Film Dünyası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film Dünyası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salt Beyoğlu'nda Açık Sinema Gösterim Programı: İhtimamın Hâlleri

Mimarlık ve bakım pratikleri arasındaki ilişkileri ele alan “İhtimamın Hâlleri” gösterim programı 3 Aralık’ta Salt Beyoğlu’ndaki Açık Sinema’da başlıyor. 

Garanti BBVA tarafından kurulan Salt’ın yeni gösterim programı İhtimamın Hâlleri, yapılı çevre, yaşlanma ve bakım pratikleri arasındaki çok yönlü ilişkileri merkeze alıyor. Hastaneden bakımevlerine, ev içi mekânlardan kentsel altyapılara uzanan seçki, hem bedenlerin hem de binaların zaman içerisinde nasıl dönüştüğünü irdelerken, ihtimam ve bakım kavramlarını dayanırlığın başat unsuru olarak konumlandırıyor. 

Salt Beyoğlu’ndaki Açık Sinema’da gerçekleştirilecek program, 3 Aralık Çarşamba saat 19.00’da The Bubble [Balon] filminin gösterimiyle başlıyor. ABD’nin emeklilere yönelik en büyük yaşam alanlarından The Villages, Florida’da geçen 2021 yapımı belgesel film, 150 bini aşkın kişiye “ideal” bir hayat sunmak için inşa edilmiş bir yerin mimarisi ve çelişkilerini inceliyor. Kapalı kapılarının ardında sonsuz güneş ışığı ve boş zaman vadeden bu geniş “kasaba”nın bölge sakinlerini ve yerel ekosistemleri nasıl etkilediğini gözler önüne sererken mülkiyet, kamu erişimi ve yaşlanmanın politikasına dair kritik soruları gündeme getiriyor. 


5 Aralık Cuma saat 19.00’da gösterilecek 11’e 10 Kala, İstanbul’da yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalan bir apartmanın kapıcısı ile yaşlı bir koleksiyoncu olan sakini arasında oluşan beklenmedik bağı konu alıyor. Pelin Esmer’in 2009 yapımı filmi, bir arkadaşlık hikâyesi üzerinden dönüşen kentsel doku içerisinde hafıza ve aidiyet kavramlarını irdeliyor. 

6 Aralık Cumartesi saat 15.00’te gösterilecek Rehab (from Rehab) [İyileştiren Mimari] (2023), Basel’de fiziksel ve nörolojik hastalıkların tedavisine yönelik olarak Herzog & de Meuron tarafından tasarlanmış yenilikçi rehabilitasyon merkezi REHAB’i odağına alıyor. Ila Bêka ile Louise Lemoine’in yönettiği belgesel film, iyileştirici ortamların tıbbi uzmanlığın yanı sıra materyal ve mekânsal unsurlara gösterilen özenle de ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. 


9 Aralık Salı saat 18.30’da gösterilecek Where We Grow Older [Yaşlandığımız Yer] (2023) ise Barselona ve Baltimore’daki iki konut modeli üzerinden, yaşlanan nüfusun mimari ve sosyal yapıları nasıl yeniden şekillendirdiğini irdeliyor. Yapımını Canadian Centre for Architecture’ın (CCA) üstlendiği bir üçlemenin parçası olan belgesel film, uzayan yaşam süresi ve değişen demografik dinamiklerin topluluklar ile mimari sistemleri nasıl etkilediğini sorguluyor; kentsel tasarım ve politikanın bu zorluklara yanıt vermedeki rolünü tartışmaya açıyor. Gösterimin ardından, saat 19.00’da gerçekleştirilecek “Yaşlanmanın Mimarisi” başlıklı konuşma programıyla, filmin üzerinde durduğu bu meselelerin yerel mekânsal ve kültürel dinamiklerle ilişkili olarak değerlendirilmesi amaçlanıyor. 


16 Aralık Salı ve 19 Aralık Cuma günleri iki kısa film seçkisi ile devam edecek program, 20 Aralık Cumartesi günü yönetmen Denys Desjardins’in Le Château [Şato] (2020) ve J’ai placé ma mère [Annemin Ardından] (2022) filmlerinin gösterimiyle sona erecek. 

Salt’tan Alâ Taleb tarafından hazırlanan İhtimamın Hâlleri gösterim programı herkesin katılımına açık ve ücretsizdir. Ayrıntılı bilgi için: saltonline.org.

İstanbul Modern’de Yeni Film Programı: “Doğruluk mu, Cesaret mi?”

İstanbul Modern Sinema, 25-28 Eylül tarihleri arasında sezona “oyun” temasıyla başlıyor. Prof. Dr. H. Serdar Gergerlioğlu ve Dr. İren Dicle Aytaç’ın katkılarıyla gerçekleşen program; spordan politikaya, film gösterimlerinden panellere, sanal gerçeklik deneyimlerinden yapay zekâ atölyelerine uzanan çok katmanlı bir içerik sunuyor. 



Öne çıkan filmler arasında Aysun Bademsoy’dan Berlin’de futbol oynayan Türkiye kökenli genç kadınların kimlik, entegrasyon ve aidiyet mücadelesini konu alan Oyun Değiştiriciler, İstanbul Film Festivali’nde SİYAD En İyi Film Ödülü’nü kazanan Emine Yıldırım’ın Gündüz Apollon, Gece Athena, Chris Marker’ın teknolojinin insanlık ile tarih algımızla ilişkisini araştıran Beşinci Seviye ve Miguel Gomes’e Geçen yıl Cannes film Festivali’nde “en iyi yönetmen” ödülünü kazandıran Büyük Yolculuk yer alıyor.


Program ayrıca, akademi ve sanat dünyasından konukların katılımıyla düzenlenecek paneller aracılığıyla izleyiciyi; iktidar oyunlarından video oyunlarına, çocukluktan sporda anlam arayışına uzanan etkileşimli tartışmalara davet ediyor. Panel katılımcıları arasında ise psikiyatrist Prof. Dr. Bengi Semerci, yönetmen-senarist Deniz Tortum gibi isimler bulunuyor.

Şimdiden iyi seyirler hepinize.

Bir Kitap, Bir Film

Son dönem okuduklarım arasında en sevdiklerimden. Zaten kendisi de çok sevdiklerimden. Müziğiyle, yazdığı şarkı sözleriyle kalbime dokunanlardan hep Kalben. O yüzden kitabının çıktığını duyar duymaz da aldım ve geçen hafta okumayı bitirdim. Diline, anlatımına bayıldım. İso da Storytel'de kendi sesinden dinleyerek benden önce bitirmişti Eski Dünyanın Yangını'nı. Ve onun da çok keyifli bir deneyim olduğunu söylemişti. Eminim öyledir. Kitap dinleyebilseydim, ben de yazarının sesinden dinlemeyi tercih ederdim mutlaka. Ama eskilerden kim kaldı? Ne dijital kitap ne dinleme, ben sadece elime kitabımı alıp okuyacağım işte. ;)


Baba figürünün olmadığı ve farklı tarzlara da sahip olsalar ikisi de sıkıntılı iki anne tarafından büyütülmüş iki çocukluk arkadaşının, Koda ile Kandante'nin hikayesi bu. Bir nevi yaralarını sara sara, kırgınlıklarını, travmalarını, acılarını kendi yöntemleriyle, sevgi arayışlarıyla iyileştirmeye çalışan iki arkadaşın büyüme hikayesi. İki genç kadının özgürleşme hikayesi. O yüzden de çok güzel bana göre. Okumanızı öneriyorum. 

