Osho'dan Cesaret-Tehlikeli Yaşamanın Sevinci


Alıntılar

"...bir insan huzurun ve zihnin ne olduğunu biliyorsa Zihinsel Huzur isimli bir kitap yazamaz, çünkü zihin tüm bu huzursuzluğun ana sebebidir. Huzur, zihin olmadığında gelir. Dolayısıyla zihinsel huzur diye bir şey yoktur..."

"Unutma: Cesur demek korkusuz demek değildir. Biri korkusuzsa ona cesur diyemezsin. Bir makineye cesur diyemezsin, makine korkusuzdur. Cesaret yalnızca korku okyanusunda vardır; cesaret, korku okyanusunda bir adadır. Korkun vardır, ancak korkuna rağmen risk alırsın; bu cesarettir. Biri çok titrer, karanlığa girmekten çok korkuyordur, ama yine de gider. Tek başına olmasına rağmen gider; cesur olmanın anlamı budur, korkusuzluk değil. Kişi korku doludur ama onun tarafından yönetilmiyordur."

"Hayatın bir dans ise Tanrı'ya zaten ulaşılmıştır. Sevgi dolu kalp, Tanrı ile doludur. Aramaya gerek yoktur; ibadet etmeye gerek yoktur; herhangi bir tapınağa ya da rahibe gitmeye gerek yoktur."

"...rahipler ve siyasetçiler insanlığın düşmanlarıdırlar. Bir komplo içindeler, çünkü siyasetçiler senin bedenine, rahipler de ruhuna hükmetmek istiyor. Ve oynanan oyun aynı: sevgiyi yok etmek..."


"...Sana söylemek istediğim iki şey var: Birincisi, meditasyon yapmaya başla, çünkü varlığının en yakın merkezinden başlamak her zaman en iyisidir ve bu da sadece meditasyonla mümkündür. İkincisi, asla meditasyonun içinde sıkışıp kalma. Meditasyon hareket etmeli, çiçek açmalı ve sevgiye dönüşmelidir...

...kişi hem tek başına hem insanlarla birlikte mutlu olabilmelidir. Hem içsel olarak hem ilişkilerde mutlu olmalıdır..."

"Kutsal metinleri asla dinleme. Sadece kalbini dinle. Reçete ettiğim tek kutsal metin budur: çok dikkatlice ve bilinçli bir şekilde dinle ve asla yanılmayacaksın. Ve kendi kalbini dinlerken asla bölünmezsin. Kendi kalbini dinleyerek neyin doğru neyin yanlış olduğunu düşünmeden doğru yönde ilerlemeye başlarsın...

...dışarıdan dayatılan kurallara asla uyma. Hiçbir kural asla doğru olamaz, çünkü kurallar seni yönetmek isteyen insanlar tarafından icat edilir!"

Daha fazla OSHO için tık tık.

David Hockney, Baharın Gelişi, Normandiya, 2020

Ruhumuza baharı getiren bu şahane sergiyi Instagram'da post olarak paylaşmıştım ama buraya da bilgi postu olarak girmek istedim. Zamanımızın en önemli ve yaratıcı sanatçılarından biri olarak kabul edilen David Hockney’nin eserleri, Baharın Gelişi, Normandiya, 2020 sergisi ile ilk defa Türkiye’ye geldi.  Sakıp Sabancı Müzesi, Akbank işbirliğiyle 20. ve 21. yüzyılın en ilham verici sanatçılarından David Hockney’ye 29 Temmuz'a kadar ev sahipliği yapacak. 

Açıkçası sergide sanatçının "ipad çizimleri" olacağını duyunca biraz şüpheyle ve hatta olumsuz ön yargıyla gitmiştim. Hani ünlü sanatçıların hayatlarının kendilerini tam anlamıyla kabul ettirdikleri dönemlerinde "uyduruk işler" yapma lüksünü kendilerine verdikleri bazı işleri vardır ya, bu sergi de o kategoridedir diye düşünmüştüm. Ama hem gördüklerimden hem de David Hockney yaratıcılığı, farkındalığı ve yaşam sevincinin her detayda içimize yayılan enerjisinden büyülendim desem yeridir. Lütfen Temmuz sonuna kadar bu sergi için bir zaman ayırın ve baharı, umudu içinize çekmeye gidin SSM'ye.  


Sergi tanıtım yazısından alıntılarla devam edeyim biraz:

Kariyeri boyunca yeni teknolojileri ve sanat yapmanın farklı yöntemlerini araştıran Hockney, 2000’lerden itibaren iPhone ve iPad ile çizim yapıyor. Söz konusu teknolojik arayışının doruk noktası olan bu sergi, sanatçının baharın gelişini müjdeleyen iPad resimlerinin 116 tanesini içeriyor. Bunların tamamı 2020'de, Covid-19 salgınının ilk dönemi sırasında, Normandiya'daki evinde üretildi.

Bu "resimler", Hockney'nin meyve ağaçları, çalılar, çiçek bahçeleri, gölet ve nehirler, tarlalar ve uzak tepelere uzanan bir manzarada çalıştığını, baharın senelik yolculuğunu çıplak ağaçlardan tomurcuk ve çiçeklere, bol yeşil yapraklara kadar yakaladığını gösteriyor. Sergi baharın başından sonuna bir hikayesi, adeta bir kutlaması niteliğinde ve doğal dünyanın mucizelerini, sürekli yenilenişini, yaşam döngüsünü bize hatırlatıyor.



Sergide fotoğraf çekmek yasak. Bu da David Hockney'nin bilinçli bir tercihiymiş. Instagram'a meze olmamak adına hiç fena olmayan bir karar aslında. O yüzden girişteki bu şahane sözünün altındaki fotoğrafım sergiye dair elimdeki tek fotoğraf. Ne güzel demiş, değil mi?

