Ürdün Turunun İlk Durakları: Amman, Madaba, Mount Nebo, Baptism Site

Pandemi öncesi tam da yine bu dönemlerde gitmek üzere tüm hazırlıkları yaptığımız ancak iptal ettiğimiz iki turdan biri Mardin, diğeri ise Ürdün'dü. İlkini Mart sonunda bir hafta sonu gerçekleştirdik. Onu da Kaş'ta klimanın altında geçirilen eve kapalı günlerde yazarım belki.;) İkincisini de aynı acenteyle ve neredeyse aynı program olarak gerçekleştirdik. Belki de en sonunda söylemem gerekeni en başa not edeyim ki ilgilenenler için bulması kolay olsun. Turumuzu özel tur olarak kendi isteklerimize göre ayarladık. Otel kategorilerini, görmek istediğimiz yerleri ve yapmak istediğimiz aktiviteleri ekledik ve havaalanında yabancı giriş kuyruğunda beklemeden karşılanıp yeniden yolcu edilene kadar bize özel bir araba ve şoförle kusursuz bir planlama ve zamanlama hassasiyeti içinde tüm geziyi tamamladık. Gezilecek yerlerde giriş biletlerimiz verildi ve İngilizce anlatım yapan rehberimize emanet edildik. Puro ya da Ölü Deniz ürünleri almak istiyorum gibi özel isteklerimiz olduğunda bile şoförümüz bizi uygun mağazalara götürdü. Kısacası her şey tam anlamıyla bize özeldi. Böyle bir gezi planlamak isterseniz Jordan Select Tours'u gözü kapalı öneriyorum. Orada tüm yazılmaları yaptığım temsilcinin e-mailini de ilgilenenlerle özelden paylaşırım. Tüm bunları neden yazıyorum: çünkü İngilizceniz varsa bunu tercih etmemeniz için hiçbir neden göremiyorum, zira buradaki turların neredeyse yarı fiyatına böyle bir özel hizmet alabilme şansınız oluyor. 

Amman

İlk ve son durağımız Amman oldu çünkü THY'nin Akabe direkt uçuşu artık yok. Pandemi öncesi yaptığımız plana göre Amman'a gelip, Akabe'den dönecektik, onu biraz revize etmemiz gerekti bu durumda. Burada House Boutique Suites'te kaldık ve otelin yerine ve temizliğine bayıldık. Çok tavsiye ediyorum. Amman eninde sonunda bir şehir tabi ki, Ürdün'ün geri kalanında göreceğiniz o masalsı yerlerle ilgisi yok. Burada antik tiyatro, kale kalıntıları, cami gibi birkaç tane tarihi ve kültürel nokta var ama ilgimizi çok çekmediği için buraları pas geçtik. Zaten öğleden sonra  burada olup Rainbow Street adı verilen alışveriş sokağı, Nabad Gallery ve Wild Jordan Center, Jordan Crafts Center gibi el sanatları ürünleri görülebilen ve satılan yerleri gezdik.  Sıcakta yürümek istemezseniz taksilere güvenle binebileceğinizi ve Uber olduğunu söylemek isterim. 

Akşam yemeği için methini çok duyduğumuz Fakhreldin Restaurant'ta yerimizi ayırtmıştık. Burada Suriye, Lübnan, Türkiye, Ürdün, Arap mutfağının nefis bir karışımı olan Levanten mutfağı örneklerinden harika mezeler ve yemekleri tadına bayıldığım Ürdün şarapları ve arak eşliğinde denedik.  Bahçesi de çok keyifli -adeta bir İtalyan kasabasında bir avludaymışız gibi hissettiren- bu mekanı da çok öneriyorum. 


Ertesi gün Amman'a veda ederek gezimize tam anlamıyla başladık. İlk durağımız Mozaikler Şehri olarak bilinen küçük Hıristiyan kasabası Madaba oldu. Burada St. George Rum Ortodoks Kilisesi'ni ve içindeki 6. yüzyıldan kalma, Kutsal toprakları gösteren o meşhur Bizans dönemi moziklerini gördük.




Daha sonra Ürdün'ün en kutsal yerlerinden biri kabul edilen Mount Nebo'ya gittik. İnanışa göre burası Hz. Musa'nın Mısır'dan Kutsal Topraklar'a yaptığı yolculuğun son durağı, Tanrı'nın ona Vaat Edilen Topraklar'ı gösterdiği ve aynı zamanda öldüğü yer. Karşınızda o sözü edilen Kutsal Topraklar. 


Burada İtalyan sanatçı Gian Paolo Fantoni'nin yapmış olduğu yılanlar dolanmış bir bronz haç heykeli de bulunuyor. Tevrat'ta bulunan Musa'nın tunçtan yapılma yılan şeklindeki halkına mucizevi şifa dağıtan asası hikayesine bir gönderme olarak buraya dikilen bu heykelin haç şeklinde olması da sanatçının birazcık çarmıha gerilen İsa'yı da anmak istemesinden kaynaklanmış sanırım. ;)

Yine aynı alan üzerinde Haz. Musa'nın öldüğü yeri işaret etmek üzere 4. yüzyılın sonunda inşa edilen küçük bir kilise de bulunuyor. Dışarıdan bakıp çok da özellikli  bulmayabilirsiniz ama içindeki mozaikler gerçekten görülmeye değer. 


Sırada İsa'nın vaftiz edildiği noktayı görmek var. Burası bir zamanlar Hıristiyanların hac yolu üzerindeymiş. Aynı zamanda İlyas peygamberin ateşten bir at arabasının üstünde cennete yükseldiğine inanılan yermiş. Bana böyle şeylerle gelmeyin zaten inancım zayıf diyorsanız daha somut bir şekilde zamanındaki  vaftiz kilisesini kafanızda canlandırabileceğiniz bir fotoğraf bırakayım buraya. ;) 


Bir zamanlar Jordan Nehri şarıl şarıl akarken -zira şu an nehir demeye bin şahit ister- nehir kıyısına kurulmuş ve birkaç kez de bu nedenle sular altında kalmış -Karadenizli müteahhit bağlantısı var mı araştırılsın! ;)- bu minik şapelde Hz. İsa vaftiz edilmiş. O nedenle burası Baptism Site olarak geçiyor. ve karşı kıyı İsrail toprakları:


Evet, artık dinlenme ve kendimizi şımartma zamanı. Sıradaki durak Ölü Deniz. Dinlenmeyi normal şartlarda sona -yani Petra ve Wadi Rum duraklarının sonrasına- almamız gerekiyordu ama hem başa hem sona alalım dedik biz. Siz belki de en yorucu olan bu iki noktadan başlayıp Ölü Deniz'de bitirecek şekilde turunuzu ayırabilirsiniz. O zaman çamurlarda buluşmak üzere. Görüşürüüüz!

