Sergi Haberi: Kobalt Rotalar

Şule Gazioğlu Gallery, küratörlüğünü Feride Çelik’in üstlendiği “Kobalt Rotalar” başlıklı karma sergiye 18 Haziran - 12 Temmuz 2026 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Sergi, 14. yüzyıldan 19. yüzyıla uzanan Doğu Asya porselen geleneğini çağdaş sanatın farklı ifade biçimleriyle buluşturarak, kobalt mavisinin kültürler ve yüzyıllar arasında kurduğu görsel ve tarihsel bağları araştırıyor. 

Payidar Şeyma Alışır - Timeless Portrait

Serginin çıkış noktasını, Giritli bir deniz ticaret ailesinin nesiller boyunca koruduğu Ming, Kangxi, Qianlong ve Edo dönemlerine ait mavi-beyaz porselenler oluşturuyor. Çin’den Japonya’ya, oradan Doğu Akdeniz’e uzanan bu seçki, yalnızca estetik değeri yüksek nesneler değil; farklı coğrafyalar arasında yüzyıllar boyunca taşınmış kültürel hafızanın, ticaret ağlarının ve karşılaşmaların izlerini taşıyan tanıklar olarak sergide yer alıyor. Kobalt mavisinin yüzeylerde bıraktığı bu tarihsel izler, çağdaş sanatçıların üretimlerinde yeni anlam katmanları kazanıyor. Sergide yer alan sanatçılar, bu ortak hafızayı farklı mecralar üzerinden yeniden yorumluyor. Payidar Şeyma Alışır, fotoğraf ve dijital görüntü üretimi aracılığıyla porselen yüzeylerdeki motifleri insan bedeni ve zihinsel imgelerle buluşturarak zaman, kimlik ve belleğin geçirgen sınırlarını araştırıyor. Setenay Alpsoy ise mimari yapılar ve kent dokularından hareketle geliştirdiği resimlerinde, tekrar eden geometriler ve mekânsal hafıza üzerinden tarihsel desenlerin çağdaş karşılıklarını sorgulayan bir görsel dil kuruyor. 

Setenay Alpsoy


Payidar Şeyma Alışır’ın fotoğraf çalışmaları, bu tarihsel nesnelere yeni bir ontolojik boyut kazandırıyor. Sanatçı, porselenlerin üzerindeki çiçek, ejderha ve geometrik desenleri çağdaş figürlerle buluşturarak, nesnenin durağan tarihini yaşayan bir anlatıya dönüştürüyor. Porselen tenli kadın figürleri ve parçalanmış portreler, sergideki fiziksel objelerin kavramsal izdüşümleri olarak izleyici karşısına çıkıyor. 

Setenay Alpsoy ise kent dokusuna odaklanan resimleriyle sergiye çağdaş bir mekân algısı getiriyor. İstanbul ve Londra arasında şekillenen üretim pratiğinde sanatçı, mimari yüzeyleri, tekrar eden geometrileri ve kent yaşamının görünmez katmanlarını inceliyor. Alpsoy’un yapı cephelerinde ortaya çıkan ritim, porselenlerin üzerindeki desen örgüleriyle görsel bir rezonans yaratırken; kobalt mavisinin tarihsel yolculuğu, bu kez modern kentin beton ve cam yüzeylerinde yankılanıyor. Sanatçının kent manzaraları, geçmişin dekoratif motifleri ile günümüzün mimari hafızası arasında beklenmedik bağlantılar kuruyor. 

Sergide yer alan çukur taslar, tabaklar, kupalar ve çay bardakları; Ming Hanedanlığı’nın klasik formlarından Kangxi ve Qianlong dönemlerinin incelikli işçiliğine, Edo döneminin zarif estetiğine uzanan geniş bir seçki sunuyor. Tarihsel nesneler ile çağdaş sanat üretimlerini aynı mekânda buluşturan “Kobalt Rotalar”, mavi ve beyazın yüzyıllardır süregelen görsel dilini yeniden düşünmeye davet ediyor.

Şule Gazioğlu Gallery web sayfası için buraya tıklayabilirsiniz.
İyi gezmeler 


Sergi Haberi: “Against Transparency”

Shiva Zahed Gallery, 22 Mayıs-5 Temmuz tarihleri arasında Ahmad Rafi’nin “Against Transparency” adlı kişisel sergisini, Shiva Zahed küratörlüğünde ağırlıyor. Sergi, son yirmi yılda üretilen, sanatçının görünürlük, temsil ve imgenin sınırlarına ilişkin güncel küresel söylemleriyle olan derin bağlantısı üzerinden değerlendirilen, dönüm noktası niteliğindeki bir eser grubunu sunuyor. 


Ahmad Rafi’nin eserleri, resmin görünür dünyaya net bir pencere açması gerektiği şeklindeki geleneksel görüşe meydan okuyor. Bunun yerine; örtüler, perdeler ve belli belirsiz figürlerle dolu tuvalleri, opaklık yoluyla kendini ortaya koyuyor. İzleyicinin doğrudan erişim beklentisine ket vuran sanatçı, görme eylemini askıya alınmış bir durum olarak çerçeveliyor. 

Galeri direktörü ve serginin küratörü Shiva Zahed, “Bu eserler, bugünün bağlamında yeniden bir aciliyet kazanıyor.” diyor ve ekliyor: “Görünürlüğün giderek maruziyet ve erişimle eşdeğer görüldüğü bir dönemde, Rafi’nin resimleri; saklı kalan, çözümlenmeyen ve anında okunabilirliğe direnen şeyleri yeniden düşünmeye davet ediyor.” 



Sergi, Rafi’nin engelleme estetiğini, Édouard Glissant’ın “Opaklık Hakkı” (Right to Opacity) kavramıyla diyaloğa açarak; görünürlük, gözetleme ve bakış ekonomisi etrafında şekillenen güncel tartışmalar bağlamında sanatçının pratiğine yeniden bakmayı öneriyor. “Against Transparency”, izleyiciyi görmenin sınırları ve imgenin direnci üzerine eleştirel bir düşünme alanına davet ediyor.

Ahmad Rafi hakkında: Ahmad Rafi (d. 1961, Tahran) sanatla küçük yaşlardan itibaren tanıştı. İran-Irak Savaşı'nın cephe hatlarında geçirdiği iki buçuk yıllık, hem biçimlendirici hem de travmatik zorunlu askerlik hizmetinin ardından, 1986'da İran'ı terk etti ve Barselona üzerinden Almanya'ya yerleşti. Sanatçının kendi ifadesiyle, yirmi beş yaşında “Almanya'ya atıldı”. Aschaffenburg'da on bir yıl geçirdikten sonra, Rafi kendi deyimiyle “Frankfurt Dönemi”ne girdi. 

Esas olarak figüratif resim dilini kullanan Rafi, gerçekçiliğe sadece bir betimleme olarak değil, eleştirel sorgulama ve öz-yansıtmanın bir alanı olarak yaklaşır. Eserleri genellikle görünürlük, maddilik ve mesafedeki ince bozulmalar yoluyla algıyı harekete geçirir. Rafi, çeşitli eserlerinde mimari, insan figürü, hafıza ve varlık ile gizlilik arasındaki gerilim gibi temaları keşfetmiştir. 


Resim, pratiğinin merkezinde yer almaya devam etse de Rafi resmin olanaklarını sürekli genişletmiştir. Geleneksel tuvalin ötesine geçerek, antika sanat tarihi kitaplarını resim yüzeyi olarak kullanmış ve son yıllarda film ve müziği birleştiren enstalasyon tabanlı çalışmalar geliştirmiştir. Bu genişletilmiş kelime dağarcığı, resmin maddi ve kavramsal özünü korurken sınırlarını yeniden gözden geçirme konusundaki sürekli bağlılığını yansıtmaktadır. 

Sanatsal pratiğinin yanı sıra Rafi, küratörlük çalışmaları da yürütmekte ve hem ulusal hem de uluslararası sanatçıların acil sosyal ve kültürel meselelerle ilgilenebilecekleri platformlar oluşturmaktadır.

Shiva Zahed Gallery'nin websitesi için buraya tıklayabilirsiniz.
İyi gezmeler.

Sergi Haberi: Estetik Hafıza Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu’ndan Bir Seçki”

Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu’dan derlenen “Estetik Hafıza Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu’ndan Bir Seçki” adlı sergi, Nazlı Pektaş küratörlüğünde 17 Haziran-17 Temmuz 2026 tarihleri arasında Terakki Vakfı Sanat Galerisi’nde izleyiciyle buluşuyor. 