Film önerim de yine çok sevdiğim bir yazar olan Haruki Murakami'nin Kadınsız Erkekler kitabında yer alan aynı adlı öyküden uyarlanmış Drive My Car filmi olacak. Ryusuke Hamaguchi yönetmenliğinde çekilen bu roman tadındaki 3 saatlik film Berlinale ve Cannes'dan ödüllerle dönmüş. Dört dalda da Oscar'a aday. Bakalım oradan da eli kolu dönecek mi film?  


Tam bir diyalog filmi olan filmin konusu kısaca şöyle: eşini yakın dönemde kaybeden orta yaşlı bir tiyatro oyuncusu ve yönetmeninin Vanya Dayı oyununun hazırlık süreci için Tokyo'dan Hiroşima'ya gitmesi ve orada kaldığı günler boyunca kurallar gereği kendisine bir şoför tahsis edileceğini öğrenmesiyle çözülmeler gelişiyor. Biraz cinsiyetçi bir yaklaşımla kadın şoför fikrine karşı önyargılı olan oyuncu ile şoför genç kadının hikayelerinin zaman içinde katman katman çözüldüğü ve pek çok benzerliğin de ortaya çıktığı bir hikaye izliyoruz. Murakami'nin "çaresizliğin öyküsü" dediği ve tüm karakterlerin sürekli kendileri üzerine düşünüp hayıflandığı Vanya Dayı da bu hikayenin bir parçası oluyor elbette. Çok uzun olmasına rağmen çok severek izlediğimiz bir film oldu. Öneririm. 

Hafta sonu yaklaşıyor, planlar yapıldı mı? Bizim yapıldı. Sürpriiiz! ;) 

Son İzlediğim Filmler

Son dönemlerde birbirinden ilginç Türk filmleri izledim ve izlediğimiz onlarca film arasında kendi arşivim açısından buraya not düşmeye değer bulduğum filmler oldu. Bu genç yönetmenlerin işlerini bundan sonrasında da takip etmeliyim diye düşündüm. Sırayla kısacık söz edeyim bu başarılı ve alışılmışım dışındaki yapımlardan. 

İlki Fikret Reyhan'ın yönetmenliğini yaptığı Çatlak filmi. 40. İstanbul Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo ödüllerine layık görülen bu filmin konusu kısaca şöyle:

"Göçmen işçi olarak İngiltere’de çalışan Fatih, arkadaşı Ayhan’dan, Türkiye’deki ailesine göndermek üzere yüklü miktarda borç almıştır. Borç, Fatih’in Türkiye’ye dönmesinden sonra da ödenmeyince Türkiye’ye gelen Ayhan, Fatih’in ailesini ziyaret eder ve parasını ister. Bu borcun talep edilmesi, aynı binada ve iç içe geçmiş ekonomik çıkarlarla yaşayan aile içinde bir fitili ateşler. Aile bireyleri arasında gizli kalmış tüm çatışmalar su yüzüne çıkar."

Ben aile için de o kolun kırılıp yen içinde kalamadığını ince ince işleyen hikayelere bayılırım. Bence bu da onlardan biri. Çok doğal anlatılmış, oyuncu seçimleri nefis olmuş. Film izlemedik, o aileye girdik ve çatlaktan sızanlara tanıklık ettik diyelim. Çok beğendim.

İkinci film için yine bir aile içi -ve tabi sermaye içi- örtbas mevzusu diyebiliriz. Bu kez bir aile şirketinde yaşanan bir işçi kazası söz konusu. İki Şafak Arasında adı üstünde kazanın gerçekleştiği şafak vakti ile ertesi gün şafak vakti arasında yaşananları anlatıyor. Genç yönetmen Selman Nacar ilk uzun metrajlı filminde aile, toplum, ticaret ve hatta aşk ilişkileri içindeki çarpıcı vicdani ve etik sorgulamalarıyla dikkat çekiyor. Ana karakter Kadir üzerinden bu sorgulamanın yapılması çok daha etkileyici olmuş çünkü Kadir "pasif iyi" karakter olarak o arada kalmaları, sıkışmışlığı, çaresizliği çok iyi yansıtıyor izleyene. Sermayenin çarklarının insanı, vicdanları, emeği ve hayatları öğütürcesine her daim dönmeye devam etmesi ise günümüzün kaçınılmaz gerçeği olarak yine başrolde ne yazık ki. Çok sevdim bu filmi de.



Gelelim aşağıdaki ikiliye. Birkaç gönderi önce İstanbul Modern'in Biz De Varız! sinema günlerinden söz etmiştim. İşte o gösterimler içinden merak ettiğim aşağıda iki film için kayıt olup izlemeyi başardım. İkisini de illa izleyin diyemem ama bence ikisi de ayrı ayrı etkileyiciydi. Cemil Şov yine bir ilk film özelliği taşıyor. Barış Sarhan'ın ilk uzun metrajlı çalışması. Filmin konusu kısaca: "Bir güvenlik görevlisi olan Cemil’in hayâli oyuncu olmaktır. İstediği rol için girdiği seçmede, başarılı olabilmek için Yeşilçam filmlerinin ünlü kötü adamını oynayan Turgay Göral’ı canlandırması gerekmektedir. Zamanla iki karakter birbirine girer, Cemil’in dünyasında gerçekle ekran yer değiştirir." Cemil'i canlandıran Ozan Çelik şahane bir oyunculuk sergilemiş. Konu ilginç, oyunculuklar iyi, bence izlenmesi gereken değişik işlerden. 

Zin ile Ali'nin Hikayesi ise Doğu'dan bir hikaye. Adana Altın Koza Film Festivali’nde Yılmaz Güney Ödülü ve SİYAD Cüneyt Cebenoyan En İyi Film ödüllerini kazanmış. Bingöl'ün bir köyünde yaşayan Zin Anne, İstanbul'da öldürülen oğlu için bir düğün alayı kurmayı ister. Ama köyde imam, jandarma, muhtar buna karşı çıkar ve bunun uygun olmadığını, hatta bu fikrinde ısrar ederse diğer oğlunun da başına iş açacağını söylerler. Buna rağmen o düğün alayı kurulur mu kurulmaz mı görmek isterseniz filmi izleyebilirsiniz. Bence sadece köyün o masalsı doğasını görmek için bile izlenebilir bir filmdi. Yönetmenin fotoğraf gözünün müthiş olduğu kesin. 


Yine ödüllü bir film var karşımızda, bu kez yabancı, 6 harf. .;) Çok duyduğumuz Titane, MUBI'ye gelir gelmez izleyelim dedik. Çok duymamıza rağmen aslında izlenecekler listeme eklesem mi, yoksa bırakayım hayatın akışında karşıma çıkarsa mı izlerim, ben pek sevmem gibi duruyor aslında, ay bilemedim ki derken ekran karşısında bulduk kendimizi. Yönetmenliğini Julia Ducournau'nun yaptığı ve 74. Cannes Film Festivali'nin en iyi film ödülünü kapan bu film sizi gerim gerim gerecek, bazı sahnelere bakamayacağınız kadar rahatsız edici olacak. Ama bu kısımla ilgili bir probleminiz yoksa sevme olasılığınız var. Hatta ben çok sevdim. Sevgisizlik konusuna bakışını (hatta daha çok baba travması, hatta daha da çok ataerkil düzen travması diyelim), daha sonra da kabul edilme ve sevginin dönüştürücü etkisini anlatış şeklini çok sevdim. Görsellik ve oyunculukları da çok başarılı buldum. Julia anlatmak istediğini pek şiddetli anlatmış tabi (ilk filmi de öyle olan bir ablamızmış zaten), o yüzden illa izleyin demem bu filme.    


