İstanbul'da Deniz Sefası

Evet, şu an inanması çok güç biliyorum ama bir zamanlar - hem de çok da uzak olmayan bir zamanlar- İstanbul'un her yerinden denize girilebiliyormuş. İstanbul sahilleri önce denizin üstünde etrafı kapalı kulübelere benzeyen, kadın-erkek ayrı kullanımı olan deniz hamamlarıyla, daha sonra kadınlı erkekli, mayolarla denize girilebilen plajlarla dolmuş. Hani şimdi Barselona'da falan şıpıdık terlikle, bikini üstü şortla metroya binip şehrin içindeki Barceloneta plajına inenlere imreniyoruz ya, işte bir zamanlar bu şehirde benzer deneyimler yaşanıyormuş. Bir kez daha yanlış zamanda yanlış yerdeyim, diye düşünmemi sağlayan bir sergi ile karşınızdayım sevgili okur - üstelik iki yanlıştan biri bile doğru olsa kurtarırmış diye düşünmeden edemiyorum. ;)

Neyse, bahsettiğim sergi Pera Müzesi'ndeki İstanbulda Deniz Sefası sergisi. Gelin gezmeye başlayalım. 


19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren henüz modernleşmemiş ama denizin şifasından yararlanmayı da isteyen İstanbulluların bulduğu deniz hamamı çözümü aşağıdaki gibi bir şeymiş. Galata Köprüsü'nün üstünde bile bulunan bu hamamlara bildiğiniz hamama gider gibi peştemaller, takunyalarla falan gidiliyormuş. Ayol, çok yaşayın e mi? Bir avuç yere tıkılıp kendi nefeslerinden hamam yapmışlar koskoca deniz varken. ;) 


Neyse ki, sonrasında Cumhuriyet ve laik toplum anlayışı ile birlikte modern plajlara geçiş, mayolarla ve hep birlikte medeni bir şekilde sahillerden yararlanma süreci başlamış. İstanbul'a gelen Rus göçmenlerin de plaj modasının gelişmesinde büyük etkileri olduğu görülüyor. Modern yaşamla ilgili her konuda kendi hayat tarzıyla da öncülük eden Atam olmadan elbette İstanbul'da Deniz Sefası eksik kalırdı. Florya Köşkü'nde kaldığı dönemlerde hem bol bol denize giren hem de kürek çekerek sporunu ihmal etmeyen bir Atatürk kimde var, sorarım size. Sol alt köşede de İsmet İnönü'nün mayosu ve bornozu bulunuyor. Dekor olarak kumların üstünde duran metal tekne de meşhur Çilingoz gazozlarını buzların içinde bekletmek için kullanılırmış. 


Moda, Kalamış, Fenerbahçe gibi seçkin semtlerin plajları da dönemin en güzel plajlarındanmış. Yelken yarışları ve Moda Deniz Kulübü'nün ortaya çıkışı buralarda ortaya çıkmış. İstanbul'un adeta su sporları merkeziymiş buralar. Dönemin Moda'da yaşayan kadın ressamlarından Melek Celal Sofu'nun o zamanların plajlarını anlattığı bir tablosu ve kendi fotoğrafı var aşağıda. 


Dönemin dergi kapakları ve Milli Piyango yaz dönemi biletleri de plaj furyasından etkilenmiş haliyle.  


1940'lar ve 80'ler arasında yaşanan demografik devrim ile birlikte hızla artan nüfus, kırsaldan kentlere göç ve betonlaşma nedeniyle 1960'lı yıllarda plaj kültürü ne yazık ki yok olmuş. 15 milyona yükselen İstanbul nüfusu karalarla birlikte denizlerin de binalarla ve asfaltla işgal edilmesine neden olmuş. Şehir içi denizlerde hem alan kalmadığından hem de kirlilik riskli bir hal almaya başladığından dolayı artık deniz sefası "yazlık" yerlerde yaşanmaya başlanmış. Kısacası medeniyet ve gelişme adı altında kendimizi betona gömüp en medeni ve gelişmiş şehirlilik hallerimizden birinden daha vazgeçmişiz. Aah ah!

26 Ağustos'a kadar bu güzel sergiyi görmenizi öneririm. İçinizi açacak birçok fotoğraf, video, resim, dergi ve daha pek çok şey sizleri bekliyor. Şimdiden iyi gezmeler. 

Dünyanın Bir Ucuna Uzanan Gerçek Bir Hikaye...

''Daha iyi bir yolculuğa” ilkesiyle hareket eden Shell, dünyanın dört bir yanındaki istasyonlarıyla yolu Shell’den geçen gerçek hikayelere ev sahipliği yapmaya devam ediyor. Reklam filmine konu olan hikayede ise, 15 yıllık kariyerlerini bir anda bırakan üç beyaz yakalı gencin hayallerini gerçekleştirmek için bir araya gelişi ve Mototrio isimli grubun kuruluşu anlatılıyor. Grubu kuran gençler önce Türkiye’yi, sonra dünyayı geziyorlar. Şu an Kolombiya’da olan ekip, Shell’in verimli yakıtlarıyla daha iyi bir yolculuk deneyimi yaşamaya yeni rotasında devam ediyor.

                                          

Bir boomads advertorial içeriğidir.

7 Günah - Bir Bürokratın 24 Saati

Beyoğlu'na gitmişken Yapı Kredi Kültür'e uğramadan geçmeyeyim diyerek girip, hayran kalarak çıktığım bir sergiden bahsedeceğim size bugün. Daha öncesinde bilmediğim bir isim olan Cemal Erez'in iki ayrı temaya ait tablolarına bayıldım. İlk tema Bir Bürokratın 24 Saati olarak belirlenmiş. Adı üstünde buradaki resimler bir bürokratın toplantıda, kokteylde, metresiyle buluşmasında, Tanrı katında, uykusunda rüya görürken ve bunun gibi değişik hallerdeki fiziksel ve ruhsal dünyasını betimliyorlar. Mesela aşağıda ortada bürokratın "Acil Toplantı" halini, sağda ise "Uyku" halini görüyorsunuz. 


Tanrı'nın Huzurunda ve Metres de favorilerim arasında. Cemal Erez bu seriyi 2002-2010 yılları arasında Paris İstanbul arası yolculukları sırasında eskizler halinde tasarlamış. Daha sonra ise İstanbul'daki atölyesinde üç yıl içinde tabloları tamamlamış. 

