Sekizinci Hayat ve Her Zerre Kara

Son zamanlarda okuduğum en güzel kitaplardan biri Sekizinci Hayat. Bir asırdan biraz uzun bir süreye yayılan Gürcü bir ailenin kuşaklar boyu hikayesini 7. kuşaktan Nino Haratischwili yazmış. Çok önermek istiyorum ama çoğu yerde de bulunamadığını ve baskısının tükendiğini tahmin ediyorum. İsterseniz kitap alışverişi yaptığınız online sitelerde "gelince haber ver" seçeneğini tıklayarak takipte kalabilirsiniz. Ben de bu yılın Ekim ayında öyle almışım zaten. 

Müthiş bir dönem filmi izler gibi okudum bu romanı. Yaklaşık 800 sayfa olmasına rağmen bitmesini istemeyeceğiniz denli sürükleyici. Sovyet Devrimi'nin hem toplum hem aile içindeki etkilerini de çok çarpıcı bir şekilde görebildiğiniz ve bazı ülkelerde bazı şeylerin hiç değişmediğine kanaat getireceğiniz bir şekilde döneme ait siyasi tabloyu da anlayabiliyorsunuz okurken. Romanın birbirinden renkli karakterleri adeta Stasia'nın öteki aleme ait sevdiklerini görebilmesi gibi capcanlı gözlerimin önünde duruyorlar yazarken. Kotsya ve Elene'ye hiç ısınamadım ama Stasia, Kitty ve sonradan ısınabildiğim Christine en favori üçlüm oldu galiba. Ve tabi ki şahane anlatımıyla Niza ve onu bu işe adeta zorlayan en yeni kuşaktan Brilka'yı da çok sevdim. Hatta keşke dizisi yapılsa da sezon sezon izlesek de diyorum tadı damağımda bitirdikten sonra. Umarım bulabilir ve okuyabilirsiniz. Her daim toz pembe olmasa da çok gerçek inişlere ve çıkışlara sahip bir yaşam var bu kitapta. 

Özen Yula
'nın son kitabı Her Zerre Kara da ikinci önerim olacak. Bu güzel romanda geçmiş yok, tam da günümüzün tipleri ve yaşamları var. Çok iyi tanıdığımız karakterler bunlar. Muhafazakar iş adamları, milliyetçi rapçiler, sözlük yazarları, yaşam koçları, Tv starları... Kapitalist sistemin yarattığı ve aynı zamanda da özünü yok ettiği, bu tatsız tuzsuz yaşamda var olma mücadelesi veren insanlar. Hayatın tatlı bir akış olmaktan çıkıp tatsız bir mücadele halini alması ve insanları da içinde öğütüp yok etmesinin hikayesi. Başarılı bir gözlem gücünün ürünü bir roman, okumanızı öneririm.                                                                                                                                                                                                                                                        Aslında Özen Yula'nın bir röportajında söylediği şu sözler romanını üzerine oturttuğu temel gibi sanki:

"İnsani değerler artık 20’nci yüzyıldaki değerler değil. Değişiklik her kademede kendini gösteriyor. Çaresiz kalan kişi çare aramaya çok farklı noktalara gidebilir. En beklenmedik şeyleri dahi yapabilir. Oysa değerler kaybolunca kıyamet provası başlar. Sanki bir örtü vardı bir aynanın üzerinde ve birileri gelip o örtüyü sıyırdı. Şimdi aynada insan denilen varlığın hakikat olamayacak kadar acıklı bir yansımasını görüyoruz." 


İyi haftalar ve keyifli okumalar diliyorum. 

Karaköy Turu: Mixer Arts, Pi Artworks ve Diğerleri

Hafta sonuna girerken size birkaç sergi önerisi bırakayım dedim. Üstelik hepsi de Karaköy'de ve hatta aynı binada. Şu aşağıda gördüğünüz gökkuşağı merdivenler sizi bambaşka sanatçıların işlerine götürüyor. Ben aslında Mixer Arts'ta bulunan Leyla Emadi'nin Gel-Git sergisini görmek için uğramıştım ama diğer katlarda da pek çok ilgi çekici eserle karşılaştık.

Leyla Emadi daha önce de çağdaş sanat fuarlarında ve çeşitli karma sergilerde gördüğüm ve Instagram hesabını da severek takip ettiğim genç sanatçılardan biri. Gel-Git sergisi 3 Nisan'a kadar devam ediyor. Birkaç işten oluşan mini bir sergi ama kesinlikle görmeye değer. Hepsinin de mesajı üstünde diyebiliriz. ;)

Mixer'de bunların dışında Alp İşmen'in kağıt üstüne mürekkep çizimlerine de bayıldığımı söylemeliyim. Sergiler hakkında detaylı bilgi ve çok daha fazla fotoğraf için Mixer Arts web sayfasına bakabilirsiniz.  


En üstte yer alan Pi Artworks'te İz Öztat'ın kağıt üzerine suluboya çalışmalarını görebilirsiniz. Sanatçı ve eserler hakkında daha fazla bilgi için buraya tık tık. Bu sergi 23 Mart'ta sona erecek, aklınızda bulunsun. 


Ama girer girmez kesinlikle ilginizi çekecek bir parça olan Mehmet Ali Uysal'ın Water Series serisinden o nefis yerleştirmeyi de görmeden geçmeyin derim. Daha önce çalışmalarını görmüş olabilir miyim diye düşünürken Google'ladım ve bingo! Görmüşüm evet. Abdülmecit Efendi Köşkü'ndeki İçimdeki Çocuk sergisinde aynadan yapılmış kağıt kayık da Mehmet Ali Uysal'ın aynı serideki çalışmalarındanmış meğer. Çok sevdim, kesin görmelisiniz. 


Ara kat galerilerden kapalı olanlar da vardı, açık olan ve aşağıdaki gibi gördüğüm ve hatta açıklama kağıtlarını da getirip maalesef evin içinde kaybettiğim, o yüzden ne nedir, ne zamana kadar devam eder gibi detayları yazamayacağım çok güzel birkaç çalışma da vardı. Ama nasılsa diğer iki sergi için gitmişken bir uğrar bakarsınız diye düşünüyorum. Sorun yok değil mi? ;)


Bir de Karaköy'e gelmişken tabi ki "hayat sokakta" sloganını da hatırlayabiliriz. Sokakları da yine sergi gezmek gibi keyifli Karaköy'ün (eskisiyle alakası yok tabi ama yine de sevdiğimiz semtlerden kerata). Yani abartmadan hatırlayalım yine de, n'olur n'olmaz. Sonuçta pandemi devam ediyor. Maskemizle arabamıza kadar yürürken görebildiğimiz güzellikler kadarıyla hayat sokakta diyelim. 