Neredeyse her gün bir film izlemek için TV karşısına geçiyoruz. Ama yeni bir kararla haftada bir kez gibi bir sıklıkla AKM'de bir klasik müzik konserine gidelim dedik bundan sonra. O kadar uygun fiyatlı konser, bale ve tiyatro etkinlikleri var ki, lütfen ara sıra kontrol etmeyi unutmayın. AKM'nin açıldığına ne kadar mutlu olduk değil mi? O nedenle buradaki gösterimlere giderek destek olmayı ve bir yandan da ruhumuzu beslemeyi ihmal etmeyelim derim. Benim müzik tarafım her çok eksik olmuştur. Ama resmen bu aralar bunun eksikliğine uyandım diyebilirim. O yüzden sürekli Biletinial platformunda geziyorum konser bileti yakalamak için. Siz de bir göz atsanıza, belki karşılaşırız bir konser öncesi ;)

İyi hafta sonları!

Biz de Varız!

8 Ocak - 7 Şubat 2022 

İstanbul Modern Sinema’nın Türk Tuborg A.Ş.’nin katkılarıyla Türkiye sinemasından yepyeni filmleri bir araya getirdiği “Biz de Varız!” programı bu yıl 10 yaşında!

Çevrimiçi ve ücretsiz gerçekleşecek program, son yılın merak uyandıran, festivallerden ödüllerle dönmesine karşın vizyonda hak ettiği yeri bulamamış filmlerinden oluşuyor. Seçkide yer alan filmler arasında; Fikret Reyhan’ın ikinci filmi Çatlak, prömiyerini Rotterdam Film Festivali’nde yapan tür filmi Cemil Şov ve Ertegün kardeşlerin caz macerasını anlatan belgesel Kapıyı Açık Bırak var.

Gösterimlerin yanı sıra filmlerin yönetmen ve oyuncularıyla İstanbul Modern'in YouTube kanalında kısa söyleşiler gerçekleştirilecek.  


Filmler gösterim programında belirtilen tarih-saat aralıklarında yayında kalacaktır.

Çevrimiçi gösterim programı görselde yer alıyor. Çevrimiçi gösterimleri izleme rehberine ise buradan ulaşabilirsiniz. Minik bir not olarak ekleyeyim: Çatlak süper bir film.

İyi seyirler.

Bir Kitap, Bir Oyun, Bir Film

Haftaya başlamak için nefis üçlü: kitap, tiyatro ve film. Bunu sergi de ekleyerek dörtlü olarak yazmak isterdim ama haftanın sergisini ayrı bir yazıda paylaşacağım çünkü bol fotoğraflı bir post olacak. İlk olarak son okuduğum kitaptan bahsedeyim: Kitapları Kurtaran Kedi. Japon yazar Sosuke Natsukawa'nın 2017 yılında yazdığı masalsı romanını çok sevdim. Çok satan değil ama çok nitelikli kitaplardan oluşan eski bir kitapçı dükkanını işleten dedesiyle birlikte yaşayan lise öğrencisi Rintaro'nun dedesinin ölümünün ardından tutsak kitapları kurtarma macerasına çıkışını anlatan romanda kendisine bir de sadece düşünen yüreklerin görebildiği Tekirgiller'den Tekir yardım ediyor. ;) Böyle fantastik ve masalsı deyince hafif bir roman olduğunu düşünmenizi istemem. Ardında kitaplarla ilgili çok güçlü fikirler barındıran ve işin ticari ve etiket kısmını müthiş sorgulayan bir roman bence. Ve kesinlikle yazarla aynı şeye inanıyorum: Kitapların yüreği vardır.



Gelelim hafta sonu izlediğimiz tiyatro oyununa: Beni Sakın Yumruklardan. İKSV İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında sahnelenmeye başlayan oyunu festival sırasında izleyememiştik. Ama Ocak ayında iki gösterim olduğunu görünce hemen 8 Ocak tarihine biletimizi kaptık. Ecem Uzun ve Yiğit Sertdemir'in oynadığı oyunu Ceren Ercan yazmış, Yelda Baskın yönetmiş. Konu itibariyle çok ilgi çekici ve güncel: sosyal medya linci ve paylaşımların hangi noktalarda özgürlük olduğu hangi noktalarda özgürlüğün ihlali olabildiği gibi konulara değiniyor. İki stand-up'çı karakterin hikayesi çok iyi seçilmiş, zaten bu iki oyuncuya da bayılırım ve bence çok başarılı bir performans sergilemişler. Ama bir yandan da metni ve kurgulanış şeklini biraz karışık, biraz mesaj bombardımanı şeklinde algıladığımı söylemek isterim. Bir yandan da kalemini de çok sevdiğim Yiğit Sertdemir yazsaydı oyunu nasıl olurdu diye düşünmedim değil.  Kendim izleyip karar vereyim derseniz bir sonraki gösterim 22 Ocak akşamı Alan Kadıköy'de. Biletler burada.


Sırada film önerisi var. Olumsuz önyargıyla başlayıp (amaan Netflix filmleri harika olmaz ki, zaten bu kadar ünlü oyuncudan hep berbat işler bakar, Amerikan sineması sığlığında mesaj vermeye çalışacaklar şimdi, vs vs...) bayıldığım bir film oldu Don't Look Up. Önce parantez içinden çıkan ana mesajı söyleyeyim: önyargılı olmak kötüdür! ;)

Filme gelince, Leonardo diCaprio ve Jennifer Lawrence ve Meryl Streep gibi şahane bir kadrosu olduğunu zaten biliyorsunuzdur. Konusu ise NASA'nın dünyaya yaklaşan ve gezegeni 6 ay sonra yok edecek bir kuyruklu yıldızın varlığını keşfedip insanlara duyurmaya çalışması. Çok mu klişe? Hiç değil. Çünkü yaşadığımız dönem hiç klişe değil. Zira anlaşılması mümkün olmayan bir "amaan hiç keyfimiz kaçmasın şimdi, boşver haberleri falan, haydi eller havaya" kültürünün içinde yaşıyoruz. Mutsuz olmaya, eğlenmemeye, ciddi haberleri ciddiyetle ele almaya, sorun çözmeye, durum değerlendirmeye falan tahammülümüz yok. Hiperaktif veletler gibi sürekli elimize bir oyuncak, bir uyaran tutuşturulsun ve onunla oyalanalım istiyoruz. Medya da bu konuda bize müthiş yardımcı. O yüzden bilim adamının kuyruklu yıldız çarpacak haberi falan neymiş yahu, çıkarın bir pop star, kuyruklu yıldız şarkısı yapsın, daha çok "eğleniriz", "izleniriz", "bunalmayız", "satarız" kafası. Cehaletin medya ve siyaset eliyle bu kadar yoğun pompalandığı bir dönem  hiç olmamıştı ve bu film bunu çok güzel anlatmış bence. İzlemediyseniz kesin izleyin, son dönemde izlediğim yaşadığımız çağa en gerçekçi bakan işlerden olmuş. 


