Ailemden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ailemden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

New York Notları - Brooklyn

18 Mayıs Perşembe sabahı Washington Union Square tren istasyonundan trenimize binip, yaklaşık 3 saatlik bir yolculuk sonrasında öğlene doğru New York'ta olduk. Amtrak trenleri eski ama gayet rahattı ve en önemlisi bizi zamanında istediğimiz yere getirdi. New York Penn Station'da indikten sonra W 42nd St üzerinde bulunan Travel Inn'e ulaşmamız yaklaşık 15 dakika sürdü. Bu arada 40 derece sıcağın olduğunu ve Times Square ve tren istasyonu arasındaki en curcuna bölgede olduğumuzu düşünün. Şehrin kokuları, kaotik trafiği ve kalabalığı bir an acaba Hindistan'da mıyım hissi uyandırdı içimde! Merkezde, uygun fiyatlı konaklama arıyorsanız otel de gayet ideal bu arada. Times Square'e üç blok, yani 7-8 dakika yürüme mesafesinde.  Sadece iki gece kalacağımız için de curcunanın göbeğinde olup her yere yakın olmak iyi fikir diye düşünerek burayı seçmiştik. Sıfır beklentiyle gittik, oldu bence. ;)


Otelden çıkar çıkmaz da Bubba Gump'ta bir şeyler yesek, sonra mı devam etsek derken bir de baktık ki Times Square'e arabasıyla dalan manyak ortalığı çoktan dağıtmış. Her yerde panik havası. Yedi paralel cadde ve sokağa kadar polis boşaltıyor falan. Resmen gözlerimize inanamadık. Sadece 15 dakika farkla olay yerinde değildik! Onlarca polis arabası, ambulans, FBI aracı, siren seslerini ise bizzat yaşadık. Bir de insanın üstüne üstüne gelen gökdelenlerin arasında bu panik hali iyice klostrofobikti. Ama durduk yerde bile korkacak bir sürü neden bulan ben, orada olayı izleyebileceğimiz bir köşe bulsak Türklüğüyle İsocum'a tutturdum. Olayın terör bağlantısı olabileceğini, her an bir yerlerde bomba da patlayabileceğini düşünüp bir yandan da film setinin içindeymiş gibi hissederek içinde de kalmak istemek değişik bir durumdu. Baktık ki en sonunda neredeyse Bryant Park'a kadar her yeri kapattılar, biz de birkaç sokak ötede ne olduğuyla hiç ilgilenmeyen parktaki huzurlu kalabalığın arasına karıştık. Onlar öyleyse, biz zaten turistiz, istediğimiz kadar vurdumduymaz olabiliriz değil mi? ;) Bu arada video İsocum'un videosu olsa da benim de arka planda kendi yaptığım canlı yayının sesi geliyor. ;)


Burada biraz dinlenip ilk şoku atlattıktan sonra kendimizi Brooklyn'e attık. Ayaklarım gezinin ilk gününden itibaren haşat olduğu için Brooklyn Köprüsü'nden yürüyerek geçme planı yine başka bir bahara kaldı. Onun yerine kendimizi doğrudan DUMBO'ya atıp, önce Atrium'da bir şeyler atıştırdık. Hemen karşısındaki West Elm'de nefis dekorasyon ve mutfak eşyaları vardı. Ve adını hatırlayamadığım ama çok güzel bir kitapçıyı gezdik, şu DUMBO yazısının arkasında görünen.  



Sonra tabi ki Once Upon a Time in America filminin afişindeki kareyi kendi fotoğraf makinemizle çekebileceğimiz o meşhur noktaya uğradık. 


Brooklyn Heights sokaklarında dolaşıp, Promenade'inden de Manhattan siluetini seyretmeyi de ihmal etmedik tabi. Burası apayrı bir havada, o bayıldığım tuğla evler ve ağaçlı sokaklarla dolu, huzurlu, çok keyifli bir semt. Sokaklarda Paul Auster'ı görür müyüm diye bakınıp durdum ama olmadı. Sıcaktan evine kapanmıştır adamcağız, haklı. ;)


Bir aşağıdan bir de yukarıdan Manhattan gökdelenleri görüntüsü de paylaşayım sizlerle. Ondan sonra artık feribota binip Williamsburg'e gideceğiz. Akşam dev kadro ile buluşma bizi bekliyor çünkü. ;)


Ve büyük buluşma için sosis & bira sever çoğunluğun isteği doğrultusunda Radegast Biergarten'a karar verilmişti. Hem aileden sevdiklerimizle hem de aile sayılan dostlarla harika bir gece geçirdik o akşam. Harika haberler aldık ve bu haberlerin şerefine de biralarımızı tokuşturduk. Çok çenemiz düştü, çok güldük.


En iyi ağrı kesici ve yorgunluk giderici ilaç yanında mutlu hissettiğin insanlar değil mi zaten? Sabah altıdan beri korkunç bir sıcakta kilometrelerce yol yürümüş olmamıza rağmen gece bitsin istemedik. Zaten bitirmedik de. ;) "Gelin sizi Boğaz'a götürelim," diyen kuzenlerin peşine takılıp Brooklyn Barge'a giderken saat gece on biri çoktan geçmişti. Ama hakkını verelim şimdi, onların Boğaz'ı da hiç fena değilmiş, değil mi? ;)


Sonunda hepimizin çene düşüklük seviyesi azalmaya başlayıp da "bir tane daha içersem acımam şuracıkta uyurum" noktasına geldiğimizde saatlerimiz gece 1.30'u gösteriyordu. UBER gelip de bizi bir an önce otelimize atsa kesinlikle çok iyi olacaktı. Hem daha Cuma  ve hatta Cumartesi günü bizi bekliyordu. Enerjiyi ekonomik kullanmak gerekirdi diyeceğim, ama kime diyorum değil mi? ;)

Dopdolu Bir Adana Kaçamağı

40'a bir kala ehliyet aldığımdan bahsetmiştim daha önce. İşte o ehliyeti İstanbul'dan almaya kalksaydım, üç ay falan beklemem gerekecekti. O yüzden üç günlüğüne işlerin çok daha kolay yürüdüğü Adana'ya gideyim, hem ziyaret hem ticaret hem de oburluk olsun dedim. ;)

Tabi ki her zamanki gibi ilk akşam kebap masasında bol sohbetle geçti. Göl manzaralı Onbaşılar'a gittik ve manzarası dışında hiçbir şeyi beğenmedik. Bizimkiler beni uyarıp duruyorlardı ama yine de merak ediyordum orayı. İnsanların genelde misafirlerini götürmeyi tercih ettikleri, Adana'nın nispeten şık kebapçılarından biri burası. Ama kebabı ve servisi çok vasat diye duymama rağmen denemek istedim. Gerçekten çok vasatmış! Yani zaten İstanbul'da manzaraya doyuyor ve hava parası veriyorsanız, burada zamanınızı bunlarla değil mis gibi kebaplarla değerlendirin derim. Kısacası Adana'da kötü kebapçı yoktur derdim, varmış. Olan bizimkilere oldu, bile bile bir de benim için lades demiş oldular. ;)


İkinci gün her zamanki Adana duraklarımdan biri olan Ç.Ü. Diş Hekimliği Fakültesi'nde genel diş kontrolümü yaptırıp, Oğuz Hoca sayesinde bembeyaz dişler ve sağlıklı gülüşlere  ;) kavuştuktan sonra biraz alışveriş molası verdik. Şehre inmeden önce evden ve inerken geçtiğimiz köprüden gördüğüm karlı dağ manzaraları enfesti. Bu mevsimde Adana'nın etrafını saran dağlarda bu kadar kar olduğunu hiç hatırlamıyordum. Bu sene kışın Çukurova'da bile ne kadar sert geçtiğini çok net gösteren görüntüler bunlar. Uçakta da Adana için alçaldığımızda dakikalarca karlı dağların ve düzlüklerin üstünde uçtuk. Şok şok şok!  