Umarım artık şehrin sokaklarında, galerilerinde, tiyatrolarında, metrolarında maskesiz gezebileceğimiz günler de bir an önce gelir. Şehrin sunduklarını çok sevmekle birlikte kısıtlı kullanım hali hiç hoşuma gitmiyor ve eve kapanmayı tercih ediyorum. Arada bir kendimi dışarı attığımda da eskiden tadını çıkarmalara doyamadığım bu tür aktiviteleri ne kadar özlemiş olduğumu fark ediyorum. O yüzden şehir hayatı anlamında bu sezonu saymıyoruz, ama seneye Kaş dönüşü kış sezonu için beklentilerim çok yüksek Evren, bilesin.;)

İyi hafta sonları!

Okuma Önerileri

Postta söyleyeceğimi fotoğrafta söyledim. ;) Belki böylece kısacık da yazabilirim, kim bilir. Anlayacağınız üzere daha çok Saflık kitabından söz etmek istiyorum çünkü diğer ikisini okusanız da okumasanız da olur kategorisinde görüyorum. Ama senelerdir kalınlığıyla biraz gözümü korkuttuğu için rafta bekleyen Saflık romanını okumanızı öneririm. Amerikalı çağdaş yazar Jonathan Franzen'ın 2015 yılında yayınlanan ve 2017'de Tükçeleştirilen bu şahane romanını çıktığı anda almıştım ama okuma zamanı yeni gelmiş demek ki.  Diğer üç kitabını da derhal alışveriş listeme ekledim tabi. 

Bir anne kızın küçük bir kulübedeki inziva benzeri yaşamından yola çıkıyoruz. Anne biraz hastalıklı bir bağımlılığa sahip gibi kızına karşı. Adını Purity (Saflık) koyduğu kızının yorumlarından anladığımız kadarıyla duygusal sömürüye giden bir sahiplenme duygusuyla seviyor kızını. Ve babasının hikayesinden asla bahsedilmiyor. Genç kız en nihayetinde kendi başına babasını aramak üzere yola çıkma cesaretini bulduğunda ise bambaşka dünyalara giriyor. Bu noktada Andreas çok güçlü bir karakter olarak ortaya çıkıyor. Doğu Almanya kökenli Andreas  günümüzde dijital casusluk yapan Günışığı Projesi'ni yönetiyor. Pek çok sırrı ortaya çıkan bu tarikatvari işleyişin göz alıcı lideri. Bütün genç kızlar etrafında adeta pervane. Pip de (yani Purity) o projede stajyer olarak çalışmak üzere Peru'ya gidiyor. Belki ortaya çıkarılan sırlardan biri de kendi babasının kim olduğu olabilir diye düşünüyor giderken. Ve böylece aşk, ilişkiler, aile meseleleri, toplumsal konular gibi pek çok alana incelikli bir şekilde değinen bu güzel romanın içine tam anlamıyla girmiş oluyorsunuz. Ben çok sevdim. Tavsiye ederim. 


Tolstoy'un Kroyçer Sonat romanını Kitapyurdu'nun doğumgünü hediyesi olarak seçmiştim. Tolstoy okumak hiçbir zaman pişmanlık değildir elbet ama ne yalan söyleyeyim çok da severek okumadım kendisini. Belki de sürekli kadın cinayetleri duymayı artık içimin kaldırmadığı bir ülkede yaşadığım içindir. Basit bir kıskançlık cinayeti ve biraz da Tolstoy'un da sanki kadına "evinde otursun ve menopoza girene kadar çocuk doğursun", "ayrıca dekolte giyip de aklımızı çelmesin" kafasında olduğunu hissettirmesi romanla bağ kuramamış olmama neden olabilir. Şans vermek isterseniz, mani olmam.  

Jean-Louis Fournier'in Son Siyah Saçım - ve İhtiyar Delikanlılara Bazı Öğütler kitabını okumak isterseniz mani olabilirim ama. ;) Hani onun yerine bir avuç sakız alıp içinden çıkan manileri okuyabilirsiniz. Ya da kafanıza göre esprili bir Instagram hesabından birkaç post okuyabilirsiniz. Daha fazla tat alacağınıza eminim, ama kanıtlayamam. ;) Ayol Oksijen gazetesinde kimin kitap önerisiydi hatırlamıyorum ama YKY yayınlarını da görünce hemen alayım dedim. Şöyle esprili bir yaşlılık romanı sanarak aldım. Ama o da ne? Sayfalar birkaç satırlık. Toplasan 15 sayfa etmez romanın tamamı. Yaşlılığa dair esprili ve farklı bir şey de yok hani anlattıkları arasında. Kitap için o kadar kağıdın harcanmasına bile üzüldüm doğrusu. İlk kez hiç önermediğim bir kitapla geldim yani bu sefer. Paranızı çöpe atmayınız. 

İyi hafta sonları!

Film Önerileri: Druk, 37 Seconds, I Care a Lot

Tadı damağımda kalan bir kitap bitirdim ve sergiler gezdim ama haftaya ne zamandır yazamadığım bu filmlerle başlayayım dedim. Mads Mikkelsen'ın başrol oynadığı bir Thomas Vinterberg filmi olan Another Round (Druk) bu sene en en en merakla izlemeyi beklediğim filmdi desem yalan olmaz. Beklediğim kadar da varmış. İstanbul Modern'in Oscar'ın Yabancıları film gösterimleri sayesinde yakalayıp izlediğimiz bu filme bayıldık. Pek çok yerde yüzeysel bir şekilde anlatıldığı gibi dört lise öğretmeninin bir araya gelip alkol deneyi yaptığı bir film olmaktan çok daha ötesi Druk. Nefis işlenmiş duygusal boyutları var. Alkolün ne zaman dostun, ne zaman gerçek hayattan kaçışın, ne zaman bağımlılığın olabileceğine dair dört ayrı hayat hikayesinden örnekler var. Şahsen bayıldığım  o Nordik kafalar var. Ve sonra caanım Mads Mikkelsen ve onun o muhteşem son sahnesi var - ergen olup odama posterini asmalı falan aşık olasım geldi hani, o derece ;). Yani izleyin mutlaka, zira çıkmaza düşmüşlüğü anlatmanın da ne incelikli yolları var.  


37 Seconds, çok sevdiğim Zeynep Aksoy'dan aldığım yoga uzmanlık programı sırasında onun bir sohbetinden duyarak not ettiğim ve bir de baktığımda Netflix'te karşımda bulduğum nefis bir Japon filmi oldu. Yönetmenliğini Hikari'nin üstlendiği filmin başrol oyuncusu ise bir serebral palsi hastası bir amatör olan Mei Kayama. Genç bir serebral palsi hastası manga sanatçısı olan Yuma'yı canlandırıyor. Annesinin aşırı korumacılığı, hastalığının yarattığı fiziksel engellere rağmen yirmili yaşların başında olmanın verdiği uçarı tutkusu, cinselliğe olan merakı ve keşif duygusunun işinde ve özel yaşamında onu taşıdığı noktalar çok güzel anlatılmış. Sık rastlanır bir hastalık olmamasına ve kültürel mesafeye rağmen müthiş empati ve bağ kurarak izlemek mümkün. Pek çok festivalden ödüllerle dönmüş bu filmi izlemenizi öneririm.  
 
