Salt Beyoğlu'nda Açık Sinema Gösterim Programı: İhtimamın Hâlleri
İstanbul Modern’de Yeni Film Programı: “Doğruluk mu, Cesaret mi?”
İstanbul Modern Sinema, 25-28 Eylül tarihleri arasında sezona “oyun” temasıyla başlıyor. Prof. Dr. H. Serdar Gergerlioğlu ve Dr. İren Dicle Aytaç’ın katkılarıyla gerçekleşen program; spordan politikaya, film gösterimlerinden panellere, sanal gerçeklik deneyimlerinden yapay zekâ atölyelerine uzanan çok katmanlı bir içerik sunuyor.
Öne çıkan filmler arasında Aysun Bademsoy’dan Berlin’de futbol oynayan Türkiye kökenli genç kadınların kimlik, entegrasyon ve aidiyet mücadelesini konu alan Oyun Değiştiriciler, İstanbul Film Festivali’nde SİYAD En İyi Film Ödülü’nü kazanan Emine Yıldırım’ın Gündüz Apollon, Gece Athena, Chris Marker’ın teknolojinin insanlık ile tarih algımızla ilişkisini araştıran Beşinci Seviye ve Miguel Gomes’e Geçen yıl Cannes film Festivali’nde “en iyi yönetmen” ödülünü kazandıran Büyük Yolculuk yer alıyor.
Program ayrıca, akademi ve sanat dünyasından konukların katılımıyla düzenlenecek paneller aracılığıyla izleyiciyi; iktidar oyunlarından video oyunlarına, çocukluktan sporda anlam arayışına uzanan etkileşimli tartışmalara davet ediyor. Panel katılımcıları arasında ise psikiyatrist Prof. Dr. Bengi Semerci, yönetmen-senarist Deniz Tortum gibi isimler bulunuyor.
Şimdiden iyi seyirler hepinize.
Bir Kitap, Bir Film
Son İzlediğim Filmler
Son dönemlerde birbirinden ilginç Türk filmleri izledim ve izlediğimiz onlarca film arasında kendi arşivim açısından buraya not düşmeye değer bulduğum filmler oldu. Bu genç yönetmenlerin işlerini bundan sonrasında da takip etmeliyim diye düşündüm. Sırayla kısacık söz edeyim bu başarılı ve alışılmışım dışındaki yapımlardan.
İlki Fikret Reyhan'ın yönetmenliğini yaptığı Çatlak filmi. 40. İstanbul Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo ödüllerine layık görülen bu filmin konusu kısaca şöyle:
"Göçmen işçi olarak İngiltere’de çalışan Fatih, arkadaşı Ayhan’dan, Türkiye’deki ailesine göndermek üzere yüklü miktarda borç almıştır. Borç, Fatih’in Türkiye’ye dönmesinden sonra da ödenmeyince Türkiye’ye gelen Ayhan, Fatih’in ailesini ziyaret eder ve parasını ister. Bu borcun talep edilmesi, aynı binada ve iç içe geçmiş ekonomik çıkarlarla yaşayan aile içinde bir fitili ateşler. Aile bireyleri arasında gizli kalmış tüm çatışmalar su yüzüne çıkar."
Ben aile için de o kolun kırılıp yen içinde kalamadığını ince ince işleyen hikayelere bayılırım. Bence bu da onlardan biri. Çok doğal anlatılmış, oyuncu seçimleri nefis olmuş. Film izlemedik, o aileye girdik ve çatlaktan sızanlara tanıklık ettik diyelim. Çok beğendim.
İkinci film için yine bir aile içi -ve tabi sermaye içi- örtbas mevzusu diyebiliriz. Bu kez bir aile şirketinde yaşanan bir işçi kazası söz konusu. İki Şafak Arasında adı üstünde kazanın gerçekleştiği şafak vakti ile ertesi gün şafak vakti arasında yaşananları anlatıyor. Genç yönetmen Selman Nacar ilk uzun metrajlı filminde aile, toplum, ticaret ve hatta aşk ilişkileri içindeki çarpıcı vicdani ve etik sorgulamalarıyla dikkat çekiyor. Ana karakter Kadir üzerinden bu sorgulamanın yapılması çok daha etkileyici olmuş çünkü Kadir "pasif iyi" karakter olarak o arada kalmaları, sıkışmışlığı, çaresizliği çok iyi yansıtıyor izleyene. Sermayenin çarklarının insanı, vicdanları, emeği ve hayatları öğütürcesine her daim dönmeye devam etmesi ise günümüzün kaçınılmaz gerçeği olarak yine başrolde ne yazık ki. Çok sevdim bu filmi de.