Tabi ki şehir içi ve gündüzleri tişörtler ya da uzun kollu da olsa ince bir penye ile çok rahat güneşin altında oturabileceğiniz mis gibi bir bahar havası var şehirde. Akşamları hâlâ serin olsa da gündüz sıcağı yazı bile hatırlatıyor. Pek de terapi gibi geliyor İstanbul kışından çıkan bünyeye. Bir terapi kaçamağı da fahri teyzelerimle Marina restoranda buluştuğumuz öğle yemeği oldu. Uzun zamandır görüşmemiştik, çok keyifli bir sohbet eşliğinde hem içeride hem restoranın göle bakan bahçesinde harika vakit geçirdik. Pek severim onları, iyi ki varlar!


Akşamına acemi şoför olarak babamın arabasını ele geçirdim ve üniversite kampüsünde birkaç tur atarak en güzel günbatımı izleme noktasını bulduk. Kaş'ın günbatımlarını özlediğim şu günlerde gölün karşı kıyısını turunculara boyayarak batan güneş de ruhuma iyi geldi. Sahi Kaş'a kaç ay kaldı? 


Cuma günü akşam yola çıkmadan önce birkaç alışveriş durağı daha vardı aklımda. Önce öğlene doğru kahve molası için Storie Store'a uğrayalım dedik. Aslında itiraf ediyorum sadece bir bakalım nasıl bir yermiş diye uğradık, kahve içmek aklımızda bile yoktu. Ama bu harika konsept mağaza ve kahve dükkanına bayılınca hemen uzatılmış bir molaya çevirelim fırsatı dedik. İçeride çok güzel tasarım ürünler, keyifli kahve köşeleri, masalarda ilham verici kitaplar, duvarlarda ve hatta tuvalet kapılarında hoş yazılar, lezzetli kahveler ve yanına sağlıklı atıştırmalık tatlar bulabilirsiniz. Dışarıda da oturma yerleri mevcut, ayrıca bisiklet kiralamak isteyenler için bisikletler de mevcut. Malum Adana iklimiyle ve düzlüğüyle tam bir bisiklet şehri. Siz siz olun kahve molası için Storie'ye mutlaka uğrayın, içinizi ısıtacak bir mekan olmuş.  


Swarm check-in'i sayesinde arkadaşım Go Adana'nın'da yakınlarda olduğunu öğrenince buradan kalkıp ona bir merhaba demeye bu kez Geko Cafe'ye uğradık. Orada da bir çay içerken şehrin yaklaşan Portakal Çiçeği Festivali'nin coşkusunu şimdiden yaşamaya başladığını fark ettik. Hem Festival hem de Adana'nın sosyal ve kültürel hayatında neler olup bittiği ile ilgili bilgi almak için Go Adana mutlaka takibinizde olsun derim. Adana için harika bir iş yapıyorlar bana göre. Her şehre lazım bir ekip! 


Kahve ve çay molalarından sonra şehrin içindeki alışveriş duraklarımıza uğruyoruz ve akşama doğru yorgunluktan bayılmadan önceki durağımıza gidiyoruz. Burası aynı zamanda havaalanı ve gut öncesi son durak ;) : Vedat Milor'un da test edip onayladığı Ciğerci Mahmut. Hah şöyle, oturduk mu kağıtlarla kaplı salaş masalara, söyledik mi şalgam suyumuzu, biz bir şey söylemeden geldi mi ezmesi, soğan salatası, yeşilliği... işte şimdi Adana'dayız. ;) Ciğeri gerçekten olay. Ve uçakta yanımda oturacak olan kişiye şimdiden geçmiş olsun diyerek soğanlı ve kimyonlu minik dürümler halinde ciğerleri kendimden geçerek hüpletiyorum. Diş fırçalamak ve nane şekerleri kar etmemiş olabilir ama mazeretim geçerli: Adana uçağındayım sonuçta! ;)

Dolu dolu, bol yemeli-içmeli, iş halletmeli, keyif yapmalı, hasret gidermeli, sohbet etmeli üç günlük Adana kaçamağından sonra İstanbul'da da beni çok keyifli bir ekibin beklediğini öğreniyorum. E o zaman uçaktan iner inmez evden önce son durak olarak gecenin 11'inde bavulumla Bosphorus Brewing Company'ye gitmek ve bira tokuşturmak farz oluyor. Masanın en genç üyesinden de "wow! rock star gibi giriş yaptın içeriye" yorumunu duyup kendimi pek bir havalı hissediyorum. ;) Bavulları barın arkasına atıyoruz ve kadehlerimizi bir kez daha "ehliyetli bir rock star olmama" kaldırıyoruz. ;) İstanbul trafiği bana hazır mısın bakalım?! ;)

İyi haftalar!

Anneler ve Babalar İtinayla Şımartılır ;)

Bizimkilerin morali bir süredir yerlerdeydi. Annemle ilgili bir sağlık sorunu nedeniyle ikisi de pembe gözlükleri çıkarıp en kapkara gözlükleriyle hayata bakmaya başlayınca, telefonda ses tonları en alt perdelerden gelmeye başlayınca duruma bir el atalım dedim. Salı günü öncü kuvvet olarak ben Adana'ya gittim, Cuma akşamı da İsocum sefacı kuvvet olarak geldi. Pazar akşamı biz İstanbul'a dönerken annem ve babam da artık yeni hayat motto'larını ezberlemişlerdi: "Hayatın tadını çıkarmaktan başka işimiz yok!" ;) 

Her ne sebeple gidilmiş olursa olsun bir Adana turunun vazgeçilmezlerinin başında yemek gelir. Bunu bilmeyen yoktur sanırım. Ve tabi ki kebap başrollerdedir. Salı akşam üstü nehir kenarındaki Birbiçer'le açılışı yaptık biz de. Benim niyetim ciğer yemek olduğu için burayı tercih ettik. Kebap olarak bir numara olmasa da ciğer için güzel bir tercih burası. Daha güzelini havaalanına yakın şubesinde yemek mümkün ama açık havada, çimlerde oturalım diye burayı tercih ettik bu kez. Zaten Adana'da kötü kebap, kötü salata yemenin mümkün olmadığını düşünenlerden olduğum için çok da takılmam nereye gidildiğine.


Ertesi gün annemin kontrolleri için öğlene kadar hastanedeydik. Çıkışta kendimizi hem eve hem hastaneye yakın Friends'e atalım ve meşhur sushisini tadalım dedik. Evet doğru duydunuz: Adana ve sushi! Böyle bir dünya da var yani. :) Ama kampüsün içinde sayıldığı için artık içki servisi yapılmayan Friends'de sushi saatini de kaçırmışız. O yüzden başka bir şeyler tırtıklayarak akşam için sushi siparişimizi verdik. Evde, bahçede biralarımızla akşam hüpletiriz dedik onları da. Sonra İstanbul'da güneşi özleyen kolları ve bacakları biraz güneşle buluşturduk öğleden sonra. Friends'in ortamına, yemeklerine, servisine bayılıyorum. Sushisi için yediğim en iyi sushi diyemeyeceğim ama gayet de bol çeşitli ve lezzetliydi. Babam bile beğendi, o derece yani. (Babam gurme olduğundan değil, genellikle değişik lezzetlere "bu neymiş böyle, ben anlamam bundan" diye yaklaştığı için. ;) ) Sushi&bira keyfini fotoğraflamadan tüketmişiz, kıh kıh. Ama bahçedeki en sevdiğim ağacın yanında ev elbisesiyle ve ilaç firması şapkasıyla güneşle buluşma anlarım annemin objektifine takılmış.