Sergi Haberi: Şahmeran 34 - Hayra Alamet

Şehrin 34 farklı noktası, 34 sanatçının yorumladığı Şahmeran heykellerine ev sahipliği yapacak. Anadolu folklorunun kadim değeri, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun ev sahipliğindeki programla hikayesini anlatmaya başlayacak. Mecidiyeköy ve Taksim Meydanları ile  Bağdat Caddesi gibi şehrin simge noktalarında üç ay boyunca sergilenecek Şahmeran heykelleri, kız çocuklarının yolunu da aydınlatacak.  Eserler, Eylül ayında İstanbul Vakfı’nın ‘Büyüt Hayallerini’ projesi yararına düzenlenen müzayedede satılacak.  Elde edilecek gelir kız çocuklarına burs olacak.

Fotoğraf buradan.

Farklı tarzdan 34 sanatçının imzasını taşıyan eserler, 13 Mayıs-13 Ağustos 2022 tarihleri arasında sanatseverlere Şahmeran’ın hikayesini anlatacak. Serginin ardından eserler için İstanbul Vakfı’nın ‘Büyüt Hayallerini’ projesi yararına müzayede düzenlenecek. Elde edilecek gelirden, kız çocuklarına burs imkanı sağlanacak. Şahmeran, bu kez kız çocuklarına şifa olacak.

‘Şahmeran 34’, İBB ile sanatı geleneksel alanların dışına taşıyan projeler geliştiren ArtPublik iş birliğiyle gerçekleşiyor.  Serginin küratörlüğünü Marcus Graf üstleniyor. 34 sanatçı, heykeltıraş Ayla Turan tarafından çağdaş formda tasarlanan Şahmeran’ı kendi tarzlarıyla yorumluyor. Her biri tasarımcısının verdiği ismi taşıyan eserler; . Mecidiyeköy ve Taksim Meydanları ile  Bağdat Caddesi gibi simge noktalarda misafirlerine sanat rotası sunuyor. 

Projede; Ardan Özmenoğlu, Aslı Şarman, Ayla Turan, Baysan Yüksel, Bubi, Celaset, Cins, Devrim Erbil, Dinçer Güngörür, Elif Tutka, Erdil Yaşaroğlu, Eser Tuncer, Fırat Engin, Fırat Neziroğlu, Genco Gülan, Güneş Çınar, Hamid Toloueıfard, Haydar Akdağ, İsmet Yedikardeş, Kadriye İnal, Kemal Tufan, Maria Kılıçoğlu, Mehmet Sinan Kuran, Murat Germen, Nesren Jake, Nezih Çavuşoğlu, Ramazan Can, Reach Geblo, Şahin Paksoy, Seydi Murat Koç, Tanju Babacan, Yiğit Yazıcı, Yunus Emre Subaşı ve Yusuf Aygeç tasarımlarıyla yer alıyor.


Fotoğraflar buradan

Anadolu’nun ve yakın coğrafyasının en bilinen figürlerinden Şahmeran’ı farklı anlatımları bulunuyor. En yaygın Şahmeran söylencelerinden biri kısaca şöyle:

Camsab adında genç bir adam, kazara gizli bir bahçeyi bulur. Burada Maranların (yılanların) kraliçesi olan Şahmeran, ona tıp ve şifalı bitkiler hakkında bilgiler verir. Bir gün, kentin hükümdarı hastalandığında veziri iyileşmesi için Şahmeran’ın etinin gerektiğini söyler. Camsab’ın yerini söylemesi sonucunda Şahmeran kente getirilir ve öldürülür. Şahmeran öldürüldükten sonra onu yiyen hükümdar iyileşir, piştiği suyu içen vezir ise ölür. Hikayenin bazı versiyonlarında Camsab yeni vezir olurken bazılarında ise Şahmeran’dan içen Camsab onun bilgeliğini kazanarak Lokman Hekim olur.

O zaman şehirde yaz boyunca şifa niyetine Şahmeran avına çıkalım mı, ne dersiniz?

İyi gezmeler. 

Don't Play With My Emotions

Esra Gülmen'in Türkiye'deki ilk kişisel sergisi olan "Don't Play with My Emotions", 19 Nisan - 28 Mayıs 2022 tarihleri arasında Pilevneli'nin Dolapdere'deki mekanında sanat severlerle buluşuyor.



Türkçede "Duygularımla Oynama" anlamına gelen sergi 
başlığı, Esra Gülmen'in insandan, insan psikolojisinden ve problemlerden esinlenmesinin kanıtı niteliğinde. Sanatçı, sokaklar, posterler, sosyal medya, sohbetler, müzik, şarkı sözleri, filmler ve kitaplar gibi güncel hayatın ve popüler kültürün tüm aparatlarını inceliyor, onlardan faydalanıyor, ilham alıyor ve eserlerinde konu ediyor. İnsanların etrafına bıraktığı işaret olan imgeler üzerinden sorular soruyor. Genellikle bir kavramı veya duyguyu inceleyerek sorularına başlayan sanatçı, bu kavramla "oynayarak" ve onu anlamaya çalışarak eserlerini yaratıyor.



Sanatçının gelenekselin dışında farklı mecra ve tekniklerden de yararlandığı "Don't Play with My Emotions" sergisi, Gülmen'in kendi duygularıyla "oynadığı" ve ziyaretçiye de oyun alanı sunduğu bir mekan yaratıyor. Esra Gülmen alışılmışın dışında ve gündelik hayata ait objeleri ve müzik enstrümanlarını da tuval yüzeyi gibi değerlendiriyor. Hem mecrayla hem de kavramlarla oyun oynuyor; çalışmayı seçtiği yüzey alanı, eserin anlamını ve sorguladığı kavramı/duyguyu destekliyor. Gülmen böylelikle inşa ettiği geçici, uçucu kurguda ziyaretçiyi gündelik duyguları, alışkanlıkları, sevme ve sevilme biçimleri üzerine düşünmeye davet ediyor.