Bu arada çıkışta sanatçı hakkında biraz uzun olmakla ilgili çok keyifle izlenen bir video da var. Onu izlemenizi çok öneriyorum. David Hockney'nin yaşama ve sanatına bakış açısı, çalışkanlığı, her daim umut dolu bakış açısı ve tutkusunu bu videoda çok iyi anlayacak ve ona bir kez daha hayran olacaksınız. Böyle bir sanatçı olmak ne büyük bir lütuf diye düşündüm izlerken. Düşünsenize kendi yaş grubu pandemi sırasında müthiş zorlanırken böyle bir yeteneğe ve bakışa sahip biri olarak bu süreyi nasıl yaratarak, üreterek, farkındalık içinde gözleyerek, hem kendisine hem izleyenlerine umut olarak geçirebilmek ne büyük bir mutluluk ve tatmin olsa gerek. 

Bize çok iyi geldi bu sergi, size de gelsin dilerim. Yeni hafta başlarken bu sergiyi de planlarınızın arasına alabilirsiniz belki.

Ve son olarak: Sen çok yaşa David Hockney

Wadi Rum

Eveet, sonunda bir hayali daha gerçekleştirme zamanı. Kapanışı Wadi Rum ile yapıyoruz. Ya da başka bir deyişle Mars'a iniş yaptık, dostlar! ;)

Çölde bir gece geçirecek olma fikri beni çok heyecanlandırıyordu. Hem de Martian tent olarak adlandırılan şu yuvarlak şeffaf çadırlarda kalacak olmak, terasında şarabımı yudumlayarak yıldızları izlemek hayallerimin baş köşesindeydi. Ama ne demişler hayal kurmazsan hayal kırıklığı da yaşamazsın. ;P Yani tam olarak öyle değil ama şöyle ki çölde konakladığımız hiçbir yerde alkol satışı yapılmıyormuş meğer. Bunu bilerek yanımızda bir şişe şarap götürüp odamızda içebilirmişiz, onda bir sorun yokmuş, ama biz bunu bilmediğimiz için doğal olarak hayalimin bir kısmı tam bu noktada yok oldu. İkinci kısmı da bulutlu bir geceye denk geldiğimiz için hiç yıldız göremediğimiz zaman yok oldu. Üçüncü kısmı da Araplardaki çöl gecesi anlayışının yüksek sesli Arap müziği eşliğinde kuzu çevirmek, üstüne halay benzeri danslar falan yaparak restoranda bizlere "gece eğlencesi" sunmak olduğunu görünce -ki benzerini günübirlik Dubai çöl gecesinde görmüştüm- çölde sessiz, sakin, romantik bir gece hayallerimden vazgeçtim. O zaman gündüzünün ihtişamına odaklanalım, ama önce size kaldığımız yerleri göstereyim. 



Biz Sun City Camp'te kaldık ve bence turun en ortalama tesisiydi. Ama sanırım çöldeki genel standartlar bu seviyelerdeymiş, zira hepsinin değerlendirmeleri az çok aynı yerlerde.

Wadi Rum müthiş etkileyici doğası olan bir yer. Sadece dümdüz çöl değil, üzerinde 1750 metreye kadar ulaşan değişik yüksekliklerde bir sürü kayalık tepelerin ve kanyonların ve farklı farklı oluşumların bulunduğu dev bir coğrafya. Üç saat boyunca bizi 4x4'lerle gezdireceklerini öğrendiğimizde bir çölde nasıl 3 saat geçirilir ki diye düşünmüştük ama geçiriliyormuş, çünkü o taşlar, kayalar bir tarih ve bir sürü hikaye barındırıyormuş. 

Önünde durduğumuz oluşum 7 Pillars olarak adlandırılıyor.

Burası bir zamanlar İpek Yolu üzerinde olduğu için ticaret kervanlarının bıraktığı işaretlere ve çizimlere de rastlıyorsunuz o kayaların üzerinde. UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan bu bölge birçok filme de ev sahipliği yapmış. Dune, The Martian, Star Wars'ın bazı bölümleri ve Arabistanlı Lawrence bunlar arasında en bilinenleri diyebiliriz. Kızıl kumlardan oluşan bir çöl olarak bilinse de sarıdan pembeye, turuncudan kızıla her renk kumun olduğu müthiş etkileyici bir yer burası. Ve o kumlara ayak basmadan, kum tepelerine çıkıp aşağılara yuvarlanmadan, saçlarımızın üstümüzün başımızın kumlar içinde kalmasına izin vermeden buradan dönmek de olmazdı elbette. Parmak arası terlik ve yıkanabilir outdoor sandaletler burası için en uygun seçimler o yüzden. Giysilerinizi de her yerinizin kuma bulanacağını düşünerek seçin derim. ;)


Ve son olarak tabi ki günbatımı izlemeden çadırımıza dönmek olmaz. Burada da efsane renkler oluşuyor günbatımında. Naneli çay eşliğinde o renklerin büyüsüne kapılıp gitmek, burada curcunaya girmeden önceki tadı damağınızda kalacak türden müthiş kapanış aktivitesi olarak aklınızda yer edecek. Başlangıcında fotoğrafımızı çekip sonrasını seyre daldık biz.


Ertesi gün çölün o muhteşem sessizliğinde uyanıp kahvaltımızı yaptıktan sonra Akabe'den dönüş uçuşu olmadığı için yeniden Amman'a uzun bir yolumuz vardı. Biz de sabaha karşı 2 uçağına alarak bir gün de Ma'in Hot Springs termal otelde konaklamayı tercih ettik. Yani konaklama derken uçağa kadar termalde zaman geçirme manasında. Burası da gerçekten olağanüstü bir yerdi. Çölde vaha misali bomboz dağların arasında kıvrıla kıvrıla yol alırken bir anda termal bir şelale ve havuzlar ve ağaçlarla dolu bir cennete düştük adeta. Tozumuzu toprağımızı atmak için çok güzel bir seçim oldu. Havaalanına da bir saat uzaklıkta olması gece 11'e kadar hem dinlenmemize hem de leziz Ürdün şarapları eşliğinde güzel bir akşam yemeği yedikten sonra dönüş yolculuğuna çıkmamıza fırsat tanıdı. 