Sanatçılar: Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Eyüboğlu, Avni Arbaş, Komet, Abidin Dino, Leyla Gamsız, İbrahim Balaban, Halil Dikmen, Şevket Dağ, Adnan Turani, Fikret Mualla, Gürdal Duyar, Sabri Berkel, Selim Turan, Nuri İyem, İbrahim Safi, Muhsin Kut, Naile Akıncı.



Terakki Vakfı Sanat Koleksiyonu’ndan derlenen seçki, Türkiye’de modern sanatın üslupsal eklemlenmelerini ve tarihsel kırılma noktalarını kurumsal bir bellek düzleminde bir araya getiriyor. Birbirinden bağımsız zamanlarda koleksiyona dahil edilen yapıtlar, yan yana geldiklerinde Türk resim ve heykel sanatının 19. yüzyıl sonundan günümüze uzanan omurgasını bütüncül bir kavramsal haritaya dönüştürüyor. Bu harita, Paris-İstanbul hattında kurulan düşünsel ve estetik diyaloğun genetik kodlarını yansıtırken; batılı modern akımların ülkenin bu en köklü eğitim kurumlarından birinin programına dahil edilerek yerellikle bağdaştırılması sürecini ve köklü bir geleneğin ilerici dönüşümünü görünür kılıyor.

Bu seçki, Türkiye resim ve heykel sanatının yönünü tayin etmiş köşe taşı topluluklardan sanatçıları aynı kurumsal bellek düzleminde buluşturuyor. Şevket Dağ’ın mekânı rasyonel inşasından başlayarak; "d" Grubu öncülerinin kübist-yapısalcı müdahalelerinden, Nuri İyem ve Yeniler Grubu'nun toplumsal tanıklığından ve 1950'lerin soyut dalgasından geçen bu kavramsal aks, nihayetinde Paris Ekolü'nün lirik duyarlılığıyla ve Komet’in insanın iç dünyasını sorgulayan metafiziksel düşleriyle buluşuyor. 




Terakki Vakfı’nın yıllar içinde süreklilik taşıyan bir duyarlılıkla bir araya getirdiği çok geniş dönemleri kapsayan zengin koleksiyon, bir eğitim kurumunun asli faaliyetlerini sürdürürken görsel sanatlar, tiyatro ve müzik alanında üstlendiği hamiliğin, Türkiye’nin kültürel sermayesine yaptığı uzun soluklu katkının bir yansımasıdır. Sergide buluşan 39 tablo ve 5 heykel, bu estetik hafızayı geçmişin sessiz birer belgesi olarak kalmaktan kurtararak bugünün mekânında yeniden konuşmaya açar. ‘Estetik Hafıza’ sergisi, akımlar ve dönemler arasındaki bu derin diyalogla coğrafyanın görsel hafızasını kuramsal bir netlikle okuyan; bir vakıf okulunun sanata yaptığı yatırımlarla toplumsal bellekte açtığı alanı yarına aktaran rafine bir seçkidir.” Nazlı Pektaş

İyi gezmeler


Sergi Haberi: “Form-Zanaat-Aktivizm”

Bilal Yılmaz’ın Nazlı Pektaş küratörlüğünde gerçekleşecek “Form-Zanaat-Aktivizm” adlı sergisi 7 Mayıs-7 Haziran 2026 tarihleri arasında, Terakki Vakfı Sanat Galerisi’nde izleyiciyle buluşuyor. 

Sanatı kurumsal bir sorumluluk ve eğitimsel bir gereklilik olarak gören Terakki Vakfı, toplumsal sorumluluk bilinciyle sanata ve sanatçıya bakışı; sanatı yaşatmanın, en az yaratmak kadar önemli ve ciddi bir uğraş olduğu yaklaşımını benimsiyor. 



Zihnin analitik yapısı ile malzemenin doğası arasındaki ilişki, serginin kavramsal omurgasını oluşturuyor: Bu birliktelik bir yandan imgeye varıyor, diğer yandan zanaatla düşünmenin modern dünyadaki imkânlarını sorguluyor. Bilal Yılmaz; zanaatı, malzemeyle kurulan fiziksel bir ilişkiden öte; toplumun hafızasını taşıyan, dinamik bir üretim biçimi olduğunu belgeliyor ve bunu birlikte çoğaltmak için kamu ile paylaşıyor. Bu yaklaşımın pratikteki karşılığı ise CraftNet’te somutlaşıyor. Sanatçının İstanbul’da bir araştırma projesi olarak başlattığı bu platform, şehirlerin zanaat ekosistemini haritalandırırken, görünmez kılınan zanaatkârlara dijital bir kimlik kazandırıyor ve zanaatkârlarla yaratıcı aktörleri yaratıcı bir zeminde buluşturuyor. Böylece sanatçı; zanaatı, miadını doldurmuş bir üretim formu olmaktan çıkarıp, emeğin toplumsal değerinin tekrar inşa edildiği, bir araştırma ve üretim aracına dönüştürüyor. 

Galeri alanı bu sergide buluntu nesnelerin, prototiplerin ve mekanik kurguların çarpıştığı bir araştırma sahasına evriliyor. Çizimler, notlar, ses yerleştirmeleri ve ışık oyunları; her biri zihnin karmaşık yapısının hayati parçaları olarak karşımızda duruyor. Sanatçı, üretirken belli anlarda kendini mekanik bir devinimin ritmine bırakıyor. El maharetini, disipline edilmiş bir tekrarın uç sınırlarına dek zorluyor.

“Nihayetinde sergide sanatçının zihnindeki katmanların bir dökümü yer alıyor. Zanaatın birikimini çağdaş anlatının merkezine yerleştiren sanatçı; hepimize sürecin kendisini, yani bitmek bilmeyen ‘oluş’ halini sunuyor. Sergi; üretimin laboratuvarında düşüncenin form kazanma anını tüm berraklığıyla önümüze koyuyor. Karşımıza çıkan; fikrin, kolektif emeğin, zamanın ve mekânın ruhuyla nasıl şekillendiğinin bireysel kaydı.” -Nazlı Pektaş



Bilal Yılmaz hakkında: Bilal Yılmaz (1986) İstanbul’da yaşayan disiplinlerarası bir sanatçıdır. Temelde ışık, ses, hareket ve etkileşimi kullanarak heykelsi nesneler, yerleştirmeler ve izleyicinin algısını değiştiren kolektif deneyimler yaratır. Disiplinlerarası sanat ve tasarım çalışmalarının yanı sıra, sanatsal yaklaşımlar ile sosyal etki yaratan toplumsal ve kolektif projeler geliştirir. 

Bilal Yılmaz lisansını Boğaziçi Üniversitesi (İstanbul) Bilişim Sistemleri Mühendisliği ve Binghamton Üniversitesi (New York) Bilgisayar Mühendisliği, yüksek lisansını ise İstanbul Teknik Üniversitesi Endüstriyel Ürün Tasarımı bölümünde tamamladı. Disiplinlerarası ilgi alanları ve eğitimi; sanat, tasarım, mühendislik, zanaat ve sosyal etki arasında gidip gelen çalışmalarına yansımaktadır. Çalışmaları büyük ölçüde sosyal, politik ve finansal nedenlerle gizli kalmış potansiyelleri bulmaya ve ortaya çıkarmaya, aynı zamanda deneyimsel birlikte öğrenme ve üretme biçimlerine dayanır. Eylemlerinin birçoğu, alternatif ve kolektif üretim sistemlerini hayal ederek ve deneyerek olasılıkları ve toplulukları harekete geçiren araçlar yaratmayı amaçlar. 

2010 yılında Boğaziçi Üniversitesi'nde öğrencilerin sanat ve tasarım pratiklerini deneyimlemelerini, birlikte üretmelerini ve birbirlerinden öğrenmelerini hedefleyen Arka Atölye’yi kurdu. 2012 yılında, kavramsal iç mekanlar tasarlayan ve insanların çevre, nesne ve ışıkla olan etkileşimini keşfetme konusunda deneyim kazandığı tasarım kolektifi Olmaz İşler’ in kurucu ortağı oldu. Zanaatkarlığa ve üretime olan ilgisi ile İstanbul'un gizli kalmış ustalarının atölyelerine görünürlük kazandıran ve sanayi sonrası toplumda zanaatların sosyal, kültürel ve ekonomik potansiyelini ortaya çıkararak zanaatkarlar ve yaratıcı aktörler arasındaki işbirliğini harekete geçirmeyi amaçlayan Crafted In Istanbul (2013) projesini başlattı. Crafted In Istanbul, Tania Bruguera' nın uluslararası Arte Útil arşivinde “toplumsal davranışlarımızı değiştiren yöntemleri hayal etmek, yaratmak ve uygulamak için sanatsal düşünceden yararlanan bir vaka çalışması” olarak yer aldı (2018). Zanaat araştırmaları zamanla sanatçının temel sanat pratiklerinden biri haline gelerek (socially engaged art practice) CraftNet isimli uluslararası bir zanaat araştırma projesine evrilmiştir. CraftNet, zanaat üzerine çalışan yaratıcı topluluklar ve ağlar kurarak, çalışmalarıyla zanaatın toplumsal değerini tekrardan inşa etmeyi ve zanaatın güncel potansiyelini ortaya çıkarmayı hedefler. 

