Ankara Lezzet ve Aile Turu: Yengeç-çi & Kuzen Düğünü

Geçtiğimiz Cuma günü Ankara'ya kuzenimin düğününe katılmaya gittik ve seçim nedeniyle Pazar sabah erkenden de İstanbul'a döndük. Seçim sayesinde Pazar akşamı da düğün tadında geçti diyebilirim. ;) 37 yaşımda bir ilk, not düşülsün (hazır keyfim çok yerindeyken bu yazıyı yazayım dedim, zira yarın sultan konuşacakmış, tadımız yine kaçabilir).

Cuma akşamı için Ankara ekibine Yengeç-çi'de yer ayırtsak mı dedim ve önerim oy birliğiyle kabul edildi. Yani herkes bilip de onay verdiği için değil, Ankaralıların hiçbiri bilmediğinden ve "madem o kadar ilginç bir yer diyorsun, hadi deneyelim" dediklerinden kabul edildi. İçlerinden de "bizim gelin İstanbul'u bitirip, Ankara'yı keşfetmeye başlamış, bizim daha burnumuzun dibindeki yerden haberimiz yok" dediklerini duyar gibi oldum bir ara. Kıh kıh..;))

Sosyal medya sağ olsun, bloglar ve Instagram sayesinde haberim olmuştu bu mekandan.  En çok da Oburcan'ın yazısı hâlâ aklımdaydı giderken. Nefis mezeler ve deniz kabukluları yapan bir yer benim için başlı başına mutluluğun resmi olabilir zaten, denememek olmazdı. 

Ufacık tefecik içi dolu fosforcuk olan mekanın güler yüzlü ve ilgili, bilgili sahibesi Ayşe Yağcıoğlu, bize hem bu işe nasıl başladığını, hem yemekleri, hem de ihraç da edilen mavi yengeçleri nereden aldıklarını anlattı. Ee, bir kolu Antakya, diğer kolu Ayvalık'a dayanan bir aileden de leziz olmayan herhangi bir şey çıkmasını bekleyemezsiniz zaten değil mi?      


Masaya gelen her şey son derece lezzetli ve özellikliydi. Alışılageldik meze ve ara sıcaklardan çok deneysel ve yaratıcı bileşimler var burada. Yediğim her şeye bayılsam da favorilerimi ilk üç olarak sıralayacak olsam pesto soslu kalamar ızgara, humusun üzerinde servis edilen bademli karides ve ananasların üstünde akrobasi yapan ;) jumbo karidesleri söylerim herhalde. Ana yemek olarak yengeçler de nefisti. Okyanus yengeci kadar olmasa da mavi yengeç de başarılıymış, ilk kez denemiş olduk. 

İç mekanda bizim dışımızda henüz kimse yokken de bol bol aile fotoğrafı çekmeyi ihmal etmedik elbette. Zaten az ve öz gittiğimiz Ankara'da bu kadar keyifli bir ekibin toplanması da nadir oluyor haliyle. O yüzden bu keyifli geceyi ölümsüzleştirmeliydik.

Ankara'da yaşayanlar veya yolu Ankara'ya düşenlerin mutlaka denemesi gereken bir lezzet durağı Yengeç-çi.  Reşit Galip Caddesi 16 numarada mutluluğun resmini çizmek isteyenleri bekliyor. Fiyatlar da bu lezzetler için son derece makul diyebilirim. (Tel: 0-312- 460 11 00)


6 Haziran Cumartesi akşamı ise kuzen düğünü sayesinde yine aşırı doz aile saadeti, bol bol düğün selfie'si, kendimizi tanımamızı zorlaştıracak göbek atmalar, ayağımı tanımamı zorlaştıracak şekilde topuklu ayakkabıyla halay çekmeler (hâlâ buz uyguluyorum o ayrı!), kadeh tokuşturmalar, yırtık kot-sıfır makyajdan payetli abiye-dumanlı gözlere geçiş etkisiyle üstümüze yerleşen bir Gülben Ergen halleriyle falan geçti. ;) Ama çoook eğlenceli bir düğün oldu doğrusu. Bunda çiftimizin nikah üstüne ikinci düğünü yapıyor olmalarının da etkisi büyüktü sanırım. :P Gelinle damat rahat olunca, konuklar da pek rahat oluyor demek ki. Özlem ve Barkın'a bir ömür boyu mutluluklar dilerim. Hayatınız düğün tadında olsun.  


