Urla Bağ Rotası

Bolca tembellik yaparak yazdığım Ege gezimizin sondan bir önceki durağı olan Urla'ya gelmiştik. Buradaki ikinci günümüzü tamamen Urla'yı gezmeye ayırdık. Aslında bağ rotası temalı gezimizin öğlene kadarki bölümünü de Urla'nın merkezini gezecek şekilde planladık. En azından içmeye de alkolik hareket timi tadında öğlen 12.00'den önce başlamamış oluruz dedik. ;) Urla'nın sahilindeki görüntü neredeyse tüm Ege balıkçı kasabalarında gördüğümüzün aynıydı.


İçeride ise çok daha büyük bir hareketlilik vardı. Urla Sanat Sokağı her ne kadar bir hafta sonu olduğu kadar kalabalık olmasa da kafeleriyle, dükkanlarıyla canlı ve gezmesi en keyifli yerlerdendi. Kahve molamızı burada verdik o yüzden. Kahvaltıdan yeni kalktığımız için yerel enginar yemeklerinden yemek üzere Beğendik Abi'ye uğramayı bir sonraki sefere bıraktık. Biraz alışveriş, sokak arası gezme, fotoğraf turlaması yaptıktan sonra artık bağlara gitmeye hazırdık.     


İlk durağımız en uzaktaki bağ olduğu için "gitsek mi gitmesek mi" diye çok düşündüğümüz, daha sonra İsocum'un gaz vermesiyle gitmeye karar verip nihai değerlendirmede en favori duraklarımızdan biri olduğuna karar verdiğimiz MMG Şarapçılık oldu. İyi ki gitmişiz, iyi ki yer çekimiyle aktarma, manuel presleme gibi geleneksel yöntemlerle yılda yaklaşık 25,000 şişe üretim gerçekleştiren bu butik tesisi görmüşüz, iyi ki işini büyük bir keyifle ve tutkuyla yapan Meltem Hanım'la tanışmışız, iyi ki de şaraplarına aşık olmuşuz. Bornova Misketi, Mourvedre, Cabernet Sauvignon ve Syrah gibi üzümleri gece hasadı ile toplayan MMG'nin bağlarına bakan terasına mutlaka uğramalısınız. "Orada bir taş ev var uzakta, o ev bizim evimiz mi acep?" diyorsanız da cevabım "evet, orası da MMG'nin butik oteli olarak çok yakında hizmet vermeye başlayacakmış." Bu arada yol üstünde son derece eğitimli bir Alevi köyü olan Bademler Köyü'nü de gezebilirsiniz.


İkinci durağımız organik tarım sertifikalı USCA oldu. Avukat bir çiftin emeklilik hayali ve projesi olarak 2003 yılında bağlarının alınması, 2012'de ise üretim tesisinin kurulması ile başlamış bu hikaye. Yıllık 30,000 şişe üretim yapan butik bir üretici USCA da. İç mekan dekorasyonu ve bahçesi inanılmaz keyifli. Şaraplarına isim olarak Shakespeare'in sonelerini seçmişler. Ve her bir sone o şarabın karakterini yansıtan cinsten. Bu fikre bayıldığımı söylemeden geçemeyeceğim. Dolayısıyla artistik puanlama da en yüksek notu USCA'ya veriyorum. Ayrıca tadım günü en sevdiğim Bornova Misketi'nin MMG olduğunu sanmıştım ama eve gelen şaraplar arasında daha tadına vararak içtiğimizde fark ettim ki aslında gönlümün Bornova Misketi birincisi de USCA'nınkiymiş. Yani Sonnet 5, yani Shakespeare'in 5. sonesinden bir alıntıyla anlatacak olursak "Özsuyu çekilmişse, kış gelince o çiçek.. Kupkuru kalsa bile, tatlı özü sürecek." Bir kez daha ilgiye, özene, zevke ve tutkuya aşık olarak yolumuza devam ediyoruz.  


Sırada gönlümüzün her daim efendisi, şaraplarının çoğunu halihazırda tanıdığımız, çünkü artık butik şarapçılık aşamasını geçmiş, Bağ Yolu'nun en büyük üretim tesisi olan Urla Şarapçılık bulunuyor. Elbette yine butik şarap üreticisi sayılıyor burası da ama diğerlerinin yaklaşık on katı büyüklüğünde bir üretimden bahsediyoruz bu kez. Yıllık 250-300 bin litrelik üretimi olan tesisin bir de bağ manzaralı 2 Rooms adlı butik oteli var.  Adı üstünde sadece iki odası olan bu otelde kalmak istiyorsanız çoook öncesinden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Urla Şarapçılık'ın en sevdiğimiz şarapları arasında zaten bayıldığımız Urla Nero d'Avola-Urla Karası, Urla Vourla ve Tempus dışında, orada tanıştığımız beyaz Urla Symposium (biz bu Bornova Misketi'ne bayıldık dostum!) ve Urla Boğazkere var.  


Üç durağın ardından akşam yemeği öncesi otelde bir dinlenme molası versek mi derken yine o nefis yollar, harika hava ve ilahi şarapların etkisiyle olsa gerek otelimize en yakın durak olan Mozaik'e de uğramaya karar verdik. Burası da atlar ve şarap tutkusunu bir araya getirerek hayallerini gerçekleştiren bir aile işletmesi. Zaten her durakta ilham verici hikayeler, gerçekleşen hayaller, tadım yaptıran pırıl pırıl genç kadınlar, rüya gibi bir doğa, nefis lezzetler ve üstüne itinayla sıkıştırılacak her çeşit hayvan olunca ben içmeden de sarhoş olabilirdim sanıyorum. "Şarabımız bizim küçük bir sırrımız; şarabımızdan aldığınız her yudum, sizinle o sırrı paylaştığımız an olacaktır..." diyor Mahrem şaraplarının üreticisi Mozaik. Urla'da biraz İtalyan esintisi yakalamak için de gelmeniz gereken bir durak, çünkü Sangiovese, Montepulciano, Corinto gibi İtalyan kökenli üzümlerden yapılmış nefis şarapları da bulabileceğiniz bir yer burası. Ayrıca ilk kez bir atla çok feci samimiyet kurduğum bir yer olarak da unutulmazlarım arasında. 


Otele dönüp üstümüzü değiştirip, biraz dinlendikten sonra nefis pizzalarının methini duyarak akşam için yerimizi ayırttığımız Urlice Şarapçılık'a gidiyoruz. Burada artık tadım falan değil önceliğimiz, karnımızı doyurmak! ;) Gerçekten de harika bir pizza ve bir şişe Urlice Cabernet Sauvignon ile bağ turunun kapanışını yapıyoruz. Bize eşlik edenler arasında muhteşem bir manzara, menüde gördüğümüz şirin notu yazan bu çok keyifli işletme ve en sonunda servis yapan çocuğu "kediyi de paketleyeyim mi sizin için?" diye sormak durumunda bırakacak şekilde yanımdan, kucağımdan ayrılmayan nefis bir Tekir var.  Üstte sağdaki resimde boşlukta kalan kafasını öyle bir elime yatırıyordu ki elimi çekerken kafası aşağı düşüyordu maymunun.;) E ben de düşmesin diye kucağıma alıp alıp yedim kendisini tatlı niyetine. 


Otele döndüğümüzde o meşhur Ege rüzgarı çıkmış olmasa eminim havuz başında oturup bir şişe daha söylerdik ama verilmiş sadakamız varmış ki rüzgar çıkmış. O gün on gibi bayılınca ve ertesi gün uyanınca ne kadar içtiğimizi fark edebildik zira. Ama o kadar değdi ki. Sanki bambaşka diyarlarda, bir masal dünyasında gün geçirdik biz İsocum'la. Emeği geçen herkese binlerce takdir ve teşekkür. Anlatılmaz yaşanır bir deneyimmiş bu doğrusu. Hazır dolar ve euro bu seviyelerdeyken Bordeaux, Toscana ya da Napa Valley'e gidemem şarap tatmaya diyorsanız ;P, Urla'ya buyurabilirsiniz bence. Eminim ağzınız kulaklarınızda döneceksiniz. 