.
7 Günah serisi ise insanlığın burjuva hallerini ele alıyor. Günah kavramını dinsel bağlamından ayrıştırarak insanın mülkiyet etrafında kurulmuş tarihsel durumunun izlerini sürüyor. Şehvet, cimrilik, tembellik, oburluk, kıskançlık, kibir ve öfke günahlarını temsilen yaptığı tablolar olağanüstü güzel. Aşağıya sadece iki tanesini bırakıyorum ki geri kalanlarını kendiniz gidip görün diye. ;)

 Oburluk

Kibir

Sırada yine Beyoğlu'ndan bir sergi olacak. Bu sefer şehir hayatı içinde sayfiye hayatının da yaşandığı dönemlere gidip yazı da iyice özleyeceğiz. Ama öncesinde daha erken bitecek olan bu serginin tarihlerini vereyim size ki ona göre planlamanızı yapın. Evet, YKY'deki bu sergileri görmek için son tarih 14 Haziran. Yani bayram tatili falan için bir yerlere dağılmadan önce, bu hafta sonu görebilirsiniz bence, ne dersiniz? ;)

İyi gezmeler. 

Hediye Fikirleri

Uzun zamandır alışveriş kategorisine bir şey yazmamışım. Hımm, alışveriş yapmaya pek de bayılmadığımdan olabilir mi acaba? Evet, olabilir. ;) Ama el emeği, tasarım ya da yaratıcı fikirleri görmeye de almaya da bayılırım. İşte son zamanlarda o kapsamda gördüklerimden bazı seçmeler. 

İlk ikisi bu yılki Tasarım Tomtom Sokakta etkinliği sırasında alışveriş stantlarını gezerken gördüklerimden. Nihi'nin "içimizdeki çocuk"u ortaya çıkaran karakterlerine bayıldım. Kitap kurdu, kedi sever, sadece "cool", gezgin, yüzücü, çikolata sever, hayalperest, papatya aşığı, vs gibi onlarca farklı karakter çiziminin basılı olduğu tişörtler, sweatshirtler, ev elbisesi, plaj elbisesi, bez çantalar gibi yüzünüzü güldürecek çok tatlı ürünleri var Nihi'nin. Stantta seçenekler sınırlıydı doğal olarak, asıl çeşitlerin tamamını web sitesinde bulabilirsiniz. 


Stantlarda gördüğüm ikinci favorim ise Art'n Smile adıyla oluşturulmuş mühürler oldu. Ne kadar güzel bir fikir, harika bir hediye seçeneği aynı zamanda - ki bana da tam da o gün hediye edildi arkadaşım tarafından, kıh kıh. ;) Benim hediyem adımın baş harfi ve kedili üçlü setten oluşuyor. Kitaplarıma mührümü basmaya başladım bile. Siz de kitaplarınıza, hâlâ yazıyor musunuz bilmem ama günlüklerinize veya mektuplarınıza, hediye kartlarınıza ve aklınıza gelebilecek daha pek çok yere mührünüzü basmak isterseniz adres burası.  


Son keşif ise amigurumi  dünyasından. Benim bebek ya da oyuncak merakım yoktur, ama annem tam bir bebek delisidir. Yurt dışı tatillerinden bile bebekler alarak döner. Eh yeni moda amigurumi bebeklerinden de geri kalacak değildi herhalde. Son Ankara ziyaretimde kayınvalidemin arkadaşı ve çok tatlı bir enerjisi olan Gülgün Hanım'ın evine giderek yaptığı bebekleri ve diğer pek çok şeyi (çantalar, örgüler, örtüler, vs) görüp bayıldığımı söyleyince hemen fotoğraflar aracılığıyla seçti kendisine iki tane. Gülgün Hanım'ı etsy ve zet.com'da da görebiliriz bir süre sonra. O zamana kadar kendisine Instagram hesabından ulaşabilirsiniz. En son sol alt köşedeki Ayçiçek Kız'ı yapıyordu, benden söylemesi. Yani gördüklerinizin dışında yolladığınız fotoğraflara da vücut buldurabilen maharetli ellere sahip kendisi.  


Yaşasın yaratıcı insanlar, yaratıcı fikirler! Ayrıca yaşasın yaratıcı tasarımları destekleyen alışveriş severler! ;)

İyi hafta sonları!

Eski Foça

Bugün yine yaklaşık bir ay öncesine, yani 21-22 Nisan'a dönüyoruz. Ve Ege turumuzun son durağı olan Eski Foça'ya, bizimkilerin oradaki evine kendimizi atıyoruz. Burayı hep çok az sayıda insanın, açık kafe ve restoranın olduğu, minicik bir sahil kasabası olarak hayal etmiştim. Hatta Karaburun benzeri bir yer çıkacak diye düşünmüştüm. Ama Foça beni çok şaşırttı doğrusu. Yaz-kış yaşanabilecek kadar çok alternatifli bu güzel kasabanın neden birçok insanın emeklilik hayallerini süslediğini anlayabiliyorum artık. Gelin önce birbirinden güzel, o renkli panjurlu taş evlerine bir göz atalım. Zaten bana taş evlerle dolu ara sokaklar verin ve beni unutun! ;)



Merkezin sahil şeridini ise Kale  tam ortada kalacak şekilde Büyükdeniz ve Küçükdeniz olarak ayırmışlar. Boydan boya sabah ya da akşam yürüyüşü yapabileceğiniz, kesintisiz ve düz ayak, nefis bir sahil şeridi var buranın. Kaş'ın yokuşlarına, kayalarına alışkın bir tip olarak biraz bu düz ayaklık durumuna özenmiş olabilirim. ;) Küçükdeniz adı verilen koy tipik bir Ege balıkçı kasabasının sahili görüntüsü veriyor yine. Sahil boyunca sıralanmış balıkçı takaları, deniz ürünleri restoranları ve kafelerle dolu. Yine Kaş'tan sonra deniz ürünleri anlamında da bayıldığım bir yer oldu burası. Balıkçı tezgahlarını gezince bile anlıyorsunuz restoranlarda sizi nelerin beklediğini. 