Biz de Varız!
8 Ocak - 7 Şubat 2022 İstanbul Modern Sinema’nın Türk Tuborg A.Ş.’nin katkılarıyla Türkiye sinemasından yepyeni filmleri bir araya getirdiği “Biz de Varız!” programı bu yıl 10 yaşında! Çevrimiçi ve ücretsiz gerçekleşecek program, son yılın merak uyandıran, festivallerden ödüllerle dönmesine karşın vizyonda hak ettiği yeri bulamamış filmlerinden oluşuyor. Seçkide yer alan filmler arasında; Fikret Reyhan’ın ikinci filmi Çatlak, prömiyerini Rotterdam Film Festivali’nde yapan tür filmi Cemil Şov ve Ertegün kardeşlerin caz macerasını anlatan belgesel Kapıyı Açık Bırak var. Gösterimlerin yanı sıra filmlerin yönetmen ve oyuncularıyla İstanbul Modern'in YouTube kanalında kısa söyleşiler gerçekleştirilecek. Filmler gösterim programında belirtilen tarih-saat aralıklarında yayında kalacaktır. Çevrimiçi gösterim programı görselde yer alıyor. Çevrimiçi gösterimleri izleme rehberine ise buradan ulaşabilirsiniz. Minik bir not olarak ekleyeyim: Çatlak süper bir film. İyi seyirler. |
Bir Kitap, Bir Oyun, Bir Film
Haftaya başlamak için nefis üçlü: kitap, tiyatro ve film. Bunu sergi de ekleyerek dörtlü olarak yazmak isterdim ama haftanın sergisini ayrı bir yazıda paylaşacağım çünkü bol fotoğraflı bir post olacak. İlk olarak son okuduğum kitaptan bahsedeyim: Kitapları Kurtaran Kedi. Japon yazar Sosuke Natsukawa'nın 2017 yılında yazdığı masalsı romanını çok sevdim. Çok satan değil ama çok nitelikli kitaplardan oluşan eski bir kitapçı dükkanını işleten dedesiyle birlikte yaşayan lise öğrencisi Rintaro'nun dedesinin ölümünün ardından tutsak kitapları kurtarma macerasına çıkışını anlatan romanda kendisine bir de sadece düşünen yüreklerin görebildiği Tekirgiller'den Tekir yardım ediyor. ;) Böyle fantastik ve masalsı deyince hafif bir roman olduğunu düşünmenizi istemem. Ardında kitaplarla ilgili çok güçlü fikirler barındıran ve işin ticari ve etiket kısmını müthiş sorgulayan bir roman bence. Ve kesinlikle yazarla aynı şeye inanıyorum: Kitapların yüreği vardır.
Gelelim hafta sonu izlediğimiz tiyatro oyununa: Beni Sakın Yumruklardan. İKSV İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında sahnelenmeye başlayan oyunu festival sırasında izleyememiştik. Ama Ocak ayında iki gösterim olduğunu görünce hemen 8 Ocak tarihine biletimizi kaptık. Ecem Uzun ve Yiğit Sertdemir'in oynadığı oyunu Ceren Ercan yazmış, Yelda Baskın yönetmiş. Konu itibariyle çok ilgi çekici ve güncel: sosyal medya linci ve paylaşımların hangi noktalarda özgürlük olduğu hangi noktalarda özgürlüğün ihlali olabildiği gibi konulara değiniyor. İki stand-up'çı karakterin hikayesi çok iyi seçilmiş, zaten bu iki oyuncuya da bayılırım ve bence çok başarılı bir performans sergilemişler. Ama bir yandan da metni ve kurgulanış şeklini biraz karışık, biraz mesaj bombardımanı şeklinde algıladığımı söylemek isterim. Bir yandan da kalemini de çok sevdiğim Yiğit Sertdemir yazsaydı oyunu nasıl olurdu diye düşünmedim değil. Kendim izleyip karar vereyim derseniz bir sonraki gösterim 22 Ocak akşamı Alan Kadıköy'de. Biletler burada.