Minik iki not:

1) Oradan şarap alıp taşımaya hiç gerek yok. Arabayla bile gidecek olsanız o kadar şişeyi getirmek anlamsız ve şarabın kalitesini bozan bir durum. Her bağa siparişlerinizi veriyorsunuz, bir gün sonra kargoyla İstanbul adresinize geliyor. Kaş'a iki günde geliyormuş tabi, olsun iki günlük şarabımı taşırım yanımda ben de. ;)

2) Tadım ücretleri genellikle 25 TL civarında. Ama şarap satın alırsanız zaten o ücreti almıyorlar. Bunun tek istisnası USCA idi. O konuda biraz cık cık yaptık kendilerine, haberleri olsun. Elbette İstanbul'da bulamadığınız ya da bulduklarınız için de daha uygun fiyatlarla alabileceğiniz yerler buralar. O yüzden şarap severseniz akıllı alışveriş kapsamında bence bir şarap bütçesi ayırarak gitmenizi öneririm.

Bizim için şimdi hazırlanma zamanı, yolculuk Eski Foça'ya bizimkilerin yanına. Urla-Foça arasında da kaptan şoförünüz bendeniz, muavin ise İsocum olacak. Kemerleri bağlayın o zaman, yola çıkıyoruuuz! ;)

Sığacık-Karaburun

Artık İzmir'den ayrılma zamanı geldi. 19-20 Nisan'da iki gece Urla'da kalacağız. Bunun bir günü yollarda günübirlik gezilerle geçecek, diğer günü ise heyecanla beklediğimiz Bağ Rotası turu ile.    

İlk durağımız Türkiye'nin ilk cittaslow'u, yani yavaş şehri, olan Seferihisar oluyor. Buranın özellikli olan, gezilebilir bölümü sahil tarafı. Sığacık olarak adlandırılan sahil kısmı ile Teos Antik Kenti'nde zaman geçirebilirsiniz. 12 İon kentinden biri olan Teos, şarap tanrısı Dionysos'un oğlu Athamas tarafından MÖ 1000'li yıllarda kurulmuş. Akropolü, meclisi, tiyatrosu, agorasıyla tastamam bir antik kent olan Teos'u gezmek isterseniz giriş ücreti 5 TL. Açıkçası antik kent gezme havamızda olmadığımız için ve yeterince zaman da olmadığından içeri girmedik. Ama arabayla giriş kapısına kadar çıkarken Teos Yazarlar Evi'nin muhteşem manzaralı yerini gördüm ve burada bir eğitim falan olsa ve ben yazın bir hafta bu eğitime katılmak üzere kendimi buraya kapatsam ne güzel olur diye düşündüm. 


Bunun dışında Sığacık'ın kalesinden içeri girdiğiniz sokaklarında gezmek çok keyifli. Şahsen yazını görmek istediğim yerlerden biri oldu burası. Eğer curcuna olmuyorsa benim için Çeşme-Alaçatı gibi popüler yaz duraklarından daha tercih edilesi bir yer olabilir.   


Merkezdeki rengarenk sandalyeleri olan kahvede Türk kahvelerimizi içtikten sonra, capcanlı renklerde çiçeklerle dolu beton saksıların çevrelediği parktan geçerek sahilde bir tur attıktan sonra bu güzel kasabadan ayrılıyoruz. 


İstikamet Karaburun

Karaburun'a yazın Foça'dan vapurla geçmek de mümkünmüş. Ancak o kadar bekleyemezdim çünkü en merak ettiğim yerlerden biriydi burası. Balık ve enginar cenneti olan bu şirin kasabaya karayolu ile ulaşım biraz eziyetli olsa da gitmeye karar verdik. İyi ki de gitmişiz. Eğer  akşamına kalacak olsaydık ve bir tam günümüz olsaydı Egeli bir arkadaşımın tavsiyesine uyarak yol üstünde Mordoğan'a ve başta Ambarseki köyü olmak üzere gördüğümüz diğer köylere de uğramak güzel fikir olabilirdi. Ancak yarım gün, bozuk yol ve rakı-balık için ciddi zaman ayırmak isteyen bir çift olunca sadece Karaburun'a gidebildik tabi. ;)


Denizin rengi, o nefis koya bakan evler, sahile dizilmiş sıra sıra balıkçılar, havanın güzelliği, ayağıma sürünerek geçen kediler, o sakinlik, o bir tatlı huzur hali... Gezinin en keyif aldığımız yerlerinden biriydi Karaburun, hem de sadece merkezini görmemize rağmen. Ama zaten bu bir Ege 101 turu sayılır, her yere yeniden gidip tadını çıkarasım var.

Burada yemek molası için seçtiğimiz yer de İskele Restaurant oldu. İsmet'in Yeri olan yer. Burada yediğimiz beğendili ahtapot, kalamar ızgara, enginar (zeytinyağlısı ve sonuncusunu İsocum en baştan ayırttığı için kapabildiğimiz tatlısı ;) ) ve barbunlar hâlâ aklımda. Kadehimizi de karşı kıyıdan, Foça'dan bize biralarını kaldıran bizimkilere kaldırıyoruz o sırada. ;) Heyecanla bekleniyoruz o tarafa da. Bu arada siz de yan sandalyede bir pati gördünüz mü sanki? ;)


Bu keyifli yemeğin ardından kahvelerimizi içip Urla'ya doğru yola koyuluyoruz. Otelimiz La Vida Butik Otel. Odadan adım atar atmaz önünüze çıkan havuz başı şezlonglar da akşam için göze kestirdiğimiz nefis bağ şaraplarından tatmaya başlama köşesi. 


Tabi böyle huzurlu durduğuna bakmayın. Akşam sizi uçuran bir rüzgar çıkabilir. Neyse ki ilk gece dışarıda oturulabilir kıvamdaydı hava. İkinci gece ise beş tane bağdan çıkıp bir galon şarap tüketmiş olduğumuz için oturulabilir bir hava olmaması şans oldu belki de bizim için. Kıh kıh. ;)

Ege'nin her şeyini sevmeme rağmen şu rüzgarına hiç bayılmıyorum desem. Ama Egeliler o rüzgar olmadan yaşayamayız diyorlar genelde. Beni de feci sersemleştiren bir şeydir rüzgar. Bir de soğuk deniz olayı var Egelilerle anlaşamadığımız. Ama olsun Ege'nin balığı, otları, rahat kafalı insanları yeter. Eh, biz de denize Akdeniz'de girer, Ege'de yaşarız olmadı. ;)

İyi haftalar!

Alaçatı-Çeşme ve Can Baba ;)

İzmir'de kaldığımız üç günün bir gününü Çeşme ve Alaçatı'yı görmek için ayırdık. Şu ana kadar bu iki yeri de hiç görmediğimi söylesem bana inanır mısınız? Çeşme'yi magazin haberlerinde gördüğüm Çağla Şikel'in yürü yürü ancak dizine gelen deniziyle, Alaçatı'yı tam makyaj, topuklu ayakkabılı kadınların doldurduğu İstanbul fiyatlı gece hayatı ve aşırı gürültülü beach'leriyle, her ikisini de rüzgarlı havası, dalgalı ve soğuk deniziyle yerleştirdiğim için zihnime hiç göresim gelmemiş demek. Hâlâ da gördükten sonra da yaz için hayatta düşünmeyeceğim yerlerden ikisi de, çünkü benim yaz anlayışıma hiç uymuyor oradaki yaz yaşamı. Ama bizim gittiğimiz mevsim, yani Nisan sonu gerçekten gezmek ve görmek için harikaymış doğrusu. 