Denizin rengi olağanüstü. Temizliği dışarıdan bakınca bile belli oluyor. Yol boyunca merkezin her yerinden denize girmek mümkün. Ama ben şezlong ve şemsiye isterim, yanıma buz gibi biramı söyleyeyim, uzun uzun yatıp kitabımı okuyayım derseniz daha rahat edebileceğiniz bir sürü plaj işletmesi de bulunuyor araba/dolmuş mesafesinde. Ha tabi "öyle dışarıdan bakıp denizin rengi güzel demekle olmuyor, buyurun sizi önden alalım, bir de denizin içindeyken yorumlarınızı duyalım," derseniz onun için ciddi bir cengaverlik gerekiyormuş biz Akdeniz'e alışkın bünyeler için. Ağustos ayında bir deneme yapmayı planlıyorum ama başarılı olamayabilirim, şimdiden söyleyeyim. Çünkü denizde üşümeye hiç tahammülüm yok! ;) Ama tabi ki Akdeniz foklarına selam vermek ve Siren Kayalıklarını görmek için bile gelmeye değer yazın. 


Nisan'da doğal olarak hiçbir plaj işletmesi açılmadığı için her yer boştu, ama yine de arabayla Yeni Foça'ya kadar giderken gördüğümüz plajlarına bayıldık. Girintili çıkıntılı doğasıyla bana Kaş ve çevresini de andırdı. Club Med'in de yeniden açılacağı söyleniyor bu arada, ne derece doğru ülkenin bu halindeyken bilmiyorum ama güzel haber bana göre.  Yeni Foça ile ilgili çok yazacak bir şey bulamadım. Yazlık evlerin yoğun olduğu kocaman bir koy gibi düşünün. Yeme içme yerleri biraz daha ehven. Tarihi ve karakteristik dokusu yok. Dolayısıyla yeni olan birçok şey gibi eskinin yanında bahsedilmeye değmezlerden. 

O yüzden yine dönelim Eski Foça'ya. Bu güzel kasabayı tepeden görmek isterseniz şehrin simgelerinden biri olan yel değirmenlerinin olduğu tepeye çıkabilirsiniz. 


Bir de şehir efsanesi var bu güzel Egeli'nin: Karataş. Bu efsaneye göre şehrin içinde bir yerlerde bir kara taş varmış ve kim ona basarsa bir gün mutlaka yeniden Foça'ya dönüyormuş. Bu efsaneyi simgeleyen bir sembolik Karataş'ı da şehrin merkezindeki o en keyifli avlulardan birine yerleştirip, üstüne de Ataol Behramoğlu'nun şiirinden bir alıntı levhasını çakmışlar. Sembol falan dinlemeden herkes üstüne basıyor tabi, o ayrı. ;)


Gelelim yeme içme notlarına...

* Kahvaltılar elbette bizim Tan Pansiyon'un balkonunda alındı. ;) Dolayısıyla meşhur Taşköy kahvaltısını denemek bir dahaki sefere kaldı. 

* Kavala'da bir kahve ya da soğuk bir içecek molası verebilirsiniz. Çok keyifli bir konumu olan, taş ev içinde güzel bir kafe burası. 

   
* Gün içinde atıştırmalık olarak her yerde midye dolma, midye tava, kalamar ızgara ve tava, balık ekmek gibi deniz ürünlü seçeneklerin yanında köfteden söğüşe her türlü alternatifi de bulabileceğiniz bir çarşı içi mevcut. 

* Dondurma için illa ki o kuyruğa girilecek ve Sakız Dondurma Nazmi Usta'nın dondurması yenecek desek de sağ olsun bizimkiler eve bir sürü çeşit aldıkları için kuyruk eziyeti çekmeden dondurmamızı evde yedik. Kıh kıh! ;)


* Akşam tabi ki, illa ki, muhakkak ki balık yenecek! O güzelim balıkların da hakkı verilecek. Biz Deniz Restaurant'ı tercih ettik ve kendimizi Süleyman Bey'e teslim ettik. İyi ki de öyle yapmışız. Damak çatlatan bir tazelik ve lezzet ile fosfora boğulduk adeta. Gün batımının sıcak sarısının vurduğu karşı kıyı ve yel değirmenlerine karşı oturduğumuz sofradan gerçek anlamda bir derya kuzusunu da hüpleterek kalktık. İlk kez yediğim bu nefis balığın adı trança imiş. Ege balıklarından denemek isterseniz mutlaka deneyin derim.  


Tabi ki gecenin sonunda hafiften kaymaya başlamışken bir selfie çektik. Tabi ki ikram edilen o kendilerine özgü haşhaşlı revani benzeri tatlıya önce "ay yok, tatlı yemeyelim" diyerek burun kıvırdık, sonra silip süpürdük. Tabi ki eve döndükten sonra "iyi geceler" diye yataklarımıza dağılmak yerine baykuşlar gibi balkondaki yerlerimize dizilip gecenin ikisine kadar her yarım saatte bir üstüme bir şey daha ilave ederek içmeye ve sohbete devam ettik. ;)

Yani kısacası Eski Foça'nın tadı damağımda kaldı dostlar. Genel olarak Ege için aynı şeyi söyleyebilirim. Ne yazık ki çok ihmal etmişiz kendisini. Bunu telafi etmek için daha çoook gelmek lazım buralara çook. Şimdi İsocum olsa yanımda "yurdun her köşesi cennet, dünyanın en güzel ülkesi burası, ama en güzel şehri de İstanbul" derdi. Ben de İstanbul'un trafiğinden, çirkin betonlaşmasından, havasından girer ülkenin eğitimsizliğinden, en medeni yerlerin bile kirliliğinden, geri kalmış kafalardan falan çıkarak yurt dışından örneklerle tezimi savunurdum. Sonra en azından orta nokta olarak bir sahil kasabasına yerleşmeye ikna etmeye çalışırdım. O da en az beş sene sonra diyerek bir adım atmış gibi yapar, ama "hep merkezimiz İstanbul olsun" diyerek yeni bir tartışma konusu başlatırdı. Ah bu uzun ilişkiler sonrası rutine binen bağzı birbirini sinir etmeler! ;) Kıh kıh, on gündür yaban ellerde olduğu için özledim sanırsam. ;)

Neyse, alnımın akıyla bir gezi yazısı dizisini daha bitirdiysem yenileri düşünmeye başlayabilirim bence. Nereye gitsek ki? ;)