Ve Pazar sabahı da ayrı bir heyecanla İstanbul'a döndük. O kadar yorgun ve uykulu olmama rağmen oy verdikten sonra yarım saat bile kestiremeyecek kadar büyük bir heyecanla akşam olmasını ve seçim yasaklarının kalkmasını bekledim. Saat 21.00'e kadar seçim yasaklarının kalkmamasını iyiye işaret olarak yordum, CNN Türk'teki gülen yüzleri çok iyiye işaret olarak yordum ve oleeey! İlk kez ardından mutluluktan içtiğimiz bir seçim yaşadım bu yaşımda. Bunun sürmesine ne kadar izin verirler henüz bilemesem de (ki ikinci günden ortalık karıştırma sinyalleri var haberlerde), bu sonuç iki yıl önce içimizde yeşeren umutları bir kez daha besledi. 

Umarım daha çok ve farklı sesin duyulduğu, savaş yerine barışın hüküm sürdüğü, sorunların  "ben yaptım oldu" kafasıyla değil diyalog ve uzlaşmayla çözüldüğü, hukukun üstünlüğünün sağlandığı, yolsuzluk-yoksulluk-yasaklar ve yozlaşmanın üstüne kararlılıkla gidildiği, etnik ve dinsel kimliklerin tamamının saygı gördüğü, kimsenin bu ülkenin tek sahibiymiş gibi davranmadan karşısındakiyle gerçek anlamda empati kurabilmeyi başardığı yepyeni bir Türkiye'ye açılan kapı olur bu seçimler. Yol çok uzun elbet, hasar tespit ve onarım süreci bile oldukça uzun bir zaman alacak, ama olsun, bir yerden başlamak gerekirdi. Sabırla ve umutla çok daha yaşanılır bir ülkeye kavuşmayı can-ı gönülden diliyorum.    

Keyfimiz daima bol olsun!

Ömrüne Sığmayan Adam: Aziz Nesin 1915-2015

Doğumunun 100. yılında Aziz Nesin'i edebiyatı, mizahı, hayat görüşü, politik duruşu ve geleceğe bıraktıkları açısından daha yakından tanımak ve değerlendirmek amacıyla düzenlenen sergi, Aziz Nesin’in yazılı ve görsel arşivine geniş yer ayırıyor. Nesin Vakfı tarafından organize edilen serginin birincil amacı, Nesin Vakfı arşivlerini paylaşıma açarak, günümüz Türkiye’sinde Aziz Nesin’i kendisine yüklenen değil; oluşturduğu ve yaşattığı değerlerle, olabildiğince objektif bir bakış açısıyla tanımak ve tanıtmak.
Ömrüne Sığmayan Adam sergisi (10/06-16/07), Aziz Nesin’i anlatmanın yanı sıra; onun tanıklık ettiği tarihi sözlü, görsel ve yazılı belgelerle izleyiciye aktarmayı ve çeşitli tartışma platformları açmayı hedefliyor. 6-7 Eylül olayları, Sivas katliamı gibi Türkiye’nin yakın tarihinde iz bırakan olaylara, Türkiye’de sanat, edebiyat, politika gibi mevzulara da Aziz Nesin’in gözünden bakma, Aziz Nesin’i bilindik klişelerin ötesinde tanıma olanağı sunuyor. Aziz Nesin’in yaşamı süresince ortaya çıkardıklarının yanı sıra, ömrüne sığdıramadığı işlerine yer veriyor. 
Sergi Aziz Nesin’in yaşamını ilk kez bu denli ayrıntılı bir çalışma üzerinden izlenime açıyor. Yazarın yüzbinlerce dokümandan oluşan kişisel arşivinden bir seçki, el yazması notları, eşyaları, biriktirdikleri, aldığı ulusal ve uluslararası ödüller ve kitaplarının yanı sıra, yaşamı üzerine video röportajlar ve belgeseller de yer alıyor.