Gerçi Çeşme için yine fikrim aynı. Görmesem de olurmuş. Merkezde ve Marina'da hiçbir numara yok. Aya Yorgi Beach tarafına ve Ilıca Otel'e gittik, tabi ki bu dönem hareket yok. Dolayısıyla Çeşme'de atayım kendimi bir otele ya da yazlığıma ya da yatımı bağlayıp Marina'ya gezerim demeyecekseniz, yapacak bir şey yok bana göre. Ama eminim yazlık siteleri, otelleri falan keyiflidir denizini seven için.


Alaçatı daha benlik bir yer. Eski Datça, Bozcaada, Kaş sokaklarını andıran Arnavut kaldırımı ara sokakları butiklerle, kafelerle, restoran ve barlarla dolu. Hacımemiş tarafında daha keyifli tasarım dükkanları, antikacılar, butik oteller bulunuyor. Sezon açılmamış olduğu için buraları rahatça didikleyebilmek ve omuz omuza gezmeden fotoğraf çekebilmek de nefis oldu. Buradaki her yer göz zevkinizi okşar nitelikte. Biz de dondurma ve kahve molamızı burada vermeye karar verdik o nedenle. Dondurma için Veli Usta'yı, kahve için de Köşe Kahve'yi tercih ettik. Aralarda da geçmediğimiz ara sokak bırakmamacasına yürüdük bol bol. 


Alaçatı'yla ilgili yeni bir kampanya başlatılmış. Bahar Akıncı'nın yazısıyla öğrendim ve şahsen harika buldum. Mekanlarda 75 desibelin üstünde ses olmasın ve gece 1.00'de işletmeler kapansın, deniyor. "Mekanınız ses getirdin, gürültünüz değil!" sloganıyla gürültü kirliliğinin kontrol altına alınması hedefleniyor. Umarım amacına ulaşır ve Alaçatı yazın da insanın huzur bulabileceği, çevreye saygılı bir yazlık yere dönüşür. Biz ilkbaharın daha da güzelleştirdiği sokaklarda gezmeye devam edelim bakalım...



Sokaklar bittikten sonra arabayla meşhur plajlara giden virajlı yollarda biraz gezinip, tepeden henüz açılmamış plajların olduğu koylara baktıktan sonra artık acıktığımıza karar vererek İstanbul'da arkadaşlarımızdan aldığımız ve listemizin baş köşesine not ettiğimiz bir tavsiyeye doğru yola çıkıyoruz: Istakozcu Can Baba


Buz gibi bir şişe beyaz şarap eşliğinde Can Baba'nın leziz ve taptaze deniz ürünleriyle kendimizden geçtiğimiz bir öğleden sonra yaşıyoruz burada. Servisiyle, lezzetiyle, konumu ve temizliğiyle on numara bir yer. Gözü kapalı tavsiye edebileceğim bir lezzet ve keyif durağı. Yolunuz düşerse felekten bir fosfor zehirlenmesi deneyimi çalmanızı öneririm. ;)

Biz ertesi gün yollara düşerek Urla'ya gideceğiz. O yüzden akşama doğru otele dönüp, bavulumuzu toplayıp, kapanış biraları için kendimizi  İzmir'in publarına atıyoruz. Bakalım Urla'da bizi neler bekliyor?

İyi hafta sonları!
   

Güzel İzmir

16 Nisan Pazartesi günü arabamızla yollara düşerek İzmir'e doğru çıktık yola. Asıl amaç Ege kasabaları olsa da şehir olarak İzmir'e de gitmeyeli uzuuun yıllar olduğu için Ege havası almaya önce oradan başlayalım dedik. İyi ki de öyle yapmışız. Çünkü İzmir şehir gibi bir şehir değil gibi. Şen şakrak, rahat ve açık kafalı insanlarıyla adeta bir festival gibi. Çimlere yayılan, bisiklet süren, çiğdem çitleyen ( ;) ), yönetmen koltuklarında oturup bira içerek sohbet eden sakinleriyle bir üniversite kampüsü gibi. Palmiyeleriyle, iyot kokulu esintisiyle sanki her daim yazlık havasında gibi. Yani sergileri, gezilecek yerleri, restoranları, barları, mağazalarıyla falan her türlü şehir aktivitesini sana sunan ama trafiğiyle, saygısız nüfusuyla, çirkin binalarıyla, pahalılığıyla seni boğmadan bunları yapan bir yer. Biz yirmi milyonluk kaotik İstanbul savaşçıları için hep hayalimizde kurduğumuz o "huzurlu emeklilik kasabası" kıvamına bile yakın diyebiliriz. ;) Geyik bir yana, hatırladığımdan bile daha güzel buldum İzmir'i.


(Pazartesi akşamı bile bu çimler doluydu. Öyle böyle değil, Caddebostan sahilin hafta sonu hali gibi!)

Otel olarak merkezi olsun diye Alsancak'ın göbeğinde bir apart odası tutmayı tercih ettik. Her gün boyoz yiyebilmek için de kahvaltı almadık. Merkezde, uygun fiyatlı, otoparklı ve temiz bir apart olarak Hotel Apart Alsancak'ı öneririm. Hem meşhur Alsancak Dostlar Fırını'na da yürüyerek beş dakikada ulaşabiliyorsunuz. Sabah envai çeşit sıcacık ve çıtır çıtır boyoz, fırında yumurta ve çayla yapacağınız bir kahvaltı sonrasında tam enerji sokaklara atabilirsiniz kendinizi. Üç gün her sabah farklı bir yer mi denesek, yol üzerinde bir yerde mi yesek desek de kahvaltı için koşturarak buraya geldik. ;) Ege otlu, zeytinli ve çikolatalı olanlar favorim. Boyoz istemezseniz gevrek verelim size? ;)


İzmir'de üç gece kalsak da turist tadında gezmek için sadece bir tam günümüz vardı. O gün de turistliğin tüm gereklerini yerine getirdik doğrusu. 26,000 adım atarak haşat olduk biraz ama çok da keyifli gezdik. Kahvaltı sonrasında yürüyerek Konak'a doğru giderken yol üstünde Arkas Sanat Merkezi'ne uğrayıp nefis bir Türk izlenimcileri sergisini bile gezdik arada. Renk, Işık, Titreşim sergisi 27 Temmuz'a kadar görülebilir. Yolu düşenlerin aklında olsun mutlaka.

Buradan Saat Kulesi ve bana Eminönü sokaklarını anımsatan Kemeraltı Çarşısı'na doğru yol boyu yürümeye devam ederken bir Chelsea Market ya da Covent Garden havasında olabilecek yapısına rağmen oldukça sönük kalmış bir AVM olan Konak Pier'e de uğradık. Ancak kahve molası için Kemeraltı'ndaki Kızlarağası Hanı'nda kumda kahve içmeyi beklediğimiz için burada mola vermeden yolumuza devam ettik. Aslında öğlen söğüşü için bir kez daha Kemeraltı'na uğrayacaktık ama kahve ve yemek arası acıkma turu olarak bir de Tarihi Asansör Kulesi'ne yürüyelim dedik.



Şehir içi asansör fikriyle ilk kez tepelerle, yokuşlarla dolu Lizbon'daki Santa Justa Asansörü sayesinde tanışmıştım. Bu da aynı mantıkla 1907 yılında Musevi bir hayırsever olan Nesim Levi Bayraklıoğlu tarafından yaptırılmış. Tepeden İzmir'e bakmak ve Asansör'e çıkan sokaklardan biri olan Dario Moreno Sokağı'nı görmek için güzel bir durak. Bu arada Asansör'ün yapımında kullanılan tuğlaların Marsilya'dan getirilmiş olduğunu da eklemeden geçmeyeyim.