Sırada film önerisi var. Olumsuz önyargıyla başlayıp (amaan Netflix filmleri harika olmaz ki, zaten bu kadar ünlü oyuncudan hep berbat işler bakar, Amerikan sineması sığlığında mesaj vermeye çalışacaklar şimdi, vs vs...) bayıldığım bir film oldu Don't Look Up. Önce parantez içinden çıkan ana mesajı söyleyeyim: önyargılı olmak kötüdür! ;)
Filme gelince, Leonardo diCaprio ve Jennifer Lawrence ve Meryl Streep gibi şahane bir kadrosu olduğunu zaten biliyorsunuzdur. Konusu ise NASA'nın dünyaya yaklaşan ve gezegeni 6 ay sonra yok edecek bir kuyruklu yıldızın varlığını keşfedip insanlara duyurmaya çalışması. Çok mu klişe? Hiç değil. Çünkü yaşadığımız dönem hiç klişe değil. Zira anlaşılması mümkün olmayan bir "amaan hiç keyfimiz kaçmasın şimdi, boşver haberleri falan, haydi eller havaya" kültürünün içinde yaşıyoruz. Mutsuz olmaya, eğlenmemeye, ciddi haberleri ciddiyetle ele almaya, sorun çözmeye, durum değerlendirmeye falan tahammülümüz yok. Hiperaktif veletler gibi sürekli elimize bir oyuncak, bir uyaran tutuşturulsun ve onunla oyalanalım istiyoruz. Medya da bu konuda bize müthiş yardımcı. O yüzden bilim adamının kuyruklu yıldız çarpacak haberi falan neymiş yahu, çıkarın bir pop star, kuyruklu yıldız şarkısı yapsın, daha çok "eğleniriz", "izleniriz", "bunalmayız", "satarız" kafası. Cehaletin medya ve siyaset eliyle bu kadar yoğun pompalandığı bir dönem hiç olmamıştı ve bu film bunu çok güzel anlatmış bence. İzlemediyseniz kesin izleyin, son dönemde izlediğim yaşadığımız çağa en gerçekçi bakan işlerden olmuş.
Haftaya bunlarla başladım ama anlatacağım müthiş bir sergi de var. Alan Kadıköy ve Müze Gazhane'yi keşfettik Cumartesi günü ve gurur duydum şehirde açılan bu kültür-sanat mekanlarıyla. İyi ki her şeyin çok güzel olacağına inanmışız. ;) Dizi olarak da Kulüp'ü bitirdik en son. Ben bu diziyi severek izlesem de duygusunun hep biraz eksik olduğunu düşündüm. Fırat Tanış ve Salih Bademci'yi izlemek ana motivasyonumdu. Son dört bölümle kapanışı yaparken tam gözyaşları içinde 6-7 Eylül olaylarını müthiş anlatmışlar derken, dizinin bebek kutlaması yemeğiyle falan bitişi de az önce bahsettiğim "aman keyfimiz kaçmasın, gülelim eğlenelim" kültürünün gereğiydi herhalde! Neyse, ben kitapların yüreği olduğuna inanan bir eski çağ kadınıyım nasılsa, yeni çağı anlamıyorum. ;)
İyi haftalar!
İlişkiler, ilişkiler, ilişkiler...
Hepiniz biliyorsunuz ama kısaca yine de bahsedeyim tabi: Richard Linklater'ın yazıp yönettiği bu seride Ethan Hawke ve Julie Delpy başrollerde. Müthiş doğal ortamlarda, diyalog dolu sahneler izliyorsunuz. Adeta bir tiyatro oyunu izler ya da kitap okur gibi. İlk bölümde 20'li yaşlar ve çiftin tesadüfen bir trende tanışmasını ve ayrılırlarken 6 ayın sonunda aynı istasyonda buluşma sözü vermelerini izliyoruz. İkinci bölüm Celine'in yaşadığı Paris'te geçiyor. Jesse ünlü bir yazar olmuş ve imza günü için oraya gitmiş. 30'lu yaşlarda bu şekilde bir kez daha buluşuyorlar ve bu kez şartlar daha zor olmasına rağmen artık ayrılmıyorlar. Bunu nereden anlıyoruz? Tabi ki 40'lı yaşlarında evli ve çocuklu bir şekilde bir Yunan kasabasına tatile gelmiş çiftimizi görünce.