Sonuç olarak Ürdün benim ruhumda bin bir gece masallarından çıkmışım gibi bir etki yarattı. Her köşesini, doğasını, insanlarını, mutfağını ve sürprizlerini çok sevdim. Para biriminin pound ile yarışı bile kazanmış seviyede olması dışında bir sorun yoktu diyebilirim. :) Merak eden herkese çok önereceğim bir destinasyon olacak burası. 

Artık önümüzdeki destinasyon belli tabi. Haziran'ın ortasına geldiğimize göre Kaş'a göçsek iyi olacak değil mi? Ama bakalım, bu yıl belki arada başka sürpriz rotalarımız da olur, kim bilir. Sağlık olsun, ağız tadı olsun, gerisini hallederiz. 

İyi hafta sonları!

Petra Antik Kenti

Ürdün gezimizin en can alıcı noktası olan Petra Antik Kenti ile devam ediyorum. Burası ile ilgili Instagram ya da başka yerlerde gördüğünüz fotoğrafların çoğu o meşhur Hazine  binası ve  oyulmuş kızılımsı kayalar arasında yürünen yollar olacaktır. Size şu kadarını söyleyeyim ki bu gördüğünüz daha sadece giriş bölümüymüş. ;) Haritada gördüğünüz üzere As Siq o giriş yolunu ve Treasury de Hazine'yi gösteriyor. Ve sonra kent başlıyor.


Ama şunu da söyleyeyim burayı bu kadar etkileyici kılan en önemli unsurlardan biri de bu nefis şehre giriş yolu ve Hazine binası. Bu kadar gizli saklı, dışarıdan bakıldığında sadece coğrafyanın doğal dağları, tepeleri gibi gibi görünmesine rağmen içinde dev bir şehir barındıran bir antik kent gerçekten insanı büyülüyor. Aklımıza Angkor Wat geldi. Orası insan yapımı olmasına rağmen o ormanın içinde gizli kalmış ihtişamıyla bizi büyülemişti. Burası ise hem doğal gizliliği hem de içinde barındırdığı hikayesiyle, Nebati Krallığının medeniyet seviyesiyle bizleri kendisine hayran bıraktı. Şimdi size o giriş yolu'nden birkaç fotoğraf bırakıyorum. Burada doğal olarak şekilli oluşumlar (alttaki kolajda file benzeyenler olduğu gibi), insan yapımı nişler, hava koşullarına göre ortaya çıkan renkler, şehre yağmur suyunu getiren o şahane kanal sistemi, birtakım kazılar sırasında ortaya çıkan dev heykel parçalarını (alttaki kolajda iki devesiyle birlikte bir adamın parçaları anlaşılıyor mu?) görerek yaklaşık bir saat zaman geçiriyorsunuz.




M.Ö 312 yılında Ürdün'ün güney bölümleri Nebatiler adı verilen göçebe bir Arap kabilesi tarafından yönetiliyormuş. Aramice konuşan, özgürlüklerine düşkün, yerleşik hayata bayılmadıkları için tarımla falan uğraşmayan, çölde kuyular kazıp su bulmayı ve göçebe yaşamayı seven bir toplulukmuş Nebatiler. M.Ö 2. yüzyılda yerleşik hayata geçip Nebati Krallığını kurup başkentlerini de Petra (o zamanki adıyla Raqmu) olarak belirlemişler. Göçebelik bittikten sonra da yerleşik hayatla ilgili içlerindeki cevher ortaya çıkmış. Mühendislik harikası su sistemleri ve içinde banyoları olan lüks evler inşa edip, şahane şaraplar üretmişler. İlk kez Petra gezisi sayesinde duyduğum Nebatiler'i pek sevdim ben doğrusu. ;) M.S. 100 yılına kadar kısa bir hüküm süren bu sefacı ve gelişmiş medeniyetin sonu Romalılar tarafından gelmiş. Daha önce buradan geçen İpek Yolu ticaret rotası değişince Nebatilerin de para kaynakları tükenmiş doğal olarak. 

Bu arada gelelim Hazine binasının hikayesine. Adı Hazine olan 40 metre yüksekliğindeki binanın içinde değerli şeylerin saklandığını falan düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Burası Nebati kral mezarlarının bulunduğu bina. Petra'nın kaderine terk edildiği ve Bedevilerin içinde yaşadığı 19. yüzyılda Bedeviler burada değerli mallar olduğunu iddia ediyorlarmış. Hatta heykellere kurşun sıkarak içinde saklanan hazineleri bulmak için buraya zamanında çok zarar verdikleri de buraya ait hikayelerden. 


Nebatiler'den sonra buranın yönetimi Romalıların eline geçiyor demiştik. Onlar da yaklaşık M.S. 7. yüzyıla kadar burada hüküm sürüyorlar. Antik tiyatrolar, sütunlu agoralar ve kiliseler ve içlerindeki mozaikler de  burada onlardan kalma izler olarak karşımıza çıkıyor. Daha sonra ticaret için deniz rotalarının ortaya çıkması ve yıkıcı depremler sonrasında burası önemini yitiriyor ve adeta unutuluyor. 