Ünlü sanatçı Dario Moreno'nun İzmir yıllarında yaşadığı ev bu sokakta olduğu için buraya  onun adı verilmiş. Girişte de bir büstü ve vasiyetinin İzmir ile ilgili kısmı duruyor. Gerçi ailesi vasiyetinin İzmir'e gömülmek kısmına pek saygı göstermemiş adamcağızın ve İsrail'de toprağa vermeyi tercih etmişler. Neyse, biz Asansör'ün tepesinden İzmir'e bakalım biraz da.


Evet, artık yeterince acıktık. Linkte bahsettiğim Kemeraltı'nda bulunan Hisarönü Söğüşçüsü Mustafa Usta'da söğüşümüzü yedikten sonra Gezi isimli vapura binip kendimizi Karşıyaka'ya atıyoruz. The Studio Pub'da buz gibi birer bira ile hararet giderirken de şehrin vapur isimlerinin bile ne kadar güzel ve özel olduğunu düşünüyoruz bir yandan. Gördüğüm ve duyduklarımdan bazıları şöyle: 1881-Atatürk, Prof. Dr. Aziz Sancar, Atilla İlhan, Soma 301, 9 Eylül ve Gezi. Ne tatlısınız!


Karşıyaka'da biraz soluklandıktan sonra çarşı içinden geçerek buraya geçme nedenimiz olan Latife Hanım Köşkü'ne geliyoruz. Mustafa Kemal Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın ömrünün son günlerini geçirdiği ve vefat ettiği bu köşkün odaları Nezihe Araz'ın "Mustafa Kemal'le 1000 Gün" kitabından ve diğer kaynaklardan alıntı hikayelerin de yardımıyla evdeki yaşantıyı canlandırmamıza yardımcı oluyor. Atatürk, Latife Hanım ve Zübeyde Hanım'ın birer balmumu heykelini de görebileceğiniz bu anı evinin bahçesinde de Atatürk ve Latife Hanım için dikilmiş selviler bulunuyor. Çok başarılı bulmadığım balmumu heykelleri siyaset dünyasının çok sevdiğim isimlerinden biri olan Yılmaz Büyükerşen yapmış bu arada.


Turist olarak bir güne bunları sığdırdık. Bunların dışında akşam üstü alışveriş, kordon boyu yürüyüş, bir-iki pub molası gibi ekstralarımız oldu tabi. ;) Gelelim akşam yemeklerine. Yani rakı-balık turlarına. Yoldan geldiğimiz günün gecesi burada yaşayan çok sevdiğimiz Zuhal Ablamız ve Meriç Abimiz ile Bostanlı'daki Ayvalık Balıkçısı'na gittik. Meze çeşitlerinden başımın döndüğünü söylemem gerek. Ah, burası cennet olmalı, dostum! Tabi ki her zaman olduğu gibi balığa sıra gelemedi. Ama yediğimiz her şey çok lezzetliydi. Sohbetten fotoğraf çekmeye bile sıra gelemeyeceğini tahmin edip en başta meze vitrinlerini çekmiştim. Bir de gecenin kapanış çayı faslında bir masa fotoğrafı almayı akıl ettik iyi ki. ;) Kesinlikle tavsiye ederim burayı. Kordon'da da bir şubeleri bulunuyor, aklınızda olsun.


İkinci İzmir akşamında ise herkesten methini duya duya meraktan çatlayarak gittiğim Deniz Restaurant'taydık. İsocum yıllar önce İzmir'e sık sık iş seyahati yaptığı dönemlerde buraya çok geldiği için meraktan çatlayan bendim. Güzel miydi => evet, çatlanacak kadar var mıymış => hayır. ;) Bu kısa özetle birlikte bozulmadan fotoğrafını çekebildiklerimden bazılarına bir göz atacak olursak; ot kavurma nefisti, başlangıç mezelerden aklımda kalan bir lezzet yoktu, şevketi bostanlı levrek sonrasında bir daha güzelim balıkların antin kuntin şeyler eklenmemiş olanlarını yemeye karar verdim (Egelilerden özür, otlarınıza değil lafım, ama şevketi bostan niree levrek nire şeklinde bir damak tadım var her türlü deniz ürününe torpil geçen), ara sıcak yediklerimizden "vay be!" dediğim bir şey yok, sufle nefisti. Yani bir Sur Balık ya da Bebek Balıkçısı değil bence. Eminim İzmir'de çok daha güzelleri vardır ama turistlik kısıtlı zamanda önce en çok duyulana gitmeyi gerektirir. ;)


Sözün özü; yemesiyle-içmesiyle, gezmesiyle-tozmasıyla İzmir'den çok keyif aldık doğrusu. Şimdiden "İsocum İzmir'deki şirketlere yatırım yapmayı düşünmez misiniz?" ya da "emeklilikte şu çiçekli balkonlu önünde palmiye olan binada oturmak ne keyifli olur, değil mi?" falan gibi spesifik çekim yasası cümleleri kurmaya ilk günden başladım. Gezinin son günlerinde ise nerede yaşayacağımıza, nerede bağımız, nerede yazlığımız, nerede çiftliğimiz olacağına bile kararımı vermiştim. ;) İşte bunlar hep Ege havasından, Ege'nin güzel insanlarından ve accık da damarlarda bol miktarda dolaşan rakıdan! ;)

Paris'e Son Tren

Ege turuna çıkmadan önce bitirdiğim harika bir romanı yazmak istiyorum bugün. Michele Zackheim'in Paris'e Son Tren adlı romanı Remzi Kitabevi'nden 2015 yılında çıkmış. Yazın Kaş'a sipariş ettiklerim arasındaydı ama okunmasına ancak sıra gelebildi. Yarı Yahudi bir Amerikalı kadın gazeteci olan Rose Manon'ın II. Dünya Savaşı patlamadan öncesinde Paris ve Berlin arasında geçen yıllarının öyküsü anlatılıyor. Hitler'in en çok Yahudilere karşı, ama aslında tüm azınlıklara ve ari ırk olmayanlara karşı zulüm ve baskısını iyice artırdığı yıllarda Amerikalı kimliği sayesinde son ana kadar çok zor şartlarda görevini yapmaya devam eden Rose, en son anda Berlin'den Paris'e kaçabilmeyi ve hatta kaçanları organize etmeyi de başarıyor. Ancak travmatik bir ilişkisi olan annesi pahasına arkasında kendisi için çok daha değerli olan kişileri bırakmak zorunda kalarak. 


Alıntılar

* "Ya benim davranışım? Öfkem beni bile şaşırtmıştı. Ben kendimi arıtıp, annemin bana olan davranışını Nevada'nın çıplak çölüne sürgüne yolladığımı sanıyordum. Şimdi annemin aynadaki aksi olup çıkmıştım. Öfkeme ışık tutulmuştu ve o yansımada nefret ettiğim her şeyin kusursuz bir kopyası olarak duruyordum."

* "İtiraf edeyim ki ben de sarhoşluktan bıkmıştım ama son vermem gereken sadece içmek değildi. Kendimi kandırma ve küçük görme konusunda adeta uzmanlaşmıştım. Kendimi sevmeyişim zamanla bir zırha dönüşmüştü. "Aptal kız" olmadığımı, hayata erkek gibi meydan okuyabileceğimi dünyaya bu yolla anlatıyordum."

Abwehr, o dönemlerde etkin olan Alman askeri istihbarat teşkilatıymış.

* "Bazıları yaşlılığın insanın dünyaya bakışını yumuşattığını söylerler. Aynı fikirde değilim. Şahsen şimdi dünyanın tutumunu daha net görüyor, öfkemi odaklayabiliyorum. Ne var ki entelektüel kavgaya girmeyi ve tartışmayı hâlâ sevsem de ateşim bir nebze soğudu diyebilirim. Artık eskisi kadar eleştirel değilim."