Perşembe günü Optimum Outlet'ten alınacak birkaç şey, eczane, şehir içinde pazar, fırın, vs gibi uğranacak yerler vardı. Eski evimizin yakınlarına kurulan pazar Adana'nın taptaze meyve-sebzelerini, doğal köy ürünlerini nefis fiyatlara bulabileceğiniz rengarenk bir cennet bence. Renklerin arasında turuncuyu göremeyince onu da Kazım Büfe'ye uğrayıp birer bardak havuç suyu içerek tamamladık. 1/2 muzlu süt de istenebiliyormuş bu arada, onu da bu gidişimde öğrenmiş oldum. Racondan eksik kalmayalım. ;)


O gün acıkınca annemle Yelken Kulübü'ne gidelim dedik. Erkeklerle hafta sonu kırmızı et zehirlenmesi geçirmeden önce deniz levreği, kalamar, salata ve sıcacık pide ile bir yemek molası verdik. Bu arada korkarım ben Adana'da önden gelen nefis salatalar ve sıcak pidelerle bile ömrümü geçirebileceğime karar verdim. O gün havanın sıcaklık dozunun ve gölün turkuazının güzelliği anlatılmaz yaşanırdı. Akşamları da açık havada birer kadeh bir şey içmek için çok keyifli bir yer olabileceğini düşündüm burasının. Levrek de fotoğraflara tema olamadan midemize indirilmiş. Yemeğin sonunda fark ettiğimde annemin "amaan, boş ver, sende bir sürü levrek fotoğrafı vardır, onlardan birini koyarsın en kötü," yorumu pratik zekamı kime borçlu olduğumu gösterir nitelikteydi. Kıh kıh..;P


Cuma akşamı İsocum'u havaalanından alır almaz 5 Ocak Kebap'a gittik. İlk gidişimiz, ama son olmaz sanki. Kesinlikle çok başarılıydı kebabı ve külbastısı. Önden gelen mezeler, salatalar ve fındık lahmacun ile peynirli pide için de aynı şeyi söyleyebilirim. Ah Rafinera ah, beni affedebilecek misin?


Peki işte size uzmanlık sorusu: Bir eve İsocum'un geldiği nasıl belli olur? En önemli üç ipucunu veriyorum: 1) evde müzik sistemi kurulur ve nefis playlist'ler çalar, 2) tütün kokusu etrafı sarar ve 3) yemek sonrası içkiyle devam eden sohbet en son ortamdaki birinin artık Sims oyunundaki gibi uyku barının sıfırlanarak yere düşüp uyuyakalacak aşamaya gelmesine kadar devam eder. Bu nedenle sevgili kocamın ailedeki lakabı "kara delik"tir. Biz de keyifle onun ardından güme gidenler oluruz daima. ;) Bahçedeki masanın gündüz atıştırmalıkları ile akşam atıştırmalıkları  arasındaki yüz farkı bulunuz. ;)


Adana'da kapanışı da Mesken adlı pirzolacıda yaptık. Geçen gidişimde de annemle gittiğimiz, göle tepeden bakan bu pirzolacıya zaten bayılıyorum ben. Menü çok basit: pirzola, salata, yoğurt ve sıcak pide. İsteyene pirzola yerine tavuk şiş de var ama biz pirzolasının hastasıyız. Her şey taptaze, lezzetli. İçki servisi var. Salaş ama hizmeti on numara bir yer bana göre. Yine çok keyifliydi. Güneşin batışına buradan bakmak da doyumsuzdu doğrusu.


Pazar günü beton hayatlar yaşayan İstanbul insanları olarak tüm gün bahçede yayılmayı tercih ettik. Bu haftanın Babalar Günü'ne de denk gelmesi güzel oldu. Anne ve baba şımartmaya gittik desek de aslında gördüğünüz gibi biz galiba daha fazla şımartıldık. Ama en azından uzun sohbetler eşliğinde geçirdiğimiz Adana günlerinde motto'muzu benimsetebildiysek Tanlar'a ne mutlu bize. ;)


Eveet, kısaca ne diyorduk gençler?  "Hayatın tadını çıkarmaktan başka işimiz yok!" ;) Ve tabi ki sağlıkla, gülerek geçirdiğimiz, ağzımızın tadının hep yerinde olduğu upuzun bir ömür için aldığımız her nefese şimdiden şükürler olsun.

Ankara Lezzet ve Aile Turu: Yengeç-çi & Kuzen Düğünü

Geçtiğimiz Cuma günü Ankara'ya kuzenimin düğününe katılmaya gittik ve seçim nedeniyle Pazar sabah erkenden de İstanbul'a döndük. Seçim sayesinde Pazar akşamı da düğün tadında geçti diyebilirim. ;) 37 yaşımda bir ilk, not düşülsün (hazır keyfim çok yerindeyken bu yazıyı yazayım dedim, zira yarın sultan konuşacakmış, tadımız yine kaçabilir).

Cuma akşamı için Ankara ekibine Yengeç-çi'de yer ayırtsak mı dedim ve önerim oy birliğiyle kabul edildi. Yani herkes bilip de onay verdiği için değil, Ankaralıların hiçbiri bilmediğinden ve "madem o kadar ilginç bir yer diyorsun, hadi deneyelim" dediklerinden kabul edildi. İçlerinden de "bizim gelin İstanbul'u bitirip, Ankara'yı keşfetmeye başlamış, bizim daha burnumuzun dibindeki yerden haberimiz yok" dediklerini duyar gibi oldum bir ara. Kıh kıh..;))

Sosyal medya sağ olsun, bloglar ve Instagram sayesinde haberim olmuştu bu mekandan.  En çok da Oburcan'ın yazısı hâlâ aklımdaydı giderken. Nefis mezeler ve deniz kabukluları yapan bir yer benim için başlı başına mutluluğun resmi olabilir zaten, denememek olmazdı. 

Ufacık tefecik içi dolu fosforcuk olan mekanın güler yüzlü ve ilgili, bilgili sahibesi Ayşe Yağcıoğlu, bize hem bu işe nasıl başladığını, hem yemekleri, hem de ihraç da edilen mavi yengeçleri nereden aldıklarını anlattı. Ee, bir kolu Antakya, diğer kolu Ayvalık'a dayanan bir aileden de leziz olmayan herhangi bir şey çıkmasını bekleyemezsiniz zaten değil mi?      


Masaya gelen her şey son derece lezzetli ve özellikliydi. Alışılageldik meze ve ara sıcaklardan çok deneysel ve yaratıcı bileşimler var burada. Yediğim her şeye bayılsam da favorilerimi ilk üç olarak sıralayacak olsam pesto soslu kalamar ızgara, humusun üzerinde servis edilen bademli karides ve ananasların üstünde akrobasi yapan ;) jumbo karidesleri söylerim herhalde. Ana yemek olarak yengeçler de nefisti. Okyanus yengeci kadar olmasa da mavi yengeç de başarılıymış, ilk kez denemiş olduk. 

İç mekanda bizim dışımızda henüz kimse yokken de bol bol aile fotoğrafı çekmeyi ihmal etmedik elbette. Zaten az ve öz gittiğimiz Ankara'da bu kadar keyifli bir ekibin toplanması da nadir oluyor haliyle. O yüzden bu keyifli geceyi ölümsüzleştirmeliydik.

Ankara'da yaşayanlar veya yolu Ankara'ya düşenlerin mutlaka denemesi gereken bir lezzet durağı Yengeç-çi.  Reşit Galip Caddesi 16 numarada mutluluğun resmini çizmek isteyenleri bekliyor. Fiyatlar da bu lezzetler için son derece makul diyebilirim. (Tel: 0-312- 460 11 00)


6 Haziran Cumartesi akşamı ise kuzen düğünü sayesinde yine aşırı doz aile saadeti, bol bol düğün selfie'si, kendimizi tanımamızı zorlaştıracak göbek atmalar, ayağımı tanımamı zorlaştıracak şekilde topuklu ayakkabıyla halay çekmeler (hâlâ buz uyguluyorum o ayrı!), kadeh tokuşturmalar, yırtık kot-sıfır makyajdan payetli abiye-dumanlı gözlere geçiş etkisiyle üstümüze yerleşen bir Gülben Ergen halleriyle falan geçti. ;) Ama çoook eğlenceli bir düğün oldu doğrusu. Bunda çiftimizin nikah üstüne ikinci düğünü yapıyor olmalarının da etkisi büyüktü sanırım. :P Gelinle damat rahat olunca, konuklar da pek rahat oluyor demek ki. Özlem ve Barkın'a bir ömür boyu mutluluklar dilerim. Hayatınız düğün tadında olsun.  