Haftaya bunlarla başladım ama anlatacağım müthiş bir sergi de var. Alan Kadıköy ve Müze Gazhane'yi keşfettik Cumartesi günü ve gurur duydum şehirde açılan bu kültür-sanat mekanlarıyla.  İyi ki her şeyin çok güzel olacağına inanmışız. ;) Dizi olarak da Kulüp'ü bitirdik en son. Ben bu diziyi severek izlesem de duygusunun hep biraz eksik olduğunu düşündüm. Fırat Tanış ve Salih Bademci'yi izlemek ana motivasyonumdu. Son dört bölümle kapanışı yaparken tam gözyaşları içinde 6-7 Eylül olaylarını müthiş anlatmışlar derken, dizinin bebek kutlaması yemeğiyle falan bitişi de az önce bahsettiğim "aman keyfimiz kaçmasın, gülelim eğlenelim" kültürünün gereğiydi herhalde! Neyse, ben kitapların yüreği olduğuna inanan bir eski çağ kadınıyım nasılsa, yeni çağı anlamıyorum. ;)

İyi haftalar!

İlişkiler, ilişkiler, ilişkiler...

Büyük ihtimalle aşağıdaki üçlüyü izleyip bitirmeyi ya da defalarca izlemeyi bırakalı sizler için on yıl falan olmuş olabilir. Çünkü Before Sunrise 1995, Before Sunset 2004 yılında çekilmiş. Benim evde tek başıma olduğum bir akşam Netflix'te görüp de güzel film olabilir diye izlemeye karar verdiğim Before Midnight bile 2013 yapımı ve üçlemenin sonuncusu, öyle diyeyim size. Yani muhtemelen siz bu posta nostaljik çağrışımlarla bakacaksınız ama ben baya baya bu filmlerden haberim olmadan yaşamışım bunca yıldır! Instagram'da paylaştığımda o kadar çok buna inanamayan mesaj aldım ki ben de bir kez daha kendime inanamadım. İso'ya söylediğimde "biz ikisini izledik, tanıdık geldi bana, yeniden başlayalım, hatırlarsın" dedi ve seriye baştan başladık. Ve ta taaam: ikisini de hiç hatırlamıyoruz, baya izlememişiz! ;)


Hepiniz biliyorsunuz ama kısaca yine de bahsedeyim tabi: Richard Linklater'ın yazıp yönettiği bu seride Ethan Hawke ve Julie Delpy başrollerde. Müthiş doğal ortamlarda, diyalog dolu sahneler izliyorsunuz. Adeta bir tiyatro oyunu izler ya da kitap okur gibi. İlk bölümde 20'li yaşlar ve çiftin tesadüfen bir trende tanışmasını ve ayrılırlarken 6 ayın sonunda aynı istasyonda buluşma sözü vermelerini izliyoruz. İkinci bölüm Celine'in yaşadığı Paris'te geçiyor. Jesse ünlü bir yazar olmuş ve imza günü için oraya gitmiş. 30'lu yaşlarda bu şekilde bir kez daha buluşuyorlar ve bu kez şartlar daha zor olmasına rağmen artık ayrılmıyorlar. Bunu nereden anlıyoruz? Tabi ki 40'lı yaşlarında evli ve çocuklu bir şekilde bir Yunan kasabasına tatile gelmiş çiftimizi görünce. 

Paris ve Yunanistan yazı şahane bir etki katıyor bence ilgili bölümlere. 20'li yaşlardaki saflık ve doğallığa ekstra bir destek gerekmiyor zaten. 40'lı yaşlar bana en bayık gelen bölüm oldu diyebilirim, zira içinde olduğumuz ve pek bir empati yapabildiğimiz için olabilir. ;) Dolayısıyla en sevdiğim bölümün Paris'te geçen Before Sunset olduğunu da belirteyim burada. Ama gerçekten de hepsi de izlenesi birer ilişki filmiydi. İyi ki oldukça gecikmeli de olsa yakalamışız. 

***
Şimdi yine bir klasik sayılabilecek bir ilişki dizisine geliyorum: Scenes from a MarriageIngmar Bergman'ın yazıp yönettiği ve ilk kez mini dizi ve film olarak 1973 yılında yayınlanan, daha sonra da pek çok kez uyarlanan bu müthiş yapımda bir evliliğin yaklaşık on yıllık bir sürede içinden geçtiği aşamalar anlatılıyor. Ingmar Bergman bu senaryoyu yazarken kendi evliliğinden esinlenmiş ve Woody Allen ve yukarıdaki filmlerin yazarı ve yönetmeni Richard Linklater'a da esin kaynağı olmuş. 
 

Ben Oscar Isaac ve Jessica Chastain'in  başrollerinde oynadığı HBO yapımı versiyonunu izledim ve bayıldım. Oyunculuklar, diyaloglar, ortamlar şahaneydi. Çift olarak yaydıkları enerjiye de bayıldım. Uzun bir evlilik ilişkisi içinde ne kadar çok sevgi, merhamet, tutku, bağlılık (alışkanlık?), şefkat, acı, yalnızlık, üzüntü ve öfke birikebildiğini görmek, herkese -özellikle de şu an bizim gibi 40'lı yaşlarında ve uzun bir evliliğin içinde olan herkese- bir noktasından dokunacaktır diye düşünüyorum. Sindire sindire izlenesi, evliliği ve içinde barındırdığı duyguları ciddi biçimde sorgulayan, büyülü değil hüzünlü gerçekçiliğine hayran kaldığım müthiş bir diziydi. Kesinlikle öneriyorum. 

***

Ve aynı senaryonun Versus Tiyatro tarafından tiyatro oyunu olarak sahnelenen Evlilikten Sahneler'ini de Zorlu PSM Studio'da izledik geçen hafta. Bugün Ayşe Köroğlu'nun Toz oyununu izlerken bu sahnede sesle ilgili sıkıntı yaşandığını yazdığını gördüm Instagram'da. Önlerde olmak daha iyi olabilir demiş. Önlerde de göremiyorsunuz, kesin bilgi! Çünkü hiç eğimsiz dizilmiş sandalyelerle sahnede ne olup bittiğini anlamak baya zor oluyor. Hem ses hem de eğim konusuna el atsalar iyi olabilir diye düşünüyorum şahsen. 


Gelelim oyuna. Bu kez Ece Dizdar ve Öner Erkan oynuyorlar Marianne ve Johan'ı. Ece Dizdar'ın çok hayranıyımdır ama bu oyunda öne çıkan yoktu diyebilirim, ikisi de bence oyunculuk olarak çok başarılılardı. İki perde ve yaklaşık 2,5 saat olmasına rağmen maalesef böyle bir metin için bence yeterli değil. Filmini de bilmediğim için az zamana nasıl sığdırılır o dev duygular ve diyaloglar bilemiyorum ama beş bölümlük mini dizi versiyonu şu an çok ideal geliyor bana. O yüzden aslında bir tiyatro oyunu olarak uzun olmasına rağmen birçok yerde duyguyu çok iyi verememiş gibi geldi bana. Yine de izlemenizi öneririm, keyifle izleyebileceğiniz bir oyun. Bu ikili dışında uyarlayan ve yöneten Kayhan Berkin'i -ve birkaç yan oyuncuyu-  ufak bir rolde görebilirsiniz oyunda. 

Oyun tarihlerini Versus Tiyatro'nun Instagram hesabından takip edebilirsiniz. 

Şimdiden iyi seyirler (hepsi için ;) !

Buradayım!


Pera Film, Dünya AIDS Günü
için başlattığı 
Buradayım! adlı film programına bu yıl da devam ediyor. 