Yine Kral Mezarlarının olduğu birtakım yapılar var ve içleri çok etkileyici. Zaten bu bölgedeki o kayaların içlerinden çıkan renk renk minerallerin görüntüsüne bayılacaksınız. Bu mezarlara ve tepelerdeki kiliselere çıkmak için eşeklerden destek alabilirsiniz. Misal arkadaki eşekte benim de olmam gerekiyor ama ben yokum, neden? Çünkü merdiven iniş ve çıkışından tırstığım için kendim inip çıktım bu bölümleri ;) 


Romalılardan sonra  bu canım kente ne oluyor derseniz, çok uzunca bir süre terk edilmiş ve unutulmuş halde içinde Bedevilerin yaşadığı bir yerleşim yeri olarak kalkıyor. Ta ki 1812 yılında Johann Ludwig Burckhardt tarafından keşfedilene kadar. Ondan sonra bile hak ettiği değeri görmesine kadar aradan yine uzunca bir zaman geçiyor. UNESCO tarafından koruma altına alınması 1985, dünyanın yeni 7 harikasından biri seçilmesi ise 2007 yıllarında gerçekleşiyor. Bu mağarayı andıran yapılarda kim bilir ne hayatlar sürdüler Bedeviler. Şu an devlet tarafından kendilerine başka bir alan ayrılmış durumda. İçeride ise takı, eşarp ve otantik objeler sattıkları tezgahlarıyla varlıklarını sürdürüyorlar. 


En baştaki haritada gördüğünüz sol üst köşedeki Manastır binasına tırmanmamış olmamıza ve dönüşte eşeklerden ve elektrikli araçlardan destek almamıza rağmen Petra'yı gezmemiz yaklaşık 3,5 saat sürdü. Çıkışta Petra Müzesi'ne de uğradık ve bence çok bilgilendirici, güzel düzenlenmiş ve iç açıcı bir müzeydi. Enerjiniz kalırsa onu da görmenizi öneririm. 


Hayallerimizden birini daha gerçekleştirmiş olmanın mutluluğu yüzlerimize yansımış mı? ;) O zaman yola devam, çünkü var bir hayalimiz daha ve o da gerçekleştirilmeyi bekliyor. ;)

Baselected 2022 Sergisi Beyoğlu Grand Pera'da

BASELECTED sergisi, daha önce BASE’in ilk 5 edisyonuna katılmış sanatçıların güncel üretimlerinden oluşan bir seçkiyi Grand Pera’da Cercle d’Orient salonunda sanatseverlerle buluşturuyor. Beyoğlu Kültür Yolu Festivali kapsamında, Derya Yücel’in küratörlüğünde gerçekleşecek sergide 70 sanatçıya ait 100’ü aşkın eser bir araya geliyor. 28 Mayıs'ta açılan sergi 12 Haziran'a kadar gezilebilecek. Sergideki tüm eserler birbirinden ilginç ama binanın kendisi de sergiyle yarışabilecek kadar ilgi çekici.


Sağ: Şeyma İnci, Sol: Şevval Konyalı

Serginin küratörü Derya Yücel sözlerini şöyle ifade ediyor : 


BASELECTED, günümüz sanatı bağlamında ele alınan kavram ve olguları, sanatsal yaratıcılığa dönüşen araçların değişkenliğini, genç bir sanatçı kuşağının pratiğini açık ve canlı tutuşunu da gösterdiği bir platform olarak yeniden hayata geçiyor. BASELECTED, genç sanatçılara yeni alanlar açarak, sanatçılar ve yapıtları arasındaki ilişkileri gözlemleme fırsatı sunuyor. Sanatçıların son dönem üretimlerine farkındalık yaratabilecek bir karşılaşma ve diyalog zemininde yeniden hayata geçen bu seçki, sanat üretiminde sürekliliğin, motivasyonun, direncin, kararlılığın ve üretim istencinin de bir göstergesi olarak ortaya çıkıyor. Resim, seramik, video, heykel, yerleştirme, fotoğraf, baskı, cam ve grafik tasarım gibi geniş bir yelpazede, disiplinler arası yaratıcılık kanallarında ilerleyen genç sanatçılar geleceğe dair bir sözü de BASELECTED aracılığıyla görünür kılıyor.’ 

Sağ: Anıl Önen'den Batıl Serisi, Sol üst: Duygu Aydoğan, Sol alt: Kübra Kılıç 


Sergi boyunca ücretsiz sanat atölyeleri de sergiye eşlik edecek.  ‘Dilara Göl ile Mono Baskı Atölyesi’, ‘Delal Eken ile Rapido Çizim Atölyesi’, ‘Çiğdem Akgün ile Kolaj Portre Atölyesi’, ‘Seda Boy ile Seramik Figür Heykel Atölyesi’, ‘Meta iş birliğiyle  Metaverse Atölyeleri’ gibi  halka açık sanat atölyelerine katılmak isteyenler ‘base.ist’ web adresinden ön kayıt yaptırabilecek.

Sağ: Tıfak Arslan, Sol üst: Emre Evcimen, Sol alt: Sadık Ramazan Yılmaz

Sergi eş zamanlı olarak www.base.ist adresinden de izlenebilecek. Sergideki tüm eserleri daha detaylı incelemek isteyenler bu linke lütfen.  

Yaza girerken de şehirde güzel şeyler oluyor, bu da onlardan biri, kaçırmayın derim.
İyi gezmeler ve iyi haftalar!

Ölü Deniz & Little Petra & Petra by Night

Bir önceki postta bahsettiğim durakları bitirdikten sonra kendimizi Ölü Deniz'e attık. Burada Hilton Dead Sea Resort & Spa'da bir gece kaldık. Otelin yeri, plajı, günbatımı manzarasına karşı bir drink alabileceğiniz köşeleri, kahvaltısı çok güzeldi. Sadece 1312 adlı Lübnan Restoranı biraz fiyaskoydu, onu önermiyorum. Neyse, biz "günbatımı bizden sorulur" fotoğraflarıyla başlayalım. Nasılsa birazdan maymuna döneceğiz.;) 