Öksüzlüğümüz ve Olağanüstü Bir Gece

İki güzel kitap var sözünü etmeden geçemeyeceğim. Bence ikisini de modern klasikler arasında değerlendirebiliriz, ne de olsa Kazuo Ishiguro da klasik yazarlar arasına girecek zamanı geldiğinde, değil mi? Yani ilk kitap kendisinin 2017 Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan Öksüzlüğümüz adlı romanı. (Bir nevi koskoca Haruki Murakami'yi Oscar'ı bekleyen Leonardo DiCaprio'ya dönüştüren yazarın başyapıtı da diyebiliriz. ;)


Londra'da yaşayan başarılı detektif Christopher Banks'in Şanghay'da geçen çocukluk yıllarına dönerek hem kendi ailesinin hem de dönemin siyasi tablosunun ve Japonya-Çin savaşının karanlıkta kalan gizemlerini çözmeye çalışmasının hikayesi anlatılıyor. Akira ile yıllar sonra karşılaşma bölümünü çok zorlama, Sarah ile ilgili kısımları biraz hikayenin genelinden kopuk ve gereksiz bulmama rağmen çok severek okuduğum bir romanı oldu bu Ishiguro'nun. Geçmişin hiç de zihninizdeki gibi yaşanmamış olabileceğini ve olduğu haliyle olduğu yerde bırakmanın zorluğunu düşündürttü bana. Bir zaman filme uyarlanır mı bilmem, ama usta ellerde nefis bir sinema filmi de çıkabilir bu kitaptan diye düşünmedim değil okurken. Yazarın tarzını seviyorsanız mutlaka okuyun derim.

***
Gelelim kitaplarının çoğunu çok severek okuduğum Stefan Zweig'a. Yaşam öyküsüyle ve sanıyorum Freud öğretisine duyduğu ilgi sayesinde romanlarına kazandırdığı psikolojik derinlik ile hayranlık duyduğum yazarın Olağanüstü Bir Gece'sini okudum bu kez. Yine yetmiş sayfalık ama içi dopdolu bir hikaye sizi bekliyor, söyleyeyim. 


Rahat ve tasasız bir burjuva yaşamının tekdüzeliği ve anlamsızlığı içinde duyarsızlaşan bir adamın normların dışına çıkarak yaşadığı dönüştürücü deneyimin anlatıldığı bu mini romanı seveceksiniz. Etik dışı ya da suç sayılabilecek davranışların uyandırdığı "yaşadığını hissetmek" duygusu şimdiye kadar tam tersi ve kalıpların içinde bir hayat sürmüş bir adamın varoluşu üzerinde iyi mi yoksa kötü mü etki yaratır dersiniz? Dibe vurmak ruhani bir uyanışı tetikler mi? İşte bu tür sorulara yanıt arıyor Stefan Zweig bu romanında. 

İlk sayfalarda bir tür "ruhsal iktidarsızlık ve yaşamda tutkuyla yer alabilme yetersizliği" hissettiğini söyleyen ve "hiçbir yere tutunmadan, hiçbir yerde köklenmeden, akan suyun üzerinde kayar gibi yaşıyordum ve bu soğuklukta ölü, cesedimsi bir yan olduğunu gayet iyi biliyordum" diyen ama hiçbir zaman mutsuz da hissetmemiş bir adamın "Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar" noktasına gelişi bence okunmaya değer doğrusu. 

Güzel bir hafta olsun hepimiz için. 

Urla Bağ Rotası

Bolca tembellik yaparak yazdığım Ege gezimizin sondan bir önceki durağı olan Urla'ya gelmiştik. Buradaki ikinci günümüzü tamamen Urla'yı gezmeye ayırdık. Aslında bağ rotası temalı gezimizin öğlene kadarki bölümünü de Urla'nın merkezini gezecek şekilde planladık. En azından içmeye de alkolik hareket timi tadında öğlen 12.00'den önce başlamamış oluruz dedik. ;) Urla'nın sahilindeki görüntü neredeyse tüm Ege balıkçı kasabalarında gördüğümüzün aynıydı.


İçeride ise çok daha büyük bir hareketlilik vardı. Urla Sanat Sokağı her ne kadar bir hafta sonu olduğu kadar kalabalık olmasa da kafeleriyle, dükkanlarıyla canlı ve gezmesi en keyifli yerlerdendi. Kahve molamızı burada verdik o yüzden. Kahvaltıdan yeni kalktığımız için yerel enginar yemeklerinden yemek üzere Beğendik Abi'ye uğramayı bir sonraki sefere bıraktık. Biraz alışveriş, sokak arası gezme, fotoğraf turlaması yaptıktan sonra artık bağlara gitmeye hazırdık.     


İlk durağımız en uzaktaki bağ olduğu için "gitsek mi gitmesek mi" diye çok düşündüğümüz, daha sonra İsocum'un gaz vermesiyle gitmeye karar verip nihai değerlendirmede en favori duraklarımızdan biri olduğuna karar verdiğimiz MMG Şarapçılık oldu. İyi ki gitmişiz, iyi ki yer çekimiyle aktarma, manuel presleme gibi geleneksel yöntemlerle yılda yaklaşık 25,000 şişe üretim gerçekleştiren bu butik tesisi görmüşüz, iyi ki işini büyük bir keyifle ve tutkuyla yapan Meltem Hanım'la tanışmışız, iyi ki de şaraplarına aşık olmuşuz. Bornova Misketi, Mourvedre, Cabernet Sauvignon ve Syrah gibi üzümleri gece hasadı ile toplayan MMG'nin bağlarına bakan terasına mutlaka uğramalısınız. "Orada bir taş ev var uzakta, o ev bizim evimiz mi acep?" diyorsanız da cevabım "evet, orası da MMG'nin butik oteli olarak çok yakında hizmet vermeye başlayacakmış." Bu arada yol üstünde son derece eğitimli bir Alevi köyü olan Bademler Köyü'nü de gezebilirsiniz.


İkinci durağımız organik tarım sertifikalı USCA oldu. Avukat bir çiftin emeklilik hayali ve projesi olarak 2003 yılında bağlarının alınması, 2012'de ise üretim tesisinin kurulması ile başlamış bu hikaye. Yıllık 30,000 şişe üretim yapan butik bir üretici USCA da. İç mekan dekorasyonu ve bahçesi inanılmaz keyifli. Şaraplarına isim olarak Shakespeare'in sonelerini seçmişler. Ve her bir sone o şarabın karakterini yansıtan cinsten. Bu fikre bayıldığımı söylemeden geçemeyeceğim. Dolayısıyla artistik puanlama da en yüksek notu USCA'ya veriyorum. Ayrıca tadım günü en sevdiğim Bornova Misketi'nin MMG olduğunu sanmıştım ama eve gelen şaraplar arasında daha tadına vararak içtiğimizde fark ettim ki aslında gönlümün Bornova Misketi birincisi de USCA'nınkiymiş. Yani Sonnet 5, yani Shakespeare'in 5. sonesinden bir alıntıyla anlatacak olursak "Özsuyu çekilmişse, kış gelince o çiçek.. Kupkuru kalsa bile, tatlı özü sürecek." Bir kez daha ilgiye, özene, zevke ve tutkuya aşık olarak yolumuza devam ediyoruz.  