Bilal Yılmaz’ n işleri 2. İstanbul Tasarım Bienali (2014), 15. İstanbul Bienali (2017), Yanköșe (2021), Pera Müzesi (2023), İstanbul Modern (2024) ve Çanakkale Bienali (2024) yanı sıra uluslararası festivallerde, müzelerde ve sergilerde yer almıştır. Türkiye'de ve yurtdışında düzenli olarak çalışmaları üzerine sergiler, konuşmalar ve atölye çalışmaları gerçekleştirmektedir. 

Sergi Haberi: Kerim Suner'in Ne Zaman Sergisi Bomontiada'da

Kerim Suner’in "Ne Zaman" isimli kişisel sergisi 2 Mayıs 2026 tarihinde Yapı Kredi Bomontiada Galeri’de ziyarete açılıyor. 22 Mayıs’a kadar açık kalacak sergi her gün 11.00-19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. 


İstanbul’un karmaşası ve dijital dünyanın geçiciliği arasında, zamanı cam plakalara hapsederek durdurmayı seçen bir fotoğrafçı Kerim Suner. On yılı aşan takıntının meyvelerinden biri olan bu proje, sadece bir fotoğraf sergisi değil, aynı zamanda teknolojik değişime karşı verilmiş entelektüel bir mücadelenin manifestosu niteliğinde. 

Suner adeta yaşam damarı olan tarihi fotoğrafçılık tutkusunu devasa bir belgeleme projesine evrilttiği bu yolculukta; mobil bir laboratuvara dönüştürdüğü kamyoneti, ona eşlik eden çadırı ve körüklü ahşap kamerası ile 72 farklı noktada İstanbul’un zamanlar arası yüzünü kaydetti. 

Günümüzün steril dijital imajlarının aksine Suner; ıslak kolodyum, platin-paladyum, albümin baskı, opaltype ve oroton gibi fotoğraf tarihinin unutulmaya yüz tutmuş, kimya ile sanatı birleştiren kadim tekniklerini kullanıyor. 751 adet el yapımı negatif ve pozitif cam plaka arasından süzülerek gelen bu seçki, fotoğrafın sadece bir "görüntü alma" işi değil, başlı başına bir üretim süreci olduğunu kanıtlıyor. 



İstanbul’da ilk insan izlerinin keşfedildiği Yarımburgaz Mağarası’nın derinliklerinden, şehrin modern siluetine uzanan serginin en özel köşesinde 11 metre uzunluğunda 7 parçadan oluşan bir İstanbul panoraması yer alıyor. Bu dev yapıtın yanında, bizzat sergi alanında konumlanan emektar çadırın gölgesinde hayat bulan her bir kare, izleyiciye fotoğrafın moleküler seviyesinde bir gerçeklik sunuyor. 

Projenin teknik serüvenini ve fotoğrafçının teknolojik değişimle olan kişisel meselesini kayıt altına alan "Ne Zaman" isimli fotoğraf kitabı da sergiye eşlik ederek ilk kez sanatseverlerle buluşuyor. İstanbul’un çok katmanlı belleğini, camın soğuk ama ölümsüz yüzeyinde yeniden keşfetmek isteyenler için "Ne Zaman", 1851.gallery organizasyonu ile, 2-22 Mayıs 2026 tarihleri arasında Yapı Kredi bomontiada’da kapılarını açıyor.

İyi gezmeler.

Sergi Haberi: Reality Show

Galeri 77, genç sanatçı Mutlu Aksu’nun ilk solo sergisine 9 Nisan – 23 Mayıs tarihleri arasında ev sahipliği yapmanın heyecanını duyuyor. Mutlu Aksu’nun “Reality Show” sergisi, gündelik hayatın görsel olarak nasıl kurulduğunu ve gerçeklik duygumuzun bu kurgu içinde nasıl biçimlendiğini sorgular. Sanatçı, sıradan görünen sahneler, tanıdık nesneler ve toplumsal olarak kodlanmış figürler aracılığıyla, bireyin gündelik yaşam içinde karşılaştığı iktidar ilişkilerini, baskı biçimlerini ve bunların nasıl içselleştirildiğini görünür kılar. 



“Reality show” gerçek insanların gerçek hayatlarının kamera önünde sergilendiği bir format olarak tanımlanır. Peki, bir reality show izlediğimizde gerçekten hakikatin kendisini mi izleriz? Kameralar kurulduktan, ışıklar ayarlandıktan, kurgu masasından geçtikten sonra ekrana yansıyan sahne hala gerçek midir? Her sabah uyandığımızda telefona uzanan elimiz, görselleri paylaşmadan önce bir kez daha gözden geçirirken, çerçevelerken ve düzenlerken gördüğümüz imgelerin gerçekliğinden ne kadar bahsedebiliriz? Daha da önemlisi, gerçek hayat dediğimiz şey bir reality show’dan nasıl ayrılır? 

Mutlu Aksu’nun Galeri 77’de gerçekleşen Reality Show isimli sergisi tam da bu soruların içinden doğar. Sanatçı, gündelik hayatın sıradan anlarına, tanıdık nesnelere, bildik mekânlara ve toplumsal yapının bireylere biçtiği rollere bakar. Bu yüzeyin altında işleyen iktidar ilişkilerini ve güç sembollerini görünür kılarken, bireyin bunları nasıl deneyimlediğini ve çoğu zaman farkında olmadan nasıl içselleştirdiğini odağına alır. Bunu yaparken belgeselci bir temsil kurma iddiasından uzak duran ustaca kurgulanmış bir görsel anlatı düzeni oluşturur. 



Aksu’nun üretiminde çıkış noktası çoğu zaman kişisel bir gözlem, sosyal medyada karşılaşılan bir görüntü ya da gündelik yaşamda hissedilen bir gerilimdir. Bu başlangıç noktası, çalışmalarında toplumsal bir soruya dönüşür. Sanatçının temel meselesi, gerçeklik, temsil ve kimlik arasındaki ilişkinin günümüz görsel kültürü içinde nasıl işlendiğidir. Özellikle sosyal medyanın yaygınlaştırdığı görsel normlar, neyin görünmeye değer, kabul edilebilir ya da arzu edilir olduğunu belirleyen örtük bir düzen üretir. Aksu, bu düzenin hem estetik dilini hem de ideolojik yapısını sanatsal üretiminde yeniden kurar.

Aksu’nun bu görsel düzeni kurarken başvurduğu temel stratejilerden biri, kitsch estetiğini bilinçli biçimde kullanmasıdır. Parlak yüzeyler, dekoratif ayrıntılar, duygusal çağrışımı güçlü nesneler ve ilk bakışta kolayca okunabilen sahneler, izleyicide tanıdıklık duygusu üretirken; yinelenen figürler, desenler ve biçimler bu tanıdıklığı gündelik yaşamın tekrar eden davranış kalıpları, toplumsal rolleri ve görünmez baskı mekanizmalarıyla ilişkilendirir. Ancak sanatçı bu düzeni olduğu gibi onaylamaz; figürlerin absürt konumlanışları, sahnelerin yapay gerilimi ve tekrarlar içindeki küçük sapmalar, görüntünün doğal ve istikrarlı bir gerçeklik sunmadığını açığa çıkarır. Pürüzsüz, kontrollü ve katmanlı yüzey anlayışı; düz renk alanları, keskin karşılaşmalar ve baskıcı fonlarla birleşerek bu yapaylığı daha da yoğunlaştırır. Böylece, izleyiciyi yalnızca tanıdık bir görsel dünya içine çekmekle kalmaz, aynı zamanda bu dünyanın nasıl kurulduğunu ve hangi estetik araçlarla meşrulaştırıldığını sorgulamaya yöneltir. Reality Show, izleyiciyi gerçek ile kurgu arasındaki sınırın giderek belirsizleştiği çağdaş görsel kültür üzerine yeniden düşünmeye davet eder.