Gelelim oyuna. Bu kez Ece Dizdar ve Öner Erkan oynuyorlar Marianne ve Johan'ı. Ece Dizdar'ın çok hayranıyımdır ama bu oyunda öne çıkan yoktu diyebilirim, ikisi de bence oyunculuk olarak çok başarılılardı. İki perde ve yaklaşık 2,5 saat olmasına rağmen maalesef böyle bir metin için bence yeterli değil. Filmini de bilmediğim için az zamana nasıl sığdırılır o dev duygular ve diyaloglar bilemiyorum ama beş bölümlük mini dizi versiyonu şu an çok ideal geliyor bana. O yüzden aslında bir tiyatro oyunu olarak uzun olmasına rağmen birçok yerde duyguyu çok iyi verememiş gibi geldi bana. Yine de izlemenizi öneririm, keyifle izleyebileceğiniz bir oyun. Bu ikili dışında uyarlayan ve yöneten Kayhan Berkin'i -ve birkaç yan oyuncuyu- ufak bir rolde görebilirsiniz oyunda.
Oyun tarihlerini Versus Tiyatro'nun Instagram hesabından takip edebilirsiniz.
Şimdiden iyi seyirler (hepsi için ;) !
Buradayım!
Film Ekimi 2021
İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından 20. kez düzenlenen Filmekimi 8-17 Ekim’de İstanbul ile Ankara ve İzmir’de sinemaseverlerle buluşuyor. Altın Lale kazanan Madalena’nın yanı sıra Cannes’da Altın Palmiye kazanan Titane, tüm dünyada merakla beklenen Dune: Çöl Gezegeni, Venedik’te Altın Ayı kazanan Kürtaj gibi filmlerin Türkiye prömiyerlerinin yapılacağı Filmekimi’nin biletleri 4 Ekim’de satışa çıkıyor.
Filmekimi programı
- Fransız Postası / The French Dispatch / Wes Anderson
- İnek / Cow / Andrea Arnold
- Paris, 13. Bölge / Les Olympiades / Paris, 13th District / Jacques Audiard
- Ali ve Ava / Ali & Ava / Clio Barnard
- The Power of the Dog / Jane Campion
- Annette / Léos Carax
- Ayrı Dünyalar / Ouistreham / Between Two Worlds / Emmanuel Carrère
- Chiara / A Chiara / Jonas Carpignano
- Yol Ayrımı / La Fracture / The Divide / Catherine Corsini
- Hayvan / Animal / Cyril Dion
- Kürtaj / L’événement / Happening / Audrey Diwan
- Titane / Julia Ducourneau
- France / Bruno Dumont
- Kahraman / Ghahreman / A Hero / Asghar Farhadi
- Il Buco / Michelangelo Frammartino
- Drive My Car / Ryûsuke Hamaguchi
- Hatıra: 2. Bölüm / The Souvenir: Part II / Joanna Hogg
- Guermantes / Christophe Honoré
- Belle / Ryu to Sobakasu no Hime / Belle / Mamoru Hosoda
- Kuzu / Dýrið / Lamb / Valdimar Jóhannsson
- Buluşma / Mass / Fran Kranz
- 6 Numaralı Kompartıman / Hytti Nro 6 / Compartment No. 6 / Juho Kuosmanen
- Murina / Antoneta Alamat Kusijanovic
- Huzursuz / Les Intranquilles / The Restless / Joachim Lafosse
- Ahed’in Dizi / Ha’berech / Ahed’s Knee / Nadav Lapid
- Aline / Valérie Lemercier
- Bergman Island / Mia Hansen-Løve
- Kardeşlerim ve Ben / Mes frères et moi / My Brothers and I / Yohan Manca
- Madalena / Madiano Marcheti
- Büyük Özgürlük / Grosse Freiheit / Great Freedom / Sebastian Meise
- Kan Portakalları / Oranges Sanguines / Bloody Oranges / Jean-Christophe Meurisse