Akaretler ArtWeeks'te gördüğümüz ayna burada da vardı, 
ama fotoğraf Akaretler'dekinden,
 çünkü orada kendimizi daha çok beğendim. ;)


Sanatçı olarak yazma ve çizmenin tanımını genişletmek isterken erken yirminci yüzyıl kaligramlarını hatırlatan Esra Gülmen, yirmi birinci yüzyılın gerçekliği üzerine eğiliyor. Yeri geliyor popüler kültürdeki en tanıdık söylemleri kişiselleştiriyor yeri geliyor kendi kişisel cümlesini anonimleştiriyor. Bu uğurda malzemede sınır tanımıyor. Çünkü Gülmen'e göre bir sergi yapmak, süreci ve sonuçlarıyla, nereden geldiğimiz üzerine düşünmenin yeri, zamanı ve mekanı.

Yine hem Akaretler'de hem burada olan işlerden, 
fotoğraflar Akaretler'den.

Sanatını ve yaşamını Berlin'de sürdüren genç sanatçı Esra Gülmen'in pratiğine en kapsamlı bakışı sunan "Don't Play with My Emotions", Pazar ve Pazartesi günleri hariç 10.00-18.00 saatleri arasında Pilevneli'de ziyaret edilebilir.

İyi gezmeler!


Denizin Uzun Taçyaprağı ve Kum Zambakları

Isabel Allende'nin son kitabını biraz çekinerek okudum çünkü bundan bir önceki iki kitabını çok beğenmemiştim. Acaba eski tadı kalmadı mı bu bayıldığım yazarın diye düşünürken yılların hatırına kendisine bir şans daha vereyim diyerek Denizin Uzun Taçyaprağı'nı da aldım. Ve gördüm ki Isabel Allende hâlâ o bildiğimiz Isabel Allende, a dostlar. O nefis hikaye, hikayenin kurgulanış biçimi, anlatım dili, sürükleyicilik, kısacası her şeyiyle sizi alıp götüren bir roman yazmış Allende. Benim için tüm zamanların en favori Allende romanları Ruhlar Evi ve Aşktan ve Gölgeden'di. Bunu da ilk üçe ekleyebilirim, o denli sevdim. 


Kısaca romanın konusundan bahsedecek olursam, Franco döneminde İspanya iç savaşından kaçarak kendilerini huzur ve barış dolu Şili'ye atan doktor Victor Dalmau ile piyanist karısı Roser Bruguera'nın hikayesi anlatılıyor. Özgürlük ve barış yanlısı Şilili şair Pablo Neruda'nın "uzun bir taçyaprağı, denizden, şaraptan ve kardan" diye tanımladığı Şili'de ise işler 1973 yılında Salvador Allende'yi deviren askeri darbeyle birlikte değişir ve Victor ve Roser yaşamlarının son dönemlerinde yine kendilerini bir kaosun içinde bulurlar.  

Muhteşem bir roman. Mutlaka okumalısınız. 

***

Tiyatro önerim ise Kum Zambakları olacak. Mart sonu yaptığımız üç günlük Mardin gezisi dönüşünde oyuna biletimiz vardı ama kendimizi berbat hissettiğimiz için Covid falan olabiliriz, riske etmeyelim diyerek biletlerimizi bir arkadaşımıza vermiştik. Sonra da evde antijen testi yapıp Covid olduğumuzu görmüştük. "Kıh kıh, covirgin'lik de bir yere kadar, olup kurtulalım, dedik ve olduk" diyemeyeceğim zira tekrar tekrar olunabiliyormuş bu meret. Ama üzgünüm Covid, sonsuza kadar seninle yaşayacak  olsak bile sonsuza kadar maskeli ve korku içinde yaşayamayız bence. Dolayısıyla Nisan ortasından itibaren bize yine bir rahatlık çöktü, hayırlısı. ;) O rahatlık içinde hemen kaldığımız yerden devam edelim diyerek oyun için geçen hafta için biletlerimizi aldık. 


Zorlu PSM Prodüksiyon yapımı bu güzel oyunu Yeşim Özsoy yazmış, Mark Levitas yönetmiş. Evli bir çifti canlandıran oyuncular ise çok sevdiğim Umut Kurt ve Evrim Doğan. Kadın erkek ilişkilerinin hem gerçekçi hem de eğlenceli ve şiirsel bir anlatımla sahnelendiği oyunda insan-doğa ilişkisindeki insanın kendisiyle çelişen hali de çok etkileyici bir şekilde anlatılmış her bölümün öncesinde doğadan bir hikayeyle. İnsanoğlu değil mi işte, ancak gölgesiyle savaşsın ve kriz yaratıp dursun.. hem ilişkisinde hem yaşadığı bu dünyada. 

Mayıs ayı içinde size uyan tarihleri yakalayabilirseniz bu oyunu izlemenizi öneririm. Etkinlik tarihleri ve bilet almak için tık tık



Saçtan Hikayeler

Yasemin Güzel’in 30 Haziran’a kadar Bebek Sarnıcı’nda görülebilecek ‘Saçtan Hikâyeler’ sergisinde 8.5 metrelik kadın saçlarından yapılmış bir ‘Tespih’ yer alıyor. Sanatçının kendi saçlarını kesmesiyle başladığı bu eser, Türkiye’nin her yerinden benzer hikayeleri olan kadınların da desteğiyle ortaya çıkmış. 6 yıllık bir çalışmanın ürünü olan, psikolojik ve fiziksel şiddete maruz kalmış 5 bin kadının saçından oluşan bu ‘tespih’, hem onların hikayesinin bir parçası hem de anlatıcısı olarak izleyiciyle buluşuyor.


İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından restore edilerek 2021 yılının Eylül ayında sanatseverlerle buluşan tarihi Bebek Sarnıcı bundan sonra minik bir çağdaş sanat galerisi olarak hizmet verecek. Sahil yürüyüşlerinde içeride ne var ne yok diye göz atmayı unutmayın derim. Bu sergiyi  sanatçının kaleminden de okumak isterseniz  onu da aşağıya ekliyorum.


Saçtan hikayelerin artmaması için hep birlikte ve çok daha güçlü bir şekilde #İstanbulSözleşmesiYaşatır dememiz şart. Neyse ki bu hafta bu konuda olumlu gelişmeler oldu. Umut etmeye bile korktuğumuz dönemlerden geçsek de aydınlık günlere kavuşacağımız umudunu hiç yitirmeyeceğiz.

 İyi hafta sonları!