Sergi içeriği, Nesin Vakfı arşivinde korunan çeşitli kaynaklardan derlenen belge ve yayınlardan, Aziz Nesin’in güncelerinden, mektuplarından, notlarından, yayımlanmış ve yayımlanmamış eserlerinden, onun üzerine yapılan yazı-çizilerden, fotoğraf, karikatür, afiş ve benzeri çeşitli görsel malzemelerden, biriktirdiği, kullandığı objelerden ve metinlerden oluşmaktadır. Tüm bu belgeler çerçevesinde, Aziz Nesin’in kendi anlatımı üzerinden bir tarih okuması kurgulanmaktadır.
Tophane’de yer alan Depo İstanbul’un iki katına yayılan sergi, iki ana bölümden oluşuyor. İlk bölüm, 1915-1995 yılları arasına, yani Aziz Nesin’in yaşadığı döneme yer veriyor. Bu dönem, bir kronoloji üzerinden, yazarın kitapları, günceleri, notları, fotoğrafları ve el yazılarından alıntılarla, yine yazarın kendi dilinden anlatılıyor. Mekanın üst katında sunulan bölüm ise, 1995’ten bugüne, yaşayan Aziz Nesin’e, yani Aziz Nesin’in kendisi tarafından girişimi yapılan, yazılmış, düşünülmüş, ya da planlanmış olan ve bugün hala çalışmaları devam eden, varlığını sürdüren ürünlerine yoğunlaşıyor: Nesin Vakfı, Nesin Yayınevi, Nesin Matematik Köyü, ölümünden sonra çevrilen, basılan kitapları, bunlar arasındaki en önemli örneklerden. 1995-2015 yılları arasındaki sürece dair bu bölümün anlatısı, yine yazarın kendi dilinden, metinlerinden, notlarından yapılan bir seçki ile diline müdahale edilmeksizin hazırlandı.
Sergi yapımcılığını, yaşamını Viyana’da sürdürmekte olan küratör Işın Önol üstlenirken, arşiv çalışmaları İstanbul’da yaşayan ve 2009 yılından bu yana Aziz Nesin’in kişisel arşivi üzerinde çalışarak yeni kitaplar yayımlayan ve hemen hepsi eski yazıyla tutulmuş taslak ve notlarını Latin harflerine aktaran Esin Pervane ve Salih Bora tarafından yürütüldü. Serginin tüm taşıyıcı ahşap üniteleri, yaşamını Berlin’de sürdüren Berk Asal tarafından tasarlandı ve yine kendisinin yürüttüğü atölye çalışmaları süresince Nesin Vakfı öğrencileri ve mezunları ile kolektif bir çalışma içinde üretildi. Sergi grafik tasarım çalışmaları Onur Kanyılmaz ve Murat Kaspar tarafından sürdürüldü. Sergi içinde yer alan ve Nesin Vakfı öğrencileri ve çalışanları ile yapılan video-röportajlar temel alınarak hazırlanan Aziz Nesin Yaşıyor belgeseli ile Nesin Vakfı fotoğrafları ise Fatih Pınar ve Burcu Kolbay tarafından hazırlandı. Serginin içeriği, Ali Nesin ve Vakıf yöneticisi Süleyman Cihangiroğlu başta olmak üzere Nesin Vakfı danışmanlığında sürdürüldü. Serginin inşası ve kurulması ise Nesin Yapı’nın desteği ile, yine Nesin Vakfı öğrencileri ve mezunları tarafından yürütülecek.
Sergide Aziz Nesin’in şimdiye kadar basılmış tüm kitaplarına ulaşmak mümkün. Sergi boyunca izleyiciye eşlik eden ve Aziz Nesin’in kendi anlatımlarından, yayımlanmış ve yayımlanmamış eserlerinden, güncelerinden, notlarından tek tek seçilerek bir araya getirilmiş yaşam öyküsü, yine Esin Pervane ve Salih Bora tarafından hazırlandı. Bu kolaj kapsamlı bir görsel ve metin içeriği ile sergi kitabı olarak hazırlandı. Murat Kaspar tarafından tasarlanan sergi kitabı İngilizceye Nazım Hikmet Richard Dikbaş tarafından çevrildi. Sergi 16 Temmuz tarihine kadar izleyiciye açık olacak.