O kadar etkileyici ve sürükleyici bir roman ki elinizden bırakamıyorsunuz. Mutlaka okumalısınız. 

Ben şimdi Mamut Art Project'e kaçıyorum. 29 Nisan'a kadar devam ediyor ve genelde harika işler oluyor. Hafta sonu programı yaparken aklınızda olsun derim. 

İyi hafta sonları!

Söğüş Günlükleri ;)

Henüz fotoğrafları düzenlemekle uğraştığım için uzun uzun yazı yazamayacağıma göre minik bir söğüş günlüğü yapayım dedim sizlere. ;) Söğüş sevenlerdenseniz toplaşın yamacıma. Önce iki adet İstanbul favorimle başlıyorum. Beşiktaş Çarşı içindeki Baba Söğüş, söğüş krizimiz tuttuğunda gittiğimiz ilk durak. Hem lezzet hem temizlik hem de yakınlık anlamında bizim için on numara. 

Bu arada sakatatın her geçen gün aklandığı günlerde yaşadığımız için çok mutluyum, çünkü ben çocukluğumda bile anneanneme ayak paça yaptıran bir sakatat delisiyim. Dana dil, yürek, böbrek, ciğerin her türlüsü, işkembe çorbası ve İtalya'da denediğimiz parmesanlı ve domatesli o nefis yemeği (trippa) için işimi gücümü bırakıp koşa koşa masa başına gidebilirim. O yüzden "söğüş krizi" gerçekten var olan bir durumdur benim için. ;) 


Bir tek çocukluğumuzda yediğimiz beyin ile pek aram yoktur. Yani aklıma gelmez diyeyim. Ama Baba Söğüş'ün İzmir Söğüş tabağının içine biraz da ondan ekletip de diğerlerinin arasına karıştırmak feci bir lezzet kattığı için ona da asla hayır demem.  

Çukur Ciğerci ise Feriköy taraflarındaki duraklarımdan. İki üç masalık minicik ama tertemiz bir dükkan. Paça çorbası ve uykuluk da olan karışık kızartması inanılmaz lezzetli. Çorbanın içinde gelen parça ayağı Erol Taş gibi sıyırırken kapşon ve güneş gözlüğünden yardım alarak kimselere görünmemeye çalışın. :P Ama karizma düşünerek de bu nefis lezzetlerin hakkını vermeden çıkmayın oradan. 


Ve son olarak söğüşün merkezinden, İzmir'den sesleniyorum. Böylece Ege yazılarına da başlamış sayılır mıyım ki? ;) Kemeraltı Çarşısı'nda yer alan Hisarönü Söğüşçüsü Mustafa Usta'ya uğramadan İzmir'de söğüş yemiş sayılmazmışsınız diye duyduk ve attık kendimizi minik tahta masalarından birine. Dil, yanak ve beyinden oluşan karışık bir söğüş porsiyonunu iki kişi bölüştük bu kez. E napalım, sabah boyoz(lar)la başlayıp, akşam deniz ürünleriyle bitirince ara öğün niyetine bir öğle yemeği olması gerektiği için yeterince kendimizden geçemedik bu kez. ;) Nefis bir lezzetti ama, yolunuz İzmir'e düşerse mutlaka denemelisiniz.   


O zaman ben artık fotoğraflarımı düzenlemeye döneyim. Ege'nin çeşitli yerlerinde öyle güzel bir hafta geçirdik ki tadı damağımda, zihnimde ve fotoğraflarımda kaldı çünkü. Umarım size de bu güzellikleri yansıtabilirim. En kısa zamanda döneceğim aranıza.

Afiyetle kalın. :)

Kelebekler - Sarmaşık - The Beguiled

Tolga Karaçelik'in son filmi Kelebekler'i geçen hafta izleyip bayıldığımız için hemen ertesi günü de daha önceki filmlerinden biri olan Sarmaşık'ı indirerek hayranlığımızı ikiye katladık. Sırada Gişe Memuru var. Ve elbette bundan sonra yaptığı tüm filmler öncelikli izlenecekler listemizde olacak. Ama önce Kelebekler'den bahsedeyim birazcık, zira ben bu kadar güzel bir Türk filmi izlememiştim uzun zamandır. 

Sundance Film Festivali'nden Jüri Büyük Ödülü'nü kapıp gelmese biz bile bilmeyecekmişiz, ödülü kapıp geldiler yine de sadece 70 salonda gösterime girmiş film. Ne kadar yazık yahu! Bu neyin hesabı ya da ticareti onu da anlamıyorum, daha fazla tanıtım ve salonla çok sağlam gişesi de olur çünkü böyle bir filmin. Hani o "sıkıcı, anlaşılmaz sanat" kapsamına giren "festival filmlerinden" değil çünkü. Hatta aksine müthiş eğlenceli bir film. Bir garip aile komedisi denmiş ya, içine bir tutam absürtlük ve dram da katalım tanım eksik kalmasın. Ama öyle sulu dram değil, basbayağı en gerçekçisinden. Standart bir filmde bu tür bir konu dönüp dolaşıp "ama aile candır", "babadır ne de olsa, atadır affedilir", "kardeş gibisi var mı" gibi alt mesaj ve bağlamalarla bezenirdi eminim. Burada aslında çok trajik bir anne öyküsü, kopuk bir baba-çocuk ve kardeşler ilişkisi olmasına rağmen her şeyin olduğu gibi kabul görmesi en çok hoşuma giden şeylerden biri oldu. "Yaşatılan travma geçmez, iz bırakır, sen geçer gidersin, arada bir de su yüzüne çıktığında biraz fazla içersin" düşünceme çok uydu o açıdan. Oyuncular cuk oturmuş oynadıkları karakterlere, müthiş doğallar. Çok ufacık bir rolü olan muhtarın karısı bile harika bir seçim. Tuğçe Altuğ'un kopma sahnesi, patlayan tavuklar ve imam hatırladıkça patlayarak güldüklerimden. Kelebeklerin toplu ölümü etkileyici bir şekilde kullanılmış. Espriler, diyaloglar, dekorlar, aklınıza gelen her şey çok yerli yerinde. Harika bir iş çıkarmış Tolga Karaçelik, gerçekten gurur duyulası bir Türk filmi olmuş. Mutlaka izleyin.   


Sarmaşık da son derece etkileyici bir filmmiş bu arada. Konu itibariyle Kelebekler'den çok daha çatık kaşlı ve asık suratlı bir yapım, ama yine çok güzel kurgulanmış. Film bir yük gemisinde geçiyor ve sadece Sarmaşık adlı geminin mürettebatını oynayan erkek oyunculardan oluşan bir kadrosu var. Yani çok renkli ve canlı bir tempo beklememek gerek. Bir de armatör iflas edip gemiye açık denizde kilit vurulunca durum iyice iç karartıcı ve vahim bir hal alıyor. Gemiciler ve kaptanın denizin ortasında mahsur kalmalarının hikayesi içinde favorim hiyerarşik teröre ilk ve en deli fişek baş kaldıran Cenk rolüyle Nadir Sarıbacak oldu. Elbette anlatılan hikaye sadece bir geminin değil aynı zamanda koskoca bir ülkenin de boğucu ve korkutucu hikayesi olabilir. Yine nefis anlatılmış bir film. Durağan temposuna rağmen mutlaka izleyin derim.