Ve Pazar sabahı da ayrı bir heyecanla İstanbul'a döndük. O kadar yorgun ve uykulu olmama rağmen oy verdikten sonra yarım saat bile kestiremeyecek kadar büyük bir heyecanla akşam olmasını ve seçim yasaklarının kalkmasını bekledim. Saat 21.00'e kadar seçim yasaklarının kalkmamasını iyiye işaret olarak yordum, CNN Türk'teki gülen yüzleri çok iyiye işaret olarak yordum ve oleeey! İlk kez ardından mutluluktan içtiğimiz bir seçim yaşadım bu yaşımda. Bunun sürmesine ne kadar izin verirler henüz bilemesem de (ki ikinci günden ortalık karıştırma sinyalleri var haberlerde), bu sonuç iki yıl önce içimizde yeşeren umutları bir kez daha besledi. 

Umarım daha çok ve farklı sesin duyulduğu, savaş yerine barışın hüküm sürdüğü, sorunların  "ben yaptım oldu" kafasıyla değil diyalog ve uzlaşmayla çözüldüğü, hukukun üstünlüğünün sağlandığı, yolsuzluk-yoksulluk-yasaklar ve yozlaşmanın üstüne kararlılıkla gidildiği, etnik ve dinsel kimliklerin tamamının saygı gördüğü, kimsenin bu ülkenin tek sahibiymiş gibi davranmadan karşısındakiyle gerçek anlamda empati kurabilmeyi başardığı yepyeni bir Türkiye'ye açılan kapı olur bu seçimler. Yol çok uzun elbet, hasar tespit ve onarım süreci bile oldukça uzun bir zaman alacak, ama olsun, bir yerden başlamak gerekirdi. Sabırla ve umutla çok daha yaşanılır bir ülkeye kavuşmayı can-ı gönülden diliyorum.    

Keyfimiz daima bol olsun!

Göçebe Bakış, Colonie, Zelda Zonk

Geçen hafta Cuma akşamı Karaköy Colonie'de İso'cumun dayısı, eşi ve kızları Bambi ;) ile bir aile buluşması planlayınca kendimi evden biraz erken atarak Beyoğlu'na gidip hem Sahaf Festivali'ni dolaşayım, hem de Arter'de yeni açılan Göçebe Bakış sergisini gezeyim dedim. İyi de yapmışım. Arter bu kez Güneydoğu Asya'dan çağdaş sanat çalışmalarına yer veriyor. Bölge kültürüne ve gerilim yaratan ayrışmalara göndermeler yapılan (fazla) modern eserler arasında ilginizi çekenler olacağını düşünüyorum. Bir de bu seferki serginin ilgi çekici bir diğer yanı da çoğu çalışmanın seyirci katılımına açık olması. Takılın peşime, başlayalım gezmeye. ;) 


Yukarıda sol üstte yer alan kraliyet taçlarını denemek serbest. Müşterek/servet:Başka Bir Ülke Projesi adlı bu çalışmada yer alan geri dönüştürülmüş teneke kutulardan yapılan taçlar, Filipinleri kontrol altında tutan yüz aileden oluşan seçkin sınıfa bir gönderme niteliğinde. Statükoya meydan okuyan bir iş! Hemen yanındaki üniformalı çalışma da benzer bir işleve sahip. Adı Geçici Barınak olan bu yerleştirmeyi yapan sanatçı Jakkai Siributr. Onun altındaki deniz kestanelerinden yapılmış çift kubbeli barınak ise Mella Jaarsma'nın Zaman Eskiyene Kadar adlı çalışması. Barınağa giriş serbest. Sol altta yer alan Aynı Yoldan Geliyoruz adlı çalışma Vasan Sitthiket'in. Uluslararası erkek ikonlardan (Nelson Mandela, Kafka, Stalin, Hitler, vs) oluşan bu seride tarihi figürlerin hepsi annelerinin bacaklarının arasından çıkan bebekler gibi resmedilmişler. Herkes benzer şartlarda doğuyor, iyicil yoldan geliyor. Peki ya sonra?

Aşağıdaki çalışma en bayıldıklarımdan biriydi. Vertical Submarine adlı Singapurlu kolektifin Aynalar ve Birleşme adlı çalışmasında iki minik odacık var. Arada da ilk bakışta ayna sandığınız bir boşluk. Ayna sanma nedenini aşağıdaki fotoğrafta bile görebilirsiniz. Her şey tam da aynadan yansıdığı gibi yerleştirilmiş diğer odaya. Açık defterdeki yazılar bile! Singapur'un bağımsızlık sonrası uyguladığı dil politikalarına ilişkin bir eleştiri niteliğindeymiş bu yerleştirme. Sanatçının bu amacını şahsen anlamamış olsam da yaptığı işi çok sevdim. (Sanat anlamak değildir, nedensiz de sevilir; bazen adını bile bilmediğin birinin işine "vay be, işte bu!" denilir! ;) )


Aşağıda katılımlı çalışmalar sağ üst ve sol alt köşelerde bulunuyor. Girer girmez göreceğiniz Yuvarlak Masa Tenisi (Lee Wen) ve birinci kattaki Tarih Dersi (Sutee Kunavichayanont) ilginç çalışmalardan. Sol üstteki koli kartonları kullanılarak başka ülkelere çalışmaya giden Filipinli işçilerin portrelerini yapan sanatçılar ise Isabel ve Alfredo Aquilizan. Üstte ortada Politik Palyaçolar bulunuyor (alttaki kavanozdaki sarımsı sıvıların üstünde ise "urine energy" yazıyor). ;) Bu taşlama Endonezyalı Heri Dono'ya ait. Altta ortada ise Sindirim adlı dev bağırsak var. Kamboçyalı Srey Bandaul'un bu çalışmasıyla geçmişe dair algımızı etkileyen ve dönüşüme uğratan evrim ve süreç kavramlarına gönderme yaparken insanların mahrem tarihlerini anımsatan kullanılmış kumaş ve giysi parçalarından yararlanıyor. Sağ altta boş mermi fişeklerinden üretilmiş terlikleri -Skandallar'ı- yapan sanatçı Filipinli Josephine Turalba


Bunlar sadece fragman sayılır. Göçebe Bakış sergisinde bunların dışında pek çok işi görebilirsiniz. Üstelik sergi henüz yeni başladığı için çok da acele etmenize gerek yok. 4 Ocak 2015'e kadar Beyoğlu'nda sizleri bekleyecek ne de olsa. 

Ben bu sergiyi gezerken bizim Ankaralı kızlar da Pera Müzesi'ndeki Duvarların Dili'ni geziyorlarmış meğer. Madem aynı yerlerdeyiz buluşup Karaköy'e yürüyelim dedik. Hatta yemek saatinde erkeklerle buluşmadan önce bir de Karabatak'ta ev yapımı buzlu çay molası verdik. Harikaydı! Oralarda olduğunuz bir gün canınız soğuk bir şeyler istediğinde mutlaka deneyin. 

Ve sonunda Colonie'yi deneme zamanı. Sahiplerinin neo-bistro dedikleri mekan, dekorasyonuyla, çalışanlarıyla, az ve öz ve özenli lezzetler içeren menüsüyle, nefis kokteylleriyle hepimizin çok hoşuna gitti. Herkesin tercihine uygun bir şeyler bulabileceği mekanda bizim masa da sosis, deniz ürünlü börek, köfte ve mantı gibi tercihleriyle beş benzemezi başarıyla temsil etti.;) Orta noktada buluştuğumuz tek yer başlangıç olarak ortaya söylenen peynir ve şarküteri tabaklarıyla sırlanmış somonlardı.