Gelelim Ölü Deniz'in özelliğine. Yüksek tuz oranıyla batmanın imkansız olduğu bu ismi deniz kendisi büyük bir göl olan oluşumun sularının ve buradan çıkan çamurun müthiş şifalı olduğu biliniyor. Dolayısıyla deniz seviyesinin yaklaşık 400 metre altında yer alan Ölü Deniz'de yapılacak en güzel aktivite hem suyun hem de çamurun nimetlerinden yararlanmak. Biz de tam olarak öyle yaptık, hem gittiğimiz akşam hem de ertesi sabah. Yalnız benim kitabım ıslanmasın ama o meşhur su üstünde batmadan kitap okuma pozunu da vereyim fotoğrafıma ne dersiniz? ;) Yani çok gerekirse bir kitap kondururum oraya dedim ama anladınız siz beni bence. ;)

Şifalı topraklardan ayrıldıktan sonra Salty Beach olarak bilinen sahil boyunca biraz yol aldık. Hiking yapmak isteyenlerin uğrak noktası olan Wadi AlMujib kanyonunu ve Lut'un Karısı olarak bilinen taş oluşumunu gördük. (Her dinde hikayesi benzer olan ve Lut kavminin eşcinsellik nedeniyle cezalandırıldığı şu meşhur hikaye. Sodom ve Gomore başka bir versiyonu. Garibim Lut'un karısı da bir şey yapmamış aslında ama taş edilen yine o olmuş anladığım kadarıyla. Kadın kısmının çilesi her dinde, kültürde, devirde aynı azizim.) Daha sonra kıvrılarak ilerleyen kayalık dağların arasındaki yollardan geçerek önce Little Petra'yı gezdik, sonra da Petra şehrine kendimizi attık.


Little Petra adı üstünde Petra Antik Kenti'nin küçük ölçeklisi ve girişi ücretsiz olanı. ;) Yol üstündeyse kısacık görülebilir, değilse ve Petra'yı detaylı bir şekilde geziyorsanız görmeseniz de olur. Nebatilerin asıl krallığın hüküm sürdüğü Petra'nın kuzeyinde yer alan ve İpek Yolu'ndan geçen tüccar kafilelerini ağırladıkları bir şehri olduğu tahmin ediliyor. Sonrasında uzunca bir süre Bedevilere ev sahipliği yapmış olan bu şehrin de kaya oluşumları ve yapıları Petra'yı andırıyor. Mağara şeklindeki kiliselerin ve bazı binaların içinde günümüze kadar ayakta kalmayı başarabilmiş mozaikler ve resimler görmek mümkün. 

 

Ve artık öğleden sonra 16.00 civarı Petra'dayız. Burada Mövenpick Resort Petra'da kalıyoruz ve bunun ne kadar güzel bir seçim olduğunu şehri görünce anlıyoruz. Otelin tam karşısında Petra Antik Kenti'nin giriş kapısı duruyor! Tabi o giriş kapısından sonra şehrin kendisine ulaşmanın 2 kilometre yürüyüş gerektirdiğini henüz bilmiyoruz. ;) Bu gece burada kalıp ertesi gün sabah 7'de rehberle birlikte yaklaşık 4 saatlik antik kent turumuzu yapacağız. Öncesinde de geldiğimiz günün akşamı Petra by Night etkinliğine katılacağız. Yani gece gündüz kilometrelerce yürüyüş bizleri bekliyor. Ayağınızdaki ayakkabının taşlı yollarda yürümeye uygun ve rahat bir seçim olmasına dikkat edin, olur mu? 

Petra'yı gece ve o fenerlerin ışığında görmek de gündüz gezmek kadar hayallerimden biriydi. Ve gerçekten de o kaya koridorlardan geçerek önüne sıralanmış fenerlerin ışığında Hazine binasını  görünce şükretmelere doyamadım. Hele bir de kafamızı kaldırdığımızda kayaların oluşturduğu çerçevenin içinden üstümüze parlayan yıldızlar. Büyüleyiciydi gerçekten. 

Lazer şovlar, hoparlörden yayılan yüksek sesli müzik dinletileri ya da çeşitli turist attraksiyonları bekliyorsanız üzgünüm. Burası sadece bu büyülü yerin büyüsünü yaşamamız için bizlere açılıyor. Sessizlik içinde yerel bir flüt dinletisi ve naneli çay ikramlarıyla Petra'nın gecesini de görebilirsiniz ve böyle bi kuble yaşayabilirsiniz deniyor. Sonra birkaç renkli ışık yansıtma, fotoğraf çekmeceler, 2 kilometre yürüyüş ve otel yatağına gömülüş tabi ki. ;)

Sırada Petra Antik Kenti var.

İyi hafta sonları!

Ürdün Turunun İlk Durakları: Amman, Madaba, Mount Nebo, Baptism Site

Pandemi öncesi tam da yine bu dönemlerde gitmek üzere tüm hazırlıkları yaptığımız ancak iptal ettiğimiz iki turdan biri Mardin, diğeri ise Ürdün'dü. İlkini Mart sonunda bir hafta sonu gerçekleştirdik. Onu da Kaş'ta klimanın altında geçirilen eve kapalı günlerde yazarım belki.;) İkincisini de aynı acenteyle ve neredeyse aynı program olarak gerçekleştirdik. Belki de en sonunda söylemem gerekeni en başa not edeyim ki ilgilenenler için bulması kolay olsun. Turumuzu özel tur olarak kendi isteklerimize göre ayarladık. Otel kategorilerini, görmek istediğimiz yerleri ve yapmak istediğimiz aktiviteleri ekledik ve havaalanında yabancı giriş kuyruğunda beklemeden karşılanıp yeniden yolcu edilene kadar bize özel bir araba ve şoförle kusursuz bir planlama ve zamanlama hassasiyeti içinde tüm geziyi tamamladık. Gezilecek yerlerde giriş biletlerimiz verildi ve İngilizce anlatım yapan rehberimize emanet edildik. Puro ya da Ölü Deniz ürünleri almak istiyorum gibi özel isteklerimiz olduğunda bile şoförümüz bizi uygun mağazalara götürdü. Kısacası her şey tam anlamıyla bize özeldi. Böyle bir gezi planlamak isterseniz Jordan Select Tours'u gözü kapalı öneriyorum. Orada tüm yazılmaları yaptığım temsilcinin e-mailini de ilgilenenlerle özelden paylaşırım. Tüm bunları neden yazıyorum: çünkü İngilizceniz varsa bunu tercih etmemeniz için hiçbir neden göremiyorum, zira buradaki turların neredeyse yarı fiyatına böyle bir özel hizmet alabilme şansınız oluyor. 