Sırada gönlümüzün her daim efendisi, şaraplarının çoğunu halihazırda tanıdığımız, çünkü artık butik şarapçılık aşamasını geçmiş, Bağ Yolu'nun en büyük üretim tesisi olan Urla Şarapçılık bulunuyor. Elbette yine butik şarap üreticisi sayılıyor burası da ama diğerlerinin yaklaşık on katı büyüklüğünde bir üretimden bahsediyoruz bu kez. Yıllık 250-300 bin litrelik üretimi olan tesisin bir de bağ manzaralı 2 Rooms adlı butik oteli var.  Adı üstünde sadece iki odası olan bu otelde kalmak istiyorsanız çoook öncesinden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Urla Şarapçılık'ın en sevdiğimiz şarapları arasında zaten bayıldığımız Urla Nero d'Avola-Urla Karası, Urla Vourla ve Tempus dışında, orada tanıştığımız beyaz Urla Symposium (biz bu Bornova Misketi'ne bayıldık dostum!) ve Urla Boğazkere var.  


Üç durağın ardından akşam yemeği öncesi otelde bir dinlenme molası versek mi derken yine o nefis yollar, harika hava ve ilahi şarapların etkisiyle olsa gerek otelimize en yakın durak olan Mozaik'e de uğramaya karar verdik. Burası da atlar ve şarap tutkusunu bir araya getirerek hayallerini gerçekleştiren bir aile işletmesi. Zaten her durakta ilham verici hikayeler, gerçekleşen hayaller, tadım yaptıran pırıl pırıl genç kadınlar, rüya gibi bir doğa, nefis lezzetler ve üstüne itinayla sıkıştırılacak her çeşit hayvan olunca ben içmeden de sarhoş olabilirdim sanıyorum. "Şarabımız bizim küçük bir sırrımız; şarabımızdan aldığınız her yudum, sizinle o sırrı paylaştığımız an olacaktır..." diyor Mahrem şaraplarının üreticisi Mozaik. Urla'da biraz İtalyan esintisi yakalamak için de gelmeniz gereken bir durak, çünkü Sangiovese, Montepulciano, Corinto gibi İtalyan kökenli üzümlerden yapılmış nefis şarapları da bulabileceğiniz bir yer burası. Ayrıca ilk kez bir atla çok feci samimiyet kurduğum bir yer olarak da unutulmazlarım arasında. 


Otele dönüp üstümüzü değiştirip, biraz dinlendikten sonra nefis pizzalarının methini duyarak akşam için yerimizi ayırttığımız Urlice Şarapçılık'a gidiyoruz. Burada artık tadım falan değil önceliğimiz, karnımızı doyurmak! ;) Gerçekten de harika bir pizza ve bir şişe Urlice Cabernet Sauvignon ile bağ turunun kapanışını yapıyoruz. Bize eşlik edenler arasında muhteşem bir manzara, menüde gördüğümüz şirin notu yazan bu çok keyifli işletme ve en sonunda servis yapan çocuğu "kediyi de paketleyeyim mi sizin için?" diye sormak durumunda bırakacak şekilde yanımdan, kucağımdan ayrılmayan nefis bir Tekir var.  Üstte sağdaki resimde boşlukta kalan kafasını öyle bir elime yatırıyordu ki elimi çekerken kafası aşağı düşüyordu maymunun.;) E ben de düşmesin diye kucağıma alıp alıp yedim kendisini tatlı niyetine. 


Otele döndüğümüzde o meşhur Ege rüzgarı çıkmış olmasa eminim havuz başında oturup bir şişe daha söylerdik ama verilmiş sadakamız varmış ki rüzgar çıkmış. O gün on gibi bayılınca ve ertesi gün uyanınca ne kadar içtiğimizi fark edebildik zira. Ama o kadar değdi ki. Sanki bambaşka diyarlarda, bir masal dünyasında gün geçirdik biz İsocum'la. Emeği geçen herkese binlerce takdir ve teşekkür. Anlatılmaz yaşanır bir deneyimmiş bu doğrusu. Hazır dolar ve euro bu seviyelerdeyken Bordeaux, Toscana ya da Napa Valley'e gidemem şarap tatmaya diyorsanız ;P, Urla'ya buyurabilirsiniz bence. Eminim ağzınız kulaklarınızda döneceksiniz. 

Minik iki not:

1) Oradan şarap alıp taşımaya hiç gerek yok. Arabayla bile gidecek olsanız o kadar şişeyi getirmek anlamsız ve şarabın kalitesini bozan bir durum. Her bağa siparişlerinizi veriyorsunuz, bir gün sonra kargoyla İstanbul adresinize geliyor. Kaş'a iki günde geliyormuş tabi, olsun iki günlük şarabımı taşırım yanımda ben de. ;)

2) Tadım ücretleri genellikle 25 TL civarında. Ama şarap satın alırsanız zaten o ücreti almıyorlar. Bunun tek istisnası USCA idi. O konuda biraz cık cık yaptık kendilerine, haberleri olsun. Elbette İstanbul'da bulamadığınız ya da bulduklarınız için de daha uygun fiyatlarla alabileceğiniz yerler buralar. O yüzden şarap severseniz akıllı alışveriş kapsamında bence bir şarap bütçesi ayırarak gitmenizi öneririm.

Bizim için şimdi hazırlanma zamanı, yolculuk Eski Foça'ya bizimkilerin yanına. Urla-Foça arasında da kaptan şoförünüz bendeniz, muavin ise İsocum olacak. Kemerleri bağlayın o zaman, yola çıkıyoruuuz! ;)

Sığacık-Karaburun

Artık İzmir'den ayrılma zamanı geldi. 19-20 Nisan'da iki gece Urla'da kalacağız. Bunun bir günü yollarda günübirlik gezilerle geçecek, diğer günü ise heyecanla beklediğimiz Bağ Rotası turu ile.    