- Dil Dersleri / Language Lessons / Natalie Morales
- Üç Aile / Tre Piani / Three Floors / Nanni Moretti
- Evrim / Evolution / Kornél Mundruczó
- Her Şey Yolunda / Tout s’est bien passé / Everything Went Fine / François Ozon
- Gözünün Önünde / Dangsin-eolgul-apeseo / In Front of Your Face / Hong Sang-soo
- Kumarbaz / The Card Counter / Paul Schrader
- Petrov Grip Oldu / Petrovy v grippe / Petrov’s Flu / Kirill Serebrennikov
- The Hand of God / È Stata la Mano di Dio / Paolo Sorrentino
- Çılgın Tanrı / Mad God / Phil Tippett
- Dünyanın En Kötü İnsanı / Verdens Verste Menneske / The Worst Person in the World / Joachim Trier
- Benedetta / Paul Verhoeven
- Dune: Çöl Gezegeni / Dune / Denis Villeneuve
- Memoria / Apichatpong Weerasethakul
- Bir Saniye / Yi miao zhong / One Second / Zhang Yimou
Ayrıntılı program ve gösterim çizelgesi, bilet satış ve film/sinema bilgileri için İKSV'nin Filmekimi linkine tıklayabilirsiniz.
Şimdiden iyi seyirler.
Görülmüştür, Başkalarının Ülkesi ve Suzan Defter
Bu kez hem kitaplar hem de bir film var. Artık yavaş yavaş akşamları film izlemek için TV başına oturma zamanları da geldiğine göre açılışı uzun zamandır listemde izlenmeyi bekleyen ve Netflix'e gelince izleyebildiğim Görülmüştür filmiyle yapayım dedim. Berkay Ateş'in cezaevinde mahkumlara verilmeden önce mektupları okuyan ve annesiyle (Füsun Demirel canikosu ;) ) yaşayan genç gardiyan Zakir'i canlandırdığı film, zaten o mektuplardan birinin etrafında şekilleniyor. Oradaki genç ve güzel bir kadının (Saadet Işıl Aksoy) mahkum kocasına yazdıklarını ve ziyaret saatlerinde kayınpederiyle birlikte geliş gidişlerini yakın takibe alan Zakir kendisini bambaşka bir hikayenin içinde buluyor. Diğer gardiyanlar da dahil olmak üzere tüm oyunculukların çok doğal olduğu ve yaratıcı yazarlık kursunun hocası olarak Yiğit Sertdemir'i görmenin tatlı bir sürpriz olduğu filmi ben çok sevdim. İlla iyi ya da kötü bir sona bağlanmasını beklemiyorsanız ve gerçekçi senaryolar hoşunuza gidiyorsa öneririm.
Kitaplara gelecek olursak önerilerini her zaman bayılarak takip ettiğim Leylak Dalı'ndan duyduğum Başkalarının Ülkesi romanını bitirdim geçen hafta. Fransa'da yaşayan genç Faslı yazar Leila Slimani'nin romanı 1940’lı yıllarda Alsacelı Mathilde ile sömürge ordusunda Fransa için savaşan Emin’in aşkıyla başlıyor. Savaş sonrasında Fas'a dönüp orada yaşamlarını sürdürmeye başlayınca aşk maşk hak getire tabi..;) Yani öyle demeyeyim de kültür farkları diyeyim, hayat gailesi diyeyim, iç ve dış siyasetin hayatlarına tuz biber olması diyelim, falan filan. Ama anladınız siz bence, şahane olur böyle romanlar. Ayrıca kim yerli kim yabancı, kim sömürüyor kim sömürülüyor, ötekileşme nasıl oluşur, hatta hangi noktada farkında bile olmadan insanın içinde oluşur gibi konulara da çok başarılı bir şekilde değinmiş yazar. Öneriyorum.