Hazır Netflix'ten gidiyorken I Care A Lot'tan da bahsedeyim diyeceğim ama onu izlemeyeniz kalmadı zaten sanıyorum. Nereden mi biliyorum? Kadın forumlarında falan  "püüü, melek yüzlü şeytan, ne düzen kurmuş görüyor musun?" ya da "bu dönemde yaşlılık da zor anacım, allah elden ayaktan düşürmesin, madara eder bunlar bizi" gibi yorumlar görüyorum sık sık. Annem bile telefon edip "İmge yaşlanınca bizi vesayet şirketine falan vermezsiniz, di mi?" diye sorunca tamam dedim, orta yaş üstünde travma yaratacak kadar çok izlenmiş film. ;)
Cici psikopat rollerine çok iyi giden Rosamund Pike hatırına izleyip, çok da ciddiye almayacaksanız izleyin derim. Yoksa zaman kaybı diyebilirsiniz, çünkü her şey çok abartılı, çok absürt, çok film icabı yahu. Yani şirketinden, doktoruna, hakiminden, bakımevine, mafyasına kadar herkes mi bu kadar inandırıcılıktan uzak olur. Sinirinizi bozmayın yani, öyle kolay değil o işler. Ama bu filmde şunu anladım ki filmlerde feci nazarım değiyor, maşallah dediğim üç gün yaşıyor. ;)) Ay tam hayalimdeki yaşlılık dediğim Jennifer'ı iki dakika sonra o güzelim evinden yaka paça alıp, bakımevine tıkıp, telefonunu elinden alıp, evini, antikalarını elden çıkardılar ayol! Neyse, gerçek hayatta nazarım değmez, korkmayın. ;)

Hadi bakalım, güzel bir hafta olsun  diyelim o zaman. Açılmanın etkisiyle ve baharla ruhen gevşedi gönül yaylarımız sanırım ve umarım yeniden gerilmez. ;)

İyi seyirler. 

Başucunuzda Durmalık Nefis Üç Kitap

İlki psikiyatrist olmasına rağmen aldığı eğitimler sonrasında fonksiyonel tıp alanında da en bilgili ve işinin ehli genç isimlerden biri olan Dr. Deniz Şimşek'in Birim adlı kitabı. Bütünsel iyileşmeyi bilimsel bir yaklaşımla ele alan Deniz Şimşek, pek çok kronik hastalığın çözümünün ve sağlığa ulaşmanın yolunun vücudun ihtiyaçlarını hücresel düzeyde karşılamak ve ruhsal sağlığın üzerimizdeki etkisini anlamaktan geçtiğini söylüyor. Neredeyse tüm hastalıkları Bağırsaklar-İnflamasyon-Ruhsal sistem-İnsülin direnci-Metilasyon ana başlıklarıyla ele alarak gerçek bir iyileşme sağlanabileceğinin anlatıldığı bu başucu kitabı sayesinde kendi sağlığınız adına yapabileceklerinizi ya da rahatsızlıklarınızın çözümünün nerelerde yattığını görebileceğinizi, tahlillerinizi az çok yorumlayabileceğinizi ve kendinizi kimlere teslim edebileceğinizi öğreneceksiniz. Altını çizerek okunan pek çok yeri olan kitabın fazla tıbbi içerik içeren yerleri de mevcut, ama her detayı da sindirerek anlamak zorunda değiliz. Sonuçta doktor olmak için değil sağlıklı olmak ya da bilinçli bir hasta olarak yapabileceklerimizi öğrenmek için okuyoruz, değil mi? ;) Evde bulunması gereken kitaplardan bana göre.     


Sırada Wilhelm Schmid'in Mutsuz Olmak üzerine kısa ve öz bir yüreklendirmesi yer alıyor. Sadece 90 sayfalık bu mini minnacık kitap öyle bir bam telime dokundu ki anlatamam. Çağımızın en büyük sorunu olarak görüyorum "sürekli mutlu olmak zorundaymışız" gibi düşünülmesini ve yaşanmasını. Gerçekçi bakış açısını yitirmemize, sağlıksız beklentiler beslememize, sürekli zirveye çıkma çabasıyla yaşayıp sürekli tepe üstü çakılmamıza neden olan bir durum bana göre bu mutlu olma baskısı. Kronik stresin de kaynağı oluyor haliyle ve ne bireysel ne de toplumsal iyileşmeye yol açıyor. Oysa mutsuzluk da insana dair ve çok doğal bir his değil mi? Hatta dünyaya ve yaşama gerçekçi baktığımızda mutluluktan daha sık yaşanması olası bir duygu. O halde neden bunun aksi için zorluyoruz kendimizi? Neyse, ben susayım da "mutluluk diktatörlüğü"nü Alman filozof Wilhelm Schmid anlatsın size.   


Ve her kadının kütüphanesinde illa ki bulunması gereken şahane kitap Kurtlarla Koşan Kadınlar'a geldi sıra. O kadar tadı damağımda kaldı ki bir haftada okuyabildiğim 220 sayfanın sonunda başka bir zaman devam etmek üzere kendisini yeniden Okunacaklar rafına kaldırdım. Çelişkili gibi görünen bu sözler pek gerçektir ve kitabı okuyan her canlı bunu bir gün anlayacaktır.;) Psikanalist ve cantadora (öykü toplayıcısı) Clarissa Estés'in yazdıklarını okurken ve sindirirken biraz enerji harcıyorsunuz ama sonrasında ruhunuzda bıraktığı lezzet gerçekten şahane. Ayrıca öyküler halinde düzenlendiği için elinize alıp bir seferde bitirmek yerine ara sıra dönüp kendisine bir öykülük bile sığınabilirsiniz. 


Kadın psişesine dair bugüne dek hazırlanmış en kapsamlı inceleme, sözlük ve rehber niteliğindeki bu kitabın her satırı altı çizilesi. Kadınların doğalarına, duygularına, sezgilerine dönüşünün muazzam farklar yaratacağını, içlerindeki doğal sesi keşfederek güç ve yaratıcılıklarını nasıl artıracaklarını mini masallar aracılığıyla anlatıyor Estés. İçinizdeki o vahşi kadını bulmaya dair de müthiş bir istek uyandırıyor ruhunuzda. Tüm kadınlara başucu kitabı olarak kütüphanelerinde bulundurmalarını öneririm.

Kitabınız bol olsun! 

Afiyet Olsun!

Maslak Oto Sanayi içinde bulunan PG Art Gallery, Şubat ayında Seda Gazioğlu'nun Afiyet Olsun sergisine ev sahipliği yapıyor. Mesajı çok sert de olsa estetik açıdan çok güçlü ve güzel bir sergi bu. Çoğunlukla yerleştirmelerden oluşuyor. Üst katta ise video çalışmaları bulunuyor. 