P*rk ve Cecil Beaton'ın Portreler'i

Hem İkinciKat'ın bu sezon izlemediğimiz son oyunu olduğu için hem de Gezi'nin ikinci yıl dönümü haftasını kutlamanın güzel bir yolu olacağını düşündüğümüz için geçtiğimiz Cumartesi gecesi düştük yine Karaköy yollarına. Oyunun yazarının Sami Berat Marçalı olması ve Gezi ile ilgili olduğunu bilmemiz bilet almak için yeterli oldu. Ancak galiba beklentimizi fazla yüksek tuttuğumuzdan oyundan, oyunculuklardan ve metinden pek etkilenmedik doğrusu. Gezi direnişine katılmış iki eski dost (Can ve Deniz) ile orada tanıştıkları ve adeta yıllardır birbirlerini tanıyorlarmışçasına samimi oldukları, Londra'da yaşayan ve Gezi ile ilgili tez yazmaya çalışan Tuğçe'nin Gezi sırasında ve sonrasında yaşadıklarının öyküsü anlatılıyor oyunda. Her biri için direnmenin ve yaşamanın ne anlama geldiği, direnme ile yaşama arasındaki bağ irdeleniyor. Parkta geçen sahneler çok keyifli, üzerinden zaman geçtikten sonra Londra'da barmen olarak çalıştıkları hayata dönülen sahnelerden aynı tadı alamadım. Tek perdelik, 1,5 saatlik oyunun yer yer sıkıldığım bölümleri de oldu. Açıkçası böyle güzel bir malzemenin bu kadar vasat aktarılmasına şaşırdım ve biraz hayal kırıklığına uğradım. Yine de elbette bu benim görüşüm. Siz 20 Haziran'a kadar tüm oyunlarda #TekBiletle2Kişi kampanyasına devam edecek olan İkinciKat'a gidip, kendi kararınızı kendiniz verebilirsiniz.

Gelelim Cecil Beaton'ın Pera Müzesi'nde 26 Temmuz'a kadar devam edecek olan Portreler sergisine. Grayson Perry'nin Küçük Farklılıklar sergisini gezdiğim gün, hemen alt katındaki bu sergiyi de gezdim ve bayıldım. Size de aynı ikilemeyi yapmanızı öneririm. Aşırı doz sanattan bir şey olmaz derseniz çıkışta Arter'e, Spaceliner'a da uğrayın hatta. ;) Bu sergide pek fotoğraf çekemedim çünkü üçüncü fotoğrafta fark ettim ki ben de kendi çapımda sergi açabilecek bir seri yaratıyorum: "Cecil Beaton Portreleri ve ben" serisi. :P Yansımadan dolayı Fred Astaire, Dali ve Grace Kelly'nin yanında belirdiğimi fark edince fotoğraf makinesini kılıfına koyarak sergiyi gezmeye devam ettim. 


20. yüzyılın çok yönlü sanatçılarından biri olan Cecil Beaton, fotoğrafın yanı sıra resim, illüstrasyon, karikatür, kostüm tasarımı, yazı, oyunculuk, fotoğraf tarihçiliği gibi alanlarda da kendini göstermiş isimlerden. Portre fotoğrafçılığına da alında çocukluğunda annesini ve kız kardeşlerini giydirip kuşatıp, yaratıcı dekorlar hazırlayıp, objektifinin karşısına alıp, konu mankeni olarak kullanarak başlamış sayılır. 1904-1980 yılları arasında yaşamış olan sanatçı, o dönemin önde gelen sanatçılarının pek çoğunu şahsen tanıdığı için ünlülerin portrelerinden oluşan muhteşem bir koleksiyon da oluşturmayı başarmış. Marilyn Monroe'dan aşağıda gördüğünüz Audrey Hepburn fotoğraflarına, Grace  Kelly'den Churchill'e, Dali'den Picasso'ya, Rolling Stones'dan Elizabeth Taylor'a onlarca nefis fotoğraf sizleri bekliyor. 