 

Hayal Fanusu: Dr. Şükrü Bozluolçay Koleksiyonu

Bozlu Art Project Mongeri Binası, 12 Ocak 2022 – 22 Nisan 2022 tarihleri arasında “Hayal Fanusu: Dr. Şükrü Bozluolçay Koleksiyonu” isimli sergiye ev sahipliği yapıyor. Daha önce 22 Mart'a kadar olacağını duyup kaçırdığımız için üzülmüştük. Ancak sergi bir ay daha uzatılınca dün gezip görme fırsatını bulduk. Ve iyi ki görmüşüz. Çok kapsamlı ve seçkin bir koleksiyondu, bayıldık. 


Küratörlüğünü sanat tarihçisi Dr. Özlem İnay Erten’in üstlendiği sergi, kırk yıllık bir geçmişe sahip Dr. Şükrü Bozluolçay Koleksiyonu’ndan örneklerin yer aldığı, 19. yüzyıldan günümüze uzanan kapsamlı bir seçkiyi içeriyor. Türkiye sanatının tarihsel süreçteki gelişimini koleksiyondaki yapıtlar üzerinden kronolojik olarak yansıtmayı amaçlayan sergi, 70’e yakın sanatçı ve 100’ün üzerinde eseri bir araya getiriyor.

Görevimiz Ev Kadınlığı - Gamze Daşdan


Dr. Şükrü Bozluolçay Koleksiyonu
, Türkiye’de tuval resminin ilk örneklerini veren “Asker Ressamlar Kuşağı”ndan başlayıp, II. Meşrutiyet döneminden Cumhuriyet’e geçişte önemli bir varlık gösteren “1914 Kuşağı Sanatçıları”na, “Müstakiller” ve “d grubu” gibi ilk sanatçı örgütlenmelerine dek uzanıyor, ardından 50’li ve 60’lı yıllarda varlık gösteren “Paris Okulu”, “1968 Kuşağı Sanatçıları” gibi oluşumların izini sürerek günümüz sanatçılarının yapıtlarına kadar ilerliyor. Dr. Şükrü Bozluolçay Koleksiyonu’nun kronolojik düzenlemeye elverişli yapısı, tarihsel süreçte yaşanan kültürel, sanatsal, sosyal değişimleri, yeni ifade biçimlerini ve düşünsel gelişmeleri yansıttığı kadar güncel sanat üretimlerine de yer vermesi dolayısıyla, geleceğin değerlerine de bir kapı açmayı olanaklı kılıyor. Sizinle klasiklerden birkaç fotoğraf da paylaşayım.

Halil Paşa - İstanbul Üçlemesi

Sol üst: İbrahim Çallı, Sağ üst: Nazmi Ziya Güran, 
Sağ alt: Ömer Adil, Sol alt: Halil Paşa
 

“Hayal Fanusu: Dr. Şükrü Bozluolçay Koleksiyonu” isimli sergi, koleksiyonun sanat tarihsel bir perspektif sunan yapısının yanı sıra resimden, heykele, fotoğrafa ve video art’a uzanan çeşitliliğiyle, disiplinler arası bir yaklaşıma sahip oluşuna da dikkat çekiyor. Sergi ile eş zamanlı olarak Bozlu Sanat Yayınları’ndan çıkan, Dr. Özlem İnay Erten’in kaleme aldığı Hayal Fanusu: Dr. Şükrü Bozluolçay Koleksiyonu isimli kitap, koleksiyondaki yapıtlar üzerinden sanat tarihimiz hakkında başlangıcından günümüze hem kronolojik hem de tematik olarak geniş bir perspektif sunabilecek şekilde hazırlandı.

Yakın zamanda kaybettiğimiz Balkan Naci İslimyeli'nin iki eseri de burada sizleri bekleyenler arasında (aşağıda üst sıradaki resimler). Bunların dışında daha önce yine burada, Mongeri Binası'nda gezdiğimiz Fahrelnissa Zeid ve Sinan Demirtaş (aşağıda karakalem otoportreler) sergilerinden hatırladığımız şahane işleri de bir kez daha görmüş olduk ve hayranlıkla izledik. 


Türkiye’nin sanatına dair 19. yüzyıldan günümüze klasik, modern ve çağdaş sanat yapıtlarının bir arada görülebileceği sergide sanatseverler, sanat tarihimizde iz bırakan ikonik yapıtların yanı sıra Dr. Şükrü Bozluolçay’ın “Sanatçı Atölyeleri Koleksiyonu”ndan örnekler de görebilecekler.  


Egon Schiele Hücresinde - Neş'e Erdok

Komet

“Hayal Fanusu: Dr. Şükrü Bozluolçay Koleksiyonu” isimli sergi, 12 Ocak 2022 – 22 Nisan 2022 tarihleri arasında Bozlu Art Project Mongeri Binası’nda izlenebilir.

Ziyaret saatleri: Pazar ve Pazartesi hariç her gün 10.00-17.30 arası.

Daha fazla bilgi ve fotoğraf için Bozlu Art Project sayfasına bir göz atabilirsiniz.  

Şimdiden iyi gezmeler.

Etkinlik Duyurusu: Kış Bahçesi’nde Yaza Hazırlık

SALT Beyoğlu’nun dördüncü katında yer alan Kış Bahçesi’nde yaz hazırlıkları başladı. SALT, 22 Nisan Dünya Günü’nde bitki meraklılarını, saksı bitkileriyle çevrili, sıkıştırılmış toprak zeminden oluşan Kış Bahçesi’nin bahar bakımı ve yaza hazırlık sürecine dâhil olmaya davet ediyor. 


Kış Bahçesi’nin bakımını üstlenen 
Ecem Ömeroğlu, SALT’ın 22 Nisan Dünya Günü programı kapsamında bitki yetiştiriciliği üzerine bir söyleşi gerçekleştirecek. Ömeroğlu, bitkilerle ilişkimizi çeşitli metinler ve anlatılar üzerinden katılımcılarla birlikte tartışmaya açacak. Ardından, Kış Bahçesi’nin ev sahipliği yaptığı farklı bitkilerin temizlik ve bakım süreçlerini uygulamalı olarakkatılımcılarla paylaşacak. Bahar temizliği esnasında hazırlanan bitki çelikleri takasa açılacak ve katılımcıların getirdiği süs bitkilerinin değiş tokuşu yapılabilecek. 

 

Katılımcılar, takas etkinliği için hastalık ve böcek sorunları olmayan, kolay taşınabilir boyda ve önceden köklendirilmiş bitkileri, küçük saksılarda toprağa ekili veya yeni kesilmiş olarak yanlarında getirebilir.  