Seda Gazioğlu, ziyaretçileri kurgusal bir yemek masasıyla karşılıyor. Sanatçı, bitmek bilmeyen türcülüğün irdelendiği bu masada, izleyiciyi gerçekler ve alışkanlıklarıyla yüzleşmeye davet ediyor. Sergide aynı zamanda, “Dominion Movement” tarafından drone ve gizli kameralarla çekilen endüstriyel hayvancılık sektörünün iç yüzünü gösteren bir belgesel gösterimi de yer alıyor. Konuyu farklı disiplinlerde de ele alan sanatçı, sözü ve müziği kendisine ait “Kimiz Ki Biz” isimli şarkısını da yine kendi hazırladığı animasyonlarla bezeli klibi ile birlikte sergiyle eş zamanlı olarak yayımlamış. Üretim
aşamasında kullandığı pek çok farklı medyum ile ifadesini pekiştiren Gazioğlu, izleyiciyi son dönemlerdeki tüketim alışkanlıkları ve hayvancılık endüstrisi üzerine düşünmeye davet ediyor.



Hazır olduğunda gel, çünkü sofra hazır.

 

Gel ki bugün gerçeklerle yüzleşelim ve alışkanlıklarımızı değiştirmeye cesaret edelim. Davranışlarımızla düşüncelerimiz arasındaki dengeyi bulalım.

Gerekirse tartışalım ama sonunda mutlaka sarılalım. Yeter ki sevelim ve yeni sorumluluklar alacak gücü toplayalım.

Ben, sen ve içindeki sen; ya da o an kim varsa etrafında ve belki de yalnız başına, yüzyıllardır yaptığımız gibi bir araya gelelim hakikatin sunulduğu bu masanın etrafında.

Hazır olduğunda gel, çünkü sonumuz yakın!

“Afiyet Olsun”





Her bir tabağa ve yanındaki kaşıklara, üstlerindeki hayvan ve insan işlemelerine hayran kalacaksınız. Tabaklarda hayvanlar, kaşıklarda ise bu kıyıma aracılık eden insanlar yer alıyor. Masanın üstünde üzerinde akrilik boya ve ojelerle gözler boyanmış kristaller ise evrenin göz yaşlarını simgeleyerek adeta "gör beni" diyorlar. Çok sevdim bu küçük ama etkisi büyük sergiyi. Umarım sizler de seversiniz.

İyi gezmeler. 

Kız Kardeşler ve Nefes

İki müthiş film bırakıyorum sizler için bu karlı hafta sonuna. Biri bir Türk filmi: Kız Kardeşler. Emin Alper'in yazıp yönettiği çok doğal, çok hakiki, çok kendine has sıkıntılı hallerle dolu bir Anadolu taşrası filmi. Üç kız kardeşin üçünün de oyunculukları harika. Cemre Ebüzziya'yı biraz biliyorduk başka filmlerden ama ortanca ve küçük kardeşleri canlandıran Ece Yüksel ve Helin Kandemir'e tam anlamıyla hayran kaldık diyebilirim. Ayrıca en büyük abla Reyhan'ın evlendirildiği yarım akıllı çoban Veysel karakterini canlandıran Kayhan Açıkgöz de favorilerimizden oldu. Kısaca konuya gelecek olursak annelerinin ölümünün ardından genç yaşta öksüz kalan üç kız kardeşin "neresi olursa olsun gidelim, yeter ki buradan kurtulalım" hissiyatıyla dolu sıkışıp kalmış köy yaşantılarına tanıklık ediyoruz. Besleme olarak verildikleri evlerden çeşitli nedenlerle dönüp yeniden baba ocağında bir araya gelmelerine rağmen bir an önce gitme çabası ve yarışı içindeler.  Her birinin ayrı bir içe işleyen hikayesi var. Ve hiçbiri kurtuluş umudu olarak bel bağladıkları şehirli karakterlerin -bu durumda doktor Necati'nin, hatta belki Ankara'daki teyzenin temsil ettiği- zerre kadar umurunda değil. O kadar güzel diyalogları olan, duygu dolu ama sömürüsüz ve yapmacıksız bir film ki her dakikasına hayran oldum. Kesinlikle izlemenizi öneririm.



Andrew Garfield ve Claire Foy'un baş rollerini üstlendiği bir gerçek yaşam öyküsü var sırada: Nefes. İnanılmaz ilham verici ve gerçek anlamda bir aşk hikayesi bana göre. Anlamlı bir hayatın ve her şeye rağmen nefes aldığın sürece dolu dolu yaşamanın ve sevmenin ne demek olduğunu bu kadar kısacık bir sürede ancak bu güzel film ve yaşam öyküsü anlatabilir herhalde. Filmin konusu kısaca şöyle: 1950'li yıllarda birbirlerine çok aşık olarak evlenen genç çift Diana ve Robin Cavendish, evliliklerinin ilk yıllarında görev için Kenya'da yaşarlarken ve Diana hamileyken bir anda hayatları tamamen değişir. 28 yaşında çocuk felci yüzünden bir anda tamamen yatalak hasta olarak kendisine biçilen birkaç aylık yaşamı sürmek zorunda kalan bir Robin ve yeni doğum yapmış bir Diana ve kucaklarında Jonathan olarak yepyeni ve çok zorlu bir yaşam mücadelesi beklemektedir. Ama burada hikayeyi değiştiren kişi tüm azmi, sevgisi, kocasını yüreklendirmesi ve desteklemesi ve bir an bile yaşam dışında bir seçeneğe yer vermemesiyle Diana olur. Çok acıklı, üzücü, korkunç bir öykü ve bir dram bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Bu film umudun, sevginin, hayatta o tek nefes olduğu sürece neler başarılabileceğinin, nasıl başkalarına da yararlı olunabileceğinin, karanlığa ışık yakmanın, sevginin iyileştirici gücünün ve zarif sonların hikayesi. Ve bu gerçek yaşam öyküsü çiftin çocukları Jonathan Cavendish'in yapımıyla karşımızda. Mutlaka izleyin.  



O zaman artık yılların acısını çıkaracak kar gelsin mi? Şarap ve kahve stoklarımız tamam mı? Elmalı tarçınlı kek ya da üzümlü kurabiye kokuları evleri sarsın mı? ;)

İyi hafta sonları!

Bundan Sonra Her Şey Biziz ve Boyalı Peçe

Kitap önerileriyle karşınızdayım yine. Kanadalı kısa öykü ve roman yazarı Madeleine Thiene'in yazdığı Bundan Sonra Her Şey Biziz ile başlamak istiyorum. Her ne kadar insanoğlunun her dönem ve hiç durmaksızın kendine ıstırap düzeni kurduğunu bu kez Çin'den bir hikayeyle göstermesi açısından pek umut dolu diyemeyeceğim bir roman olsa da kesinlikle müthiş diye tanımlayabileceğim romanlardan biri. 2016 yılı Man Booker Ödülleri'nin finalisti de olmuş aynı zamanda. 1960'lı yıllarda Mao Zedong'un Kültür Devrimi'nden 1989 yılındaki Tiananmen Meydanı'ndaki öğrenci protestolarının sonrasında yaşanan katliama kadar zulüm, baskı, şiddet ve kıyım anlamında değişen hemen hemen hiçbir şey olmadığını görmek tam bir hüsran. Tabi bunun sadece Çin'de değil dünyanın her yerinde böyle olduğunu ve "roman icabı" olmadığını bilmek daha da büyük bir hüsran. Serçe, Kai ve Zhuli ana karakterleri üzerinden anlatılan bu doyumsuz hikayeyi mutlaka okumalısınız.