İlk durağımız Türkiye'nin ilk cittaslow'u, yani yavaş şehri, olan Seferihisar oluyor. Buranın özellikli olan, gezilebilir bölümü sahil tarafı. Sığacık olarak adlandırılan sahil kısmı ile Teos Antik Kenti'nde zaman geçirebilirsiniz. 12 İon kentinden biri olan Teos, şarap tanrısı Dionysos'un oğlu Athamas tarafından MÖ 1000'li yıllarda kurulmuş. Akropolü, meclisi, tiyatrosu, agorasıyla tastamam bir antik kent olan Teos'u gezmek isterseniz giriş ücreti 5 TL. Açıkçası antik kent gezme havamızda olmadığımız için ve yeterince zaman da olmadığından içeri girmedik. Ama arabayla giriş kapısına kadar çıkarken Teos Yazarlar Evi'nin muhteşem manzaralı yerini gördüm ve burada bir eğitim falan olsa ve ben yazın bir hafta bu eğitime katılmak üzere kendimi buraya kapatsam ne güzel olur diye düşündüm. 


Bunun dışında Sığacık'ın kalesinden içeri girdiğiniz sokaklarında gezmek çok keyifli. Şahsen yazını görmek istediğim yerlerden biri oldu burası. Eğer curcuna olmuyorsa benim için Çeşme-Alaçatı gibi popüler yaz duraklarından daha tercih edilesi bir yer olabilir.   


Merkezdeki rengarenk sandalyeleri olan kahvede Türk kahvelerimizi içtikten sonra, capcanlı renklerde çiçeklerle dolu beton saksıların çevrelediği parktan geçerek sahilde bir tur attıktan sonra bu güzel kasabadan ayrılıyoruz. 


İstikamet Karaburun

Karaburun'a yazın Foça'dan vapurla geçmek de mümkünmüş. Ancak o kadar bekleyemezdim çünkü en merak ettiğim yerlerden biriydi burası. Balık ve enginar cenneti olan bu şirin kasabaya karayolu ile ulaşım biraz eziyetli olsa da gitmeye karar verdik. İyi ki de gitmişiz. Eğer  akşamına kalacak olsaydık ve bir tam günümüz olsaydı Egeli bir arkadaşımın tavsiyesine uyarak yol üstünde Mordoğan'a ve başta Ambarseki köyü olmak üzere gördüğümüz diğer köylere de uğramak güzel fikir olabilirdi. Ancak yarım gün, bozuk yol ve rakı-balık için ciddi zaman ayırmak isteyen bir çift olunca sadece Karaburun'a gidebildik tabi. ;)


Denizin rengi, o nefis koya bakan evler, sahile dizilmiş sıra sıra balıkçılar, havanın güzelliği, ayağıma sürünerek geçen kediler, o sakinlik, o bir tatlı huzur hali... Gezinin en keyif aldığımız yerlerinden biriydi Karaburun, hem de sadece merkezini görmemize rağmen. Ama zaten bu bir Ege 101 turu sayılır, her yere yeniden gidip tadını çıkarasım var.

Burada yemek molası için seçtiğimiz yer de İskele Restaurant oldu. İsmet'in Yeri olan yer. Burada yediğimiz beğendili ahtapot, kalamar ızgara, enginar (zeytinyağlısı ve sonuncusunu İsocum en baştan ayırttığı için kapabildiğimiz tatlısı ;) ) ve barbunlar hâlâ aklımda. Kadehimizi de karşı kıyıdan, Foça'dan bize biralarını kaldıran bizimkilere kaldırıyoruz o sırada. ;) Heyecanla bekleniyoruz o tarafa da. Bu arada siz de yan sandalyede bir pati gördünüz mü sanki? ;)


Bu keyifli yemeğin ardından kahvelerimizi içip Urla'ya doğru yola koyuluyoruz. Otelimiz La Vida Butik Otel. Odadan adım atar atmaz önünüze çıkan havuz başı şezlonglar da akşam için göze kestirdiğimiz nefis bağ şaraplarından tatmaya başlama köşesi. 


Tabi böyle huzurlu durduğuna bakmayın. Akşam sizi uçuran bir rüzgar çıkabilir. Neyse ki ilk gece dışarıda oturulabilir kıvamdaydı hava. İkinci gece ise beş tane bağdan çıkıp bir galon şarap tüketmiş olduğumuz için oturulabilir bir hava olmaması şans oldu belki de bizim için. Kıh kıh. ;)

Ege'nin her şeyini sevmeme rağmen şu rüzgarına hiç bayılmıyorum desem. Ama Egeliler o rüzgar olmadan yaşayamayız diyorlar genelde. Beni de feci sersemleştiren bir şeydir rüzgar. Bir de soğuk deniz olayı var Egelilerle anlaşamadığımız. Ama olsun Ege'nin balığı, otları, rahat kafalı insanları yeter. Eh, biz de denize Akdeniz'de girer, Ege'de yaşarız olmadı. ;)

İyi haftalar!

Alaçatı-Çeşme ve Can Baba ;)

İzmir'de kaldığımız üç günün bir gününü Çeşme ve Alaçatı'yı görmek için ayırdık. Şu ana kadar bu iki yeri de hiç görmediğimi söylesem bana inanır mısınız? Çeşme'yi magazin haberlerinde gördüğüm Çağla Şikel'in yürü yürü ancak dizine gelen deniziyle, Alaçatı'yı tam makyaj, topuklu ayakkabılı kadınların doldurduğu İstanbul fiyatlı gece hayatı ve aşırı gürültülü beach'leriyle, her ikisini de rüzgarlı havası, dalgalı ve soğuk deniziyle yerleştirdiğim için zihnime hiç göresim gelmemiş demek. Hâlâ da gördükten sonra da yaz için hayatta düşünmeyeceğim yerlerden ikisi de, çünkü benim yaz anlayışıma hiç uymuyor oradaki yaz yaşamı. Ama bizim gittiğimiz mevsim, yani Nisan sonu gerçekten gezmek ve görmek için harikaymış doğrusu. 