Ecem Ömeroğlu lisans eğitimini İstanbul-Cerrahpaşa Üniversitesi Orman Fakültesi Peyzaj ve Süs Bitkileri Yetiştiriciliği Programı’nda tamamladı. Eğitimine İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Peyzaj Mimarlığı Bölümü’nde devam etmektedir. 

 

Katılımın 20 kişiyle sınırlı olduğu söyleşi ve bitki takas programına buradan kayıt yaptırılması gerekmektedir.


22 Nisan Cuma Program

SALT Beyoğlu, Kış Bahçesi

16.00 - 17.00 Ecem Ömeroğlu ile Söyleşi

17.00 - 18.00 Bitki Takası

Duyuru: Instagram Hesabım Çalındı!

Yıllardır elimde tuttuğum, birçok insanla yollarımızın kesiştiği, kendime arşivler yaptığım, sizlerle özel ya da genel pek çok şey paylaştığım caanım ‘imgeleme’ hesabım 28 Mart’tan beri dolandırıcıların elinde. Büyük olasılıkla herhangi bir sonuç çıkmayacak, Instagram da ölü taklidi yapmaya devam edecek. 


Dolayısıyla yapılması gerekeni yapıp savcılığa su, duyurusunda bulundum ve yeni bir hesap açtım kendime 👉 @imge.leme. Orada buluşmak üzere diyorum. Lütfen eski hesabımı takip ediyorduysanız şikayet etmeyi unutmayın ve oradan gelen hiçbir mesajı ya da gönderiyi dikkate almayın. Kimsenin zarar görmemesi için bunu duyurmak konusunda da bana yardımcı olursanız çok sevinirim. Sonuçta takip etmeseniz bile şikayet edebiliyorsunuz Instagram kullanıcısı olarak. 

Şimdiden teşekkürler 🙏 

Bir Kitap, Bir Film

Son dönem okuduklarım arasında en sevdiklerimden. Zaten kendisi de çok sevdiklerimden. Müziğiyle, yazdığı şarkı sözleriyle kalbime dokunanlardan hep Kalben. O yüzden kitabının çıktığını duyar duymaz da aldım ve geçen hafta okumayı bitirdim. Diline, anlatımına bayıldım. İso da Storytel'de kendi sesinden dinleyerek benden önce bitirmişti Eski Dünyanın Yangını'nı. Ve onun da çok keyifli bir deneyim olduğunu söylemişti. Eminim öyledir. Kitap dinleyebilseydim, ben de yazarının sesinden dinlemeyi tercih ederdim mutlaka. Ama eskilerden kim kaldı? Ne dijital kitap ne dinleme, ben sadece elime kitabımı alıp okuyacağım işte. ;)


Baba figürünün olmadığı ve farklı tarzlara da sahip olsalar ikisi de sıkıntılı iki anne tarafından büyütülmüş iki çocukluk arkadaşının, Koda ile Kandante'nin hikayesi bu. Bir nevi yaralarını sara sara, kırgınlıklarını, travmalarını, acılarını kendi yöntemleriyle, sevgi arayışlarıyla iyileştirmeye çalışan iki arkadaşın büyüme hikayesi. İki genç kadının özgürleşme hikayesi. O yüzden de çok güzel bana göre. Okumanızı öneriyorum. 

Film önerim de yine çok sevdiğim bir yazar olan Haruki Murakami'nin Kadınsız Erkekler kitabında yer alan aynı adlı öyküden uyarlanmış Drive My Car filmi olacak. Ryusuke Hamaguchi yönetmenliğinde çekilen bu roman tadındaki 3 saatlik film Berlinale ve Cannes'dan ödüllerle dönmüş. Dört dalda da Oscar'a aday. Bakalım oradan da eli kolu dönecek mi film?  


Tam bir diyalog filmi olan filmin konusu kısaca şöyle: eşini yakın dönemde kaybeden orta yaşlı bir tiyatro oyuncusu ve yönetmeninin Vanya Dayı oyununun hazırlık süreci için Tokyo'dan Hiroşima'ya gitmesi ve orada kaldığı günler boyunca kurallar gereği kendisine bir şoför tahsis edileceğini öğrenmesiyle çözülmeler gelişiyor. Biraz cinsiyetçi bir yaklaşımla kadın şoför fikrine karşı önyargılı olan oyuncu ile şoför genç kadının hikayelerinin zaman içinde katman katman çözüldüğü ve pek çok benzerliğin de ortaya çıktığı bir hikaye izliyoruz. Murakami'nin "çaresizliğin öyküsü" dediği ve tüm karakterlerin sürekli kendileri üzerine düşünüp hayıflandığı Vanya Dayı da bu hikayenin bir parçası oluyor elbette. Çok uzun olmasına rağmen çok severek izlediğimiz bir film oldu. Öneririm. 

Hafta sonu yaklaşıyor, planlar yapıldı mı? Bizim yapıldı. Sürpriiiz! ;) 

Haluk Akakçe'den Made in Love

Selaaaam! Haluk Akakçe'nin Akaretler Sıraevler No:37-39'da 22 Mart'a kadar devam edecek olan Made in Love sergisinde o kadar çok fotoğraf çekmişim ki kendi arşivimde dursun diye, sizinle de çoğunu paylaşmak için ne yapsam ne etsem dedim ve Google Slides'da bir slayt show hazırlamaya karar verdim. İnsanlık için çok küçük, benim gibi format üşengeçleri için dev bir adım. 😬 Bu post da böylece blog postundan çok Instagram gönderisine benzemiş oldu. Olsun, bence yakıştı. 😉 Bakalım sizin hoşunuza gidecek mi bol fotoğraflı, az yazılı bir sergi postu. 

 

Multidisipliner bir sanatçı olan Akakçe, beş yıllık üretiminin özeti niteliğinde olan bu sergide hiç görülmemiş devasa resimleri de paylaşıyor. Akaretler ve Sevil Dolmacı Art Gallery iş birliği ile gerçekleşen sergiyi Pazartesi hariç her gün 10.30-19.30 arası ziyaret edebilirsiniz. 

Şimdiden iyi gezmeler. 

Rengin ve Zamanın Ötesi / İstanbul'dan Ölümsüz Düşler

Dilek Işıksel'in "Rengin ve Zamanın Ötesinde / İstanbul'dan Ölümsüz Düşler" isimli resim sergisini 18 Mart- 9 Nisan tarihleri arasında Galeri Selvin'in Nişantaşı galerisinde görebilirsiniz.

