. Sonra içinde bu kadar korkak ve güvensiz yaşadığımız devasa sisteme bakınca, kimin daha zavallı olduğunu düşünmeden edemedim. Kitap bir "yanlışlıklar komedyası" olarak sunuluyor, ama ben galiba fazlasıyla işin içine girdiğim için bu hikayeden fazla etkilendim. Dolayısıyla ben olsam bu kitabı "yanlışlıklar tragedyası" olarak lanse ederdim diye düşünüyorum. Şayet Odell'in hikayesine kendi gözlüğünüzden bakacak olursanız, düşüncelerinizi benimle paylaşmanızdan mutluluk duyarım. Çünkü merak ediyorum: bakalım bu hikaye sizi nereden vuracak?

Bu arada kitabı açınca ilk sayfada yazar Torsten Krol'un adını göreceksiniz. Altında da yazar hakkında bilgileri görmeniz gerekiyor, ama yazarımız biraz gizemli ve hakkında hiçbir şey bilinmiyor. O zaman siz de hemen aşağısında yer alan çevirmen İmge Tan hakkında bilgileri okuyuverin canım! Ne de olsa çevirmen, yazar yarısıdır derler! :) (Tamam, itiraf ediyorum, şu anda uydurdum bu lafı, ama fena da olmadı sanki.. Yazarın dörtte biri olmaya da razıyım ben bu arada! Ya da hiç kıyaslamaya girmeyelim, ama yazardan bana bir doz yetenek bulaşmış olma ihtimali bile bana çok keyif veriyor. Ve adımın o yazarla aynı sayfada yer alması...)

Callisto taze çıktı, hemen kitapçılara koşun ve soğumadan alın! Umarım en az benim kadar beğenirsiniz.

Yazıyoor!! Yazıyooooor!!! :)

Duyduk duymadık demeyin, Habertürk'te yazıyoooorr!! :)

Gazetede imgeleme.com hakkında küçücük bir kutucuk yazı çıkınca bu kadar tantana yapıyorsam ileride kitleleri yönlendiren (!) bir yazar olduğumda ne yapacağım bilemem artık! Habertürk'ün Editoryal sayfasında blog tanıtımları yapıldığını görmüş ve bu Pazartesi günü ben de eksik kalmayıp blogumu mail atmıştım. Haftasonu dışında gazete alma alışkanlığımız olmamasına rağmen bugün Migros alışverişi için çıktığımda bir şeyler beni dürttü ve Habertürk'ün o sayfasına bakayım dedim. Bingo! İşte ben!

Şimdi hemen gelecek planlarımı yapmaya başladım. Mevcut imzamı değiştirip, kendime artistik bir imza bulacağım. Sonra Cem Yılmaz'ın dalga geçtiği şu ünlü cenazesinde takılan "kocaman ünlü gözlüklerinden" alacağım. imgeleme.com fan club kurma çalışmalarına başlıyorum. Güzel bir slogan da bulayım kendime! Bir de Gaziantep'te seçimlerde başkan adaylarını desteklemek üzere ortaya çıkan şakşakçı Alkış Grubu'yla görüşeyim. imgeleme.com için davul zurna eşliğinde söylenecek bir marş yazıp, omuzlarında taşısınlar beni! Sonra bir de imgeleme.com yazan tişört, şapka ve eşofman altları yaptırmam gerek! Off, çok iş var yapılacak, elim ayağım dolandı yahu! :)

Neyse efendim, güldük, eğlendik, hayatımıza farklı bir renk kattık, kendi kendimize hindiler gibi kabardık! Şimdi İmgeleme yapmayı bırakıp, elimizdeki 300 sayfalık kitap çevirisine odaklanıyoruz. Ayy, yine de önce bir keyif kahvesi içip, iki parça çikolatamızı yiyelim de serotonin seviyemiz tavan yapsın!

Zengin Olmanızı İstiyorum!

Öncelikle hemen havamı atayım: Karşınızda Donald Trump'ın çevirmeni duruyor!! :) Uzun zamandır şu kitap bir yayınlansın da hava atayım diye beklemiştim ve sonunda beklediğim an geldi! Robert Kiyosaki doğal olarak güme gitti, ama ne yapalım Donald Trump gibi bir dolar milyarderinin yanında Kiyosaki gibi bir milyonerciğin geri planda kalması normaldir elbet!

Şaka bir yana, gerçekten de milyonlarca ve hatta milyarlarca doların sahibi olan ve pek çok alandaki faaliyetlerini başarıyla yöneten bu ünlü iş adamları neden zengin olmamızı istiyor olabilirler? İşte bu sorunun yanıtının ikisinin ortaklaşa yazdığı "Zengin Olmanızı İstiyoruz" adlı bu kitaptan öğrenebileceksiniz. Taze taze Alfa Yayınları'ndan çıkan ve çevirisini benim yaptığım bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum.

Parasal sorunların para ile değil finansal eğitim ile çözülebileceğine inanan bu iki başarılı iş adamının eğitmen yönünden öğrenebileceğimiz pek çok şey bulunuyor. Günümüzde tüm dünyayı etkisi altına almış olan finansal problemlere karşı yetki devretme zihniyeti ile hiçbir şey yapılamayacağından bahsedilen kitapta insanların devletin/ailelerinin/işverenlerinin kendilerine bakmasını beklememeleri gerektiği vurgulanıyor. Kısacası herkesin hayatlarının finansal kontrolünü ele almalarının önemini ve yollarını anlatarak insanlara balık tutmayı öğretmeye çalışan iki rol modeli var karşınızda!