Gerçi Çeşme için yine fikrim aynı. Görmesem de olurmuş. Merkezde ve Marina'da hiçbir numara yok. Aya Yorgi Beach tarafına ve Ilıca Otel'e gittik, tabi ki bu dönem hareket yok. Dolayısıyla Çeşme'de atayım kendimi bir otele ya da yazlığıma ya da yatımı bağlayıp Marina'ya gezerim demeyecekseniz, yapacak bir şey yok bana göre. Ama eminim yazlık siteleri, otelleri falan keyiflidir denizini seven için.


Alaçatı daha benlik bir yer. Eski Datça, Bozcaada, Kaş sokaklarını andıran Arnavut kaldırımı ara sokakları butiklerle, kafelerle, restoran ve barlarla dolu. Hacımemiş tarafında daha keyifli tasarım dükkanları, antikacılar, butik oteller bulunuyor. Sezon açılmamış olduğu için buraları rahatça didikleyebilmek ve omuz omuza gezmeden fotoğraf çekebilmek de nefis oldu. Buradaki her yer göz zevkinizi okşar nitelikte. Biz de dondurma ve kahve molamızı burada vermeye karar verdik o nedenle. Dondurma için Veli Usta'yı, kahve için de Köşe Kahve'yi tercih ettik. Aralarda da geçmediğimiz ara sokak bırakmamacasına yürüdük bol bol. 


Alaçatı'yla ilgili yeni bir kampanya başlatılmış. Bahar Akıncı'nın yazısıyla öğrendim ve şahsen harika buldum. Mekanlarda 75 desibelin üstünde ses olmasın ve gece 1.00'de işletmeler kapansın, deniyor. "Mekanınız ses getirdin, gürültünüz değil!" sloganıyla gürültü kirliliğinin kontrol altına alınması hedefleniyor. Umarım amacına ulaşır ve Alaçatı yazın da insanın huzur bulabileceği, çevreye saygılı bir yazlık yere dönüşür. Biz ilkbaharın daha da güzelleştirdiği sokaklarda gezmeye devam edelim bakalım...



Sokaklar bittikten sonra arabayla meşhur plajlara giden virajlı yollarda biraz gezinip, tepeden henüz açılmamış plajların olduğu koylara baktıktan sonra artık acıktığımıza karar vererek İstanbul'da arkadaşlarımızdan aldığımız ve listemizin baş köşesine not ettiğimiz bir tavsiyeye doğru yola çıkıyoruz: Istakozcu Can Baba


Buz gibi bir şişe beyaz şarap eşliğinde Can Baba'nın leziz ve taptaze deniz ürünleriyle kendimizden geçtiğimiz bir öğleden sonra yaşıyoruz burada. Servisiyle, lezzetiyle, konumu ve temizliğiyle on numara bir yer. Gözü kapalı tavsiye edebileceğim bir lezzet ve keyif durağı. Yolunuz düşerse felekten bir fosfor zehirlenmesi deneyimi çalmanızı öneririm. ;)

Biz ertesi gün yollara düşerek Urla'ya gideceğiz. O yüzden akşama doğru otele dönüp, bavulumuzu toplayıp, kapanış biraları için kendimizi  İzmir'in publarına atıyoruz. Bakalım Urla'da bizi neler bekliyor?

İyi hafta sonları!
   

Güzel İzmir

16 Nisan Pazartesi günü arabamızla yollara düşerek İzmir'e doğru çıktık yola. Asıl amaç Ege kasabaları olsa da şehir olarak İzmir'e de gitmeyeli uzuuun yıllar olduğu için Ege havası almaya önce oradan başlayalım dedik. İyi ki de öyle yapmışız. Çünkü İzmir şehir gibi bir şehir değil gibi. Şen şakrak, rahat ve açık kafalı insanlarıyla adeta bir festival gibi. Çimlere yayılan, bisiklet süren, çiğdem çitleyen ( ;) ), yönetmen koltuklarında oturup bira içerek sohbet eden sakinleriyle bir üniversite kampüsü gibi. Palmiyeleriyle, iyot kokulu esintisiyle sanki her daim yazlık havasında gibi. Yani sergileri, gezilecek yerleri, restoranları, barları, mağazalarıyla falan her türlü şehir aktivitesini sana sunan ama trafiğiyle, saygısız nüfusuyla, çirkin binalarıyla, pahalılığıyla seni boğmadan bunları yapan bir yer. Biz yirmi milyonluk kaotik İstanbul savaşçıları için hep hayalimizde kurduğumuz o "huzurlu emeklilik kasabası" kıvamına bile yakın diyebiliriz. ;) Geyik bir yana, hatırladığımdan bile daha güzel buldum İzmir'i.


(Pazartesi akşamı bile bu çimler doluydu. Öyle böyle değil, Caddebostan sahilin hafta sonu hali gibi!)

Otel olarak merkezi olsun diye Alsancak'ın göbeğinde bir apart odası tutmayı tercih ettik. Her gün boyoz yiyebilmek için de kahvaltı almadık. Merkezde, uygun fiyatlı, otoparklı ve temiz bir apart olarak Hotel Apart Alsancak'ı öneririm. Hem meşhur Alsancak Dostlar Fırını'na da yürüyerek beş dakikada ulaşabiliyorsunuz. Sabah envai çeşit sıcacık ve çıtır çıtır boyoz, fırında yumurta ve çayla yapacağınız bir kahvaltı sonrasında tam enerji sokaklara atabilirsiniz kendinizi. Üç gün her sabah farklı bir yer mi denesek, yol üzerinde bir yerde mi yesek desek de kahvaltı için koşturarak buraya geldik. ;) Ege otlu, zeytinli ve çikolatalı olanlar favorim. Boyoz istemezseniz gevrek verelim size? ;)


İzmir'de üç gece kalsak da turist tadında gezmek için sadece bir tam günümüz vardı. O gün de turistliğin tüm gereklerini yerine getirdik doğrusu. 26,000 adım atarak haşat olduk biraz ama çok da keyifli gezdik. Kahvaltı sonrasında yürüyerek Konak'a doğru giderken yol üstünde Arkas Sanat Merkezi'ne uğrayıp nefis bir Türk izlenimcileri sergisini bile gezdik arada. Renk, Işık, Titreşim sergisi 27 Temmuz'a kadar görülebilir. Yolu düşenlerin aklında olsun mutlaka.