Sadece müziğin saat 10'dan itibaren çok yüksek sesle çalması bizi birazcık rahatsız etti. O saatten itibaren konuşmak oldukça güçleşti çünkü ve daha o saatler yemek&sohbet saati sayılır bence. Yüksek sesli müziğin 11'de başlamasını tercih ederdik. Ama yine de bu detay dışında her şeyiyle Colonie'den memnun ayrıldık diyebilirim. Gitmeden önce mutlaka rezervasyon yaptırmayı unutmayın. Tel: 0-212-243 21 03


Kapanışı da Zelda Zonk'ta bir iki kadeh bir şey içerek yapalım dedik. Malum açık havanın son demleri bunlar. Manzarayla birlikte tadını çıkarmak lazım. 


Çok keyifli bir günün daha sonuna geldik, sevgili okur. "Oo saat de 2.00 olmuş. Hadi uyuyalım artık da yarın günü öldürmeyelim. Ne de olsa hafta sonları da açık havayı değerlendirmek için harika bir mevsimdeyiz, öyle değil mi?"

Canım Benim


10. yılımız mı 15. yılımız mı kutlu olsun canım benim? ;) Hadi evlilik tarihini yıldönümünü sayalım bu kez: 10. yılımız kutlu olsun! Birlikte nasıl geçtiğini anlamadığımız kadar güzel, mutlu, sağlıklı ve aşk dolu on yıllar geçirelim e mi? 

Hep yanımda ol, hep beni ben yapan o en kıymetlim ol.

Öptüm, eve gelince daha çok öpeceğim. ;) 

(Biraz özel bir post oldu ama siz de yabancı değilsiniz nasılsa ;) )

Kısa Kısa Mersin ve Düğümlere Üfleyen Kadınlar

16-24 Haziran arasını Mersin'de genellikle annemle baş başa, slow city & wellness konseptli bir tatil havasında geçirdim. Slow city zaten yazlık yerlerin genel yaşam temposu sayılabilir, ama wellness biraz zorunluluktan çıktı! Fazla gezdiğim, yediğim içtiğim bir dönemden sonra ilk kez bikiniyle plaja inme imtihanı feci sancılı geçince orada geçirdiğim süreyi bol spor, az yemek ve sıfır içki ile tamamlamaya karar verdim. Ve başardım! Şu an gittiğim ana göre daha iyi hissediyorum kendimi (belki de tenim koyulaştığı için daha ince gösteriyordur beni, bilemiyorum :P )

Balkonda ve plajda manzaram genellikle şöyleydi: 


"Hava ne güzel, hiç yakmıyor, oh" falan diye güneşin altında yattığım için hayatımda çocukluğumdan sonra ilk kez ıstakoz gibi kızardım! Sonra gölgeye kaçsam da nafile oldu, sezon açılışında kapkara oldum. Annemin daha fazla yanmamam için uyarısı etkili oldu: "Biraz daha güneşte kalırsan kömürlük penceresine dönersin valla!" Ama o da feci yandı. Bu kez hiç ayarımızı bilemedik doğrusu. Hava ve deniz ayarsız olunca bizim de şirazemiz kaydı birazcık. Bu arada o kadar yandık ama denize çok az girebildik, çünkü çoğu zaman dalgalıydı. Her yerde hava kötü olunca orada da deniz etkilendi haliyle. 

Bir gün annemin çok sevdiğim arkadaşlarıyla Narlıkuyu'da Kerimin Yeri'nde balık yemeye gittik. Yıllardır Narlıkuyu'ya gitmediğim için en çok da ben istemiştim gitmeyi. Ama değişen bir şey yoktu. Balık sahil şeridinde pek çok yerde zaten aynı balık, ama hizmet ve ilgi, güleryüz falan buralarda hak getire. En güzel yanı o şirin koyda, güzel manzaraya karşı yemek yemek. Minik bir balıkçı kasabasına gitmişsiniz hissi uyandıran o manzara olmasa balık yemek için buraya gelir miydik bilmem. Bu arada üstüne lokmacılardan lokma yemek de Narlıkuyu'nun olmazsa olmazlarından. Ama bir tane bile yemedim, şahitlerim var. ;)


Sonra hafta sonu bir kez de bizimkilerin Tömük'te keşfettikleri müthiş kasabın pirzolasından yemeye gittik. Yolunuz düşerse Eyüboğlu Kasabı'nın leziz pirzolalarından yemeye mutlaka gidin. Ortam çok salaş ama tertemiz. Etler nefis, fiyatlar çok uygun. Galiba bir aile işletiyor ve her biri birbirinden ilgili ve güleryüzlü. Dönüşte evinize de et alabilirsiniz. Ama biz orada mamamızı yedikten sonra (elbette o harika sıcacık pidelerine dokunmadan) daha önce görme fırsatı bulamadığım Mersin Marina'ya doğru yola çıkıyoruz. Mağazaları, kafeleri, barları ve restoranlarıyla burayı çok sevdiğimi söylemeliyim. Mersinliler yazın Adanalılar'a göre çoook şanslılarmış, onu fark ettim. Adana'da yazın başını dışarı uzatamazsın, akşam olsa bile. Ama şehir deniz kıyısında olunca yaz akşamlarında keyifle takılabileceğin bu tür mekanlar da olabiliyor tabi. Babamın objektifinden Marina hatırası aşağıda:


Bu iki gezme molası dışında hayat deniz kenarında yayılma, akşam sporu, gece maçları (ve arada Hüseyin Avni Danyal'ın kendisini ne hale getirdiğini görerek şok geçirdiğim o TRT yarışması), sebze yemekleri, köy yumurtalı ve yerli domatesli kahvaltılar, anne elinden Türk kahveleriyle geçip gidiverdi işte. Sahildeki dostlarımdan biri annem diğeri de Ece Temelkuran'ın Düğümlere Üfleyen Kadınlar adlı kitabı oldu. Ortadoğu'da geçen bir kadın masalı tadındaki bu romanı biraz uzun bulsam da sevdim. 


Madam Lilla ve peşinden yollara düşen Amira, Maryam ve Ece'nin (yazarın) hikayesi sizi Ortadoğu'nun farklı ülkelerinin ve kadınlarının -her birinin benzer yanları olsa da- bambaşka yaşam hikayelerine götürecek. Kitapta kadınlar baş rolde olmasına rağmen onlar üzerinden anlatılan Ortadoğu'nun erkek egemen kültürünü de çarpıcı bir şekilde göreceksiniz. Hatta mesela sayfa 129-130'da anlatılan Ortadoğulu erkek tiplemesinden bir sürüsünü etrafınıza baktığınızda bile görebilirsiniz. Madam Lilla'nın aşkının gücüne ya da onun gibi güçlü bir kadını aşkın ne hale getirebileceğine hem şaşıracak hem hayran olacaksınız. İnsan ne de olsa evlilik tanımı şöyle olan bir kadının kolay kolay dağılmayacağını düşünür değil mi? :)
"Evlilik, porselen takımların desenlerini adamın yüzünden daha çok gördüğün bir münasebettir. Benim ise, çok şükür ki, her zaman porselen takımlarından daha heyecanlı şeyler oldu hayatımda. Çin porselenlerinden daha desenli adamlar! Ha ha ha!" 
Bu kitap bir kadın kitabı. Tutku ve sürekli mücadelenin kitabı. Bir Ortadoğu masalı - daha doğrusu masalsı bir anlatımla sunulmuş bir Ortadoğu gerçeği. Aklınıza yer edecek karakterlerle dolu keyifli bir roman. Kimi zaman koptuğum ve uzun bulduğum yerleri olsa da genel olarak sevdiğim bir roman. Tavsiye ederim.

Hepinize iyi haftalar...