Amman

İlk ve son durağımız Amman oldu çünkü THY'nin Akabe direkt uçuşu artık yok. Pandemi öncesi yaptığımız plana göre Amman'a gelip, Akabe'den dönecektik, onu biraz revize etmemiz gerekti bu durumda. Burada House Boutique Suites'te kaldık ve otelin yerine ve temizliğine bayıldık. Çok tavsiye ediyorum. Amman eninde sonunda bir şehir tabi ki, Ürdün'ün geri kalanında göreceğiniz o masalsı yerlerle ilgisi yok. Burada antik tiyatro, kale kalıntıları, cami gibi birkaç tane tarihi ve kültürel nokta var ama ilgimizi çok çekmediği için buraları pas geçtik. Zaten öğleden sonra  burada olup Rainbow Street adı verilen alışveriş sokağı, Nabad Gallery ve Wild Jordan Center, Jordan Crafts Center gibi el sanatları ürünleri görülebilen ve satılan yerleri gezdik.  Sıcakta yürümek istemezseniz taksilere güvenle binebileceğinizi ve Uber olduğunu söylemek isterim. 

Akşam yemeği için methini çok duyduğumuz Fakhreldin Restaurant'ta yerimizi ayırtmıştık. Burada Suriye, Lübnan, Türkiye, Ürdün, Arap mutfağının nefis bir karışımı olan Levanten mutfağı örneklerinden harika mezeler ve yemekleri tadına bayıldığım Ürdün şarapları ve arak eşliğinde denedik.  Bahçesi de çok keyifli -adeta bir İtalyan kasabasında bir avludaymışız gibi hissettiren- bu mekanı da çok öneriyorum. 


Ertesi gün Amman'a veda ederek gezimize tam anlamıyla başladık. İlk durağımız Mozaikler Şehri olarak bilinen küçük Hıristiyan kasabası Madaba oldu. Burada St. George Rum Ortodoks Kilisesi'ni ve içindeki 6. yüzyıldan kalma, Kutsal toprakları gösteren o meşhur Bizans dönemi moziklerini gördük.




Daha sonra Ürdün'ün en kutsal yerlerinden biri kabul edilen Mount Nebo'ya gittik. İnanışa göre burası Hz. Musa'nın Mısır'dan Kutsal Topraklar'a yaptığı yolculuğun son durağı, Tanrı'nın ona Vaat Edilen Topraklar'ı gösterdiği ve aynı zamanda öldüğü yer. Karşınızda o sözü edilen Kutsal Topraklar. 


Burada İtalyan sanatçı Gian Paolo Fantoni'nin yapmış olduğu yılanlar dolanmış bir bronz haç heykeli de bulunuyor. Tevrat'ta bulunan Musa'nın tunçtan yapılma yılan şeklindeki halkına mucizevi şifa dağıtan asası hikayesine bir gönderme olarak buraya dikilen bu heykelin haç şeklinde olması da sanatçının birazcık çarmıha gerilen İsa'yı da anmak istemesinden kaynaklanmış sanırım. ;)

Yine aynı alan üzerinde Haz. Musa'nın öldüğü yeri işaret etmek üzere 4. yüzyılın sonunda inşa edilen küçük bir kilise de bulunuyor. Dışarıdan bakıp çok da özellikli  bulmayabilirsiniz ama içindeki mozaikler gerçekten görülmeye değer. 


Sırada İsa'nın vaftiz edildiği noktayı görmek var. Burası bir zamanlar Hıristiyanların hac yolu üzerindeymiş. Aynı zamanda İlyas peygamberin ateşten bir at arabasının üstünde cennete yükseldiğine inanılan yermiş. Bana böyle şeylerle gelmeyin zaten inancım zayıf diyorsanız daha somut bir şekilde zamanındaki  vaftiz kilisesini kafanızda canlandırabileceğiniz bir fotoğraf bırakayım buraya. ;) 


Bir zamanlar Jordan Nehri şarıl şarıl akarken -zira şu an nehir demeye bin şahit ister- nehir kıyısına kurulmuş ve birkaç kez de bu nedenle sular altında kalmış -Karadenizli müteahhit bağlantısı var mı araştırılsın! ;)- bu minik şapelde Hz. İsa vaftiz edilmiş. O nedenle burası Baptism Site olarak geçiyor. ve karşı kıyı İsrail toprakları:


Evet, artık dinlenme ve kendimizi şımartma zamanı. Sıradaki durak Ölü Deniz. Dinlenmeyi normal şartlarda sona -yani Petra ve Wadi Rum duraklarının sonrasına- almamız gerekiyordu ama hem başa hem sona alalım dedik biz. Siz belki de en yorucu olan bu iki noktadan başlayıp Ölü Deniz'de bitirecek şekilde turunuzu ayırabilirsiniz. O zaman çamurlarda buluşmak üzere. Görüşürüüüz!

Sergi Haberi: Şahmeran 34 - Hayra Alamet

Şehrin 34 farklı noktası, 34 sanatçının yorumladığı Şahmeran heykellerine ev sahipliği yapacak. Anadolu folklorunun kadim değeri, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun ev sahipliğindeki programla hikayesini anlatmaya başlayacak. Mecidiyeköy ve Taksim Meydanları ile  Bağdat Caddesi gibi şehrin simge noktalarında üç ay boyunca sergilenecek Şahmeran heykelleri, kız çocuklarının yolunu da aydınlatacak.  Eserler, Eylül ayında İstanbul Vakfı’nın ‘Büyüt Hayallerini’ projesi yararına düzenlenen müzayedede satılacak.  Elde edilecek gelir kız çocuklarına burs olacak.