Johan Creten'in "The Dead Fly" Adlı Sergisi Pilevnli'de

PİLEVNELİ, 2 Nisan – 9 Mayıs 2026 tarihleri arasında Johan Creten’in "The Dead Fly" adlı kişisel sergisini Dolapdere'deki mekanında gerçekleştirecek. Sergi, Creten’in güç, dönüşüm ve kırılganlık temalarıyla birlikte mahrem ile anıtsal olan arasındaki kalıcı gerilimle süregelen ilişkiyi yansıtan yeni ve önemli eserleri bir araya getiriyor. 



Serginin merkezinde, bronz bir heykel olan The Dead Fly için hazırlanmış anıtsal bir model yer alıyor. Hem çürüme hem de yenilenmeyle geleneksel olarak ilişkilendirilen sinek, burada karmaşık bir memento mori işlevi görüyor. Creten’in yorumunda bu form, tarihsel kubbe ve tonozları çağrıştıran mimari göndermelerle zenginleşerek ve neredeyse antropomorfik bir nitelik kazanarak, uzanan bir kadın figürünü andıran bir biçime dönüşür. Eser, fanilik, başkalaşım ve varoluşun geçirgen doğası üzerine bir düşünme alanı sunuyor. Bu eseri çevreleyen Glory serisine ait eserler, sekülerlik ve kutsallık arasında askıda kalan güç temsillerini inceler; bu kavramsal eksen, Creten’in pratiğinin uzun süredir merkezinde yer almaktadır. 

Galeri mekanında ziyaretçiler, Creten’in ünlü Odore di Femmina serisinden en yeni kadın torso heykeliyle karşılaşacaktır. Altın ve platin lüster ile zenginleştirilmiş, kırmızı parlak sırla kaplı olan bu heykel, sanatçının üretiminin en kalıcı temalarından biri olan ötekinin dokunulmazlığını görünür kılar. Bu eser; kokunun gizemini, doğanın kırılganlığını ve varlık ile arzu arasındaki hassas mesafeyi çağrıştırarak serginin en zarif ve etkileyici işlerinden biri olarak öne çıkar. 

Serginin devamında Library Sculptures olarak tanımlanan, özel mekanlar için tasarlanmış; ancak etkisi ve varlığıyla anıtsal bir nitelik taşıyan daha mahrem işler yer alıyor. Bu modeller, Creten’in yakın dönem kamusal heykelleri ve kurumsal yerleştirmelerindeki başlıca işlere referans verir. Bunlar arasında; anaçlık, deniz, doğurganlık ve dişil güç temalarının güçlü bir simgesi olan The Herring’in yanı sıra De Sprinkhaan (The Grasshopper)’ın duyusal ve hareketli enerjisini taşıyan çalışmalar da yer alır. Bu eserler, bugün Paris Modern Sanat Müzesi (Musee d’art Moderne de la Ville de Paris) ve Orleans Güzel Sanatlar Müzesi (Museum of Fine Arts of Orleans) gibi kurumların koleksiyonlarında bulunmaktadır. 


Sergi kapsamında yer alan üç film, Creten’in pratiğine ışık tutarak heykellerinin galeri dışındaki mimari, kentsel ve toplumsal bağlamlarda nasıl var olduğunu gösteriyor. Bu eserler bütünü içinde sergi, Johan Creten’i biçim ile anlam, beden ile mimari, bellek ile malzeme, özel olan ile kamusal olan arasındaki ilişkiyi sürekli olarak araştıran çağdaş heykelin öncü isimlerinden biri olarak konumlandırır. 

Johan Creten “The Dead Fly” sergisi Lazzoni Hotels ve Zuhal Müzik destekleriyle gerçekleştirilmektedir.

Uzun Soluklu Bir Yolculuk: EVİN’in 30 Yılı

EVİN, 4 Nisan – 16 Mayıs 2026 tarihleri arasında Uzun Soluklu Bir Yolculuk: EVİN’in 30 Yılı başlıklı sergiye ev sahipliği yapmaktan mutluluk duyar. 

EVİN, kuruluşunun 30. yılını, bugüne dek galeriyle yolu kesişen sanatçılardan özel bir seçkiyle kutluyor. Küratörlüğünü EVİN’in direktörü Gizem Kâhya İyem’in üstlendiği sergi, zaman içinde galerinin çatısı altında kurulmuş bağları görünür kılmayı amaçlıyor. 



Sergide zaman kavramı doğrusal bir akıştan ziyade döngüsel ve sürekli yeniden kurulan bir hareket olarak ele alınıyor. Bağ kurmanın zaman aldığı; ancak bu zamanın yalnızca ölçülen ve tüketilen bir süre olmadığı düşüncesinden hareketle sergi, geçmişi erişilemez bir yerde konumlandırmak yerine “şimdi”ye davet ediyor. Bu yaklaşım, EVİN’in geçen 30 yılını yalnızca kronolojik bir tarih olarak değil, iç içe geçen bağlardan oluşan bir hafıza alanı olarak ele alıyor. Bu bağlamda, sergide yapıtlarla birlikte EVİN’in geçen 30 yılına dair kişisel anekdotlar, arşiv belgeleri, söyleşiler ve efemeralar da gün ışığına çıkıyor. Sergi vesilesiyle EVİN’in uzun soluklu yolculuğu kolektif bir hatırlama ve paylaşma zeminine dönüşüyor. 

Sergi tasarımında esinlenilen triskelion sembolü; geçmiş, şimdi ve geleceği aynı merkezden doğan ve birbirine bağlanan üç sarmal olarak betimliyor. Sürekli genişleyerek dönen bu üçlü hareketin merkezi, EVİN’in zaman içinde koruduğu özü ve çizgisini simgeliyor. 



Evin İyem ve Ümit İyem tarafından kurulan EVİN, bugün sanatçı bir ailenin üçüncü kuşak temsilcileri Osman Nuri İyem ve Gizem Kâhya İyem yönetiminde faaliyetlerini sürdürüyor. Etik sanat anlayışı, sanatçı odaklı yaklaşım ve toplumsal duyarlılık gibi kuruluş ilkelerini korumaya özen gösteren EVİN, yalnızca sergiler düzenleyen bir galeri olmanın ötesinde, sanat ile toplum arasında anlamlı karşılaşmaların mümkün olduğu bir kültür kurumu ölçeğinde çalışıyor. EVİN, bu yaklaşımını Uzun Soluklu Bir Yolculuk: EVİN’in 30 Yılı sergisi ve yıl boyunca gerçekleşecek 30. yıl etkinlikleri ile sürdürürken, köklü mirasını çağın değişen koşullarına uyum sağlayan yenilikçi bir yaklaşımla geleceğe taşımayı hedefliyor. 

İzleyiciyi kendi “geçen zaman”ını düşünmeye ve EVİN çatısı altında kurulan bağların bir parçası olmaya davet eden Uzun Soluklu Bir Yolculuk: EVİN’in 30 Yılı başlıklı sergi, 4 Nisan – 16 Mayıs 2026 tarihleri arasında Pazar ve Pazartesi günleri hariç 11.00–19.00 saatleri arasında EVİN’de görülebilir. 

Sergide yapıtları yer alan sanatçılar: Naile Akıncı, Mehmet Aksoy, Rahmi Aksungur, Setenay Alpsoy, Can Aytekin, Taner Ceylan, Eda Çekil, Cemile Çolak, Şahin Domin, Ahmet Elhan, Neş’e Erdok, Kader Genç, Can Göknil, Mehmet Güleryüz, Işık Güner, Hakan Gürsoytrak, Ilgaz Gürün, Kemal İskender, Nasip İyem, Nuri İyem, Ümit İyem, Osman Nuri İyem, Keke, Temür Köran, Mustafa Pancar, Nedret Sekban, Rugül Serbest, Emin Turan, Devin Oktar Yalkın, Feyyaz Yaman.

Sergi Haberi: Shiva Zahed Gallery’de “echos” Sergisi

Shiva Zahed Gallery, Pera’da İstanbullu sanatseverlerle buluştu. Galeri 28 Şubat-25 Nisan 2026 tarihleri arasında ziyarete açılan “echos” adlı sergide farklı kuşaklardan iki önemli İranlı sanatçı olan Shaqayeq Arabi ve Fereydoun Ave’in çalışmalarına yer veriyor. 

Türkiye sanat sahnesi için anlamlı bir karşılaşma niteliği taşıyan bu sergi, coğrafi olarak Dubai ve Paris’te konumlanan iki sanatçının, geçiciliğin izini sürerken kurdukları ortak titreşimi görünür kılıyor. Belirsizlikler ve kırılganlıklarla tanımlanan bir çağda “echos”, dünyadan geri çekilmek yerine ona daha dikkatli, daha teşhis edici bir bakışla yaklaşmayı öneren bilinçli bir duraksama alanı açıyor. Sergi; titreyen çizginin, tekrarın ritmik kusurunun ve anlık bir jestin sessiz ağırlığının, kasıtlı bir anlatıya dönüştüğü üretken bir belirsizlik alanında konumlanıyor. 