"Dünya kurulduğundan beri, geçmişte ve bugün, binlerce yıldır, iyi ve dürüst insan dediklerimiz böyle şeyleri görmeye, sadece bakmaya ve kurbanlar için adalet talep etmemeye alıştılar. Bu, yeryüzündeki en korkunç, en haksız, en adaletsiz ve en anlaşılmaz şeydir."

İkinci kitap ise klasiklerden. İngiliz roman, oyun ve öykü yazarı Somerset Maugham ile ilk tanışmam Ay ve Altı Peni romanı ile olmuştu. Hemen ardından bu romanını da sipariş vermiştim ama yeni okuyabildim. Hikayelerde gören bir arkadaşım "filmi de şahane, Naomi Watts ve Edward Norton oynuyor" dediğinde bir de baktım ki  IMDB listemde 9 verdiğim o nefis Painted Veil filminden bahsediyormuş. Yani filmi izlemişim ve hikayeyi biliyormuşum, ama benim için hiç fark etmiyor, zira iki senede bir film ve roman hafızamı resetliyorum sanırım, aklımda pek bir şey kalmıyor, kıh kıh. ;)
   

Gelelim konusuna: sosyal statü için annesinin zorlamasıyla Hong Kong'da bakteriyolog olarak görev yapan Walter ile evlenen yarım akıllı olarak tabir edebileceğimiz ;), sığ ve aklı beş karış havada, hoş bir genç kadın olan Kitty'nin önce Hong Kong'da sonra ise Çin'de koleranın hüküm sürdüğü küçük bir kasabada geçen evliliklerinin çalkantılı bir dönemine tanıklık ediyoruz. Çok dedikodu var ama anlatmayayım, tadı kaçmasın. Siz de okuyun, çay-çekirdek eşliğinde Kitty'yi çekiştiririz. ;P Ama işin esprisi bir yana insanın kendi içindeki arayışlarını ve öz değerlendirmesini güzel anlatan ve yazım dilini çok sevdiğim bir yazar oldu S. Maugham. Otobiyografik özellikler taşıyan İnsanın Esareti romanını da alışveriş listeme ekledim bile. 

Bir de yıllar sonra elimize alıp okumalık bir gazete önerisinde bulunayım henüz duymamış olanlara. Haftalık gazete olarak çıkan Oksijen, gerçekten unuttuğumuz gazete okuma keyfini bize hatırlatmak için şahane bir kadroyla yayınlanmaya başladı.  Henüz çok yeni ama umarım hep böyle güzel içeriklerle, dopdolu devam eder. Günceli yanlı yansız anlatan bir sürü mecra var, biz ağırlıklı olarak kültür-sanat-yaşamdan yürüyelim demişler ve iyi ki de öyle yapmışlar. Hafta sonları kendisiyle buluşmayı iple çekeceğiz gibi görünüyor. 

Herkese iyi okumalar!


Nomadland ve Yeni Baştan ve Azizler

Eveet, her akşam Parliament Sinema Kulübü tadında film izleme seansları yaptığımız karantina gecelerinden öneriler olarak ortaya çıkan üç filmi yazayım sizlere. İlki merakla izleyip doğallığına ve gerçekliğine bayıldığımız Nomadland.  O dağ gibi güçlü duruşu ve bir o kadar da kırılgan yalnızlığıyla sürdürdüğü karavan göçebeliği yaşamıyla Fern karakterini canlandıran Frances Mc Dormand, oyunculuk yapmamış, oynadığı karakter olmuş adeta. Göçebelik yaşamı sırasında karşılaşılan kişilerle kurulan ilişkiler, onların hikayeleri, bağ kurmalar, yeniden yollara düşmeler, yolda tekrar karşılaşmalar ya da bazen bir daha hiç karşılaşmamalar... Böylesi bir hayatın hem maddi ve manevi zorlukları hem de o sonsuz özgürlük hissi... Aidiyet yoksunluğu değil de her yere ait hissetme duygusunun zenginliği... Chloe Zao yönetmenliğinde roman gibi bir film olmuş. Mutlaka izlemelisiniz. 


Fransız filmlerine ve dizilerine bayılırım. Fransızların sanata bakışlarına bayılırım. Yaşama bakışlarıyla da paralel bir durum sanırım bu. Çok özgür, çok aşk dolu, karmaşa dolu görünen ama aslında sınırsız olasılığa açıklık içeren, çok estetik ve aynı zamanda çok doğal bir tarzları var bence. Yeni Baştan adıyla Türkçeleştirilmiş bu film de içinizi ısıtacak türden ve ilginç bir konusu olan bir Fransız filmi. Victor'un sıkıntılı bir dönemden geçtiği orta yaşlarında, oğlunun da içinde bulunduğu bir proje sayesinde hayatının en keyifli dönemlerine dönme fırsatını kullanmasını izliyoruz filmde. Dekoruyla, kostümüyle, oyunculuklar ve diyaloglarla her şey öyle bir gerçeklikle hazırlanıyor ki Victor 40 yıl önce hayatının aşkıyla tanıştığı anlara geri dönüyor. O cafeye, o arkadaş grubuna, o ev partilerine, o müziklere, o yaşananlara... Siz hayatınızın her şeyiyle canlandırılacak hangi dönemine dönmek isterdiniz? O enerjiyle şimdiye dönmek nasıl olurdu? Güzel kafalar bunlar. ;) İzleyiniz.    


9 Kere Leyla hüsranı sonrasında Azizler'e de temkinli yaklaşmıştık ama kendisiyle tanıştığımıza pek memnun olduk. Haluk Bilginer ve Engin Günaydın'ın baş rollerini paylaştığı filmde Binnur Kaya, Okan Yalabık ve Öner Erkan gibi ünlü oyuncular da yer alıyor. Taylan Biraderlerin Netflix için çektiği filmin senaryosu ise canımız Berkun Oya'dan. Yalnızlığı, ölümü, Caner'in "denyoluğunu" ( ;) ) güldürürken düşündürten şahane bir kara komedi filmi olmuş Azizler. İzlemediyseniz öneririm. 