1 – 15 Aralık tarihleri arasında gerçekleşecek programda, 1988’de kurulan ve günümüzde AIDS/HIV konularında farkındalığı arttırmaya amaçlayan çağdaş sanat organizasyonu Visual AIDS’in devam eden HIV salgınında toplum bakımı stratejilerini vurgulayan yedi kısa filmden oluşan seçkisinin yanı sıra, Emmy ödüllü yönetmen Marlon T. Riggs'in 1989 yapımı, Siyah gay hayatı üzerine çığır açan belgeseli Çözülen Diller; gerçek bir hikayeden esinlenilen, HIV ile yaşayan bir kişinin samimi itirafını aktaran animasyon Kanıyorum ve ilk gösterimini Berlin Film Festivali’nde yapan, 1980'lerin sonlarındaki Arjantin’de AIDS ve polis şiddetine karşı mücadelenin nasıl birlikte ilerlediğini anlatan çarpıcı belgesel Pleybek yer alıyor.

Gösterim programı aşağıdaki çizelgede görüldüğü gibidir.

Filmler ve ziyaret ile ilgili daha detaylı bilgi için müzenin web sayfasından bilgi alabilirsiniz.
Şimdiden iyi seyirler.

Film Ekimi 2021

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından 20. kez düzenlenen Filmekimi 8-17 Ekim’de İstanbul ile Ankara ve İzmir’de sinemaseverlerle buluşuyor. Altın Lale kazanan Madalena’nın yanı sıra Cannes’da Altın Palmiye kazanan Titane, tüm dünyada merakla beklenen Dune: Çöl Gezegeni, Venedik’te Altın Ayı kazanan Kürtaj gibi filmlerin Türkiye prömiyerlerinin yapılacağı Filmekimi’nin biletleri 4 Ekim’de satışa çıkıyor.

Filmekimi programı

  • Fransız Postası / The French Dispatch / Wes Anderson
  • İnek / Cow / Andrea Arnold
  • Paris, 13. Bölge / Les Olympiades / Paris, 13th District / Jacques Audiard
  • Ali ve Ava / Ali & Ava / Clio Barnard
  • The Power of the Dog / Jane Campion
  • Annette / Léos Carax
  • Ayrı Dünyalar / Ouistreham / Between Two Worlds / Emmanuel Carrère
  • Chiara / A Chiara / Jonas Carpignano
  • Yol Ayrımı / La Fracture / The Divide / Catherine Corsini
  • Hayvan / Animal / Cyril Dion
  • Kürtaj / L’événement / Happening / Audrey Diwan
  • Titane / Julia Ducourneau
  • France / Bruno Dumont
  • Kahraman / Ghahreman / A Hero / Asghar Farhadi
  • Il Buco / Michelangelo Frammartino
  • Drive My Car / Ryûsuke Hamaguchi
  • Hatıra: 2. Bölüm / The Souvenir: Part II / Joanna Hogg
  • Guermantes / Christophe Honoré
  • Belle / Ryu to Sobakasu no Hime / Belle / Mamoru Hosoda
  • Kuzu / Dýrið / Lamb / Valdimar Jóhannsson
  • Buluşma / Mass / Fran Kranz
  • 6 Numaralı Kompartıman / Hytti Nro 6 / Compartment No. 6 / Juho Kuosmanen
  • Murina / Antoneta Alamat Kusijanovic
  • Huzursuz / Les Intranquilles / The Restless / Joachim Lafosse
  • Ahed’in Dizi / Ha’berech / Ahed’s Knee / Nadav Lapid
  • Aline / Valérie Lemercier
  • Bergman Island / Mia Hansen-Løve
  • Kardeşlerim ve Ben / Mes frères et moi / My Brothers and I / Yohan Manca
  • Madalena / Madiano Marcheti
  • Büyük Özgürlük / Grosse Freiheit / Great Freedom / Sebastian Meise
  • Kan Portakalları / Oranges Sanguines / Bloody Oranges / Jean-Christophe Meurisse
  • Dil Dersleri / Language Lessons / Natalie Morales
  • Üç Aile / Tre Piani / Three Floors / Nanni Moretti
  • Evrim / Evolution / Kornél Mundruczó
  • Her Şey Yolunda / Tout s’est bien passé / Everything Went Fine / François Ozon
  • Gözünün Önünde / Dangsin-eolgul-apeseo / In Front of Your Face / Hong Sang-soo
  • Kumarbaz / The Card Counter / Paul Schrader
  • Petrov Grip Oldu / Petrovy v grippe / Petrov’s Flu / Kirill Serebrennikov
  • The Hand of God / È Stata la Mano di Dio / Paolo Sorrentino
  • Çılgın Tanrı / Mad God / Phil Tippett
  • Dünyanın En Kötü İnsanı / Verdens Verste Menneske / The Worst Person in the World / Joachim Trier
  • Benedetta / Paul Verhoeven
  • Dune: Çöl Gezegeni / Dune / Denis Villeneuve
  • Memoria / Apichatpong Weerasethakul
  • Bir Saniye / Yi miao zhong / One Second / Zhang Yimou

Ayrıntılı program ve gösterim çizelgesi, bilet satış ve film/sinema bilgileri için İKSV'nin Filmekimi linkine tıklayabilirsiniz. 

Şimdiden iyi seyirler. 

Görülmüştür, Başkalarının Ülkesi ve Suzan Defter

Bu kez hem kitaplar hem de bir film var. Artık yavaş yavaş akşamları film izlemek için TV başına oturma zamanları da geldiğine göre açılışı uzun zamandır listemde izlenmeyi bekleyen ve Netflix'e gelince izleyebildiğim Görülmüştür filmiyle yapayım dedim. Berkay Ateş'in cezaevinde mahkumlara verilmeden önce mektupları okuyan ve annesiyle (Füsun Demirel canikosu ;) ) yaşayan genç gardiyan Zakir'i canlandırdığı film, zaten o mektuplardan birinin etrafında şekilleniyor. Oradaki genç ve güzel bir kadının (Saadet Işıl Aksoy) mahkum kocasına yazdıklarını ve ziyaret saatlerinde kayınpederiyle birlikte geliş gidişlerini yakın takibe alan Zakir kendisini bambaşka bir hikayenin içinde buluyor. Diğer gardiyanlar da dahil olmak üzere tüm oyunculukların çok doğal olduğu ve yaratıcı yazarlık kursunun hocası olarak Yiğit Sertdemir'i görmenin tatlı bir sürpriz olduğu filmi ben çok sevdim. İlla iyi ya da kötü bir sona bağlanmasını beklemiyorsanız ve gerçekçi senaryolar hoşunuza gidiyorsa öneririm.


Kitaplara gelecek olursak önerilerini her zaman bayılarak takip ettiğim Leylak Dalı'ndan duyduğum Başkalarının Ülkesi romanını bitirdim geçen hafta. Fransa'da yaşayan genç Faslı yazar Leila Slimani'nin romanı 1940’lı yıllarda Alsacelı Mathilde ile sömürge ordusunda Fransa için savaşan Emin’in aşkıyla başlıyor. Savaş sonrasında Fas'a dönüp orada yaşamlarını sürdürmeye başlayınca aşk maşk hak getire tabi..;) Yani öyle demeyeyim de kültür farkları diyeyim, hayat gailesi diyeyim, iç ve dış siyasetin hayatlarına tuz biber olması diyelim, falan filan. Ama anladınız siz bence, şahane olur böyle romanlar. Ayrıca kim yerli kim yabancı, kim sömürüyor kim sömürülüyor, ötekileşme nasıl oluşur, hatta hangi noktada farkında bile olmadan insanın içinde oluşur gibi konulara da çok başarılı bir şekilde değinmiş yazar. Öneriyorum.