Çağdaş Türk resminin önemli isimlerinden Dilek Işıksel, sanat hayatının 50. yılında eserleriyle, İstanbul'un zengin kültürel hafızasından hareketle kurguladığı, yüzyıllarca yaşayacak yeni ve özgün bir imajlar dünyası yaratıyor..

Türk resim sanatının en cömert damarı Bedri Rahmi Eyüboğlu atölyesinden yetişmiş bir sanatçı olan Dilek Işıksel resimlerinde, özellikle son yirmi yıldan beri efsanelerin çağdaş yorumları olarak değerlendirilebilecek, İstanbul’un görsel kanonuna eklemlenen eserler vermekte; İstanbul`un binlerce yıllık kültür mozaiğini şekillendiren kubbeler, iç mekânlar, laleler, balıklar, Ayasofya ve melekleri, Galata kulesi ve çevresi ile zaman kavramı üzerinden ezoterik figür ve kompozisyonlar üzerine yoğunlaşmaktadır.


Tuvalinden, denizkızları, balıklar, martılar, laleler, barış ve bereketin simgeleri, melekler, helezonlar, ay ve kuyruklu yıldızlar uçuşan Dilek Işıksel’in yarattığı zaman boyutunun ötelendiği kompozisyonlarda, renklerin büyüsüne kapılıp gitmemek mümkün değil… 


Ömer Faruk Şerifoğlu





Dilek Işıksel resim serüvenini şu cümlelerle özetliyor:


“İçime sindirdiğim birlikte yaşadığım şeyler zaman içinde resmimin parçalarını oluşturuyorlar. Kalamış'taki Todori kilisesi, Fenerbahçe parkındaki ağaç, birdenbire açılıveren beyaz yelken, gökyüzünde ve denizdeki binbir türlü renkler, titreşimler, bir anıt gibi yükselen servi ağacı, evdeki mangal, çiçekler, mavi lamba…Dünya kültürünün incisi İstanbul’un sanatsal zenginliğini resimlerimde renk katmanları ve dokularla yansıtırken; Ayasofya’nın meleklerini İstanbul'u ve barışı sonsuza kadar koruması için baş köşelerde uçuruyorum, kuyruklu yıldızları da mutluluk ve sevinç için İstanbul'a yağdırıyorum..."




Sanatçı Hakkında

Ankara'da doğan Dilek Işıksel, Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’ni bitirdikten sonra girdiği İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Resim Bölümü’nden 1972 yılında mezun olur. 1996 yılına kadar Ankara ve İstanbul`da çeşitli eğitim kurumlarında resim ve sanat tarihi öğretmenliği yapar. Resim çalışmalarını 1997’den 2018 yılına kadar Kuledibi meydanına bakan atölyesinde sürdürür. Muhtelif yıllarda ve şehirlerde 40 kişisel sergi açan Işıksel, yurtiçi ve dışında 80`den fazla karma sergiye eser verir. 2004 yılında Paris de MAC 2000 sanat fuarı ve 2006`da yine "Fransa da Sanary sur Mer" bienali gibi uluslararası etkinliklere de katılan sanatçı, son yıllardaki üretimlerini de kapsayan retrospektif sergisini 18 Mart 2022’de Nişantaşı’nda Galeri Selvin’de açıyor. 


Galeri Selvin Pazar günleri hariç 11.00-18.00 saatleri arasında açıktır.

Basın bülteninden alınmıştır.

Maziye Bakma Mevzu Derin

11-13 Şubat arasında, tam da kışın ortasında şahane havanın olduğu bir hafta sonunu yakalamışken bir Eskişehir kaçamağı yapalım dedik. Evet biliyorum ki Eskişehir parklarıyla, Porsuk Nehri etrafındaki kafeleriyle, yürüyerek gezilebilir bir Avrupa şehrine benzemesiyle ünlü ve baharda eminim ki çok daha güzel olurdu. Ama bizim niyetimiz bambaşkaydı doğrusu. Çok kısacık bir özet geçecek olursam OMM'yi görmek ve Tasigo Termal Otel'de kalmaktı hatta. Yani Erol Tabanca olmasa Eskişehir planı hep ertelenenlerden olabilirmiş bizim için. ;) Sergiye geçmeden önce Tasigo Otel'e bayıldığımı söylemem gerekiyor. Tertemiz, harika servisi ve çalışanları olan, termal alanı çok keyifli, on numara bir otel. Bundan sonra güzel bir sergi olduğunda "hadi bi OMM, bi Tasigo yapalım mı?" diye bile hafta sonu atlayıp Eskişehir'e gidilir bence. 


Japon mimar Kengo Kuma ve ekibi tarafından yapılan ahşap ağırlıklı Odunpazarı Modern Müze'nin (OMM) hem kendisi hem de sergileri açıldığından bu yana aklımdaydı. Hangi sanatsever müze açıldığından beri şu modern bambu yerleştirmeyi görmek istemiyor olabilir ki sorarım size? Şahsen ben çok merak ediyordum ve açıklamasıyla birlikte aşağıya fotoğraflarını ekliyorum.  


Ama bu kez gitme nedenimiz bu merakın dışında 31 Mayıs'a kadar devam edecek olan Maziye Bakma Mevzu Derin sergisini gezmekti.  Adı bile yeterken merak uyandırmaya bir de katılımcı sanatçıları görünce harekete geçtik. Ve başlıyorum sergiden seçtiğim birkaç çalışmayı sizlerle paylaşmaya. Çok sevdiğim kadın sanatçılardan Şükran Moral, Canan, Kezban Arca Batıbeki'nin daha önce pek çok kereler gördüğüm işlerini koymuyorum ki fazla uzatmayayım. Ayrıca Hasan Özgür Top'un Biz Birbirimizi Biliriz işine de bayıldım ama zaten maço İbo ve Orhan Gencebay figürlerine tahammülüm yokken bir de kadın yansımalarıyla birlikte buraya kalıcı olarak görsellerini koymaya dayanamadım, üzgünüm. Belki Instagram story'ye artık. ;) Sinan Tuncay'ın işlerini sanıyorum ilk kez bu sergide gördüm ve tarzına bayıldım diyebilirim. İki farklı seri halindeki çalışmalarını ve açıklamalarını aşağıdaki fotoğraflarda bulabilirsiniz. 