*** 

Ay şimdi bu kadar güzel iki Türk filminden sonra mıy mıy mıy, dantel elbiseli, manastır dualı bir yabancı filme nasıl geçiş yapacağım ayol? ;) Yok ama o kadar da mıy mıy değil, korkmayın. 2017 yapımı Sofia Coppola filminin baş rol oyuncuları Nicole Kidman, Kirsten Dunst ve Colin Farrell. Sadece bu isimler için bile izlenir diyebileceğimiz filmlerden. Ve evet, yönetmen hanımımız Francis Ford Coppola'nın kızıymış - merak edip Google'layacaklara da mini bir hizmet sunmuş olayım. ;) Thomas Cullinan'ın romanından uyarlanan filmin daha önce uyarlanmışı için 1971 yapımı Clint Eastwood'lu olanına bakabilirsiniz. O uyarlama Kadın Affetmez diye çevrilmiş. Doğru bir çeviri olmasa da -filmin adı Aldatılmış/Aldanmış falan gibi bir anlama geliyor- filmi izleyince gayet uygun bir isim olduğunu göreceksiniz. (Yazarınız burada 32 diş gülen smiley kullanmıştır.;))  


Amerikan İç Savaşı sırasında yaralanan Kuzeyli bir düşman askeri, savaşta yakınlarını kaybetmiş  Güneyli kadınların ve kız çocuklarının olduğu bir okula yine orada yaşayan kızlardan biri tarafından getirilir. Kadınlar askeri iyileştirene kadar saklayıp sonra göndermeye karar verirler. Ama askerimiz de pek yakışıklıdır ve çeşitli yaş, boy ve pos gruplarındaki kadınların arasında tek bir tane yakışıklı erkek cennetvari bir ortam gibi görünse de aslında feci bir gerilim hattı oluşturmaktadır. Kısacası "Colinciim öyle kaşın gözün ayrı oynarsa, bu kadınlar gözünü oyar, k*çını kırıp oturturlar seni yerine." Ama keşke biraz erken uyarabilseymişim Colinciimi, zira bunu zor yoldan öğrenmek zorunda kalacak kendisi. Ee,ne demişler:  Kadın Affetmez! ;) Bol zamanınız olursa izleyin, diğerleri gibi koştura koştura zaman yaratıp izleyin demem ama. ;)

İyi seyirler şimdiden!

İçimdeki İstanbul Fotoğrafları ve Nar Çorbası

Geçen haftanın sergi turlarım içinde The Marmara Pera'nın sergi salonunda 31 Mayıs'a kadar devam edecek olan İçimdeki İstanbul Fotoğrafları sergisi de vardı. 40 Haramiler proje ekibinin Mario Levi'nin aynı adlı kitabından yola çıkarak oluşturduğu bu fotoğraf sergisinin küratörü ise Muammer Yanmaz. Sergiye katılan fotoğraf sanatçıları bu kitaptan seçtikleri bir paragrafın kendine göre fotoğraflarını çekmişler. O okuduklarının kendilerine ne ifade ettiğini kendi vizörlerinden aktarmaya çalışmışlar. Ve ortaya harika bir iş çıkmış. 



Yukarıda birkaç örnek görebilirsiniz. Acelesiz, kitap okur gibi, tadını çıkararak, büyük bir keyifle gezeceğinize eminim.

***

Kitap gibi bir serginin üstüne bir de nefis bir kitap önerisinde bulunayım o zaman. İran hikayelerine bayılırım, ama bu kez İran'da geçen değil, üç İranlı kız kardeşin İrlanda'da geçen tutunma hikayesi var elimizde. Genç yaşında İrlanda'da akıl sağlığını yitirmiş ve yalnız bir şekilde trajik bir ölümle hayata veda eden genç yazar Marsha Mehran'ın 20 ülkede basılan romanı Nar Çorbası'ndan bahsediyorum. Ruhun Gıdası Kitaplar'dan yayınlanan bu güzel romanı okuduktan sonra henüz otuzuna gelmeden bunu yazan Marsha Mehran'ın büyük bir kayıp olduğunu ve büyük olasılıkla yaşasaydı çok daha güzel hikayelerle bizi buluşturabileceğini düşündüm.  


Marjan, Bahar ve Layla adlı üç kız kardeş devrim öncesi, çok doğru bir zamanlamayla kendilerini ülkeden atıp önce İngiltere, sonra İrlanda'nın küçük bir kasabası olan Ballinacroagh'da yeni bir hayata başlıyorlar. Bin bir zorlukla geçimlerini sağlamak için Babylon Kafe'yi açarak geleneksel İran yemekleri yapıyorlar. O egzotik baharatların, kuzu etli yemeklerin, çilavın, kızarmış tatlıların ve yasemin çayının sokağa taşan kokuları kasaba halkının bir kısmını kendine hayran bıraksa da onları çok da hoş karşılamayan bir grup daha bulunuyor. Onca badire atlatıp geldikleri bu küçük kasabada onları dışlamaya çalışan insanlar mı, yoksa bu zeki, becerikli ve güzel üçlü mü mücadelenin kazananı olur, ne dersiniz? Güzel bir roman, okumanızı öneririm. 

İyi haftalar hepimize.

Arter'de Boş Ev ve Ada

Cuma akşam Beyoğlu'nda kardeşimin ofis açılış partisi programı belli olunca biraz erken gidip öncesinde aklımdaki iki sergi durağını gezeyim dedim. İlk durak tabi ki Arter oldu, ama bu kez illa gidip görün diyeceğim bir sergi yok açıkçası. Tamam, burası bir modern sanat galerisi de bu kadar moderni ve minimalisti ve aşmışı bana gerçekten çok fazla geliyor. ;) 

Yine de kısaca bahsedecek olursam sergi alanının iki katı Can Aytekin'in Boş Ev sergisine ayrılmış. 2011-18 yılları arasındaki en yeni çalışmalarından oluşan Boş Ev serisi sergiye de adını vermiş. Can Aytekin, zemin katta yer alan boş ev maketinde dedesinin tasarladığı ve İstinye'de inşa ettiği evden yola çıkmış. Evin boşluğu ve resimlerde çizilen bölümlerin tanımsızlığı izleyicinin zihninde yer etmiş evlerle bağdaştırılan düşleri ve anıları davet ediyormuş. 


Bir üst katta ise sanatçının 2005'ten bu yana ürettiği "Tapınak Resimleri", "Kaya Resimleri" ve "Bahçe Resimleri" serilerinden çalışmalar yer alıyor. Üst sıra Tapınak Resimleri serisinden mesela. Solda bir tapınağın kendisini görürken, sağda ise Kariye Müzesi'ndeki "Zengin Adam ile Fakir Lazarus" freskinden esinlenerek yapılmış Cehennemde Yanan Zengin Adam'ı görüyorsunuz. Alt sırada ise solda Mors alfabesiyle yazılmış Can Aytekin ismi  bulunuyor. Bu çalışma hem bir mezar taşını çağrıştırıyor hem de akla On Emir'i getiriyor. Yanında ise bahçe tasviri var. 


Sergi alanının en üst katında ise Ali Mahmut Demirel'in Ada sergisi yer alıyor. Bu sergi tamamen video çalışmalarından oluşan bir sergi. Hortum, Kuyu, İskele ve Fabrika isimli video çalışmaları arasında en sever gibi olduklarım Hortum ve İskele oldu. Kendilerine karşı bir nevi bir şeyler hissedebildiğim ve beyin kıvrımlarımı bir tık harekete geçirebilen iki çalışma olduğundan olsa gerek. Zaten bir nükleer enerji mühendisi ve mimarın uçmuş beyninin ne demek istediğini tam anlamıyla anlayabilmek hayal olur ancak, değil mi? ;)

Sonuçta anladınız siz beni. İlla gidiyorsanız gidin, sorumluluk kabul etmem. ;) 

Son İzlediklerim

Filmleri ihmal etmişim bu aralar. O zaman önce roman gibi, tiyatro gibi, İstanbul gibi, aşk gibi bir film olan Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku'dan bahsedeyim. Erdal Beşikçioğlu ve Sezin Akbaşoğulları'nın baş rolleri paylaştığı aynı adlı İlhami Algör romanından uyarlanan şahane bir film bu. Romanı okuyanlar belki beğenmez, ama ben okumadığım için uyarlama başarısı konusunda yorum yapamayacağım. Yine de başlı başına güzel bir film. Arif ve Müzeyyen karakterleri için daha uygun iki oyuncu düşünemiyorum. Bu kadar mı cuk oturmuş tipler olur. Filmde elbette bir aşk hikayesi var. Nedensiz bir şekilde kadının gidişiyle biten, ama erkeğin kafasında bitemeyen, hatta kendini ve aradığı kadının nasıl bir kadın olduğunu daha fazla sorgulamasına neden olan bir aşk bu. Hem aşk hem film anlamında alışılageldik olmayan, iç seslerle ve kafa baloncuklarıyla dolu değişik bir şey çıkmış ortaya. Ben sevdim doğrusu.   