Özellikle günümüz koşullarında herkesi ilgilendirdiğini düşündüğüm bu kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. Zengin olmak, bugünün dünyasında her zamankinden daha fazla önem taşımaktadır. Bu sayede problemin bir parçası olmak yerine çözümün bir parçası olabilirsiniz. Bu sayede emekliliğinizde devletin size ödemesini umduğunuz sosyal sigortaya, işyerinizden almayı beklediğiniz emeklilik ikramiyesine, ailenize veya herhangi bir kişi ya da kuruma muhtaç olmadan yaşamınızı sürdürebilirsiniz. Sizce de tüm bunları sağlayacak bir finansal bilinci kazanmaya değmez mi?

Şanslı Olunur mu, yoksa Şanslı Doğulur mu?

Çevirisini yaptığım ve okumanızı kesinlikle tavsiye ettiğim bir kitap daha Alfa Kitap tarafından bu ay yayınlandı. Kitabın yazarı Dr. Richard Wiseman, Londra Üniversitesi'nin psikoloji bölümünü bitirip, Edinburgh Üniversitesi'nde psikoloji doktorasını tamamlamış. Şu an Hertfordshire Üniversitesi'nin Psikoloji Departmanı'nda oluşturulan bir araştırma biriminin başkanlığını yürütüyor. Burada mucizeler, sezgiler, yalan söyleme, hayaletler ve sihir psikolojileri gibi pek çok sıradışı konu üzerinde araştırmalar yapıyor. Birçok bilimsel yayını bulunan Richard Wiseman'ın Times, Daily Telegraph ve Guardian gazetelerinde çalışmalarıyla ilgili çok sayıda makalesi yayınlanmış. Geniş çaplı araştırmalarının ve deney çalışmalarının birçoğunu da Daily Telegraph ve BBC'nin bilim programı Tomorrow's World (Yarının Dünyası) ile işbirliği içinde yürütmüştür.

Gelelim bu kitaba...Siz hâlâ mutlu yaşamlar süren, önlerine bir sürü güzel fırsatlar çıkan, harika işler ve eşler bulan, hayallerini gerçekleştirmeyi başaran insanların doğuştan şanslı insanlar olduklarını mı düşünüyorsunuz? Ya da "ah benim kara bahtım, kör talihim, nerde bende o şans! Peh, peh,peh..." diye söylenenlerden misiniz? Bazı insanların işlerinin sürekli iyi veya sürekli kötü gitmesi rastlantısal bir durum mudur? Şans fırsatlarınızı çoğaltmanız mümkün müdür? Şanssız olduklarını düşünen insanlar şanslarını ve yaşamlarını değiştirmek için bir şeyler yapabilirler mi dersiniz? Kitabı okumuş biri olarak bu sorunun yanıtı "Evet!" gibi geliyor bana...

İşte bu kitapta bu soruların ve şansla ilgili aklınıza takılabilecek pek çok sorunun yanıtını bulacaksınız. Dr. Richard Wiseman (ve elbette çevirmeni İmge Tan :) ) şansınızı ve dolayısıyla yaşamınızı değiştirecek dört bilimsel ilke ile karşınızda!! Hemen "Şans" kitabınızı alın, Şans Günlüğü'nüzü hazırlayın ve Şans Okulu'na kaydolmuş olun. Sonra uygulamaya geçin. Sonra da benim gibi doğumgününüzde Karayipler Seyahati kazanmanın hayallerini kurmaya başlayın! :)

Bol Şans!

Zengin Kadın

Çevirdiğim kitaplardan biri daha taze taze Alfa Yayınları'ndan çıktı... Bakın ben çevirdim diye söylemiyorum, ama bu kitabın özellikle kadınlar için son derece yararlı olduğunu düşünüyorum. Kim Kiyosaki tarafından yazılmış olan bu kitabın adı "Zengin Kadın". Okuyup bir emlak kraliçesi olmanız sizin elinizde ve aslında hiç de zor değil!

("Sen okuyalı neredeyse bir sene oldu, bakıyorum residence katlarını, yatlarını kiraya vermek yerine hâlâ kitap çeviriyorsun!" diye içinizden geçireniniz varsa, bu düşüncelerini içlerinden geçirmeye devam etsinler, fena yaparım yoksa! Daha uygulamaya başlamamış olmam, sizlere dalga geçme hakkını vermez!) :)

Neyse, bakalım kadınlar ile ilgili aşağıdaki istatistikler ilginizi çekecek mi?

* 50 yaşın üstündeki kadınların % 47'si bekârdır.

* Evliliklerin % 5o'si boşanma ile sonuçlanıyor.

* Boşanmanın ardından gelen birinci yılda kadının yaşam standardı ortalama olarak %73 oranında düşüyor.

* Yoksulluk içinde yaşayan yaşlıların dörtte üçü kadınlardan oluşuyor ve bunların % 8o'i kocaları hayattayken yoksul olmayan kadınlar.

*
Yaklaşık olarak her 10 kadından 7'sinin hayatının bir döneminde yoksulluk içinde yaşayacağı tahmininde bulunuluyor.


Peki, dünyanın en zengin iş adamlarından biri olan Donald Trump, bu kitap hakkında ne demiş?

"Bu kitabı her kadının mutlaka okuması gerekir. Günümüzde kadınların finansal açıdan bilgili olmaya her zamankinden daha fazla ihtiyacı var."

Zengin Kadın
, finansal bağımsızlığını kazanmak konusunda ısrarlı olan ve kendilerine bakacak bir erkeğe, aileye, şirkete veya devlete bağımlı olmayan ve hayatına ve parasına sahip çıkmak isteyen kadınlar için yazılmıştır.

Ben de onlardan biriyim diyorsanız, bu kadınlara özel yatırımcılık rehberini okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum.

Not: Okunması rahat bir kitaptır; teknik, sıkıcı ve yorucu değildir. Çevirisi de pek güzel yapılmıştır! :)