Bu arada izlediklerimiz burada yazılı olanlarla sınırlı değil tabi. Araya bir sürü diziler, belgeseller, pek de bir şeye benzemeyen filmler de giriyor. Mesela Berkun Oya demişken Bir Başkadır'ı çıkar çıkmaz izleyip bayıldığımızı söylemiş olayım. Fransızlar demişken sırf Paris sokaklarını  izlemeniz için bile Lupin dizisini tavsiye edebilirim. Üç saatimizi boşa harcadığımızı düşündüğümüz Super Deluxe adlı Hint filminde bile bayıldığım bir şey olarak fotoğraf karelerini söyleyebilirim mesela. Zira filmin her karesi o kadar şahane ve rengarenk fotoğraflara benziyordu ki bittiğinde dev bir Hindistan sergisi gezmiş gibi hissettim. Sonra Gain'de yayınlanan ve Devin Özgür Çınar ve Engin Günaydın'ın oynadığı mini minnacık dizilerden oluşan 10000 Adım'ı bayılarak izliyoruz. Yine Gain'deki Psikolog'u da izliyoruz, ama öyle grup terapi olmaz yahu, abartmayın lütfen! ;)  Netflix'teki ev ve tasarım programlarının hastasıyım, Dream Home Makeover da onlardan biri. Yani demem o ki en az TV izleyen ve 6 aydır TV'yi açmamış olan ben bile karantina sayesinde baya bir ekran mesaisi yapar oldum. Hepsini yazmasam da, Instagram hikayelerinde mutlaka paylaşıyorum. Mesela bu akşam da Call My Agent'ın ikinci sezonuna başlayacağız. Bekleriz. ;)

Mindfulness Yolculuğu Önerileri

Bitmeyecek bir yola çıktım bir süredir. O yolculuktaki en sevdiğim yol arkadaşlarımdan bazılarını da sizlerle paylaşmak istedim. Mindfulness konusuna ve içsel araştırmalara ilgi duyanlar için en çok yararlandığım kitapları aşağıda paylaşıyorum.  


Bu kitaplar öyle "okudum, şunu öğrendim", "konusu bu" türünden kitaplar olmadıklarından dolayı kitap postu yapmayıp bu şekilde sadece fotoğraf olarak koymayı ve ilgilenenlerin aralarından istediklerini almalarının daha iyi olabileceğini düşündüm. Zaten okuyunca da içinden herkes kendi yolculuğuna uyan bölümü alacaktır. Belki de yolculuğun farklı aşamalarında yeniden aynı yol arkadaşına ihtiyaç duyacaktır. Instagram hesabımda da öne çıkanlarda "Farkındalık" adı altında önerilerimi tutuyorum. İlgilenenlere duyurmak istedim.   

***

Hazır konu açılmışken üç Instagram hesabı önerisi de yapayım bu alanla ilgili. 

1) @berrakyurdakul: kitaplarıyla tanıyanlarınız mutlaka vardır ama Instagram üzerinden de kesinlikle takip etmelisiniz. Hem post'ları, hem düzenlediği atölyeler, hem de IGTV sohbetlerinin doyumsuz olduğunu düşünüyorum. Budizm felsefesi ve zihin eğitimi konusunda benim bir numaram. Pek seviyorum. 


2) @gunsuengin: Mindulness eğitmeni ve Mindlight Türkiye'nin kurucusu Günsu Engin'in de postları ve Perşembe günleri Zoom ve Youtube üzerinden yaptığı Tetikte Dinginlik sohbet ve meditasyon serileri kaçmaz. Canlı izleyemeseniz de Youtube kanalına üye olup izlemenizi ve onun yönlendirmesiyle meditasyon yapmanızı çok öneririm. İlgilenenler için 20 Şubat'ta yeni bir eğitim programı açtığını da belirteyim. 


3) @serdarprem
: Henüz karantina dönemi yeni başlamışken ve şahsen Korona'dan çok kendi bambaşka dertlerime gömülmüşken keşfettiğim ve bambaşka bir bakış açısıyla bambaşka çıkış yolları bulmama neden olduğu için çok yararlandığım isimler. Ücretsiz düzenlediği Eckhart Tolle'nin Şimdi'nin Gücü atölyesine ve pek çok canlı sohbet ve meditasyon seansına da katıldık ve kendisine çok bayılıyoruz.  (Şimdi'nin Gücü yukarıdaki fotoğrafta niye yok derseniz, daha önceki bir post'ta paylaştığım için yeniden eklemedi ama siz var sayın ;) ) Serdar Prem'in Tantra eğitmeni olduğunu da hatırlatmak isterim ilgilenenlere. 


Sahip olduğum ve bir nedenle olmadığım maddi ve manevi her şeye şükrettiğim gibi yaşadığım iyi ve kötü her türlü deneyim için de şükrediyorum. "Kötü" diye adlandırdığım o deneyimler olmasaydı bu yola çıkmazdım ve bu kitapların ve bu isimlerin adlarını bile duymamış olurdum muhtemelen. O yüzden ne mutlu yaşananların bize kattıklarına, yol üstünde karşımıza çıkanlara ve çıkacaklara. 

İyi haftalar hepinize. 

Atmaca ve Manves City

İki güzel Türk romanı ile haftayı kapatıyorum bu kez. İlki çok sevdiğim Hikmet Hükümenoğlu'nun son romanı Atmaca. Kitabın ana karakteri Ömer bizim kuşaktan, o yüzden öfkesini, bastırdıklarını, isyanını, yaşayabildiği ve yaşayamadığı aşklarını da daha bir anlayarak okuyabiliyorsunuz haliyle. 90'lı yıllarda lisede olan Ömer'in ailesine, sisteme, düzene olan, yapıcı değil de sürekli eleştiri dolu yıkıcı öfkesinin, umutsuzluk ve hayal kırıklığının en sonunda bir miktar da olsa umut verici ya da hiç değilse yıkıcı olmayan bir şeylere dönüşmesinin hikayesi. Eleştirdiği insanların görünmeyen eylemlerinin de ne kadar verimli ve etkili olabileceğini göstermek açısından da güzel kurgulanmış bir hikaye. Farklı ve hepsi de tanıdık bakış açılarını ve halleri görüyoruz bizim yarı kayıp kuşağın sanki. Çok öneririm.  


Benim için Latife Tekin Sevgili Arsız Ölüm'dür. Onun da üstüne çıkan bir romanı olmadı daha bana göre. Ama en son Sürüklenme ile birlikte çıkardığı Manves City romanını çok severek okudum (Sürüklenme o kadar sarmamıştı doğrusu). İki romanda da işçilerin, yoksullukla ve haksızlıkla mücadele edenlerin, direnenlerin hikayeleri anlatılıyor. Manves City'de bunlar Erice kasabasındaki iki çocukluk arkadaşı Nergis ve Ersel üzerinden anlatılmış. Hapisten çıkıp üvey kızını bulmak üzere kasabaya geri dönen Ersel'in bu kez işsizlik ve yoksulluk dışında mücadele etmesi gereken ve çok daha tehlikeli bir şey daha olacak bu sefer. Bu ahlaksız kumpastan kurtarabilecek mi kendini diye okuyup görmeye değer.  


"...ucuz ömrün kahkahasına gözyaşına kıymet biçilmez...

Hazır evlerimizde karla kaplı bembeyaz bir hafta sonuna girmeden önce bu iki güzel kitap önerisini kahvenizin yanına eşlikçi olarak bırakıyorum. Keyifli okumalar. 