İstanbul'da Leziz Molalar

Tam da geçen hafta Mersin'e gitmeden önce kayınvalidem ve kayınpederimin bize gelmeye karar vermeleri iyi mi oldu kötü mü bilemedim. Evet, kısacık da olsa çok keyifli bir ara görüşme oldu, ama gezip tozarken yiyip içtiklerimiz benim açımdan pek de harika olmadı diyebilirim. Bu seneki "bikini diyeti"mde neler olduğunu öğrenmek isterseniz bu yazıyı okumalısınız. ;)

İlk gün hep birlikte Eminönü'nü turlamaya karar verdik. Ben de uzun zamandır gitmemiştim, her seferinde olduğu gibi yine çok keyif aldım sokaklarında, çarşılarında gezerken. Dönüşte de vapurla dönerek Ankaralılar'a Boğaz havası aldırmayı ihmal etmedim tabi ki. Yemek molası için de çok sevdiğimiz ama uzun zamandır gitmediğimiz Hamdi aklıma geldi gezerken. Hem manzarasıyla hem de nefis kebaplarıyla doğru bir seçim yaptığımıza karar verdik midelerimiz mutlu kalkarken de. Sağ olsun bizi kırmayıp denize en yakın masalardan birini de ayarladılar, daha da mest olduk. 


13 Haziran Cuma günü hafta sonu kalabalığı başlamadan Bebek Şenliği'ni gezmeye karar verdik. Ortaköy'den Bebek'e kadar olan sahil şeridinde bazen yürüdük bazen minik dinlenme molaları verdik, şenlikteki stantları didikledik, falan filan derken akşam İso'cumla da Arnavutköy'de buluşup Mira Balık'a gittik. Aslında Beşiktaş Çarşı'da rakı-balık yapmayı planlıyorduk, ama tabak gibi Dolunay'ın olacağını öğrenir öğrenmez etkinlik müdürü olarak duruma el atıp mekan değişikliği yaptım. Çok da iyi oldu. Mira Balık'ın mezelerini, servisini, balığını, deniz kıyısındaki açık alanını çok sevdik. Mehtaplı geceler için kesinlikle öneririm. Diğer gecelerde Beşiktaş Çarşı, Set Balık ya da Mer Balık'a da gidebilirsiniz.;) Bu arada gıkını çıkarmadan biz hatunların (üç hatunduk bu arada) şenlikte oradan oraya saldırmasını izleyen ve aramızdaki koordinasyonu sağlayan kayınpederime de kocaman bir alkış gönderiyorum buradan. :)


Üçüncü gün feci sürpriz bir mekanla tanıştık doğrusu. Kayınvalidem uykuluk fikrini ortaya attı, İso'cum Internet araştırmalarıyla mekanı buldu (zira Vedat Milor'un da önerdiği yerlerden olunca pek zorlanmamış), ben de önce mırın kırın ettim (çünkü Sütlüce'de ayak üstü yenecek bir yere gidilecek, e o zaman boşa kalori almaya ne gerek var, ben sizinle bir sonraki durakta buluşurum diyordum) sonra ısrarlara dayanamayıp gittim. İyi ki de gitmişim. 1964'ten beri hizmet veren muhteşem bir yerle tanışmış oldum: Sadrazam Mahmut Et Lokantası.

Aşağıdaki kolajın üst sırası sipariş ettiklerimizdi: ızgara ve kızartma uykuluk, ızgara mumbar dolması ve tereyağda işkembe. Ortaya gavurdağı salatası. İçecek olarak isteyene buz gibi bira isteyene şalgam. Ben böyle bir lezzet tatmadım dostlar! Yediğimiz her şeye bayıldık. Yaz olmasına rağmen bunları afiyetle yiyebildik ama asıl kışın buraya birkaç kez gitmek var. Şimdiden boğazına düşkün dostlar ve aile üyelerini gözden geçiriyoruz zaten. İlk etapta onlarla birlikte güzel bir rakı-sakatat sofrası kurulmalı bence burada. İlk sırada bir doktor olarak "oo o zaman kolesterol haplarını ikiye çıkarıp gideriz geldiğimizde" yorumunu yapan babam var elbette. :) Bu arada eskiden şarap çeşitleri çok azmış, ama Vedat Milor'un önerisi üzerine şarap menüsünü de zenginleştirmişler. Yani şarap-sakatat/et için de gayet uygun bir restoran.


Gözümüzün önünde pişirilen sadrazam pilavına tezahürat ettiğimizi gören ve kendisine içeriğini sorduğumuz masamızla ilgilenen Metin Bey,  pişer pişmez ondan da tadımlık bir tabak gönderdi masamıza. Bulgur, biber, domates, tereyağ, kavurma ve kaymak var buranın meşhur sadrazam pilavında. Dehşet bir lezzetmiş aklınızda olsun. Üstüne de yine ikram olarak manda sütünden yapılmış, cheesecake benzeri öyle bir tatlı getirdiler ki adeta kendimizden geçtik. Çaylar, kahveler falan derken pek zor ayrıldık bu güzel restorandan, ilgili çalışanlarından. Sütlüce'deki bu adrese sonbahar-kış sezonunda kesinlikle daha sık uğrayacağız. Ama önce şu bikini sezonunu bir atlatalım diyorum.;) İster yazın ister kışın bu restoranı mutlaka denemelisiniz, demedi demeyin. Metin Bey'e de mutlaka benden selam söyleyin.

Şimdiden afiyetler olsun... 

Yemyeşil Adana

Adana'da sadece midemiz değil gözlerimiz de bayram etti desem yeridir. Önceden de bilirdim Adana'nın parklarını, yeşilliğini ama bu kez gözüme başka bir güzel geldi diyebilirim. İstanbul'da şehir içinde artık hemen hemen hiç yeşil göremez olduğumuz için, mini minnak parkçıklara çölde vaha muamelesi yaptığımız için midir bilmem bu kez buralara çok daha değer bilen gözlerle baktım sanırım. Gelin önce Merkez Park'a götüreyim sizi. Adana için bir nevi New York'un Central Park'ı ya da Londra'nın Hyde Park'ı diyebiliriz buraya. 10-15 dakikada parkın etrafından bir tur atarak sizi gezdiren Toros Ekspresi'ne binerseniz büyüklüğünü ve güzelliğini çok daha iyi anlıyorsunuz. Ekspres dediysem bildiğin çocuk treni gibi bir şey.:P Annem "seveceksin, hem güleriz de.." diye elimden tuttuğu gibi beni bindirmeye kalktı, ben "e hadi kırmayayım bari, karizmayı da dağıtacağız ama neyse, kem küm.." diye bindim ve fakat buna rağmen size de binmenizi tavsiye ediyorum.:) Elbette hafta sonu yerine hafta arası gitmeyi tercih edebilirsiniz parkın huzurlu güzelliğini yaşamak adına.


Tren yolculuğumuz sırasında gördüklerim aşağıda. Bir sürü de çağdaş heykel serpiştirilmişti parka sanırım Karnaval etkinlikleri kapsamında. Dönüp bakacaktım ama sonrasında annemin arkadaşlarıyla çay bahçesinde mini bir mola verince unuttum. Parkın zevkli peyzajı dışında nehrin karşı kıyısındaki Sheraton Otel'in yerinin güzelliği ve arkasından kapkara bulutlar yükselen Sabancı Merkez Camii fotoğrafım da görülmesi gerekenler arasında.:P


Tabi bir de Adana'nın sürreel ağaçları. Parkta göremezseniz üzülmeyin, şehir içindeki tüm ağaçlar böyle ya küp gibi ya da tepsi gibi dümdüz budanmış. İlk birkaç tanesini iyi niyetli bulduk ama şehrin tamamının çığrından çıkmış olduğunu görünce böyle marjinallik olmaz dedik! ;P İlgili kişiyle tanışmak ve kendisini ilgi duyabileceği bir sanat alanına yönlendirerek ağaçları elinden kurtarmak isterdim! 


Bu arada doğal yaşam mı dediniz? Turumuzu bitirdikten sonra nehir kenarındaki çay bahçesinde otururken etrafımızda kazlar, ördekler, tavuklar, oğlaklar, hatta tavuskuşları geziniyordu desem? Hatta İso'cum o sırada Adana'ya gelmek için uçağa binmek üzereydi ve konuştuğumuzda arkamda öten horozları falan duyunca şehir dışında bir çiftlikte falan olduğumu sanmıştı. Çok güzeldi çoook...  