Yine geçen hafta bir günde bitirdiğim bir diğer kitap ise çok sevdiğim Ayfer Tunç'un şu ana kadar okumamış olduğum birkaç kitabından biri olan Suzan Defter'di. Değişik bir tarzda yazılmış olan bu kısa roman eş zamanlı iki ayrı günlüğü takip ediyor. En güzel okuma yolu ise önce sağdaki sayfaları okuyup bir günlüğü bitirmek, daha sonra soldaki sayfaları okuyup diğerini. Yoksa biraz karman çorman olmanız mümkün. ;) Ama size uyan okuma şeklini keşfettikten sonra tadından yenmeyen bir roman yine. Nefis kurgu, derin karakterler, o içsel durumları ve duyguları her zamanki gibi harika anlatan bir kalem. Ayfer Tunç asla hayal kırıklığına uğratmayan yazarlardan benim için. Çok seviyorum Merkez!.


Bu Son Şansımız mı?

İklim değişikliğinin gezegenimize etkilerini inceleyen gösterim programı "Bu son şansımız mı?", yedinci yılında SALT ve Garanti BBVA iş birliğiyle düzenleniyor. On belgesel filmden oluşan 2021 seçkisi, 26 Nisan -  4 Temmuz arasında Türkiye’nin her yerinden ulaşılabilir şekilde ve altyazılı olarak saltonline.org’da.  

SALT’ın, iklim değişikliğinin insana ve dünyaya etkilerine dikkati çekme amaçlı Bu son şansımız mı? gösterim programının 2021 seçkisi, Güney Afrika, Norveç, Fransa, Kanada, Bolivya ve Balkanlardan on belgesel filmi bir araya getiriyor. Yedinci yılında Garanti BBVA desteğiyle gerçekleştirilen program, 2019 yapımı One Table Two Elephants [Bir Masa İki Fil] filminin bir haftalık Türkçe altyazılı gösterimiyle 26 Nisan’da saltonline.org’da başlıyor. 

Gezegenimiz ısınıyor, okyanuslar asitleniyor, deniz seviyesi yükseliyor; iklim değişikliği nedeniyle ekosistemler zarar görürken biyoçeşitlilik hızla azalıyor. İklim kriziyle ilgili süregelen sorunlar ve çözüme yönelik çabalar, haberlerin yanı sıra belgesel yapımlarla geniş kitlelere ulaşıyor. Bu son şansımız mı? seçkisinde bu yıl, insanlar, hayvanlar, doğa ve şehrin uyum içerisinde nasıl bir arada var olabileceği sorusuna yanıt arayan filmler yer alıyor. Bir gençlik grubu dans ve müzik aracılığıyla şehirlerinin ekolojik yapısını korumaya çalışırken, bambaşka bir coğrafyadan bir topluluk köklerine sahip çıkarak geleceği inşa etmenin yollarını arıyor. Büyük Okyanus’un ortasında küçük bir ada ülkesinin verdiği iklim mücadelesi, dünyanın diğer ucunda karşılık buluyor. Bireysel, toplumsal ya da kurumsal olması fark etmeksizin; bugün yaptığımız seçimlerin yarınımızı tayin edeceği bilinci giderek artıyor.


SALT ve Garanti BBVA,
Bu son şansımız mı? programıyla iklime dair sorular soran, aciliyet gerektiren meselelere odaklanan, geleceğimiz için olası çözümleri araştıran ve toplumsal farkındalık oluşturan filmleri Türkiye’nin her yerinden ücretsiz erişime açıyor. Her filmin bir hafta boyunca saltonline.org’da altyazılı olarak sunulacağı programın, iklim ve ekolojik kriz üzerine düşünmeyi ve tartışmayı teşvik eden bir konuşma serisiyle sürmesi planlanıyor. Bilim insanları, akademisyenler, araştırmacılar ve sivil toplum örgütü temsilcilerini buluşturacak bu sohbetlerin, Kasım ayında İskoçya’nın Glasgow şehrinde toplanacak Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP26) ile eş zamanlı yapılması için çalışmalar devam ediyor.

Bu son şansımız mı? 2021 programı, SALT’tan Fatma Çolakoğlu tarafından hazırlanmıştır. 26 Nisan-4 Temmuz tarihlerinde gerçekleştirilecek programdaki filmler, birer hafta süreyle saltonline.org’da yayında kalacaktır. Bütün filmler, orijinal dilinde Türkçe ve İngilizce alt yazılı olarak gösterilecektir.

 

Bu son şansımız mı? Gösterim Programı

26 Nisan-2 Mayıs

Jacob von Heland ve Henrik Ernstson, OneTable Two Elephants [Bir Masa İki Fil], 2019


 

3-9 Mayıs

Miha Avguštin, Rožle Bregar ve Matic Oblak, The Undamaged [El Değmemiş], 2018

 

10-16 Mayıs

Alexander Glustrom, Mossville: When Great Trees Fall [Mossville: Ulu Ağaçlar Devrildiğinde], 2019


 

17-23 Mayıs

Pieter Van Eecke, Samuel in the Clouds [Samuel Bulutlarda], 2016

 

24-30 Mayıs

Matthieu Rytz, Anote’s Ark [Anote’nin Gemisi], 2018

 

31 Mayıs-6 Haziran

Jörg Adolph ve Jan Haft, Das geheime Leben der Bäume [Ağaçların Gizli Yaşamı], 2020

 

7-13 Haziran

Manuel Deiller ve Nina Ardoin, Longyearbyen, a Bipolar City [Longyearbyen: İki Kutuplu Şehir], 2016


 

14-20 Haziran

Meng Han, Smog Town [Dumanlı Kasaba], 2019

 

21-27 Haziran

François-Xavier Drouet, Le temps des forêts [Ormanların Zamanı], 2019

 

28 Haziran-4 Temmuz

Clement Guerra ve Sophie Guerra, The Condor and the Eagle [Akbaba ile Kartal], 2019


İyi seyirler!

Film Önerileri: Druk, 37 Seconds, I Care a Lot

Tadı damağımda kalan bir kitap bitirdim ve sergiler gezdim ama haftaya ne zamandır yazamadığım bu filmlerle başlayayım dedim. Mads Mikkelsen'ın başrol oynadığı bir Thomas Vinterberg filmi olan Another Round (Druk) bu sene en en en merakla izlemeyi beklediğim filmdi desem yalan olmaz. Beklediğim kadar da varmış. İstanbul Modern'in Oscar'ın Yabancıları film gösterimleri sayesinde yakalayıp izlediğimiz bu filme bayıldık. Pek çok yerde yüzeysel bir şekilde anlatıldığı gibi dört lise öğretmeninin bir araya gelip alkol deneyi yaptığı bir film olmaktan çok daha ötesi Druk. Nefis işlenmiş duygusal boyutları var. Alkolün ne zaman dostun, ne zaman gerçek hayattan kaçışın, ne zaman bağımlılığın olabileceğine dair dört ayrı hayat hikayesinden örnekler var. Şahsen bayıldığım  o Nordik kafalar var. Ve sonra caanım Mads Mikkelsen ve onun o muhteşem son sahnesi var - ergen olup odama posterini asmalı falan aşık olasım geldi hani, o derece ;). Yani izleyin mutlaka, zira çıkmaza düşmüşlüğü anlatmanın da ne incelikli yolları var.  