Uğural Gafuroğlu'ndan Zaman Tüneli

Sergisizlik canıma tak ettiği için Cuma günü Nişantaşı'nda Doku Sanat Galerisi ve Galeri Selvin'in Abdi İpekçi'deki yeni yerine uğradım geçen hafta. Ne yazık ki capcanlı sokaklar, oturabileceğimiz kahve dükkanları, sonrasında rahat rahat gezebileceğimiz mağazalar olmadıktan sonra sergi gezmenin de eski tadı yok elbette. Yine de Uğural Gafuroğlu'nun cam altı eserlerinden oluşan Zaman Tüneli sergisinden bahsetmeden geçmeyeyim dedim. Doku'da da çok güzel çalışmaların olduğu bir karma sergi var ama biriken bir sürü tablo nedeniyle ortam biraz karışık. Ama yine de yolunuz düşerse uğramanızı öneririm. 

Cam altı eserlere gelecek olursak önce size teknikle ilgili basın bülteninden alıntı yapacak olursam:

"Cam altı resim sanatının en belirgin özelliği, camın arka yüzeyinin boyanması. Uzaktan bakıldığında kâğıt ya da tuvale yapılan resimlere benzese de, çalışma yöntemi bu resimlerin tam tersine işliyor. Yaygın resim sanatından tek farkı, desenlerin camın arka yüzüne yapılması değil. Aynı zamanda çizim ve boyama sıralaması da tam tersine yapılıyor. Yaygın resim sanatında ayrıntılar en sona bırakılırken, cam altı sanatında ise resmi yapmaya desenden ve en belirgin ayrıntılarla başlanıyor. İmza ve tarihi en başta koymak gerekiyor. Daha sonra çizgiler arasındaki yüzeyler ve en son olarak da fonda görünen renkler çalışılıyor. Bunun nedeni, yapılan bir motifi silmenin, rötuş yapmanın ve sonradan motif eklemenin neredeyse imkânsız olması. Cam altı resim tekniği, bu yönüyle ve tersten çalışılmasıyla, yağlı boya gibi diğer resim sanatlarından daha zor. Ustalık ve sabır gerektiriyor."




Uğural Gafuroğlu'nun eserlerindeki esprili yaklaşımına, çeşitli yerlerde kullandığı çikolata kağıtlarına ve kuş tüylerine bayıldım desem. İlk fotoğrafta koltuktaki yastıkların Mozart çikolatası ambalajları olduğunu fark edenler el kaldırsın. ;) Benim en bayıldığım ikili ise altta:



Uğural Gafuroğlu'nun kompozisyonları, "cam altı boyutuyla geleneğe", "parça-bütün ilişkisi ve yapıt farklı kavram, strüktür, elemanlara dayalı bir gerçekliktir" gibi yanlarıyla da modern bir söyleme ayak uyduruyor. Eserlerinde hemen her şeyi imge boyutunda yakalayabilme ve anlamlandırma şansına sahipsiniz bir izleyici olarak.

Ben çok sevdim bu rengarenk dünyayı. Görmenizi öneririm. 

İyi haftalar.

Sergi Haberi: Dünya Diye Bir Yer

Selma Gürbüz’ün İstanbul Modern’de 31 Mart'a kadar gezilebilecek “Dünya Diye Bir Yer” adlı sergisi sanatçının son otuz beş yıldır devam eden sanatsal üretimine birtakım tematik duraklar çerçevesinde bakıyor.

Selma Gürbüz’ün içinde yaşadığımız dünyadan beslenen, kendine özgü imge dağarcığıyla yarattığı gizemli ve renkli dünyasında, insanlığa, doğaya, yaşama dair semboller ve hikâyeler hayat buluyor. Sanatçının daha önce sergilenmemiş yapıtlarını odağına yerleştiren sergi, Selma Gürbüz’ün zamandan ve mekândan bağımsız; masallar, mitler, söylencelerle örülü, incelikle işlenmiş yapıtlarını ziyaretçilerle paylaşıyor. Sergide, sanatçının resim, yerleştirme, desen, video ve heykel gibi farklı ifade araçlarıyla ortaya koyduğu yüzden fazla yapıtı yer alıyor.




Selma Gürbüz’ün insan hayvan melezi varlıkları, yapıtlarında sıklıkla kullandığı siyah gölgelerle tanımlanan, başka bir dünyaya aitmiş gibi görünen cinsiyetsiz figürleri, belirsiz bir doğa kesitinden alınmış hissini uyandıran bitki ve hayvan betimlemeleri, sanatçının zengin hayal gücüyle birleşerek, oyuncu, muzip ve benzersiz bir sanatsal dil doğurur. Her yapıtında farklı hikâyeler anlatan sanatçı, kolektif hafızamızdaki rüyaları, korkuları, iç yolculukları, ölüm ve yaşam temalarını yapıtlarında izleyiciyle paylaşır; onlarla yüzleşmemizi ve başa çıkmamızı ister.

Sanat pratiğinde hem doğu kültürüne hem de batı kültürüne ait ögeleri bir arada kullanarak, onlar arasında beklenmedik ilişkiler kuran Gürbüz, iki kültüre ait konu ve teknikleri ustalıkla yan yana getirir. Bir yandan İran, Hint, Türk minyatürü, Uzakdoğu sanatı ile ilişki kurarken, Batı resminin ögelerine de aşinadır ve yapıtlarında kullanır. Tuval üzerine yağlıboya çalışmalarıyla birlikte, 1980’li yıllardan bu yana çalıştığı el yapımı kâğıt üzerine mürekkep uygulamaları, kendine özel bir renk skalası kullanarak ürettiği optik illüzyon, ışık ve gölge oyunları, rüya ile gerçeklik arasında bir dünyaya kapı açan sembollere, figürlere, desenlere ve motiflere hayat verir. Uzun yıllardır pratik ettiği nefes tekniğiyle yapıtlarını üreten sanatçı, bu yaratım sürecini resmin içinde kaybolup, onun bir parçasına dönüştüğü bir meditasyon seansına benzetir.




Selma Gürbüz’ün izleyiciyi davet ettiği dünyasında, insan ve hayvan figürleri ten tene, birbirinden ayrılmaz birliktelik içinde tasvir edilir. Afrika seyahati sonrasında yaptığı resimler, bu kıtanın cömert, sıcak, bazen de tehditkar doğasında insan ve hayvanların birbirleriyle kesişen hayatlarını görselleştirir. Nijerya’da aynı zamanda bir nehrin adını taşıyan, Anadolu’daki bereket tanrıçası Kibele ile aynı karakteristik özelliklere sahip Oshun heykeli, doğanın doğurganlık, saflık, güzellik, aşk ve koruma duygularını bizlere aktarır. Dans eden iskeletler, zamansız mahluklar, insanlaşmış doğa tasvirleri, yaşam döngüsünün parçası olan ölüm, hayatta kalma, hastalanma ve şifa bulma temalarıyla ve bunların bilinçaltındaki tezahürlerinin görselleştirildiği yapıtlarla karşımıza çıkar.