Nehir kıyısındaki bu devasa parkın dışında şehrin içinde de bu kadar olmasa da oldukça büyük bir park var: Atatürk Parkı. Girişindeki Atatürk heykeli ve havuzuyla, ağaçların altındaki oturma alanlarıyla, çiçek öbekleriyle ve çay bahçesiyle burası da çok huzurlu bir mola yeri olabilir. 


E tabi bir de kebap yemek dışında yerimizden kalkmak istemediğimiz evin bahçesini de hesaba katmalıyız. Bahar ayında ekstra güzel olan (ve bakmayın ikliminin sıcak olmasına Adana'da bahçe mevsimi çok kısa çünkü yaz aylarında her şey sıcaktan kavruluyor) bahçe bu kez on gün önceki fırtınadan nasibini almış halde karşıladı bizi ama biz şehir uğultusuna, egzoz dumanına, beton görmeye alışkın apartman insanları için yine de cennetti. 


Hava mis olunca, mideler de günlerdir et ve rakıya doymuş olunca Pazar günü hepimiz gün boyu ev giysileriyle çimlerde yayılarak şarap, meyve, çerez, ıvır zıvır ile kapanışı yaptık. Pek de güzel oldu doğrusu.

Ve bir Adana faslı daha böylece kapanmış oldu. Seneye Nisan'da yeniden görüşmek üzere, Adana. Hep böyle güzel ve sıcak kal, olur mu? ;)

Adana Demek Besiye Çekilmek Demek! :)

En basitinden havaalanından çıkar çıkmaz on beş dakika içinde kendini bir kebapçıda bulmak demek. ;) Bu sefer bizim için ilk durak Hacı Bayram'daki Birbiçer oldu. Ve İso'cum geldiğinde bol bol kebap yeneceği için ben kendimi ciğere vermeye karar verdim ilk gün. Mmmm... kokuyu alabiliyor musunuz? Nefis!


Benim orada olduğum ilk günlerde hava bulutlu ve esintiliydi. Bir gece yağmur bile yağdı. Ama o hali de çok keyifliydi doğrusu. Tişört üstü ince bir ceketle idare edilebilen ve yine açık havada oturulabilen bir havaydı ne de olsa. O yüzden bir #gununkahvesi molasını annemle birlikte Kayıkhane'de verdik. Çukurova Üniversitesi'ne ait bu mekan bizim aslında güneşin altında akşamüstü birası durağımızdı. Ama keyif katleden son kanunlarımız sayesinde üniversiteye ait olduğu için artık içki servisi yapılmayan bu göl kenarındaki kafeye bu kez kahve içmeye gittik. 


Yine annemle öğle duraklarımızdan bayıldığım bir tanesi de Mesken oldu. Açık havada üstü kapalı (hatta rüzgar olduğunda yanları da muşamba storlarla kapanabilen) salaş bir yer. Ama nefis pirzola, salata, yoğurt üçlüsü sizleri bekliyor ona göre. Ayrıca öyle İstanbul'daki gibi doğada yemek yiyelim diye iki saat trafik çekmeden, yer bulur muyum derdi olmadan gidip, etrafınızda uçuşan beyaz güvercinler eşliğinde manzaraya karşı yemeğinizi yiyebileceğiniz bir yer. Akşam için olmasa da öğlen ya da akşam üstü için tercih edebilirsiniz. Mutlaka deneyin. 


İso'cumun adeta rüyalarına giren Suat Usta'nın yerinde sıra. Cuma akşamı onu havaalanından aldıktan sonraki ilk durağımız Doyum Ocakbaşı oldu. Eski yerlerinin de müdavimiydik bilirsiniz. Sonra kapanıp, minik bir Ankara macerası yaşadıklarını ve yine, yeniden kendi topraklarına döndüklerini duyduk. Onu da İso'nun bir akşam Suat Usta'ya telefon etmesiyle öğrendik ailecek. Diyorum, onun ayrı bir merakı var Suat Usta'nın kebabına. :) Ama tutturduğu kadar da vardı yine. Her zamanki gibi favorimiz oldu onun bize hazırladığı sofra. Kebap, külbastı, kaburga, tahinli salatası, fındık lahmacunu ve peynirli pidesi, yeşillikleri, sarımsaklı fırın domatesi, ezmesi, her şeyi her zamanki gibi harikaydı.   
Üstüne ailecek kendimizi İso tarafından kötü alışkanlıklar edinmeye bıraktık evimizin bahçesinde.;) İso'nun yanında getirdiği purolar ve babamın Küba'dan getirdiği Havana Club rom eşliğinde Adana havasında bildiğin Küba esintisine teslim olduk. Ve gece saat bir buçuğa kadar sohbet eşliğinde teslimiyetimiz sürdü. Sonra birden acaba paçacıya gitsek mi diye yavaş yavaş birbirimizi gaza getirerek düştük yollara. Evde giydiğimiz eşofmanlar, şallar, gözlükler, yarısı çıkmış makyaj eşliğinde falan Seyhan Paça'ya attık kendimizi. Çürük, mumbar ve şırdan gibi insanlıktan çıkmamıza neden olan bilimum şeyleri yedikten sonra rahatlayıp, evimize dönüp uyuduk. 


Ertesi gün babam sabahın köründe kalkıp kongresine nasıl gidebildi bilmiyorum ama biz ancak 10.30'a doğru uyanabildik. Zaten Karnaval'ın asıl günü olan 12 Nisan Cumartesi olduğu için de yayılarak kahvaltı, gazete, bahçede kedi-köpek sefası yaptıktan sonra öğleden sonra attık kendimizi sokaklara (burada bahsetmiştim). Günün kebabını da kortej sonrası Merkez Park öncesinde Kebap 52'de yedik bu kez. Evet güzeldi (zaten Adana'da kötü kebap yemeniz mümkün değil bana göre), ama kesinlikle bir Suat Usta değildi! ;) Üstüne künefesini hiçbir şeye değişmeyeceğim Yıldızoğlu Künefe'de ağzımızı tatlandırdıktan sonra ver elini Merkez Park dedik. 


Park çıkışında da sokaklardaki insan kalabalığı ve Karnaval coşkusuyla Taps'te devam ettik geceye ama söz konusu Adana olunca ondan bahsetmeye gerek bile duymuyorum sevgili okur. Ayrıca Zeynep Ablacığımın bizim için hazırladığı sarımsaklı köftelerden, el açması böreklerden ve bavula atarak İstanbul'a getirdiğim içli köftelerden ya da Ayten Teyzemin bana sardığı ve yine İstanbul'a taşıdığım lahana sarmalarından da davamızla ilgisi olmadığından bahsetmiyorum. Bunların tamamının sadece ve sadece kotumun düğmesinin kapanmamasıyla ilgisi olabilir, o kadar! ;) Yazarken fark ettim ki biraz abartmışız! Ve programımıza göre Nisan ayında rejim falan mümkün görünmüyor. O zaman "Mayıs'ta rejim keyfi" fotoğrafları paylaşırım artık sizinle, n'apayım? ;)   


Adana'da Portakal Çiçeği Karnavalı

Bu sene daha önceki yazımda belirttiğim üzere Portakal Çiçeği Karnavalı'nı görebilecek şekilde Adana'ya gitmeye karar verdik. Ama açıkçası pek de bir beklentimiz yoktu. Hatta ortama şöyle bir bakar, kaçarız kebaba diyorduk ki en son gece 10'da parkta klasik müzik dinliyorduk! Adana'da bu sene öyle görüntülere şahit oldum ki hâlâ şoktayım. Kadınlarıyla erkekleriyle sokağa dökülmüş bu kadar modern, neşeli, keyifli bir kalabalığın benzerine Türkiye'nin herhangi bir yerinde zor rastlayabilirsiniz. Portakal çiçeklerinin kokusu yaklaşık on gün önceki fırtınanın etkisiyle azalmış olsa da insanların coşkusu, üç güne yayılmış etkinliklerin (ama asıl günü Cumartesi'ydi) güzelliği görülmeye değerdi. 