37 Seconds, çok sevdiğim Zeynep Aksoy'dan aldığım yoga uzmanlık programı sırasında onun bir sohbetinden duyarak not ettiğim ve bir de baktığımda Netflix'te karşımda bulduğum nefis bir Japon filmi oldu. Yönetmenliğini Hikari'nin üstlendiği filmin başrol oyuncusu ise bir serebral palsi hastası bir amatör olan Mei Kayama. Genç bir serebral palsi hastası manga sanatçısı olan Yuma'yı canlandırıyor. Annesinin aşırı korumacılığı, hastalığının yarattığı fiziksel engellere rağmen yirmili yaşların başında olmanın verdiği uçarı tutkusu, cinselliğe olan merakı ve keşif duygusunun işinde ve özel yaşamında onu taşıdığı noktalar çok güzel anlatılmış. Sık rastlanır bir hastalık olmamasına ve kültürel mesafeye rağmen müthiş empati ve bağ kurarak izlemek mümkün. Pek çok festivalden ödüllerle dönmüş bu filmi izlemenizi öneririm.  
 
Hazır Netflix'ten gidiyorken I Care A Lot'tan da bahsedeyim diyeceğim ama onu izlemeyeniz kalmadı zaten sanıyorum. Nereden mi biliyorum? Kadın forumlarında falan  "püüü, melek yüzlü şeytan, ne düzen kurmuş görüyor musun?" ya da "bu dönemde yaşlılık da zor anacım, allah elden ayaktan düşürmesin, madara eder bunlar bizi" gibi yorumlar görüyorum sık sık. Annem bile telefon edip "İmge yaşlanınca bizi vesayet şirketine falan vermezsiniz, di mi?" diye sorunca tamam dedim, orta yaş üstünde travma yaratacak kadar çok izlenmiş film. ;)
Cici psikopat rollerine çok iyi giden Rosamund Pike hatırına izleyip, çok da ciddiye almayacaksanız izleyin derim. Yoksa zaman kaybı diyebilirsiniz, çünkü her şey çok abartılı, çok absürt, çok film icabı yahu. Yani şirketinden, doktoruna, hakiminden, bakımevine, mafyasına kadar herkes mi bu kadar inandırıcılıktan uzak olur. Sinirinizi bozmayın yani, öyle kolay değil o işler. Ama bu filmde şunu anladım ki filmlerde feci nazarım değiyor, maşallah dediğim üç gün yaşıyor. ;)) Ay tam hayalimdeki yaşlılık dediğim Jennifer'ı iki dakika sonra o güzelim evinden yaka paça alıp, bakımevine tıkıp, telefonunu elinden alıp, evini, antikalarını elden çıkardılar ayol! Neyse, gerçek hayatta nazarım değmez, korkmayın. ;)

Hadi bakalım, güzel bir hafta olsun  diyelim o zaman. Açılmanın etkisiyle ve baharla ruhen gevşedi gönül yaylarımız sanırım ve umarım yeniden gerilmez. ;)

İyi seyirler. 

Kız Kardeşler ve Nefes

İki müthiş film bırakıyorum sizler için bu karlı hafta sonuna. Biri bir Türk filmi: Kız Kardeşler. Emin Alper'in yazıp yönettiği çok doğal, çok hakiki, çok kendine has sıkıntılı hallerle dolu bir Anadolu taşrası filmi. Üç kız kardeşin üçünün de oyunculukları harika. Cemre Ebüzziya'yı biraz biliyorduk başka filmlerden ama ortanca ve küçük kardeşleri canlandıran Ece Yüksel ve Helin Kandemir'e tam anlamıyla hayran kaldık diyebilirim. Ayrıca en büyük abla Reyhan'ın evlendirildiği yarım akıllı çoban Veysel karakterini canlandıran Kayhan Açıkgöz de favorilerimizden oldu. Kısaca konuya gelecek olursak annelerinin ölümünün ardından genç yaşta öksüz kalan üç kız kardeşin "neresi olursa olsun gidelim, yeter ki buradan kurtulalım" hissiyatıyla dolu sıkışıp kalmış köy yaşantılarına tanıklık ediyoruz. Besleme olarak verildikleri evlerden çeşitli nedenlerle dönüp yeniden baba ocağında bir araya gelmelerine rağmen bir an önce gitme çabası ve yarışı içindeler.  Her birinin ayrı bir içe işleyen hikayesi var. Ve hiçbiri kurtuluş umudu olarak bel bağladıkları şehirli karakterlerin -bu durumda doktor Necati'nin, hatta belki Ankara'daki teyzenin temsil ettiği- zerre kadar umurunda değil. O kadar güzel diyalogları olan, duygu dolu ama sömürüsüz ve yapmacıksız bir film ki her dakikasına hayran oldum. Kesinlikle izlemenizi öneririm.



Andrew Garfield ve Claire Foy'un baş rollerini üstlendiği bir gerçek yaşam öyküsü var sırada: Nefes. İnanılmaz ilham verici ve gerçek anlamda bir aşk hikayesi bana göre. Anlamlı bir hayatın ve her şeye rağmen nefes aldığın sürece dolu dolu yaşamanın ve sevmenin ne demek olduğunu bu kadar kısacık bir sürede ancak bu güzel film ve yaşam öyküsü anlatabilir herhalde. Filmin konusu kısaca şöyle: 1950'li yıllarda birbirlerine çok aşık olarak evlenen genç çift Diana ve Robin Cavendish, evliliklerinin ilk yıllarında görev için Kenya'da yaşarlarken ve Diana hamileyken bir anda hayatları tamamen değişir. 28 yaşında çocuk felci yüzünden bir anda tamamen yatalak hasta olarak kendisine biçilen birkaç aylık yaşamı sürmek zorunda kalan bir Robin ve yeni doğum yapmış bir Diana ve kucaklarında Jonathan olarak yepyeni ve çok zorlu bir yaşam mücadelesi beklemektedir. Ama burada hikayeyi değiştiren kişi tüm azmi, sevgisi, kocasını yüreklendirmesi ve desteklemesi ve bir an bile yaşam dışında bir seçeneğe yer vermemesiyle Diana olur. Çok acıklı, üzücü, korkunç bir öykü ve bir dram bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Bu film umudun, sevginin, hayatta o tek nefes olduğu sürece neler başarılabileceğinin, nasıl başkalarına da yararlı olunabileceğinin, karanlığa ışık yakmanın, sevginin iyileştirici gücünün ve zarif sonların hikayesi. Ve bu gerçek yaşam öyküsü çiftin çocukları Jonathan Cavendish'in yapımıyla karşımızda. Mutlaka izleyin.  



O zaman artık yılların acısını çıkaracak kar gelsin mi? Şarap ve kahve stoklarımız tamam mı? Elmalı tarçınlı kek ya da üzümlü kurabiye kokuları evleri sarsın mı? ;)

İyi hafta sonları!

Nomadland ve Yeni Baştan ve Azizler

Eveet, her akşam Parliament Sinema Kulübü tadında film izleme seansları yaptığımız karantina gecelerinden öneriler olarak ortaya çıkan üç filmi yazayım sizlere. İlki merakla izleyip doğallığına ve gerçekliğine bayıldığımız Nomadland.  O dağ gibi güçlü duruşu ve bir o kadar da kırılgan yalnızlığıyla sürdürdüğü karavan göçebeliği yaşamıyla Fern karakterini canlandıran Frances Mc Dormand, oyunculuk yapmamış, oynadığı karakter olmuş adeta. Göçebelik yaşamı sırasında karşılaşılan kişilerle kurulan ilişkiler, onların hikayeleri, bağ kurmalar, yeniden yollara düşmeler, yolda tekrar karşılaşmalar ya da bazen bir daha hiç karşılaşmamalar... Böylesi bir hayatın hem maddi ve manevi zorlukları hem de o sonsuz özgürlük hissi... Aidiyet yoksunluğu değil de her yere ait hissetme duygusunun zenginliği... Chloe Zao yönetmenliğinde roman gibi bir film olmuş. Mutlaka izlemelisiniz. 