Yani son iki yazımda size kısaca şöyle sesleniyorum: Pera Müzesi çok güzel, gelsenize! ;)
İyi gezmeler...

Grayson Perry'den Küçük Farklılıklar

Pera Müzesi'nde 13 Mayıs'ta açılan ve 26 Temmuz'a kadar devam edecek olan Küçük Farklılıklar sergisi merak ettiklerim arasındaydı. Geçen hafta gezme fırsatı buldum ve Grayson Perry ile tanışmış oldum. 

Günümüz çağdaş sanatının sıra dışı isimlerinden biri Grayson Perry. Din, seks, siyaset, sınıf ve kimlik meseleleriyle ilgili yorumlarını halılarına, seramik çalışmalarına ve baskılarına yansıtıyor. 2003 yılında çağdaş sanat dalında en prestijli ödüllerden biri olan Tuner Ödülü'nü kazanmış ve törene de alter-egosu Claire olarak kadın giysileriyle katılmış. İlginç ve cesur bir sanatçı olmasının yanı sıra sunduğu TV programları ve radyo şovlarıyla popüler bir figür de aynı zamanda. 


Halılarına ve seramik vazolarına ya da figürlerine yansıyan o müthiş hayal gücünden ve ince ince göndermelerinden etkilenmemek mümkün değil. Örneğin üstteki kolajın sol alt köşesinde gördüğünü figür, sanatçının hayat boyu yoldaşı olan oyuncak ayısı Alan Measles'ın İslami bir temsili. Adı da Bilge Alan. Hemen çapraz üstündeki halıda da Tanrı Olarak Alan Measles'a Oy Verin diyor. En sağdaki vazonun adı Şeylerin Hakkımızda Söyledikleri.  Gerçekten de koltuğunuz şişko ve sıradan, şarap şişeniz alkolik, arabanız sıkıcı, maço bir otuzbirci olduğunuzu düşünüyor olabilir, ona göre. ;) Alt sıranın ortasında ise Peygamberlerimizin Portreleri vazosu var. Üstündeki portreler ise Voltaire, Rousseau, Diderot gibi ünlü düşünür, filozof ve yazarlara ait. 

Birçok halı ve vazonun yanı sıra bir de 6 halıdan oluşan Küçük Farklılıkların Kibri serisi sizleri bekliyor sergide. Burada Tim adlı kurgusal bir karakterin doğumunda ölümüne kadarki hayat evreleri hikaye edilmiş. Günümüzün tüketim kültürü, popülarite çılgınlığı, yitik değerleri, kimlik bunalımları dev halıların üstündeki minik bir sürü detayla öyle güzel ve rengarenk anlatılmış ki. Bu seriye bayılacaksınız bence. 


Aşağıda zengin iş adamı Tim Rakewell'in hayatı resmedilmiş. Karısı mutfakta twit atarken, çocuğu halıda oynuyor, meyve sebzelerin üzerinde durduğu The Guardian gazetesinde Tim'den bir "geek" olarak bahsediliyor ve "İz bırakmadan yükseldi" yazıyor. ;) Tim'in oturduğu kanepedeki yastığın üstünde ise "Burjuva ve Gururlu" yazmakta. ;) Günümüzün tanıdık başarı kriterleri, başarının eşittir zenginlik anlamına geldiği ruhunu yitirmiş yaşam hikayesi örneklerinden biri var karşımızda. 


Ve Tim'in acı sonu da ikinci karısıyla birlikte Ferrari'siyle yaptığı bir kazayla geliyor. Karısının ortalığa saçılan marka çantasının içinden çıkan Hello dergisinde Tim ve Amber ile ilgili bir magazin haberi var. Tim'in köpeği de kazada ölmüş ve arabanın dağılan kırmızı kapılarından birinin üstünde yatıyor. Sarışın karısı şokta ve Tim'in cansız bedeni sağlık görevlilerinin kollarının arasında duruyor.  