Yine geçen hafta bir günde bitirdiğim bir diğer kitap ise çok sevdiğim Ayfer Tunç'un şu ana kadar okumamış olduğum birkaç kitabından biri olan Suzan Defter'di. Değişik bir tarzda yazılmış olan bu kısa roman eş zamanlı iki ayrı günlüğü takip ediyor. En güzel okuma yolu ise önce sağdaki sayfaları okuyup bir günlüğü bitirmek, daha sonra soldaki sayfaları okuyup diğerini. Yoksa biraz karman çorman olmanız mümkün. ;) Ama size uyan okuma şeklini keşfettikten sonra tadından yenmeyen bir roman yine. Nefis kurgu, derin karakterler, o içsel durumları ve duyguları her zamanki gibi harika anlatan bir kalem. Ayfer Tunç asla hayal kırıklığına uğratmayan yazarlardan benim için. Çok seviyorum Merkez!.
Bu Son Şansımız mı?
İklim
değişikliğinin gezegenimize etkilerini inceleyen gösterim programı "Bu
son şansımız mı?", yedinci yılında SALT ve Garanti BBVA iş birliğiyle düzenleniyor.
On belgesel filmden oluşan 2021 seçkisi, 26 Nisan - 4 Temmuz arasında
Türkiye’nin her yerinden ulaşılabilir şekilde ve altyazılı olarak
saltonline.org’da.
SALT’ın, iklim değişikliğinin insana ve dünyaya etkilerine dikkati çekme amaçlı Bu son şansımız mı? gösterim programının 2021 seçkisi, Güney Afrika, Norveç, Fransa, Kanada, Bolivya ve Balkanlardan on belgesel filmi bir araya getiriyor. Yedinci yılında Garanti BBVA desteğiyle gerçekleştirilen program, 2019 yapımı One Table Two Elephants [Bir Masa İki Fil] filminin bir haftalık Türkçe altyazılı gösterimiyle 26 Nisan’da saltonline.org’da başlıyor.
Gezegenimiz
ısınıyor, okyanuslar asitleniyor, deniz seviyesi yükseliyor; iklim değişikliği
nedeniyle ekosistemler zarar görürken biyoçeşitlilik hızla azalıyor. İklim
kriziyle ilgili süregelen sorunlar ve çözüme yönelik çabalar, haberlerin yanı
sıra belgesel yapımlarla geniş kitlelere ulaşıyor. Bu son şansımız mı? seçkisinde bu yıl, insanlar, hayvanlar, doğa ve şehrin uyum içerisinde nasıl
bir arada var olabileceği sorusuna yanıt arayan filmler yer alıyor. Bir gençlik
grubu dans ve müzik aracılığıyla şehirlerinin ekolojik yapısını korumaya
çalışırken, bambaşka bir coğrafyadan bir topluluk köklerine sahip çıkarak
geleceği inşa etmenin yollarını arıyor. Büyük Okyanus’un ortasında küçük bir
ada ülkesinin verdiği iklim mücadelesi, dünyanın diğer ucunda karşılık buluyor.
Bireysel, toplumsal ya da kurumsal olması fark etmeksizin; bugün yaptığımız
seçimlerin yarınımızı tayin edeceği bilinci giderek artıyor.
Bu son şansımız mı? 2021 programı, SALT’tan Fatma Çolakoğlu tarafından hazırlanmıştır. 26 Nisan-4 Temmuz tarihlerinde gerçekleştirilecek programdaki filmler, birer hafta süreyle saltonline.org’da yayında kalacaktır. Bütün filmler, orijinal dilinde Türkçe ve İngilizce alt yazılı olarak gösterilecektir.
Bu
son şansımız mı? Gösterim
Programı
26 Nisan-2 Mayıs
Jacob von Heland ve Henrik
Ernstson,
OneTable Two Elephants
[Bir Masa İki Fil], 2019
3-9 Mayıs
Miha Avguštin, Rožle Bregar ve
Matic Oblak,
The
Undamaged [El
Değmemiş], 2018
10-16 Mayıs
Alexander Glustrom,
Mossville: When Great Trees Fall [Mossville: Ulu Ağaçlar Devrildiğinde], 2019
17-23 Mayıs
Pieter Van Eecke,
Samuel in the Clouds [Samuel Bulutlarda], 2016
24-30 Mayıs
Matthieu Rytz,
Anote’s Ark [Anote’nin Gemisi], 2018
31 Mayıs-6 Haziran
Jörg Adolph ve Jan Haft, Das geheime Leben der Bäume [Ağaçların Gizli Yaşamı], 2020
7-13 Haziran
Manuel Deiller ve Nina Ardoin,
Longyearbyen, a Bipolar City [Longyearbyen: İki Kutuplu Şehir], 2016
14-20 Haziran
Meng Han, Smog
Town [Dumanlı Kasaba], 2019
21-27 Haziran
François-Xavier Drouet,
Le temps des forêts [Ormanların Zamanı], 2019
28 Haziran-4 Temmuz
Clement Guerra ve Sophie Guerra,
The Condor and the Eagle [Akbaba ile Kartal], 2019
İyi seyirler!