Yine işlerini çok sevdiğim Ali Elmacı'nın Onu Öldür, Beni Güldür V tablosu enteresandı. Toplumsal ve kişisel imgelerden oluşan bu sembolik kompozisyonda iktidar ve otoritenin uzantısı olan medyadan ve o medyanın görsel ve içeriklerinden beslenen sürreal bir kesit sunuluyor.   


Mustafa Boğa'nın Hala Konuşuyor musun? adlı cenaze çelengi yerleştirmesinin esprili diline bayıldım. Halil Altındere'nin korkutucu olmaktan çok uzak olan Teneke Polis Arabası'na da. 


Hasan Özgür Top'un vals eşliğinde Atatürk'ün bir baloda vals yaparken çekilen fotoğrafının altından Halay çekerek geçen gündelik kıyafetler içindeki üç adamı görüntülediği video çalışmasını eklemezsem olmaz. Türkiye'de her ikisinin de kutuplaştırıcı öğe olarak kullanıldığına dikkat çeken sanatçı, halayı politik kılan dış bakış ve toplumsal anlatılardır diyor ve Doğu-Batı çatışmasına ayna tutuyor.  


İşte bunlar ve çook daha fazlası sizleri bekliyor OMM'de. Müthiş bir müze, müthiş bir sergi. Müze mağazasını da ziyaret etmeyi unutmayın, orada da çok güzel tasarım objeler, kırtasiye ürünleri ve takılar bulmanız mümkün. 31 Mayıs'a kadar illa ki yolunuzu düşürün bu güzel şehre.


Biz sergi üstüne donmuş Porsuk Çayı'nı görüp Karakedi Bozacısı'ndan boza içtik, size Kentpark'ta güneş altında nehre karşı yayılıp buzlu kahveler içmek denk gelsin dilerim. ;) Eskişehir'in taksicisinden bakkalına, garsonundan otel çalışanına, müze görevlisinden kafa sahibine kadar pek çok değişik yerinde karşılaştığımız o şahane insanlarına da selam edin gidince. Bu kadar güler yüzlü, düzgün ve dozunda iletişim kuran ve bunu severek yapan insanı böyle farklı kulvarlarda bir arada görmeyeli uzun zaman olmuştu. İçimiz aydınlandı doğrusu. Çok kalp! <3

Şehirde Kimse Yokken ve Istırap Korosu

Geçtiğimiz hafta izlediğimiz iki tiyatro oyunundan bahsetmezsem olmaz. İkisini de çok severek izledik ve izlemenizi kesinlikle tavsiye ederim. İlki Zorlu PSM prodüksiyonu olan ve sezon boyunca Zorlu'da Turkcell Platinum Sahnesi'nde oynanacak Şehirde Kimse Yokken oyunu. Ahmet Sami Özbudak'ın yazdığı, Lerzan Pamir'in yönettiği oyunun oyunun kadrosu çok güçlü: Ali Seçkiner Alıcı, Elçin Sangu, Kerem Arslanoğlu, Elif Ürse ve Ersin Arıcı tek tek oynadıkları rollere cuk oturmuşlar diyebilirim. Dolayısıyla cast direktörlerine de koca bir alkış yollayalım.  


Bir berber dükkanında geçen oyunda erkek şiddetinden kaçıp, saçlarını kısacık kestirerek berber Nurullah'ın dilsiz yeni çırağı rolüyle bir süreliğine kamufle olmak üzere oraya sığınan Rukiye'nin hikayesi etrafında dönüyor hikaye. O kısacık zamanda yönetmenlik hayalleri kuran apartman komşusu delikanlı Ali'yle birlikte aşkı -hatta cinsiyet rollerinden bağımsız aşkı- ve arkadaşlığı görüyoruz bir  doz. Rukiye'nin kocasının ve berber Nurullah'ın iki farklı erkek olarak sevme şekillerini görüyoruz. Yer yer mizah yer yer de gerilim öğeleriyle temposu hiç düşmeden akıp giden şahane bir oyun izliyoruz. Bence birazcık Nurullah'ın aile hikayesi eksik kalmış, onun dışında her şeyi yerli yerinde, çok güzel bir oyun olmuş. İzleyicisi bol olsun. 

***

Sıradaki oyun İstiklal Caddesi'nde çok sürpriz bir lokasyonda izlediğimiz Istırap Korosu oldu. Pulcherie Fransız Lisesi'nin tiyatro sahnesi orada hiç beklemediğimiz bir Beyoğlu ara sokağında, daha önce varlığından haberdar olmadığımız müthiş ruhlu bir Fransız lisesiyle tanışmamızı sağladı. İstanbul'a dair en sevdiğim sürprizler işte böyleleri. Hiçbir zaman tam anlamıyla keşfedilmiş olmayacak bir şehir burası. 


Oyun İKSV Gülriz Sururi-Engin Cezzar Teşvik Ödülü desteğiyle üretilmiş ve bu yıl 25.si düzenlenen İstanbul Tiyatro Festivali'nde ilk gösterimini yapmış. Seda Türkmen ve Deniz Karaoğlu oynuyor. İki kişilik oyun gibi görünse de aslında kalabalık ve gürültücü bir apartmanın sakinleri var karşımızda. Yani iki oyuncu bir sürü farklı karaktere bürünüyor önümüzde ve bunu müthiş başarılı ve keyifli bir şekilde sahneliyorlar. İzlerken çok güldüğünüz ama içinde yaşamak istemeyeceğiniz bir apartman burası tabi. ;) Her hanenin dertleri, kahkahalarının da bağırış çağırışlarının da ardında yatan hikayeleri çok farklı. Belki de ortak noktaları her birinin kendi ıstırabı. Ve bir apartmanda bir araya gelince ortaya çıkan kakafonisi. İzlemenizi öneririm. 

Şimdiden iyi seyirler. 

Son Okunanlar

Sırasıyla son dönemde okuduğum üç şahane kitaptan söz edeceğim bugün. İlki Zadie Smith'in İnci Gibi Dişler romanı. Genç bir yarı Jamaikalı yarı İngiliz yazarın daha da gencecikken yazdığı bir ilk roman bu. 2000 yılında 25 yaşındayken yayınlanan bu kitap sayesinde yazar Charles Dickens, John Irwing, Salman Rushdie gibi isimlerle karşılaştırılmış ve Guardian ödülünü kazanmasının ardından Julian Barnes "bir romancı olarak içim kıskançlık ateşiyle kavruluyor," demiş. Time dergisinin 1923-2005 yılları arasında "İngilizce yazılmış en iyi 100 roman" listesinde yer alan bu modern klasik ile yazarı da milenyumun ilk edebiyat yıldızı haline dönüşmüş. Bence de bu övgüleri sonuna kadar hak eden ve bundan sonra yazdıklarını illa ki takip edeceğim bir yazar olduğunu söylemeliyim Zadie Smith'in.   