Sırada Dalida var. 2016 yapımı Lisa Azuelos filminde bir zamanların müzik ikonlarından Dalida'nın öz yaşam öyküsü anlatılıyor. Bu ismi ve hikayesini bu filmle birlikte duymama rağmen çok severek izledim ve etkilendim. Kahire'de doğan, ama 20'li yaşlarından itibaren Fransa'da yaşayan Mısır asıllı İtalyan bir ailenin kızı Dalida. Asıl adı Yolanda Christina Gigliotti. Yaşadığı fırtınalı hayat, aşkları, çoğu o aşklardan doğan ve birçoğu da kulağımıza tanıdık gelen şarkıları, aldığı ödüller ve 54 yaşında "Hayat benim için katlanılmaz hale geldi. Özür dilerim." notuyla intihar edişi... Nispeten kısa bir ömre sığdırılan çok renkli, çok canlı görünen ama çok da eksikleri olan bir yaşam. Dönem kostümleri, dekorları nefisti bu arada. Dalida'yı canlandıran Sveva Alviti'ye de bayıldım. İlginç bir hikaye, izleyin derim. 


Kaybedenler Kulübü'nün ilk filmine öyle böyle bayılmamıştım. Yazısı burada, buyrunuz. Kaybedenler Kulübü Yolda'da ise öyle böyle sıkılmadım. Nejat İşler her şeyi kurtarır benim gözümde ama bu sefer o bile yeterli olamadı. Bezgin çevirmeni oynayan Rıza Kocaoğlu da öyle. Canınızı motorla Ege'ye inmek istetebilecek türden manzaralara ve deniz kenarında tahta masalarda içilen rakılara ev sahipliği yapması dışında oldukça zorlama bir film olmuş bana göre. O yaş grubunun ergen gibi takılmasının iticiliğine de hiç gelmiyorum bak, hayat tarzlarına karışmayız biz! ;P Ama olmuyor evladım ya. 55 yaşında hala her gün hatun düşürmeye çalışalım, alkolikliğin dibine vuralım, dünya bir tarafımızda ahiret bir tarafımızda yaşayalım havaları hiç de rock'n roll ruhu ve carpe diem felsefesi cool'luğunda ve keyfinde değil hani. Pöff, müziğinden senaryosuna, diyaloglardan başrol kadın oyuncusuna kadar bir sürü şeyini ciddi sevmedim yani, o yüzden uzatmayayım. İsterseniz izleyin.


Methini çok duyduğum Loveless -yani Sevgisiz- filmini de izledim geçen hafta. Leviathan filmini de yönetmiş olan ünlü Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev'in son filmi bu. Rus toplumunun ve aile yapısının bir eleştirisi olarak da düşünülebilecek son derece gerçekçi ve iç sıkıcı bir film. Yani güzel anlamda iç sıkıcı çünkü gerçekten 12 yaşındaki Alyosha'nın içinde bulunduğu o sevgisizliğin had safhada hissedildiği aile ortamı ancak bu kadar az, öz ve gerçek anlatılabilirdi. O kadar ki boşanmak üzere olan annesi ve babası çocuklarının eve gelmediğini bile iki gün sonra fark edip polise haber veriyorlar! Ama Instagram hesaplarını güncellemeyi, yeni sevgilileriyle sevişmeyi, muhafazakar iş yerine boşanma durumunu nasıl çaktırmam diye düşünmeyi ve içinde asla çocuklarının yer almadığı yeni hayatlarını planlamaya devam etmek için bol bol zamanları ve dikkatleri var. İnsanın içini acıtan, ailenin ve anne-babalığın sorumluluğunu ve herkese göre olmadığını vurgulayan bir film. En İyi Yabancı Film dalında bu yılki Oscar'a aday olup kazanamasa da gönlümüzün kazananı oldu diyebiliriz. 


Merak ettiğim bir sürü film var bu aralar, ama neden bilmem film izleme sıklığımız azaldı. İsocum'un seyahat sıklığının artması ve Netflix bu durumun baş sorumlusu bence. Yine de elimizden geldiğince takibe devam.

Size de iyi seyirler. 

Elia ile Yolculuk

Elia Kazan hakkında ismi ve Türk asıllı bir yönetmen olması dışında hiçbir şeyini bilmediğim halde Zülfü Livaneli yazdığı için bu kitabı okudum. Zülfü Livaneli sanırım kendisine karşı derin bir muhabbet duygusu beslediği için duygusal bir anlatımla söz etmiş ünlü yönetmenden. Oysa ki o "Anadolu gülüşü" olarak adlandırdığı gülüşün "işini bilirlik hınzırlığı" olduğu pek net anlaşılıyor adamın karakterinden. ;) 

Yaptığı işler ne kadar başarılı olursa olsun McCarthy komisyonu soruşturmasında komünist arkadaşlarını ele vermiş olması saygı duyulası bir karakter olmasının önünde büyük bir engel bana göre. Ömür boyu bunun vicdan azabını çekmiş olsa da -ki ne kadar çekerse azdır- sonuçta ideallerini, arkadaşlarını, yola birlikte çıktığı insanları yarı yolda bırakan biri olarak anılmayı hak etmiş biri. Yaşlılıkta -hatta giderayak- çekilen vicdan azapları bana göre değil. Zamanında bunu yaşayıp, o vicdan azabından kurtulacak bir şeyler yapabiliyorsan -hem kendin, hem de haksızlık ettiğin kişiler için- o zaman saygıya değersindir.


Tabi ki bunlar benim düşüncelerim. Yoksa Marlon Brando, Anthony Quinn gibi sanatçıları sinemaya kazandıran, bir dönem Marilyn Monroe ile aşk yaşayan, Robert de Niro ve Martin Scorsese'nin kendisine evlat gibi davrandığı, yaşam boyu onur Oscar'ı dahil üç Oscar alan bir sinema adamının genel anlamda hayattaki başarısını eleştirmek/sorgulamak bana düşmez.  Yine kitapta okuduğum bir Tennessee Williams alıntısını da tam burada paylaşmak yerinde olur: "Dünyada iyi insan, kötü insan diye bir şey yoktur. Herkes birbirini kendi egosunun çatlaklarından izler, hayat bir yanlış anlamalar bütünüdür."

Son yıllarında, yorgun bünyesini ta Amerika'dan kaldırıp Kayseri'de ana-baba toprağına getirmeyi beceren ve ailesiyle ilgili de içinde pek çok yara ve hesaplaşma duygusu barındıran bu yaşlı adamın üzüntü ile ilgili öğüdü de kayda değer. "Sakın ola hiçbir şey için üzülme ama bol bol kız, öfkelen, dövüş, savaş, küfret ama üzülme. İnsanı üzüntü çürütür.Zülfü Livaneli üzüntü-acıma-yazıklanma-pişman olma gibi kavramlara çok yabancı olarak tanımladığı Elia Kazan'ı bir savaşçı olarak nitelendirmiş. Bense üzüntü ile ilgili söylediklerine bir derece katılsam da daha çok bencil-duyarsız-uzak bir karakter olduğunu düşündüm okurken. 