On yıllardır İran sanat dünyasının temel taşlarından biri olan Fereydoun Ave, salt minimalizm yerine, ölçülü ve ruh yüklü bir ifade biçimini önceliklendiren ustalığını ortaya koyuyor. Resimleri yaşayan bir hafıza arşivi gibi işliyor. Havada asılı bir incir yaprağı ya da kanayan bir nar, hafif ama bilinçli bir kurguya sabitlenmiş, bastırılmış bir sır gibi beliriyor. Ave’in yüzeylerinde beliren her leke ve her renk açılımı, gelip geçen bir ânı kalıcı bir şiir hâline getiriyor. Bu yaklaşım, kültürel derinlik ve etkili bir mentorluk geçmişiyle yoğrulmuş bir yaşamın izlerini taşıyor. 

Bu köklü perspektif, Shaqayeq Arabi’nin pratiğiyle güçlü bir diyalog kuruyor. Arabi’nin heykelleri kaos ile direnç arasındaki gerilimi bedenleştiriyor. Sezgisel ve filtresiz bir birleştirme yöntemiyle, çöl artıkları ve kentten devşirilmiş malzemeleri -palmiye yaprakları, metal ağlar, paslı çubuklar- yeni ekosistemlere dönüştürüyor. Heykelsi siluetleri hayaletimsi ve kırılgan görünse de içlerinde inatçı bir dayanıklılık barındırıyor. Gücün çoğu zaman güvencesiz ve terk edilmiş olanın içinden filizlendiği bugünün küresel hâlini yansıtıyor. 

Ave’in zamana direnen ustalığı ile Arabi’nin yenilikçi malzeme dili bir araya geldiğinde, sergi hafıza ile olasılık arasındaki mesafeyi incelikle örüyor. Çalışmalar kesin yanıtlar sunma arayışındansa çözümsüzlüğü ve mütevazılığı derin bir özen ve sezgisel bir oyunla onurlandırıyor. Aciliyet ve gösteri talep eden bir kültürel iklimde “echos”, izleyiciyi yavaşlamaya, geçiciliğin içinde bir varoluş hâli bulmaya davet ediyor. 

Sergi, galerinin misyonuna rafine bir giriş niteliği taşıyor: Coğrafyaları aşan anlatılar için sınırsız bir zemin sunmak ve sanatın, özellikle kırılgan olanın içinde, evrensel, yaşayan bir dil olarak varlığını sürdürdüğünü yeniden hatırlatmak. 



Fereydoun Ave hakkında: 1945’te Tahran’da doğan Fereydoun Ave, çağdaş İran sanatının en etkili figürlerinden biri; sanatçı, küratör ve kültürel bir hafıza taşıyıcısıdır. Çok katmanlı pratiği resimden kolaja, fotoğraftan asamblaja, tekstilden sahne tasarımına ve küratöryel üretime uzanan geniş bir alanı kapsar. 

Eğitimini İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’nde tamamlayan Ave, Arizona State University’de tiyatro için Uygulamalı Sanatlar alanında lisans derecesi aldı; ardından New York University’de sinema eğitimi gördü. 1970 yılında, Tahran’ın kültürel hayatının yoğun bir yaratıcı devinim içinde olduğu bir dönemde ülkesine döndü. 

Ave’nin sanatı soyutlama ile figürasyon arasında akışkan bir hatta ilerler; mitoloji, tarih ve kişisel hafıza bu hattın temel dayanaklarını oluşturur. Referans evreni geniştir: İran güreş geleneğinden, 10. yüzyıl destanı Shahnameh’nin kahramanlarına; Yunan mitolojisinden çağdaş alegorilere kadar uzanır. 

“Ben de bir kolajım” demiştir bir keresinde. Bu söz, onun sanatsal dilini berrak biçimde özetler: resimsel jestler, tekrarın ritmi, kaligrafik çizgiler ve bulunmuş nesneler aynı yüzeyde bir arada var olur. Ave’nin pratiğinde her unsur, parçalı bir kimliğin ve çok katmanlı bir kültürel belleğin şiirsel bileşeni hâline gelir. 

Shaqayeqh Arabi hakkında: Shaghayegh Arabi, pratiği heykel, desen ve sezgisel malzeme kurgusu arasında dolaşan bir sanatçıdır. Dal parçaları, tel, palmiye yaprakları, paslı çubuklar gibi devşirilmiş unsurlarla çalışarak; kuşu, bitkiyi ya da iskeleti andıran kırılgan heykelsi formlar yaratır. Doğaçlama ve oyuna açık bu jestler aracılığıyla Arabi, enkazın içinden şefkati çağırır; kırılmış, burkulmuş ya da gözden kaçmış olandan bir güzellik dokur. 

Üretimi, Körfez coğrafyasının fiziksel peyzajına kök salar. İşleri, çöl florasının sessiz direncini ve kent yaşamının geride bıraktığı artıkların izini sürerek dolaşık ekolojilerden söz eder. Malzemeye karşı son derece duyarlı yaklaşımı, anıtsallık yerine sezgiyi; gösteri yerine temas hâlini tercih eder. 

Arabi, birleştirmenin şiirselliğine ve fark etmenin, onarmanın, yeniden canlandırmanın küçük eylemlerine derin bir ilgi duyar. Her bir yapıt, sanat yapmanın kırılgan biçimlerde birlikte var olmak anlamına geldiğine dair sessiz bir önerme gibidir. 

Sanatçı, Orta Doğu, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde geniş ölçekte sergiler gerçekleştirmiştir. Son dönem sergileri arasında Farjam Foundation, Dubai’de gerçekleşen The Sea Was Far Away and the Sky Further; Signs & Symbols, New York’ta düzenlenen Dancing on Stilts; Total Arts at the Courtyard, Dubai’de Fereydoun Ave ile birlikte sunduğu Fragments, Notes & Lines; ve Mohsen Gallery, Tahran’daki Elsewhere yer alır. Çalışmaları ayrıca Tehran Museum of Contemporary Art ve Aaran Projects’te de izleyiciyle buluşmuştur. 



Shiva Zahed Gallery hakkında: Shiva Zahed Gallery, İstanbul’un kalbi Beyoğlu’nda konumlanan bir çağdaş sanat galerisi olarak, İran çağdaş sanatının anlatılarını küresel bir perspektif içinde keşfetmeye ve görünür kılmaya adanmıştır. 2026 kışında Shiva Zahed tarafından kurulan galeri; kurucusunun tıp alanındaki eğitimi, yıllara yayılan sanat koleksiyonerliği deneyimi ve Tahran ile Paris’te moda ve görsel kültür üzerine yürüttüğü çalışmaların kesişiminden doğmuştur. 

Zahed’in çok katmanlı geçmişi ve son iki yıldır İstanbul’daki yaşamı, galeriye özgün bir bakış kazandırır. Tıp eğitiminden gelen teşhis hassasiyeti, burada çağdaş estetiğin incelikli kürasyonuna dönüşür; sanat eserleri yalnızca sergilenmez, titizlikle okunur, çözümlenir ve yeniden anlamlandırılır. 

İranlı çağdaş sanatçıların seslerini İstanbul’un tarihî sanat bölgesinin merkezine yerleştiren galeri, sınırları aşan bir diyaloğun odak noktası olmayı amaçlar. En temel hedefi ise sanatçıların üretimlerine coğrafi sınırların ötesinde kalıcı bir görünürlük kazandırmaktır. 

Programı İran deneyiminden beslenmekle birlikte, galeri özünde uluslararasıdır. İranlı ve farklı ülkelerden sanatçılar arasında kurulan iş birlikleri aracılığıyla, geleneksel sınıflandırmaları aşan, sanatı devingen ve evrensel bir dil olarak ele alan sınırsız bir diyalog alanı yaratmayı hedefler.

Sergi Haberi: “Otonomi: Akışkan Geometri”

2020 yılında pandemi sebebiyle faaliyetlerine ara veren Terakki Vakfı Sanat Galerisi kapılarını yeniden açıyor. Terakki Vakfı Sanat Galerisi, Selçuk Artut’un “Otonomi: Akışkan Geometri” adlı sergisini, Nazlı Pektaş küratörlüğünde, 25 Mart-24 Nisan 2026 tarihleri arasında izleyiciyle buluşturuyor. 