Roman Londra'nın kenar mahallelerinden birinde geçiyor. Farklı etnik ve dini kökenden ailelerin ve aileler içindeki kuşakların birbirleriyle olan etkileşimi, çok kültürlü topraklarda var olmaya çalışan azınlık kültürlerinin hissettikleri, açılma ve kapanma kapasiteleri, yaşadıkları ve İngiliz olanlar arasındaki sınıf farklılıklarının yarattığı uyumsuzluklar çok güzel anlatılmış. İki alıntı paylaşayım mı fikir vermesi açısından?

"...İnsanları asla küçümsemeyin, kendilerinin olmayan acıyı izlerken, kötü haber verirken, televizyonda bombaların düşüşünü seyrederken, telefonun öbür ucundaki bastırılmış hıçkırıkları dinlerken, aldıkları keyfi de asla küçümsemeyin. Acı tek başına sadece Acı'dır. Fakat Acı + Mesafe = Eğlence, röntgencilik, insani ilgili, gerçekçi sinema, keyifli bir kahkaha, anlayışlı bir tebessüm, kalkık bir kaş veya gizlenmiş bir nefret olabilir..."

"... ah, onu seviyordu, tıpkı İngilizlerin Hindistan'ı, Afrika'yı ve İrlanda'yı sevdikleri gibi seviyordu; asıl sorun olan da sevgiydi zaten, insanlar sevdiklerine kötü davranırlar..."

Mutlaka okuyun. Çok güzel bir roman. 

***


İkinci kitap bir roman değil, çok güvendiğim isimlerin önerileriyle aldığım Öfke Dansı kitabı Dr. Harriet Lerner tarafından yazılmış ve öfkeyi etkin bir şekilde yönetme konusunda adeta efsane bir başucu kitabı olmuş. Bence her eve, her ilişkiye, her insana lazım bir kitap. Öfkenin nedenleri ve modelleri üzerinde duran Dr. Lerner ilişkilerinizde anlamlı ve uzun vadeli değişimlere olanak tanıyacak stratejiler sunuyor bizlere. Kitabı herkese önersem  de kadınlara biraz daha fazla öneriyorum çünkü yazar kadınların öfkeyi daha güçlü ve bağımsız bir benlik duygusu kazanmak için kullanmakta yaşadıkları zorluklara değiniyor. Suçlayıcı, kurban ya da şiddetli bir tondaki öfkeyi yapıcı bir güce dönüştürebilmenin yollarını anlatıyor. O kadar çok yerin altını çizdim ki benden sonra bizimkilere verecektim okumaları için ama bu şekilde vereceğime yeni bir tane alıp hediye edeyim dedim. ;) O yüzden siz de hemen bir tane alın ve doya doya, altını çizerek, notlar alarak okuyun bu şahane kitabı. "Ben öfkeli bir tip değilim ki, dünyanın en pamuk insanıyım," diyorsanız da alın derim, zira o uyumlu görünen pamukluğun içinde de çok fazla yıkıcı öfke barındırıyor olabilirsiniz.   

***

Ve son olarak çok geç ve son kitabıyla tanışmış olduğum bir Macar yazar var sırada: Magda Szabo. Yazarın Iza'nın Şarkısı romanını bitirdim. Öyle muhteşem bir dili ve derinliği var ki daha önce yazdığı romanlardan birini daha sipariş verdim hemen. Yapı Kredi Yayınları'nın modern klasikler serisinden çıkan romanlarına mutlaka bir göz atın derim. Herman Hesse yazar hakkında şöyle demiş: "Magda Szabo'yu keşfettiyseniz altın bir balık yakaladınız demektir. Yazmakta olduğu bütün kitapları alın, ileride yazacaklarını da."


Konusuna gelince; Iza babası öldükten sonra taşrada yaşayan annesini yanına alarak Budapeşte'deki modern apartman dairesinde birlikte yaşamak üzere düzenlemeler yapar. Bunun büyük bir özveri, iyilik ve doğru olan şey olduğunu düşünmektedir ama işin içine yaşlı kadının o zamana kadar taşradaki hayatı ve eviyle kurduğu bağı, alışkanlıklarını, anılarını ve kimliğini oluşturan tüm o duygusal unsurları dikkate almamıştır. Yazar, ilk kez 1963 yılında yayımlanan bu romanında insani değerlere en bağlı, en idealist kişilerin bile yakınlarını anlamakta nasıl yetersiz kalabileceğini, insan ilişkilerine sızan empati yoksunluğunu müthiş etkili bir şekilde anlatmış. Hayran oldum, içim cız etti yapıldığı düşünülen, yapılması beklenen ve aslında olan arasındaki dev uçurumları düşününce. Müthiş etkili bir roman. Mutlaka okuyun. 

İyi haftalar diliyorum. 

PS: Üçüncü Dünya Savaşı eşiğinde neyin iyi haftası diyorsunuz belki de içinizden. Haklısınız. Ben bizim cenaze evlerimizden ve geleneklerimizden nefret ederim. Ölen kişinin gömülmesinin üstünden bir saat bile geçmeden  tıkınırcasına pide-ayran gömen, güle oynaya başka konulardan bahseden insanlarla dolu o eve dalıp herkesi tekme tokat dışarı atasım gelir. Yaşadığımız bu dünyada kendimizi de o cenaze evindeki nefret ettiğim insan tipine benzetiyorum ve bu hiç hoşuma gitmiyor. Bir yerde deprem, yangın, savaş, toplu katliam, vs gibi bir acı olurken ateşin düştüğü yerde olmayan bizler üzülsek de pide-ayrana gömülenlerden oluyoruz işte. Belki de bu bir "inadına yaşamak" hareketidir ya da tüketim çağının ruhumuzu ve duygularımızı da tükete tükete böyle az hisseder, acıdan korkar hale getirmesinin bir sonucudur. Her ne ise hoşuma gitmemesine rağmen benim de belki de uyum sağlamak adına yaptığım bir şey. Umarım bireysel anlamda yaptığımız farkındalık, şefkat, öfke yönetimi gibi çalışmalarla kolaktife katkımız oluyordur, tek tesellim bu oluyor o acıları yeterince ve aktif bir şekilde paylaşamadığımı hissettiğimde.