Bu yazı sadece bir fragmandır. Filmin kendisi o kadar çok detay içeriyor ki, mutlaka gidip kendiniz izlemelisiniz. Bu bahsettiklerim dışında çok detaylı ve dokundurmalı haritalar, Perry'nin TV şovlarından görüntüler ve halılarıyla ilgili eskiz çalışmaları da sizleri bekleyenler arasında. 26 Temmuz'a kadar Perry'nin bu renkli dünyasına uğrayın derim. Ben şimdi aşağı kata Cecil Beaton'ın muhteşem portre fotoğraflarına bakmaya gidiyorum. Siz de bu sergiyi bitirince peşimden gelin. ;) 

Sergi Haberi: Katmanlar // Layers

Galeri İlayda, 29 Mayıs – 28 Haziran 2015 tarihleri arasında Kerim Yetkin’in  “Katmanlar // Layers” solo sergisine ev sahipliği yapıyor olacak.

Sanatçının çeşitli renk, desen ve doku katmanlarından oluşan, anlık etkiler veren kompozisyonları adeta zamana karşı meydan okumaktadır. Doğada çeşitli etkileşimler ve zaman aşımı içerisinde oluşmuş paslı zeminler, ağaç gövdelerindeki yarıklar, çürümeler, doğal yüzeylerdeki deformasyonlar sanatçının eserlerine ilham kaynağı olmuştur.

Pentürün statükosuna bir anlamda baş kaldıran sanatçı, kullandığı farklı teknikler ile dokuda fırça darbelerinden ziyade, kesikler, yarıklar ve silmeler ile geçişler elde eder. Kimi zaman yalın, kimi zaman da bütün içindeki girift anlatım şekliyle izleyicinin öze, çok derinlere gitmesini arzular. Bu yansımalar,  sanatçının bazen oldukça geniş yüzeylerinde, bazen de parça bütün ilişkisini irdelediği küçük boy onlarca eserden meydana gelen çoklu kompozisyonlarında muhteşem bir armoni içinde karşımıza çıkarlar…



Özgün fikir ve tekniği ile çalışmalarına devam eden Kerim Yetkin’in  Katmanlar // Layers” isimli non-figüratif işlerden oluşan solo sergisi 29 Mayıs – 28 Haziran 2015 tarihleri arasında Galeri İlayda’da izlenebilir.

Adres: Hüsrev Gerede Cad. No:37 Teşvikiye 
Tel: 0.212.227 92 92

Galeri Pazar günleri hariç, her gün 10:00 ile 19 :00 arasında açıktır. Altında ve karşısında otopark mevcuttur.

İç Dünyamdan Notlar ve Spaceliner

Önce okuduğum kitapla başlayayım: çok sevdiğim Paul Auster'ın değişik bir otobiyografi olarak yazdığı İç Dünyamdan Notlar kitabını taze bitirdim. Değişik diyorum, çünkü gerçekten bir iç dünya analizi, sanki bir hipnoz seansından çıkan notlar ya da rüya yorumlaması gibi birtakım dönemlerin, olayların ya da gördüğü, duyduğu şeylerin benliğinde bıraktığı izleri didiklemiş Paul Auster. Kronolojik sırayla üç yaşımda şu oldu, 10 yaşıma geldim şunu yaptım demektense, beş yaşında Ay'ın içinde gerçekten bir adamın yaşadığına inandığından, hayatında önemli izler bırakmış iki filmden bahsediyor (onlarca sayfadan oluşan koca bir bölüm hem de), hâlâ kullandığı Tavşan Peter fincanından, yirmili yaşlarında beraber olduğu eski sevgilisiyle mektuplaşmaları aracılığıyla o dönemin huzursuzluğundan, arada bir rüyalarına giren Nazilerle ilgili kabuslarından ve daha pek çok şeyden bahsediyor. Ve aslında bunların ardında yatan daha pek çok başka şeyin içsel çözümlemesini yapıyor kendi kendine. Zor ve değişik ve Paul Auster'a yakışır bir otobiyografi olmuş. Son mektuba kadar iyi gittim, ama son ve en uzun mektubu kafamı karman çorman etti. O yüzden o son mektubu okumayaydım iyiydi, diyorum aşina olduğumuz kalıbı bu sefer biraz değiştirerek. ;)