Sanatı kurumsal bir sorumluluk ve eğitimsel bir gereklilik olarak gören Terakki Vakfı, toplumsal sorumluluk bilinciyle sanata ve sanatçıya bakışı; sanatı yaşatmanın, en az yaratmak kadar önemli ve ciddi bir uğraş olduğu yaklaşımını benimsiyor. 

Bu bağlamda oluşturulan ve 2000 yılında faaliyetlerine başlayan Terakki Vakfı Sanat Galerisi; sanat eserlerinin sergilenmesi, gelecek nesillere aktarılması, sanat ve sanatçı ile öğrencilerin, velilerin, sanat çevresinin ve sanatsever izleyicinin buluşturulmasını hedefleyen bir yaklaşımla hareket ediyor. 

Terakki Vakfı Sanat Galerisi’nin kapılarını yeniden açmasının ardından ilk sergi, dijital sanatın Türkiye’ki en önemli temsilcilerinden Selçuk Artut’un çalışmalarını galeriye davet ediyor. Sergi, öğrencilerin dijital evrenle olan ilişkisini sanat yoluyla güçlendirmeyi amaçlıyor. 

Selçuk Artut’un “Otonomi: Akışkan Geometri” adlı sergisi, bizi soyut yoğunluğun, formun nefes alan bir organizmaya dönüştüğü devingen alanın ortasına bırakıyor. Büyük Selçuklu’nun kozmik nizamı, Anadolu Selçuklu mimarisinin taş üzerindeki matematiksel derinliği ve çininin sırrına mühürlenmiş kadim enerji, Artut’un algoritmik dokunuşuyla hayat buluyor. Sanatçı, tarihsel belleği güncel bir mercekten geçirirken, taşın ve toprağın katı yapısını kodun akışkan doğasında eritmeyi başarıyor.

Geçmişin formlarını taklit etmek yerine, onların ruhunu dijital bir simyayla serbest bırakan sanatçı, geleneksel geometri sanatı birikimini bugünün üretim pratiklerine eklemliyor. Yaratım sürecindeki mutlak otoritesini kodun içine dağıtarak; kuralları koyan fakat nihai sonucu olasılıkların, rastlantısallığın ve makinenin otonom kararlarının ritmine bırakan bir yöntem izliyor. Geleneksel geometrideki sarsılmaz mutlaklık, yerini kod dizinlerinin kendi dilini konuştuğu yeni bir estetik özgürlüğe bırakıyor. 

“Selçuk Artut’un geometrisi, zamanın ve algoritmanın içinde otonom bir varlık kazanır. “Otonomi: Akışkan Geometri”, matematiğin saklı şiirselliğine ve formun sonsuz dönüşümüne tanıklık etme çağrısı. Yapıtlar, geçmiş ile gelecek arasında kurulan doğrusal bir köprüden çok; geometrinin, otonominin ve akışkanlığın kesiştiği yeni estetik dilin manifestosu niteliğinde ve formlar da sürekli değişen, her an yeniden tanımlanan ve makinenin ruhuyla harmanlanan canlı bir sürecin kendisi oluveriyor. Böylece Artut, geometrinin mutlak sessizliğini dijital bir gürültüyle bozmak yerine, otonom bir zekânın zarafetiyle bizi yeni bir görme biçimine zorluyor.” Nazlı Pektaş 



Selçuk Artut hakkında: Selçuk Artut, insan-teknoloji ilişkilerinin karmaşık teorik ve pratik boyutlarını araştıran disiplinler arası bir sanatçı ve araştırmacıdır. Sanatsal pratiği, bu etkileşimlerin algıyı, deneyimi ve yaratıcılığın sınırlarını nasıl şekillendirdiğini inceler. 

Artut’un çalışmaları, Sonar İstanbul, ISEA, AKM İstanbul, Siggraph, Dystopie Sound Art Festival Berlin, Moving Image New York, Art London, ICA London, Art Hong Kong, Hope Alkazar ve İstanbul Bienali gibi prestijli mekan ve etkinliklerde sergilenmiştir. Artsy, Creative Applications, CoDesign, Visual Complexity ve CNN GO gibi önde gelen platformlar, çağdaş sanata yaptığı katkıları öne çıkarmıştır. 

İsviçre’deki European Graduate School’da Medya ve İletişim alanında doktora yapan Artut, sanat ve teknolojiye eleştirel ve akademik bir bakış açısıyla yaklaşmaktadır. Sanat, medya ve teknolojinin kesişim noktasına olan derin ilgisini yansıtan dokuz kitabın yazarı ve bir kitabın editörüdür. İstanbul Sabancı Üniversitesi Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarımı Programı’nda profesör olarak, yaratıcı kodlama, hesaplamalı sanat ve medya sanatları uygulamaları üzerine dersler vererek sanat ve teknoloji arasında köprü kurmaya odaklanmaktadır. 

Çok yönlü bir sanatçı olan Artut, aynı zamanda bir müzisyendir. 1998’den beri, çok sayıda albümü bulunan öncü post-rock avangart grubu Replikas’ın üyesidir. Sanatsal pratiğini canlı performanslara da genişleten Artut, 2016 yılında RAW ikilisini kurmuştur. RAW, yaratıcı kodlama ve canlı kodlama tekniklerini kullanarak ses ve görüntünün sınırlarını zorlayan algoritmik performanslar yaratan bir görsel-işitsel ikilisidir. Artut’un dinamik eserleri, sanat, teknoloji ve toplum arasındaki ilişkileri yeniden tanımlamaya yönelik sürekli çabasını yansıtmaktadır.

Terakki Vakfı Sanat Galerisi'nin adres ve hakkında bilgileri için buraya, sanatçının web sayfası içinse buraya tıklayabilirsiniz. 

Şimdiden iyi gezmeler.

Sergi Haberi: Neşet Günal'dan Yaşayan Desenler

Türk resim sanatının ustalarından Neşet Günal'ın desenleri ve renkli ön çalışmaları Galeri Selvin'de "Yaşayan Desenler" isimli sergisi ile sanatseverlerle uzun bir aradan sonra buluşuyor. Sergiyi 7 Mart tarihine kadar gezebilirsiniz. 

Cumhuriyet dönemi Türk resminin en önemli sanatçılarından biri olan Neşet Günal'ın sanatsal üretiminin temelini oluşturan, desenleri onun figür anlayışının ve toplumsal gerçekçi yaklaşımının en yalın ve doğrudan ifadesini sunuyor. Anadolu insanının gündelik yaşamına, emeğine ve varoluş mücadelesine odaklanan bu desenler, yalnızca birer hazırlık çalışması değil, başlı başına sanatsal değeri olan özgün eserler olarak dikkat çekiyor. 



Sergi, Neşet Günal'ın sanatındaki insani duyarlılığı ve toplumsal bilinçle kurduğu güçlü bağı bir kez daha bizlere hatırlatıyor. 

Sağlam desen yapısıyla doğup büyüdüğü Orta Anadolu'nun çorak topraklarını ve yoksul ama çalışkan insanlarını anlatan sanatçı, tekniği ve yorumuyla Türk resmine yeni bir bakış açısı kazandırmıştır. Desenler bir sanatçının gizli bahçesidir.

Bir desen de tıpkı bir tuval resmi gibi sanatçının özelliklerini yansıtır; hatta onu ele verir. Çünkü izleyici çoğu kez sanatçının kendisine sunulan son ürününü, çoğunlukla tuval çalışmasını görür, öncesini, yani o resmin siyah-beyaz yüzünü, oluşumunu, yaratma sürecini bilmez. Sanatçının bu süreçten geriye bıraktığı en önemli ipucu desenleridir. Sanatçının yeteneği, ressamlığı, kişiliği, özgünlüğü- eğer yapıyorsa- desenlerine bakılarak daha iyi anlaşılır. Desenini resme ulaşmanın ana yolu olarak kullanan Neşet Günal için desen tuval öncesi yapılan hazırlık çalışmalarının ötesindedir. 



Toplumsal ve işlevsel bir sanatı savunması, ilk bakışta Neşet Günal’ın toplumcu gerçekçi sanat anlayışına yakın olduğu izlenimi verebilir. Ancak onun sanat anlayışı, sanatçı kişiliği ve sanatçı tavrı ideolojik bir öncülden ya da güncel bir sanat akımından hareketle değil yaşamın ve yaşadıklarının sürekli sorgulanmasıyla gelişmiş ve biçimlenmiştir. 