Film Önerileri: Druk, 37 Seconds, I Care a Lot

Kız Kardeşler ve Nefes
İki müthiş film bırakıyorum sizler için bu karlı hafta sonuna. Biri bir Türk filmi: Kız Kardeşler. Emin Alper'in yazıp yönettiği çok doğal, çok hakiki, çok kendine has sıkıntılı hallerle dolu bir Anadolu taşrası filmi. Üç kız kardeşin üçünün de oyunculukları harika. Cemre Ebüzziya'yı biraz biliyorduk başka filmlerden ama ortanca ve küçük kardeşleri canlandıran Ece Yüksel ve Helin Kandemir'e tam anlamıyla hayran kaldık diyebilirim. Ayrıca en büyük abla Reyhan'ın evlendirildiği yarım akıllı çoban Veysel karakterini canlandıran Kayhan Açıkgöz de favorilerimizden oldu. Kısaca konuya gelecek olursak annelerinin ölümünün ardından genç yaşta öksüz kalan üç kız kardeşin "neresi olursa olsun gidelim, yeter ki buradan kurtulalım" hissiyatıyla dolu sıkışıp kalmış köy yaşantılarına tanıklık ediyoruz. Besleme olarak verildikleri evlerden çeşitli nedenlerle dönüp yeniden baba ocağında bir araya gelmelerine rağmen bir an önce gitme çabası ve yarışı içindeler. Her birinin ayrı bir içe işleyen hikayesi var. Ve hiçbiri kurtuluş umudu olarak bel bağladıkları şehirli karakterlerin -bu durumda doktor Necati'nin, hatta belki Ankara'daki teyzenin temsil ettiği- zerre kadar umurunda değil. O kadar güzel diyalogları olan, duygu dolu ama sömürüsüz ve yapmacıksız bir film ki her dakikasına hayran oldum. Kesinlikle izlemenizi öneririm.
Andrew Garfield ve Claire Foy'un baş rollerini üstlendiği bir gerçek yaşam öyküsü var sırada: Nefes. İnanılmaz ilham verici ve gerçek anlamda bir aşk hikayesi bana göre. Anlamlı bir hayatın ve her şeye rağmen nefes aldığın sürece dolu dolu yaşamanın ve sevmenin ne demek olduğunu bu kadar kısacık bir sürede ancak bu güzel film ve yaşam öyküsü anlatabilir herhalde. Filmin konusu kısaca şöyle: 1950'li yıllarda birbirlerine çok aşık olarak evlenen genç çift Diana ve Robin Cavendish, evliliklerinin ilk yıllarında görev için Kenya'da yaşarlarken ve Diana hamileyken bir anda hayatları tamamen değişir. 28 yaşında çocuk felci yüzünden bir anda tamamen yatalak hasta olarak kendisine biçilen birkaç aylık yaşamı sürmek zorunda kalan bir Robin ve yeni doğum yapmış bir Diana ve kucaklarında Jonathan olarak yepyeni ve çok zorlu bir yaşam mücadelesi beklemektedir. Ama burada hikayeyi değiştiren kişi tüm azmi, sevgisi, kocasını yüreklendirmesi ve desteklemesi ve bir an bile yaşam dışında bir seçeneğe yer vermemesiyle Diana olur. Çok acıklı, üzücü, korkunç bir öykü ve bir dram bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Bu film umudun, sevginin, hayatta o tek nefes olduğu sürece neler başarılabileceğinin, nasıl başkalarına da yararlı olunabileceğinin, karanlığa ışık yakmanın, sevginin iyileştirici gücünün ve zarif sonların hikayesi. Ve bu gerçek yaşam öyküsü çiftin çocukları Jonathan Cavendish'in yapımıyla karşımızda. Mutlaka izleyin.