Fransız filmlerine ve dizilerine bayılırım. Fransızların sanata bakışlarına bayılırım. Yaşama bakışlarıyla da paralel bir durum sanırım bu. Çok özgür, çok aşk dolu, karmaşa dolu görünen ama aslında sınırsız olasılığa açıklık içeren, çok estetik ve aynı zamanda çok doğal bir tarzları var bence. Yeni Baştan adıyla Türkçeleştirilmiş bu film de içinizi ısıtacak türden ve ilginç bir konusu olan bir Fransız filmi. Victor'un sıkıntılı bir dönemden geçtiği orta yaşlarında, oğlunun da içinde bulunduğu bir proje sayesinde hayatının en keyifli dönemlerine dönme fırsatını kullanmasını izliyoruz filmde. Dekoruyla, kostümüyle, oyunculuklar ve diyaloglarla her şey öyle bir gerçeklikle hazırlanıyor ki Victor 40 yıl önce hayatının aşkıyla tanıştığı anlara geri dönüyor. O cafeye, o arkadaş grubuna, o ev partilerine, o müziklere, o yaşananlara... Siz hayatınızın her şeyiyle canlandırılacak hangi dönemine dönmek isterdiniz? O enerjiyle şimdiye dönmek nasıl olurdu? Güzel kafalar bunlar. ;) İzleyiniz.    


9 Kere Leyla hüsranı sonrasında Azizler'e de temkinli yaklaşmıştık ama kendisiyle tanıştığımıza pek memnun olduk. Haluk Bilginer ve Engin Günaydın'ın baş rollerini paylaştığı filmde Binnur Kaya, Okan Yalabık ve Öner Erkan gibi ünlü oyuncular da yer alıyor. Taylan Biraderlerin Netflix için çektiği filmin senaryosu ise canımız Berkun Oya'dan. Yalnızlığı, ölümü, Caner'in "denyoluğunu" ( ;) ) güldürürken düşündürten şahane bir kara komedi filmi olmuş Azizler. İzlemediyseniz öneririm. 


Bu arada izlediklerimiz burada yazılı olanlarla sınırlı değil tabi. Araya bir sürü diziler, belgeseller, pek de bir şeye benzemeyen filmler de giriyor. Mesela Berkun Oya demişken Bir Başkadır'ı çıkar çıkmaz izleyip bayıldığımızı söylemiş olayım. Fransızlar demişken sırf Paris sokaklarını  izlemeniz için bile Lupin dizisini tavsiye edebilirim. Üç saatimizi boşa harcadığımızı düşündüğümüz Super Deluxe adlı Hint filminde bile bayıldığım bir şey olarak fotoğraf karelerini söyleyebilirim mesela. Zira filmin her karesi o kadar şahane ve rengarenk fotoğraflara benziyordu ki bittiğinde dev bir Hindistan sergisi gezmiş gibi hissettim. Sonra Gain'de yayınlanan ve Devin Özgür Çınar ve Engin Günaydın'ın oynadığı mini minnacık dizilerden oluşan 10000 Adım'ı bayılarak izliyoruz. Yine Gain'deki Psikolog'u da izliyoruz, ama öyle grup terapi olmaz yahu, abartmayın lütfen! ;)  Netflix'teki ev ve tasarım programlarının hastasıyım, Dream Home Makeover da onlardan biri. Yani demem o ki en az TV izleyen ve 6 aydır TV'yi açmamış olan ben bile karantina sayesinde baya bir ekran mesaisi yapar oldum. Hepsini yazmasam da, Instagram hikayelerinde mutlaka paylaşıyorum. Mesela bu akşam da Call My Agent'ın ikinci sezonuna başlayacağız. Bekleriz. ;)

İki Müthiş Belgesel Film

Kaş'a geldiğimden beri ne dizi ne film izlemiştim. Burada gökyüzü televizyonu en favorim her zaman. ;) Ama My Octopus Teacher  ve A Life on Our Planet'i o kadar çok gördüm ki sevdiğim Instagram hesaplarında, hemen izlemezsem olmaz dedim. Zaten tam benlik iki yapım ikisi de. Doğanın bilgeliğine ve akışına sonsuz bir inanç ve hayranlık duyanlar için birebir.   

My Octopus Teacher 


Hayatının bir döneminde son derece büyük bir ruhsal tükenmişlik yaşayan ve çıkış yolunu  kendisini en iyi ve canlı hissettiği okyanusun derinliklerinde bulan dalgıç Craig Foster'ın hikayesi. Bunu her gün büyük bir tutkuyla yapan Foster, her dalışında okyanus altındaki yaban hayatın parçası olan bir ahtapotu da izlemeye başlıyor. Ve aralarında müthiş bir bağ kuruluyor bu hayvanla. Hem çok etkileyici görüntüler hem de çok duygusal sahneler sizleri bekliyor bu belgeselde. Doğayla bir olmanın güzelliği ve iyileştirici, dönüştürücü etkisi her zamanki gibi hayranlık uyandırıyor içinizde. Mutlaka izleyin. 

A Life On Our Planet


İngiltere'de milli hazine olarak kabul edilen ve 50 yılı aşkın bir süre BBC'ye doğa tarihi programları hazırlamış olan 93 yaşındaki David Attenborough'un "tanık ifadem" dediği A Life on Our Planet da kaçırılmaması gereken belgesel filmlerden. Gezegenimizin tarihi düşünüldüğünde son derece kısa bir süre içinde insan türünün  verdiği zararı ve yok ediciliğini görmek, belki sürekli duyup da önemsemediğimiz "iklim krizi", "kıtlık", "salgın hastalıklar", "plastik kullanımının zararları", "yaban hayatın yok edilmesi" gibi kavramları yeniden ciddi bir biçimde düşünmemize yol açar. Çünkü bu sorunların hiçbiri artık göremediğimiz çok uzak bir gelecekte gerçekleşecek şeyler değil. Her geçen gün bizzat yaşadığımız ve izlediğimiz şeyler aslında. Yok edilen her yağmur ormanı parçası, her balık türü, yapılan her nükleer santral, hes'ler ya da fazladan yapılan her alışverişten tutun da aşırı et tüketimine kadar her konuda doğayı biraz daha tüketiyoruz. 

Çok şükür ki Çernobil örneğinde de gördüğümüz gibi doğa yeniden yaşamı yaratacak bilgeliğe sahip. İnsan da David Attenborough'un dediği gibi "buraya kadar zekasıyla gelmiş olabilir ama bundan sonrası için bilgelikle ilerlemek zorunda." Sürdürülebilir yaşamı kurmak zorunda kendisi için. Yine  Attenborough'un dediği gibi "bu işin gezegenimizi kurtarmakla ilgisi yok, kendimizi kurtarmakla ilgili." 

Enseyi karartmadan çözüm önerileri de sıralanmış belgeselde. Ama şahsen benim ense çok karanlık insan türü için (bizim ülke için zaten umudun kırıntısına sahip değilim!). Bence biz her türlü kendi kendini yok eden bir tür olacağız. Sonrasında doğa ve gezegen bizden kurtulduğuna bir oh çekip yeni bir yaşam kuracak kendine. Mutlaka izleyin.