Neşet Günal, Levy’nin, atölyesinden arkadaş olduğu genç sanatçılar tarafından 1940 yılının başlarında kurulan Yeniler Grubu’nun, toplumcu gerçekçi sanat anlayışı etrafında toplum ve sanat, sanatın işlevi, içerik- biçim konularında yaptığı tartışmaları, grup içinde olmamasına karşın ilgiyle izledi. Bu tartışmalardan sanat anlayışını geliştirmek için yararlandı. 1948 yılında bursla Paris’e giderken, bütün yaşamı boyunca savunacağı, sanatçının içinden geldiği ve yaşadığı toplumla sanatı arasında bir ilişki olduğu düşüncesine ulaşmıştır. 

Neşet Günal resimlerinde dışavurumcu, fantastik, hatta gerçeküstü öğeleri hep kullanmıştır. Ancak bunların hepsi resmin genel konusunu destekler ve gerçekliğini zenginleştirir. Usta Türk ressam, 26 Kasım 2002 sabahı hayata gözlerini kapadı. Başlıca eserleri arasında, ''Çocuklar'' (1996), ''Korkuluk'' (1989), ''Duvar Dibi'' (1981), ''Toprak Adamı''(1974) ve ''Başakçılar'' (1984) sayılabilir.



Sanatçı hakkında: Türk resminin figüratif duayeni Neşet Günal, 1923'de Nevşehir'de doğdu. Ortaokulu bitirdiğinde devlet bursu ile İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde eğitimine devam etti. 1939 yılında başlayan ve yaklaşık yedi yıl süren Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki eğitimi süresince sanatçı, Nurullah Berk, Sabri Berkel ve Leopold Levy'nin atölyelerinde çalıştı. Sanatçı 1946 yılında Akademi'den birincilikle mezun oldu ve aynı yıl İtalya bursunu kazandı. Fakat bürokratik birtakım engeller nedeniyle iki yıl sonra Paris'e gönderildi. Sağlam deseni ve güçlü anlatımıyla hocası Leopold Levy'nin gözde öğrencilerinden biriydi. Henüz yirmi üç yaşında iken iki eseri 1946 yılında Unesco'nun Paris'te düzenlediği Modern Sanat konulu sergide katılan Türk sanatçılar arasındaki yerini aldı. 1948 yılında Paris' de sanat eğitimine başlayan Günal, pekçok Türk sanatçısı gibi Andre Lhote atölyesine girmiş ancak, Lhote'un öğretilerini beğenmeyerek, Fernand Leger'nin atölyesine geçmiştir. Resimlerinde de Leger'in etkisi görülmektedir. 1954 yılında Türkiye'ye geri dönen Günal, Akademiye asistan olarak atandı. Burada uzun yıllar çalıştıktan sonra 1970 yılında profesör oldu. 1963'te ikinci kez yine Paris'e giden sanatçı, burada vitray ve goblen eğitimi aldı.1969 yılında 30.Devlet Resim Heykel Sergisi'nde "Kör Hasan'ın Oğlu"adlı çalışmasıyla resim dalında birincilik kazanan Günal, yurtiçi ve yurtdışında pek çok karma sergiye katılmıştır. 

Sergi Haberi: Canavarların Vaatleri

“Canavarların Vaatleri” sergisi 1 Mart-26 Temmuz 2026 tarihleri arasında, Ezgi Hamzaçebi küratörlüğünde Hara’da ziyarete açılıyor. Sergi, “canavar” olarak görülen, insan ve insan olmayan bedenlerin, hâllerin temsillerini araştıran on sanatçıyı bir araya getiriyor. 

Sanatçılar: Canavar, Hilal Polat, İrem Aydın, Lara Ögel, Ömer Tevfik Erten, Seçil Epik, Serkan Aka, Şafak Şule Kemancı, Yaşam Şaşmazer, Zeynep Kılınç. 

Heykel, yerleştirme, fotoğraf ve video gibi farklı mecralarda, çoğu sergiye özel üretilmiş eserler, bedenleri ve kimlikleri sabit kategoriler içinde tanımlamak yerine, eşikte ve askıda kalma hâlleri ile ele alıyor. İnsan ile insan-olmayan, canlı ile cansız, doğal ile yapay, işlevsel ile atık, görünür ile bastırılmış olan arasındaki sınırlar bu işlerde sürekli yer değiştiriyor, çözülüyor ya da kasıtlı olarak bulanıklaştırılıyor. Parçalanmış bedenler, hayalet bitkiler, canavarlaşmış imgeler, işlevsizleştirilmiş formlar ve ritüel kalıntıları, varlıkların vücuda gelme sürecine dikkat çekiyor. 

Yaşam Şaşmazer - Udagan

Kusur, mutasyon, hibritlik ve karanlık burada birer sapma değil, potansiyelin, direncin ve başka türlü var olma ihtimallerinin izleri olarak karşımıza çıkıyor. Sergi, canavarı bir tehdit olarak değil, sınıflandırmaya direnen, zamansallıkları üst üste bindiren ve henüz tam olarak tanımlanamayan gelecekleri sezdiren bir eşik figürü olarak ele alıyor. 

Canavar, ne iyi ne kötü, ne içeride ne dışarıda, ne ben ne de ötekidir. Her zaman sınırda, ihlal edici ve dönüştürücüdür. En önemli özelliği ‘insan’ kategorisini doğrudan belirleyen, ‘insan’ın sınırlarını çizen bir işlevi olmasıdır. Canavar figürü, ‘normal’liğin her an çatlayabilecek kırılgan yapısını hatırlatır. Gerçekliğin sınırlarında ve zihinlerimizin yasak girintilerinde gizlenebilir ve her an geri dönüp yarattığımız adaletsiz sistemlere musallat olabilir. 

Canavarlara bakmak ve onların hikâyelerinin peşine düşmek, kendimizle ve kurduğumuz sistemlerin adaletsizlikleri ile yüzleşmemizi sağlar. Serginin kavramsal çerçevesine ilham olan Donna Haraway’in dediği gibi, ancak canavar olduğumuzu kabul edersek, cinsiyet, ırk, tür ve sınıf ayrımının olmadığı, daha eşit ve adil bir dünya yaratabilir ve ‘canavarların vaatlerini’ gerçekleştirebiliriz.” -Ezgi Hamzaçebi 

Hilal Polat - Elalem ve Sülalem

Hara hakkında: Hara, 2022’de sanatçı Canan Bozbağ tarafından kurulan, özgün sergiler, performanslar, konserler, etkinlikler ve öğrenme programlarıyla yaratıcılığı kutlayan bağımsız bir kültür sanat alanı. Ertan Ergöçmen, Özgür Karasu ile birlikte tasarım ve mimari projesini üstlenen Cengiz Kurt’un mimari uygulamasını da yaptığı Hara, peyzaj mimarı Ermanno Casasco tarafından tasarlanan ve kalıcı heykel koleksiyonunun yer aldığı bahçesinin yanı sıra 2.000 m² kapalı alana sahip. Yaratıcı atölye alanları, toplantı ve buluşma mekânları, kafe, mağaza ve kitaplığıyla Hara, ziyaretçilerini dönüştürücü karşılaşmalar ve yaratıcı deneyimlerle buluşturuyor. 

Uskumruköy’ün ormanlık bölgesinde, şehrin çeperinde ama onunla iç içe konumlanan Hara, farklı disiplinlerden sanatçılar, düşünürler ve meraklı zihinler için bir buluşma noktası. Sergi ve etkinlikleriyle her yaştan ziyaretçiye ilham vermeyi amaçlayan Hara, öğrenme programları aracılığıyla da yaratıcı keşfi teşvik ediyor.

Güneş Terkol'un Epipe Sergisi 8 Mart'a Kadar Salt Galata'da

BBVA Vakfı iş birliğinde düzenlenen Salt Sanatsal Araştırma ve Üretim Destek Programı’yla 2025–2026 döneminde desteklenen projelerden ilki Salt Galata’da sunuluyor. Güneş Terkol’un sergisi “Epipe”, Rusya’dan Çin’e, oradan da Türkiye’ye uzanan bir göç hikâyesinin izini sürüyor. 

BBVA Vakfı iş birliğinde düzenlenen Salt Sanatsal Araştırma ve Üretim Destek Programı’nın ikinci edisyonu kapsamında desteklenen sanatçılardan Güneş Terkol’un Epipe adlı sergisi Salt Galata’da sunuluyor. 



Epipe, Terkol’un 2002’den bu yana annesi Elmira Terkol ile birlikte yürüttüğü sözlü tarih ve arşiv çalışmasının bir çıktısı. Sanatçı, Kazan Tatarları’nın 19. yüzyıl sonunda Rusya’dan Çin’e ve akabinde Türkiye’ye uzanan kademeli göçüne odaklı bu araştırmadan damıttığı malzemeleri, eski ve yeni işleriyle harmanlıyor. Çizim, animasyon ve dikiş işlerini bir araya getirerek göç yolları, aile hafızası, kuşaklar ve coğrafyalar arası aktarımlar etrafında çok yönlü bir görsel-işitsel hikâye geliştiriyor. 