O zaman artık yılların acısını çıkaracak kar gelsin mi? Şarap ve kahve stoklarımız tamam mı? Elmalı tarçınlı kek ya da üzümlü kurabiye kokuları evleri sarsın mı? ;)
İyi hafta sonları!
Nomadland ve Yeni Baştan ve Azizler
İki Müthiş Belgesel Film
Kaş'a geldiğimden beri ne dizi ne film izlemiştim. Burada gökyüzü televizyonu en favorim her zaman. ;) Ama My Octopus Teacher ve A Life on Our Planet'i o kadar çok gördüm ki sevdiğim Instagram hesaplarında, hemen izlemezsem olmaz dedim. Zaten tam benlik iki yapım ikisi de. Doğanın bilgeliğine ve akışına sonsuz bir inanç ve hayranlık duyanlar için birebir.
My Octopus Teacher
Hayatının bir döneminde son derece büyük bir ruhsal tükenmişlik yaşayan ve çıkış yolunu kendisini en iyi ve canlı hissettiği okyanusun derinliklerinde bulan dalgıç Craig Foster'ın hikayesi. Bunu her gün büyük bir tutkuyla yapan Foster, her dalışında okyanus altındaki yaban hayatın parçası olan bir ahtapotu da izlemeye başlıyor. Ve aralarında müthiş bir bağ kuruluyor bu hayvanla. Hem çok etkileyici görüntüler hem de çok duygusal sahneler sizleri bekliyor bu belgeselde. Doğayla bir olmanın güzelliği ve iyileştirici, dönüştürücü etkisi her zamanki gibi hayranlık uyandırıyor içinizde. Mutlaka izleyin.
A Life On Our Planet
İngiltere'de milli hazine olarak kabul edilen ve 50 yılı aşkın bir süre BBC'ye doğa tarihi programları hazırlamış olan 93 yaşındaki David Attenborough'un "tanık ifadem" dediği A Life on Our Planet da kaçırılmaması gereken belgesel filmlerden. Gezegenimizin tarihi düşünüldüğünde son derece kısa bir süre içinde insan türünün verdiği zararı ve yok ediciliğini görmek, belki sürekli duyup da önemsemediğimiz "iklim krizi", "kıtlık", "salgın hastalıklar", "plastik kullanımının zararları", "yaban hayatın yok edilmesi" gibi kavramları yeniden ciddi bir biçimde düşünmemize yol açar. Çünkü bu sorunların hiçbiri artık göremediğimiz çok uzak bir gelecekte gerçekleşecek şeyler değil. Her geçen gün bizzat yaşadığımız ve izlediğimiz şeyler aslında. Yok edilen her yağmur ormanı parçası, her balık türü, yapılan her nükleer santral, hes'ler ya da fazladan yapılan her alışverişten tutun da aşırı et tüketimine kadar her konuda doğayı biraz daha tüketiyoruz.
Çok şükür ki Çernobil örneğinde de gördüğümüz gibi doğa yeniden yaşamı yaratacak bilgeliğe sahip. İnsan da David Attenborough'un dediği gibi "buraya kadar zekasıyla gelmiş olabilir ama bundan sonrası için bilgelikle ilerlemek zorunda." Sürdürülebilir yaşamı kurmak zorunda kendisi için. Yine Attenborough'un dediği gibi "bu işin gezegenimizi kurtarmakla ilgisi yok, kendimizi kurtarmakla ilgili."
Enseyi karartmadan çözüm önerileri de sıralanmış belgeselde. Ama şahsen benim ense çok karanlık insan türü için (bizim ülke için zaten umudun kırıntısına sahip değilim!). Bence biz her türlü kendi kendini yok eden bir tür olacağız. Sonrasında doğa ve gezegen bizden kurtulduğuna bir oh çekip yeni bir yaşam kuracak kendine. Mutlaka izleyin.






