“Dünya Diye Bir Yer” bir serginin ötesinde, Selma Gürbüz’ün yıllar içinde gittikçe rafine hale gelen sanat üretiminden süzülerek vücut bulan görsel bir ansiklopedi. Yapıtlar, yaşadığımız dünyanın gerçekliğinden uzak gibi görünse de, aslında bize hayatı, zamanın geçişini ve insanların bu döngüdeki hallerini anlatıyor. İzleyici, bu lezzetli ve şaşırtıcı hikâyeleri taşıyan görsel ansiklopedinin tasvirleri arasında tekinsiz olduğu kadar da keyifli bir kayboluş hissi yaşıyor.

Sanatçı Hakkında:

1960 yılında İstanbul’da doğan Selma Gürbüz, sanat eğitimine 1980 yılında İngiltere’deki Exeter College of Art Design’da başladı. 1984 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nden mezun oldu. Paris, Roma, Buenos Aires ve Barselona başta olmak üzere, Japonya’nın farklı şehirlerinde de birçok sergiye katılan Gürbüz’ün yapıtları, Londra’daki The British Museum, Paris’teki Galerie Maeght Koleksiyonu, İstanbul Modern, Ankara Resim Heykel Müzesi gibi farklı koleksiyonlarda bulunuyor. Yurtiçinde ve yurtdışında sergilerini açmaya devam eden sanatçı, İstanbul’daki atölyesinde çalışmalarını sürdürüyor.


Sergi Haberi: "Şakir Eczacıbaşı: Seçilmiş Anlar"

İstanbul Modern, “Şakir Eczacıbaşı: Seçilmiş Anlar” sergisinde, 1960’lı yıllarda fotoğrafla ilgilenmeye başlayan Şakir Eczacıbaşı’nın (1929-2010) çalışmalarından bir seçkiye ev sahipliği yapıyor. Sergi, aralarında İstanbul Modern Fotoğraf Koleksiyonu’ndan da pek çok çalışmanın yer aldığı 300’ü aşkın fotoğrafa yer veriyor. 

Sanatı “dünyayı belli bir kişisel yorumla yeniden üretme uğraşı” olarak özetleyen Şakir Eczacıbaşı, fotoğrafın yanı sıra kültür sanat alanında önemli roller ve Türk Sinematek Derneği kuruculuğu ve İstanbul Kültür Sanat Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı gibi görevler üstlendi. Dönemin kültür sanat alanına yön veren isimlerinden biri olan Eczacıbaşı, fotoğrafladığı öznelerin “içinde bulundukları ortamla, diğer insanlarla, araçlarla ve yollarla kurdukları ilişkiyi” aktarmaya çalıştı. 

“Seçilmiş Anlar”, Eczacıbaşı’nın fotoğrafçılık kariyerine başladığı 1960'lı yıllarda çektiği, “renklerin uyarıcı ve duygusal etkisinin” peşine düşen izlenimci fotoğraflarının yanı sıra 1980’lerden itibaren fotoğraf medyumunun biçimselliğini sorgulayan ve gündelik hayatın devinimini, belirsizliklerini ve değişimlerini yansıtan üretimlerini izleyicilerle buluşturuyor. Sergi, sanatçının, kuşağında sıklıkla hissettiğimiz “evrensel bir iletişim arama” arzusunu gözler önüne seriyor. 
Serginin küratörü Bülent Erkmen sanatçıyı ve sergiyi aşağıdaki sözlerle anlatıyor: 

Şakir Eczacıbaşı, yapmak istediklerine, ilgilerine, ilgilendiklerine, hayata ve fotoğrafa iştahla, coşkuyla yaklaşırdı. Baktığı, gördüğü her şeyin, her anın fotoğrafını çekti. 50, 100, 150 fotoğraf onun, sesine de benzeyen gürül gürül fotoğraf dünyasını anlatmaya yetmez. Sergi, 300’ü aşkın fotoğrafla, Eczacıbaşı’nın hayata bakışındaki anların çeşitliliğini, renkliliğini, sıradan anlara sıra dışı bir duygu yükleyen görüntülerini, yerinde duramayan, kıpır kıpır kamerasının arkasındaki çok yönlü tutkuyu bu kapsamlı seçkiyle anlatmayı hedefliyor.

Sergi 31 Mart'a kadar gezilebiliyor. İlgilenenlere duyurulur. 

Toprak ve Sessiz Bir Ölüm

Ölüm dolu olsa da gerçekten çok güzel iki kitap ile karşınızdayım. Hem ölüm de yaşama dair değil mi, niye kötü olsun? Belki de yaşamın en bilinmeyen parçası, önünde elimizi kolumuzu nereye koyacağımızı bilemediğimiz, bizi tuhaf hissettiren, o yüzden de göz göze gelmeye çekindiğimiz bir olgu. Her ne olursa olsun hepimizin hem kendimizde hem de sevdiklerimizde en az bir kez yaşayacağı bir hal bu. İşte Simone de Beauvoir'in Sessiz Bir Ölüm'ü tam da sevdiğin birinin ölümüne tanık olmakla ilgili. Yazarın kendi annesinin ölüm sürecini anlattığı bir kısa roman. Genellikle hastane odasında geçse de geriye dönüşlerle annenin yaşamını ve anne kız arasındaki nispeten kopuk ilişkiyi de anlatan bir roman. Sadece ölümle ilgili demek çok yanlış olur o yüzden. Aslında bir tür duygularla ve ilişkilerle yüzleşme romanı denebilir. Bilge Karasu çevirisiyle de tadından yenmiyor tabi. Öneririm.




Robert Seethaler'ın Toprak adlı romanı ise aslında kısa öykülerden oluşuyor gibi bir tat veriyor. Küçük bir kasabanın sakinlerinin ölüm hikayelerine gidiyoruz öykü tadındaki her bölümde. Ölmeden önce ne düşündüler, yaşamlarından geriye ne kaldı, hikayeleri nasıl, kırgınlıkları, öfkeleri, pişmanlıkları var mıydı, hayatlarına geri dönseler ne söylerlerdi... Bu ve bunun gibi soruların yanıtlarının yer aldığı hikayeleriyle ölen kasaba sakinlerinin yaşam öykülerine konuk oluyoruz. Böylece ölümün yaşamdaki yerini de görüyoruz. Ve ölen bir kişinin yaşamının hangi kesitini anlatmaya, hatırlamaya değer bulduğunu. Gerçekten çok ilginç bir roman ve tertemiz bir anlatım dili. Takip edilecek bir Alman yazar daha bulduğum için kendi adıma ayrıca çok mutluyum, çünkü okuduğum her Alman yazarda Alman edebiyatını çok sevdiğimi fark ediyorum.

Kısacası ölümle ilgili desem de iki roman da aslında basbayağı yaşamla ilgililer. İkisini de okumanızı öneririm. Şimdiden iyi okumalar.

Ve tabi ki iyi yıllar diliyorum. 2020'den hepimizin pek çok ders çıkardığını düşünüyorum. Yaşadığımız en harika yıl olmasa da bu anlamda çok değerliydi bence. 2021'in mümkünse biraz daha kolaylıkla geçmesini diliyorum. Ve hep olduğu gibi ne olursa olsun, fiziksel, ruhsal ve zihinsel sağlığımız yerinde olsun da gerisini illa ki hallederiz diyorum. Sevgiler hepinize.