Fotoğraf buradan.

Farklı tarzdan 34 sanatçının imzasını taşıyan eserler, 13 Mayıs-13 Ağustos 2022 tarihleri arasında sanatseverlere Şahmeran’ın hikayesini anlatacak. Serginin ardından eserler için İstanbul Vakfı’nın ‘Büyüt Hayallerini’ projesi yararına müzayede düzenlenecek. Elde edilecek gelirden, kız çocuklarına burs imkanı sağlanacak. Şahmeran, bu kez kız çocuklarına şifa olacak.

‘Şahmeran 34’, İBB ile sanatı geleneksel alanların dışına taşıyan projeler geliştiren ArtPublik iş birliğiyle gerçekleşiyor.  Serginin küratörlüğünü Marcus Graf üstleniyor. 34 sanatçı, heykeltıraş Ayla Turan tarafından çağdaş formda tasarlanan Şahmeran’ı kendi tarzlarıyla yorumluyor. Her biri tasarımcısının verdiği ismi taşıyan eserler; . Mecidiyeköy ve Taksim Meydanları ile  Bağdat Caddesi gibi simge noktalarda misafirlerine sanat rotası sunuyor. 

Projede; Ardan Özmenoğlu, Aslı Şarman, Ayla Turan, Baysan Yüksel, Bubi, Celaset, Cins, Devrim Erbil, Dinçer Güngörür, Elif Tutka, Erdil Yaşaroğlu, Eser Tuncer, Fırat Engin, Fırat Neziroğlu, Genco Gülan, Güneş Çınar, Hamid Toloueıfard, Haydar Akdağ, İsmet Yedikardeş, Kadriye İnal, Kemal Tufan, Maria Kılıçoğlu, Mehmet Sinan Kuran, Murat Germen, Nesren Jake, Nezih Çavuşoğlu, Ramazan Can, Reach Geblo, Şahin Paksoy, Seydi Murat Koç, Tanju Babacan, Yiğit Yazıcı, Yunus Emre Subaşı ve Yusuf Aygeç tasarımlarıyla yer alıyor.


Fotoğraflar buradan

Anadolu’nun ve yakın coğrafyasının en bilinen figürlerinden Şahmeran’ı farklı anlatımları bulunuyor. En yaygın Şahmeran söylencelerinden biri kısaca şöyle:

Camsab adında genç bir adam, kazara gizli bir bahçeyi bulur. Burada Maranların (yılanların) kraliçesi olan Şahmeran, ona tıp ve şifalı bitkiler hakkında bilgiler verir. Bir gün, kentin hükümdarı hastalandığında veziri iyileşmesi için Şahmeran’ın etinin gerektiğini söyler. Camsab’ın yerini söylemesi sonucunda Şahmeran kente getirilir ve öldürülür. Şahmeran öldürüldükten sonra onu yiyen hükümdar iyileşir, piştiği suyu içen vezir ise ölür. Hikayenin bazı versiyonlarında Camsab yeni vezir olurken bazılarında ise Şahmeran’dan içen Camsab onun bilgeliğini kazanarak Lokman Hekim olur.

O zaman şehirde yaz boyunca şifa niyetine Şahmeran avına çıkalım mı, ne dersiniz?

İyi gezmeler. 

Don't Play With My Emotions

Esra Gülmen'in Türkiye'deki ilk kişisel sergisi olan "Don't Play with My Emotions", 19 Nisan - 28 Mayıs 2022 tarihleri arasında Pilevneli'nin Dolapdere'deki mekanında sanat severlerle buluşuyor.



Türkçede "Duygularımla Oynama" anlamına gelen sergi 
başlığı, Esra Gülmen'in insandan, insan psikolojisinden ve problemlerden esinlenmesinin kanıtı niteliğinde. Sanatçı, sokaklar, posterler, sosyal medya, sohbetler, müzik, şarkı sözleri, filmler ve kitaplar gibi güncel hayatın ve popüler kültürün tüm aparatlarını inceliyor, onlardan faydalanıyor, ilham alıyor ve eserlerinde konu ediyor. İnsanların etrafına bıraktığı işaret olan imgeler üzerinden sorular soruyor. Genellikle bir kavramı veya duyguyu inceleyerek sorularına başlayan sanatçı, bu kavramla "oynayarak" ve onu anlamaya çalışarak eserlerini yaratıyor.



Sanatçının gelenekselin dışında farklı mecra ve tekniklerden de yararlandığı "Don't Play with My Emotions" sergisi, Gülmen'in kendi duygularıyla "oynadığı" ve ziyaretçiye de oyun alanı sunduğu bir mekan yaratıyor. Esra Gülmen alışılmışın dışında ve gündelik hayata ait objeleri ve müzik enstrümanlarını da tuval yüzeyi gibi değerlendiriyor. Hem mecrayla hem de kavramlarla oyun oynuyor; çalışmayı seçtiği yüzey alanı, eserin anlamını ve sorguladığı kavramı/duyguyu destekliyor. Gülmen böylelikle inşa ettiği geçici, uçucu kurguda ziyaretçiyi gündelik duyguları, alışkanlıkları, sevme ve sevilme biçimleri üzerine düşünmeye davet ediyor.

Akaretler ArtWeeks'te gördüğümüz ayna burada da vardı, 
ama fotoğraf Akaretler'dekinden,
 çünkü orada kendimizi daha çok beğendim. ;)


Sanatçı olarak yazma ve çizmenin tanımını genişletmek isterken erken yirminci yüzyıl kaligramlarını hatırlatan Esra Gülmen, yirmi birinci yüzyılın gerçekliği üzerine eğiliyor. Yeri geliyor popüler kültürdeki en tanıdık söylemleri kişiselleştiriyor yeri geliyor kendi kişisel cümlesini anonimleştiriyor. Bu uğurda malzemede sınır tanımıyor. Çünkü Gülmen'e göre bir sergi yapmak, süreci ve sonuçlarıyla, nereden geldiğimiz üzerine düşünmenin yeri, zamanı ve mekanı.