En baştan alayım. Ben Salı akşam Adana'ya gittiğim için karnaval karşılama komitesini göremedim elbette. Ama Cuma'dan itibaren gelen arkadaşlarım ve İso'cum havaalanında Karnaval gazetesi, Ezgi'nin şarkısı ve minik kaplarda ikram olarak verilen turunç reçelleriyle karşılandılar. Hoşluğa bakar mısınız? Gazetede etkinlik programı, haberler, son sayfasında şehir merkezinin haritası bulunuyordu. Ayrıca şehrin birçok yerinde üç ayda bir yayınlanan ve restoranlardan konserlere, şehirle ilgili bilgilerden haritaya kadar içinde bir sürü yararlı bilgi barındıran GoAdana rehberini de şehrin birçok noktasından ücretsiz alabilirsiniz. Ben torpilliydim, korteji izlerken bizzat rehberi hazırlayan ekipte bulunan arkadaşımla karşılaşıp, onun elinden aldım rehberimi.;) 


Cumartesi Gazipaşa Bulvarı'ndan başlayıp İstasyon Meydanı'nda bitecek korteji izlemek için kaldırımda kendimize güzel bir köşe bulduk. Değişik kostümleriyle, şapkalarıyla, pankartlarıyla önümüzden gruplar geçmeye başladı. En göz alıcı olanların açık ara Ç.Ü. Güzel Sanatlar Tekstil Tasarım Bölümü olduğunu düşünüyorum. Fıstık gibi hatunların hem giysilerine hem de saçlarına hayran olduk.   


Sonra bir ara cadıların arasında kaldık! Süpürgeleriyle, şapkalarıyla ve burunlarıyla bu cadılar hiç de korkutucu değillerdi. Hatta pek güleryüzlüydüler.:)


Sonra sırasıyla o kadar çok grup geçti ki önümüzden. Hepsi cıvıl cıvıl, kahkahalar eşliğinde, enerjimizi yükselterek, mendiller sallayarak, çiçekler atarak... Okullar, üniversitelerin çeşitli bölümleri, mezun grupları, Adanaspor taraftar grubu, Rotary ve Lions üyeleri, dernekler, STKlar, daha neler neler...


Bulvarın diğer yarısından geçen motorcuları ve Vosvoscuları yarım yamalak görebildik. Gerçi motorcuları daha sonra trafiğe kapalı Şinasi Efendi Sokak'ta motorlarını park etmiş halde gördük ama sayılmaz değil mi? Aşağıda sol altta Ayşe Arman'ı traktörün üstünde görüyorsunuz. Adanalı gazeteci olarak o da ailesiyle birlikte traktör üstünde korteje katılmıştı. Bugünkü yazısında da var. Bakın burada. Aşağıda ortadaki ALA grubunda ise Müge yürüyor.:) Zaten kortejde ya da sokaklarda ya da oturduğumuz yerlerde o kadar çok tanıdıkla karşılaştık ki. Ee küçük şehir, herkes yüz yıllardır arkadaş, o kadar ki anneler babalar bile tanıyor birbirini ve çocukları. Diğer çocukluk arkadaşım Müge ve eşiyle kaldırımda sohbet edip, çocuklarıyla balon savaşı yaparken, kortejde Ressamlar Derneği'yle birlikte yürüyen annesine el sallıyorsun mesela! Künefeciden çıkan Deniz ve ailesiyle künefeciye giren ailemiz birden on kişilik bir kokteyl sohbet grubuna dönüşüyor. Elimizde içkilerimiz eksik bir tek. Only in Adana! :) Bu arada biz TACliler niye yürümedik ki? Adımızın içinde Tarsus var diye mi? Ama çoğumuz Adana'dan gidiyorduk okula.. Seneye TAC mezunları yürürse ben de olurum içinde, şimdiden söylüyorum. 


Ve şehrin üç ana bulvarını turlayan büyük kalabalık en son İstasyon Meydanı'nda toplandı. Burada Karnaval'a davet edilmiş Adanalı ünlülerin kısa ve öz konuşmalarının hemen ardından bizim kız Ezgi açılış şarkısını söyledi.:) Mendillerimizle ailecek kendisine eşlik ettikten sonra Gökçe konserine kalmadan kendimizi kebapçıya attık. Biraz enerji toplayalım da günün diğer yarısına geçelim dedik.  


Adana'yla ilgili bir yemekler ve parklar yazısı daha gelecek, ama önce şu coşkuyla Karnaval'ı bir yazayım dedim. O yüzden yeme-içme önerilerimi merak edenler biraz sabır lütfen. Beklediğinize değecek ama. :)

Programa göre akşam 21.30'da Merkez Park'ta Çukurova Senfoni Orkestrası'nın konseri başlayacak, sonrasında da dilek fenerleri (ya da  İso'cumun deyişiyle umut balonları ;)) uçurulacak yazıyordu. Gündüz gördüğüm bu harika kalabalığa rağmen yine akşamından fazla bir beklentim olmadan gittim diyebilirim parka. Çünkü Adana burası. Rahatına düşkün memleket. Gün boyu sıcakta yürüdüler, eğlendiler, coştular, tamam. Artık kebap, rakı, künefe eşliğinde yayılmaca zamanı değil mi? Hem klasik müzik dinlemek için ayakta parkta toplanmak da neymiş, diye düşünebilir insanlar demiştim. Ve Adana bir kez daha yanılttı beni. Akşam parktaki çimlerin üzerinde toplanan nefis kalabalığı, konser ortamını, müziği, ışıkları, dilek fenerlerinin güzelliğini görünce ağzımı kapatmakta zorlandım diyebilirim. Gerçekten beni gözü kapalı getirip bu parka atmış olsalar ve etrafımdaki herkes yabancı bir dil konuşuyor olsa çok rahatlıkla Avrupa'da bir açık hava etkinliğindeyim diyebilirdim. İnsanlar keyifle dans ediyor, klasik müzik dinliyor, sohbet ediyor, dilekler tutup gökyüzüne bırakıyor, açık havada, nefis kokular eşliğinde... Ne kadar özlediğimiz güzellikler bunlar. Ve insanlar ne kadar canla başla sahipleniyor aslında güzellikleri. 


Veee uçtu uçtu dileklerimiz uçtu! :)


Bu fikri ortaya çıkaran, destekleyen, katkıda bulunan ve katılım gösteren herkese binlerce teşekkür etmek gerek. Halkın nelerden hoşlanabileceği ile ilgili dersler çıkarmak gerek. "Halk bunu istiyor" diye ahkam kesenlerin halkı hiç tanımadığını (ya da tanımanın işlerine gelmediğini) bir kere daha açıkça gördük. Klasik müziği de Gökçe'yi de dinlemeye gelen halktı, kızlı erkekli (!) yürüyen halktı, hiçbir taşkınlık olmadan sokakları gündüz ve gece coşkuyla dolduran da halktı. Dilek feneri uçuran polisler de halktı, peri kostümlü kızını elinden tutup parka getiren mütevazı ve muhafazakar giyim-kuşamlı anne-baba da halktı. Taraftar grubu da halk, biz de halkız ve keyifle bir arada olabiliyoruz işte, bu kadar!  Elbette bir de kadın eli değen, kadın ağırlığı olan ortamların medeniyet seviyesini ne kadar yükselttiğine dikkat etmek gerek. Karnaval'da kadın etkisi hissedilir ölçüdeydi bana göre. 

Adanalılıkla gurur duyan tiplerden değilimdir. Hiçbir yerlilikle gurur duymam. Doğum yerin seçebildiğin bir şey olmadığına göre memleket aidiyetinin gurur duyulacak bir yanı olmadığını düşünürüm. Ama bu yıl bu etkinliği gördükten sonra Adana'yla, Adana halkıyla gurur duydum. Yediğiniz bütün kebaplar ve içtiğiniz bütün şalgamlar helal olsun size Allahın adamı Adanalılar! :))