Serginin geçtiğimiz yıl yoğunlaşan hazırlık sürecinde, Kazan’daki Tatar Kadınları Forumu ve Eskişehir’deki Sabantuy Şenlikleri de dâhil olmak üzere bir dizi araştırma gezisi gerçekleştirildi. Buluşmalarda bolca göç hikâyesi dinlendi, video söyleşiler yapıldı, aile yadigârları ve fotoğraf albümleri sandıklardan çıkarıldı. Bu araştırma hattının son adımı ise Ankara’daki Kazan Kültür ve Yardımlaşma Derneği’nde, Çin’den göç etmiş Tatar kadınlarının katılımıyla yürütülen dikiş atölyesiydi. Sanatçının farklı ülkelerde kadınlarla birlikte düzenlediği diğer atölyelerde olduğu gibi, bu çalışma da kişisel hikâyelerin ortak bir anlatı içinde yer bulmasına imkân tanıdı. Katılımcıların göç, aidiyet ve aile hafızasına dair paylaşımları, eski Tatar şarkıları eşliğinde kumaşlara işlenerek kolektif bir pankarta dönüştü. 




Epipe, adını dans eden kadın figürünü betimleyen meşhur bir Tatar halk şarkısından alıyor. Savaşlardan ekonomik buhranlara, işgal günlerinden rejim değişikliklerine nice tarihî dönemece tanıklık etmiş bir topluluğun hafızası ile yaşam enerjisine atıfta bulunuyor. Zorunlu yer değiştirmeler boyunca korunan üretim biçimleri, bir aradalık hâlleri ve bedensel eylemler, kuşaktan kuşağa aktarılan deneyimlerin, emek ile direncin repertuvarını oluşturuyor. 

 Epipe, 30 Ocak’tan 8 Mart’a dek Salt Galata’daki Mastercard Sergi Mekânı’nda görülebilir. Sergiye eşlik eden kamu programları yakında duyurulacaktır. Ayrıntılı bilgi ve ücretsiz rehberli turlara kaydolmak için:saltonline.org.

Sergi Haberi: “Kar: Bir Hikâyenin İlk Cümlesi”

Yapı Kredi Bomontiada, 7 – 22 Şubat 2026 tarihleri arasında Hasan Cem Araptarlı’nın “Kar: Bir Hikâyenin İlk Cümlesi” başlıklı fotoğraf sergisini, küratör Derya Yücel’in seçkisiyle, Bozlu Art Project iş birliğiyle izleyiciyle buluşturuyor. Sanatçının Türkiye’nin doğu coğrafyasında kış mevsiminde çektiği bu yeni seri, karın manzara üzerindeki etkisini yalnızca bir doğa olayı olarak değil; zaman, bellek ve insan deneyimiyle ilişkilenen güçlü bir imge olarak ele alıyor. 

Varolmayan Şövalye


Fotoğraf üretimleri uluslararası alanda birçok ödüle değer görülen Hasan Cem Araptarlı bu serisinde karla kaplanan köyler, dağ yolları ve kent dokuları aracılığıyla hem coğrafyanın hem de gündelik yaşamın dönüşümünü görünür kılıyor. Fotoğraflar, karın dünyayı sadeleştiren beyazlığıyla birlikte bir tür zamansal askıya alma hâli yaratıyor, hareketin yavaşladığı, sesin inceldiği, iç dünyanın belirginleştiği bir eşik sunuyor. Araptarlı’nın kadrajında kar, hem örten hem açığa çıkaran bir güç olarak beliriyor. Unutturan ama bir yandan da hatırlatan, görünmeyeni görünür kılan bir ara yüz. 

Küratör Derya Yücel sergiye dair şöyle diyor: “Araptarlı’nın fotoğrafları, karın yarattığı sessizliği bir manzaradan çok bir düşünme alanı olarak açıyor ve izleyiciyi hem dış dünyanın hem de iç dünyanın izlerini yeniden okumaya davet ediyor.” “Kar: Bir Hikâyenin İlk Cümlesi”, sanatçının belgesel duyarlık ile estetik sezgiyi bir araya getiren yaklaşımının yeni bir durağı olarak, izleyiciyi coğrafyanın sessiz ritimleri, mekânın kırılganlığı ve insanın içsel manzaralarıyla yeniden ilişki kurmaya davet ediyor.

Onun Bilip de Benim Bilmediğim Ne Acaba?

Sanatçı hakkında: 

Hasan Cem Araptarlı (d. 1975, İstanbul), fotoğraf pratiğini doğa, coğrafya ve insan arasındaki görünmez bağları araştırmaya adayan bir sanatçıdır. 2014 yılından itibaren fotoğraf alanında üretmeye başlayan Araptarlı, modern dünyanın yabancılaştırıcı ritimleri, yalnızlık, özgürlük arayışı ve marjinal yaşam biçimleri gibi temalar etrafında çalışır. Myanmar, Kamboçya, Malezya, Hindistan, Etiyopya, Gürcistan ve Türkiye gibi farklı coğrafyalarda gerçekleştirdiği projelerle, görünmeyen ya da göz ardı edilen yaşam pratiklerini görünür kılmayı hedefler. Araptarlı'nın kişisel sergileri arasında Water World / Su Dünyası (2017), Genetiğiyle Oynanmamış İnsan (2020) ve İstanbul Balıkçıları (Bomontiada, 2022) yer alır. Fotoğraf üretimleri uluslararası alanda birçok ödüle değer görülmüş; Water World / Su Dünyası ve Hindistan Çingeneleri başlıklı fotoğraf kitapları ise çeşitli uluslararası yarışmalarda ödüllendirilerek sanatçının belgesel yaklaşımını geniş kitlelere ulaştırmıştır. 

Ziyaret saatleri: Her gün 11.00-20.00 arasında olup sanatçının web sitesi ve Instagram hesabı için tıklayabilirsiniz.

Şimdiden iyi gezmeler.
 

Sergi Haberi: Evin'den Şamanlar ve Mitler

EVİN, 22 Ocak – 28 Şubat 2026 tarihleri arasında Mehmet Aksoy’un Şamanlar ve Mitler başlıklı kişisel sergisine ev sahipliği yapmaktan mutluluk duyar. 



Yapıtlarında Anadolu kültürü, mitolojik ögeler ve doğayla kurduğumuz ilişkiyi odağına alan Aksoy, Şamanlar ve Mitler sergisinde bu referansları çağdaş heykel dili içinde ele alıyor. Sanatçının da vurguladığı gibi, mitler ve şamanlar dünyası insanlığa bilinmeyeni keşfetme, çözümsüz olanı çözme kapısını aralıyor. Kadim hikayeler hayal gücünden beslenerek doğayı kutsamayı, her varlığın bir ruha sahip olduğu inancıyla doğayla iç içe ve uyum içinde yaşamayı öğütlüyor. Aksoy, sergide bu değerleri hatırlatarak modern dünyada giderek başkalaşan insan-doğa ilişkisine dikkat çekmeyi amaçlıyor. Şamanlar ve Mitler, mitolojik anlatıların yalnızca geçmişe ait değil, bugün de insanın doğayla ve kendisiyle kurduğu ilişkiyi anlamlandıran bir düşünce alanı sunduğunu görünür kılıyor. 

Sergide, Aksoy’un mermer ve metal gibi geleneksel malzemelerle ürettiği heykellerinin yanı sıra, dijital ortamda üç boyutlu modelleme teknikleriyle tasarladığı ve 3D yazıcı teknolojisiyle hayata geçirdiği heykelleri de ilk kez izleyiciyle buluşuyor. Sanatçının tablet üzerinde dijital olarak modellediği bu yapıtlar, güncel teknolojilerin geleneksel heykel pratiğine sunduğu yeni olanakları görünür kılıyor. Mermerin fiziksel sınırlarının ötesine geçen bu yapıtlar sayesinde Aksoy’un form ve yüzey ilişkisine dair yenilikçi arayışları ön plana çıkıyor. Şamanlar ve Mitler, geleneksel malzemelerle dijital üretim tekniklerini aynı düşünsel zeminde buluşturarak mitolojik anlatıların günümüz heykel pratiği içinde nasıl yeniden okunabileceğine dair bir öneri sunuyor. 




Mehmet Aksoy’un Şamanlar ve Mitler başlıklı kişisel sergisi 22 Ocak - 28 Şubat 2026 tarihleri arasında Pazar ve Pazartesi günleri hariç 11.00–19.00 saatleri arasında EVİN’de görülebilir.