Yine hem Akaretler'de hem burada olan işlerden, 
fotoğraflar Akaretler'den.

Sanatını ve yaşamını Berlin'de sürdüren genç sanatçı Esra Gülmen'in pratiğine en kapsamlı bakışı sunan "Don't Play with My Emotions", Pazar ve Pazartesi günleri hariç 10.00-18.00 saatleri arasında Pilevneli'de ziyaret edilebilir.

İyi gezmeler!


Denizin Uzun Taçyaprağı ve Kum Zambakları

Isabel Allende'nin son kitabını biraz çekinerek okudum çünkü bundan bir önceki iki kitabını çok beğenmemiştim. Acaba eski tadı kalmadı mı bu bayıldığım yazarın diye düşünürken yılların hatırına kendisine bir şans daha vereyim diyerek Denizin Uzun Taçyaprağı'nı da aldım. Ve gördüm ki Isabel Allende hâlâ o bildiğimiz Isabel Allende, a dostlar. O nefis hikaye, hikayenin kurgulanış biçimi, anlatım dili, sürükleyicilik, kısacası her şeyiyle sizi alıp götüren bir roman yazmış Allende. Benim için tüm zamanların en favori Allende romanları Ruhlar Evi ve Aşktan ve Gölgeden'di. Bunu da ilk üçe ekleyebilirim, o denli sevdim. 


Kısaca romanın konusundan bahsedecek olursam, Franco döneminde İspanya iç savaşından kaçarak kendilerini huzur ve barış dolu Şili'ye atan doktor Victor Dalmau ile piyanist karısı Roser Bruguera'nın hikayesi anlatılıyor. Özgürlük ve barış yanlısı Şilili şair Pablo Neruda'nın "uzun bir taçyaprağı, denizden, şaraptan ve kardan" diye tanımladığı Şili'de ise işler 1973 yılında Salvador Allende'yi deviren askeri darbeyle birlikte değişir ve Victor ve Roser yaşamlarının son dönemlerinde yine kendilerini bir kaosun içinde bulurlar.  

Muhteşem bir roman. Mutlaka okumalısınız. 

***

Tiyatro önerim ise Kum Zambakları olacak. Mart sonu yaptığımız üç günlük Mardin gezisi dönüşünde oyuna biletimiz vardı ama kendimizi berbat hissettiğimiz için Covid falan olabiliriz, riske etmeyelim diyerek biletlerimizi bir arkadaşımıza vermiştik. Sonra da evde antijen testi yapıp Covid olduğumuzu görmüştük. "Kıh kıh, covirgin'lik de bir yere kadar, olup kurtulalım, dedik ve olduk" diyemeyeceğim zira tekrar tekrar olunabiliyormuş bu meret. Ama üzgünüm Covid, sonsuza kadar seninle yaşayacak  olsak bile sonsuza kadar maskeli ve korku içinde yaşayamayız bence. Dolayısıyla Nisan ortasından itibaren bize yine bir rahatlık çöktü, hayırlısı. ;) O rahatlık içinde hemen kaldığımız yerden devam edelim diyerek oyun için geçen hafta için biletlerimizi aldık. 


Zorlu PSM Prodüksiyon yapımı bu güzel oyunu Yeşim Özsoy yazmış, Mark Levitas yönetmiş. Evli bir çifti canlandıran oyuncular ise çok sevdiğim Umut Kurt ve Evrim Doğan. Kadın erkek ilişkilerinin hem gerçekçi hem de eğlenceli ve şiirsel bir anlatımla sahnelendiği oyunda insan-doğa ilişkisindeki insanın kendisiyle çelişen hali de çok etkileyici bir şekilde anlatılmış her bölümün öncesinde doğadan bir hikayeyle. İnsanoğlu değil mi işte, ancak gölgesiyle savaşsın ve kriz yaratıp dursun.. hem ilişkisinde hem yaşadığı bu dünyada. 

Mayıs ayı içinde size uyan tarihleri yakalayabilirseniz bu oyunu izlemenizi öneririm. Etkinlik tarihleri ve bilet almak için tık tık



Saçtan Hikayeler

Yasemin Güzel’in 30 Haziran’a kadar Bebek Sarnıcı’nda görülebilecek ‘Saçtan Hikâyeler’ sergisinde 8.5 metrelik kadın saçlarından yapılmış bir ‘Tespih’ yer alıyor. Sanatçının kendi saçlarını kesmesiyle başladığı bu eser, Türkiye’nin her yerinden benzer hikayeleri olan kadınların da desteğiyle ortaya çıkmış. 6 yıllık bir çalışmanın ürünü olan, psikolojik ve fiziksel şiddete maruz kalmış 5 bin kadının saçından oluşan bu ‘tespih’, hem onların hikayesinin bir parçası hem de anlatıcısı olarak izleyiciyle buluşuyor.


İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından restore edilerek 2021 yılının Eylül ayında sanatseverlerle buluşan tarihi Bebek Sarnıcı bundan sonra minik bir çağdaş sanat galerisi olarak hizmet verecek. Sahil yürüyüşlerinde içeride ne var ne yok diye göz atmayı unutmayın derim. Bu sergiyi  sanatçının kaleminden de okumak isterseniz  onu da aşağıya ekliyorum.


Saçtan hikayelerin artmaması için hep birlikte ve çok daha güçlü bir şekilde #İstanbulSözleşmesiYaşatır dememiz şart. Neyse ki bu hafta bu konuda olumlu gelişmeler oldu. Umut etmeye bile korktuğumuz dönemlerden geçsek de aydınlık günlere kavuşacağımız umudunu hiç yitirmeyeceğiz.

 İyi hafta sonları!