Kitaptan bir alıntı  da rakıyla ilgili olsun: "Türkler ve Yunanlılar rakıyı efkarlanmak ya da efkar dağıtmak için içerlerdi. Efkâr, fikirler demek ama bizlere göre fazla fikir üzüntü anlamına geldiğinden, bazen hüznün dibine vurmak, bazen de bu etkiden kurtulmak için rakıya sarılırız." O zaman caanım Yunanistan'a selam olsun diye alakasız bir şekilde kapatayım bu yazıyı. ;)

Kitabı da illa okuyun demem, ama neticede 114 sayfalık bir çıtır çerez, hani Livaneli hatrı var falan derseniz, siz bilirsiniz. Ayrıca kitap boyunca yer alan M.K. Perker illüstrasyonlarına da bayıldığımı söylemem gerek. Onun hatrına da da okuyabilirsiniz bak kitabı. ;)

Sergi Haberi: Hasar Katsayısı @Krank Art Gallery

ÖZGE ENGİNÖZ “HASAR KATSAYISI / DAMAGE MULTIPLE”
29 Mart 2018  – 05 Mayıs 2018

KRANK Art Gallery, Özge Enginöz’ün “Hasar Katsayısı / Damage Multiple” adlı solo projesine ev sahipliği yapıyor. Sergi, günümüzün temel problemlerinden “hasar” kavramına, sanatçının çeşitli ilişki biçimlerini irdeleyen interdisipliner çalışmalarıyla odaklanıyor.
“Hasar, günümüz insanının temel problemlerinden biri bir bakıma. Yeryüzüne ilk adımı atar atmaz başlıyor. Evde, sokakta, iş yerinde bireyi sarmalayan şiddet, hızlı bir duyarsızlaşma süreci ile bireyin ve toplumun ‘’hasar katsayısını’’ arttırıyor. Çoğu zaman kendimizde başlayan bu ‘’yolculuk’’ kendimizden ötekine giderken hasar verici özelliğini de yanında götürmeyi ihmal etmiyor!” 
En genel tanımıyla doğanın veya doğal olmayan olayların yol açtığı bir durum olan hasar, belirli ilişki biçimlerinde de karşımıza çıkan bir kavram. Özellikle insan ilişkileri ve kaynaklara olana bağımlılığımızda yüksek etkili sonuçlara yol açan bir özelliğe sahip. Kavram, Özge Enginöz’ün çalışmalarına interdisipliner üretim anlayışıyla ve çoklu doğasıyla yansıyor.


Projenin çekirdeğini Enginöz’ün sanatçı Bernhard Cella tarafından düzenlenen “Matbu Bir Mekan Olarak Kitap” atölyesinde ürettiği eser oluşturuyor. “Aşk, Hasar, Kusur’’ adlı (aynı zamanda nesne-kitap) olan eser, rastgele seçilmiş İbn-i Sina’nın “Aşkın Mahiyeti Hakkında Risale”sinde geçen Zarif ve yiğit kimselerin güzel yüzlere karşı duydukları aşkın anlatılması” alıntısıyla ve sahaflardan toplanmış buluntu fotoğraflarla şekilleniyor. İç bölümde yer alan hasar grafiği ise güçlü ve basit bir unsur olan ateşle bağlantılı. Kitaba eşlik eden videoyla kitabın ateşlenme anına tanıklık ediliyor.
Yapmanın Ölçülebilir Evrenini Terk Etmek
Sergide büyük boyutlu tuval yorumları veya gerçek malzeme kullanımıyla Doğanın minör sembolleri olarak karşımıza çıkan ağaç imgeleri, modern dünyanın kaynaklarla zarar görme katsayısı yüksek ilişkilerine göndermeler taşıyor. Simbiyotik (ortak yaşam) döngülerde okunabilecek bu karşılıklı yapılar ise Enginöz’ün özellikle kav mantarları ile yaptığı işinde somutlaşıyor. Üstünde yaşadığı ağaca çürüme yoluyla zarar verse de onların ölümünden sonra bile yaşamaya devam eden kav mantarları uygarlık tarihinde, içinde kor taşınabilen ve tıpta kanama durdurucu olarak kullanılan önemli bir bitki. Sanatçı mantarların içinde kor taşınabilmesi özelliğine odaklanarak yaptığı yerleştirmesinde, doğal malzemeyi doğal olmayan beton bloklarla sunarak yaşam biçimlerimizin çevremizde yol açtığı tahribatı görselleştiriyor.
Öte yandan aşkın kendisi de yaşam için gerekli fakat “öteki” ne duyulan şiddetiyle yakıcı olarak yani çifte doğasıyla var olabilen bir ilişki biçimi. Böylece karşılıklı etkileşimi aşk içinde de gözlemlenebilen “hasar” bir tür ortak yaşantı referansını kazanıyorken, sonuçta yıkıcı olduğu kadar yapıcı bir işlev de üstlenebiliyor.
Hasar Katsayısı / Damage Multiple  05 Mayıs’a kadar Krank Art Gallery’de görülebilir.
İyi haftalar!

Kendine Has Sergi

En sevdiğim Türk birası Bomonti'nin Kendine Has Sergi'sini görmesem olmazdı. Semte adını veren Bomonti Bira Fabrikası'nın dününün ve bugünün anlatıldığı ve Deniz Müzesi'nin en alt katında yer alan sergiyi ücretsiz gezebiliyorsunuz.  O dönemin sosyal yaşamını da şekillendiren  ve adeta Almanya'daki biergarten'lar tadında görünen bira bahçelerinde çekilmiş fotoğraflara baktıkça bir of çekebilirsiniz. Bugün serginin haberini veren Hürriyet'te "bira" kelimesi kullanılmıyor, öyle düşünün yani. Üstelik bu daha Demirören grubuna satışı gerçekleşmeden önceki durum. Aman neyse, ben artık ülkeyi kafamda bitirmiş, kendime has bir yaşam sürüyordum, değil mi,  boş vereyim bunları. 


Türkiye'nin önde gelen koleksiyonerlerinden Mert Sandalcı'nın müzayedelerden, sahaflardan, ilgili kişilerden topladığı pek çok resim, bardak, bardak altlığı, levha, bilet, vs gibi eşyalar bir süre sonra Anadolu Efes tarafından satın alınmış.Burçak Madran'ın küratörlüğünü yaptığı sergiyi 12 Nisan'a kadar gezebilirsiniz.  


Gördüklerinizin dışında anılar ve hikayelerin anlatıldığı videolar ve ses kayıtları da var. Ayrıca bira bahçesi gibi düzenlenmiş bir alanda dönem giysileriyle fotoğraf çektirebileceğiniz bir bölüm bulunuyor. Tam Instagram'lık yani, koşuuun! ;)


İştahsızlara, kansızlara, süt veren annelere çok iyi gelen malt hülasasını her eczanede bulabiliyormuşsunuz mesela o dönem. 


Ya da Bomonti Bahçeleri'nde Safiye Ayla'yı dinlemek nasıl olurdu, bir düşünsenize. 1890'larda başlayan Bomonti Fabrika'nın öyküsü 2018'de yeni bira çeşitleriyle devam etse de hiçbir şeyin eski tadının olmadığının ne yazık ki farkındayız. 


Yanlış dönemde yaşıyorum galiba, hissi uyandıran bu sergiyi 12 Nisan'a kadar gezmeyi unutmayın olur mu? Bira bahçesi tadında olmasa da Beşiktaş'ta nefis pub'lar var, çıkışta birer Bomonti içersiniz artık üstüne. ;)

İyi hafta sonları!