Buradan Saat Kulesi ve bana Eminönü sokaklarını anımsatan Kemeraltı Çarşısı'na doğru yol boyu yürümeye devam ederken bir Chelsea Market ya da Covent Garden havasında olabilecek yapısına rağmen oldukça sönük kalmış bir AVM olan Konak Pier'e de uğradık. Ancak kahve molası için Kemeraltı'ndaki Kızlarağası Hanı'nda kumda kahve içmeyi beklediğimiz için burada mola vermeden yolumuza devam ettik. Aslında öğlen söğüşü için bir kez daha Kemeraltı'na uğrayacaktık ama kahve ve yemek arası acıkma turu olarak bir de Tarihi Asansör Kulesi'ne yürüyelim dedik.



Şehir içi asansör fikriyle ilk kez tepelerle, yokuşlarla dolu Lizbon'daki Santa Justa Asansörü sayesinde tanışmıştım. Bu da aynı mantıkla 1907 yılında Musevi bir hayırsever olan Nesim Levi Bayraklıoğlu tarafından yaptırılmış. Tepeden İzmir'e bakmak ve Asansör'e çıkan sokaklardan biri olan Dario Moreno Sokağı'nı görmek için güzel bir durak. Bu arada Asansör'ün yapımında kullanılan tuğlaların Marsilya'dan getirilmiş olduğunu da eklemeden geçmeyeyim.


Ünlü sanatçı Dario Moreno'nun İzmir yıllarında yaşadığı ev bu sokakta olduğu için buraya  onun adı verilmiş. Girişte de bir büstü ve vasiyetinin İzmir ile ilgili kısmı duruyor. Gerçi ailesi vasiyetinin İzmir'e gömülmek kısmına pek saygı göstermemiş adamcağızın ve İsrail'de toprağa vermeyi tercih etmişler. Neyse, biz Asansör'ün tepesinden İzmir'e bakalım biraz da.


Evet, artık yeterince acıktık. Linkte bahsettiğim Kemeraltı'nda bulunan Hisarönü Söğüşçüsü Mustafa Usta'da söğüşümüzü yedikten sonra Gezi isimli vapura binip kendimizi Karşıyaka'ya atıyoruz. The Studio Pub'da buz gibi birer bira ile hararet giderirken de şehrin vapur isimlerinin bile ne kadar güzel ve özel olduğunu düşünüyoruz bir yandan. Gördüğüm ve duyduklarımdan bazıları şöyle: 1881-Atatürk, Prof. Dr. Aziz Sancar, Atilla İlhan, Soma 301, 9 Eylül ve Gezi. Ne tatlısınız!


Karşıyaka'da biraz soluklandıktan sonra çarşı içinden geçerek buraya geçme nedenimiz olan Latife Hanım Köşkü'ne geliyoruz. Mustafa Kemal Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın ömrünün son günlerini geçirdiği ve vefat ettiği bu köşkün odaları Nezihe Araz'ın "Mustafa Kemal'le 1000 Gün" kitabından ve diğer kaynaklardan alıntı hikayelerin de yardımıyla evdeki yaşantıyı canlandırmamıza yardımcı oluyor. Atatürk, Latife Hanım ve Zübeyde Hanım'ın birer balmumu heykelini de görebileceğiniz bu anı evinin bahçesinde de Atatürk ve Latife Hanım için dikilmiş selviler bulunuyor. Çok başarılı bulmadığım balmumu heykelleri siyaset dünyasının çok sevdiğim isimlerinden biri olan Yılmaz Büyükerşen yapmış bu arada.


Turist olarak bir güne bunları sığdırdık. Bunların dışında akşam üstü alışveriş, kordon boyu yürüyüş, bir-iki pub molası gibi ekstralarımız oldu tabi. ;) Gelelim akşam yemeklerine. Yani rakı-balık turlarına. Yoldan geldiğimiz günün gecesi burada yaşayan çok sevdiğimiz Zuhal Ablamız ve Meriç Abimiz ile Bostanlı'daki Ayvalık Balıkçısı'na gittik. Meze çeşitlerinden başımın döndüğünü söylemem gerek. Ah, burası cennet olmalı, dostum! Tabi ki her zaman olduğu gibi balığa sıra gelemedi. Ama yediğimiz her şey çok lezzetliydi. Sohbetten fotoğraf çekmeye bile sıra gelemeyeceğini tahmin edip en başta meze vitrinlerini çekmiştim. Bir de gecenin kapanış çayı faslında bir masa fotoğrafı almayı akıl ettik iyi ki. ;) Kesinlikle tavsiye ederim burayı. Kordon'da da bir şubeleri bulunuyor, aklınızda olsun.


İkinci İzmir akşamında ise herkesten methini duya duya meraktan çatlayarak gittiğim Deniz Restaurant'taydık. İsocum yıllar önce İzmir'e sık sık iş seyahati yaptığı dönemlerde buraya çok geldiği için meraktan çatlayan bendim. Güzel miydi => evet, çatlanacak kadar var mıymış => hayır. ;) Bu kısa özetle birlikte bozulmadan fotoğrafını çekebildiklerimden bazılarına bir göz atacak olursak; ot kavurma nefisti, başlangıç mezelerden aklımda kalan bir lezzet yoktu, şevketi bostanlı levrek sonrasında bir daha güzelim balıkların antin kuntin şeyler eklenmemiş olanlarını yemeye karar verdim (Egelilerden özür, otlarınıza değil lafım, ama şevketi bostan niree levrek nire şeklinde bir damak tadım var her türlü deniz ürününe torpil geçen), ara sıcak yediklerimizden "vay be!" dediğim bir şey yok, sufle nefisti. Yani bir Sur Balık ya da Bebek Balıkçısı değil bence. Eminim İzmir'de çok daha güzelleri vardır ama turistlik kısıtlı zamanda önce en çok duyulana gitmeyi gerektirir. ;)


Sözün özü; yemesiyle-içmesiyle, gezmesiyle-tozmasıyla İzmir'den çok keyif aldık doğrusu. Şimdiden "İsocum İzmir'deki şirketlere yatırım yapmayı düşünmez misiniz?" ya da "emeklilikte şu çiçekli balkonlu önünde palmiye olan binada oturmak ne keyifli olur, değil mi?" falan gibi spesifik çekim yasası cümleleri kurmaya ilk günden başladım. Gezinin son günlerinde ise nerede yaşayacağımıza, nerede bağımız, nerede yazlığımız, nerede çiftliğimiz olacağına bile kararımı vermiştim. ;) İşte bunlar hep Ege havasından, Ege'nin güzel insanlarından ve accık da damarlarda bol miktarda dolaşan rakıdan! ;)