Sırada Arter 'de 15 Mayıs'ta açılan ve 2 Ağustos'a kadar devam edecek olan Spaceliner sergisi var. Her zamanki gibi "fazla" modern işler sizleri bekliyor Arter'de. ;) Bu bir grup sergisi. İçeride desen ve mekan arasındaki ilişkiyi araştırmak üzere yola çıkan 17 sanatçının çalışmaları sergileniyor.  Serginin temelindeki bütün işler, temelinde çizimin yer aldığı bir düşünme biçiminden besleniyorlar. Tümünde bir "hareket" ögesi de mevcut. Çağdaş desen üretiminin içerdiği bilimsel çeşitliliği sergilemeyi amaçlayan sergi, güncel bir ifade aracı olarak desenin sıradışı yöntem ve malzemeler yoluyla yeni görsel fikirlerin gelişimini taşıyabileceği noktayı da ortaya koyuyor. 


İçeri girer girmez, hatta girmeden dışarıdan bakınca Hans Peter Kuhn'un "noktalı çizgi üzerinden kesiniz..." eserini görüyorsunuz (üstteki kolajda sağ üstte). Mekanın dışında başlayıp, dinamik hareketlerle iç mekanı bölen ve yeniden mekanın dışına çıkan bu çalışmada konturu belirleyen çizili hat trafik çizgilerini, uçuş rotalarını, dikiş patronlarını, organizasyon şemalarını çağrıştırıyor. Hemen yanında gördüğünüz eser ise Gözde İlkin'in Boğaz Turu. Tekstili hem araç, hem mecra, hem de fikir olarak kullanan sanatçı, el işi tekniklerini sadece kumaş değil kağıt ve çeşitli objelere de uygulayarak geçmişin gelecekle buluştuğu bir İstanbul odacığı yaratmış.  Altında gördüğünüz iki pleksiglas kutunun üzerindeki çizimleri sanatçı Pia Linz, günlerce kutunun içinde oturarak etrafında gördüklerini çizerek yapmış. Buradaki Gravür Kutu serisindeki kutular Berlin'deki Alexanderplatz'a yerleştirilenlerdenmiş. Yanında ise Ulrike Mohr'un Başka Bir Zamana Uzun Gezinti adlı çalışması var. En eski çizim aracı olan karakalem ve geleneksel kömürden karakalem üretimine gönderme yaptığı işinde İstanbul'un su kenarlarından ve sahillerinden topladığı odun parçalarını yakıp kömüre dönüştürmüş. Çizgileri ise yine İstanbul'da topladığı oklava ve benzeri gündelik eşyalardan ürettiği kömürle oluşturmuş.  


Yukarıdaki kolajın üst sırasında çok etkileyici bulduğum iki çalışma duruyor. Soldaki hafiften beni korkuttu da diyebilirim. Sanki çoğalarak üstüme gelen ve her yeri kaplayıp, hepimizi boğacak bir canavar karşısındaymışım gibi hissettim.  Monika Grzymala, Poyraz-Lodos isimli bu çalışması için binlerce metrelik siyah koli bandı kullanmış. Çapraz altında Marcia'nın Mutfağı var. Figürü ve musluktan şıp şıp damlayan su sesine rağmen mutfak işlerinin tüm tekdüzeliği karşınızda. Zilla Leutenegger yapmış. Yanındaki duvardan duvara yatay duran Sütun, Christiane Löhr'ün at kılından yaptığı pek çok çalışmasından sadece biri. Ve son olarak üstte solda duran Yankı odacığı. Heike Weber'in hazırladığı bu siyah zemin üzerine beyaz çizgilerle donatılmış ve sütunlar yerleştirilmiş mekandaki derinlik ve illüzyon hissini görmelisiniz. 

Evet fazla modern işler, evet hepimize hitap etmiyor, ama yolunuz Beyoğlu'na düşerse içeriye bir göz atın derim. Arter'deki sergiler ücretsiz oluyor ve girişte de zihninize yardımcı olacak minik bir sergi kitapçığı bulunuyor. Ne dersiniz, denemeye değmez mi? ;)

İyi hafta sonları!

Prag'da Ne Yer, Ne İçeriz, Hatta Gitmişken Ne Alırız?

Prag'da en çok bira içeriz, baştan söyleyeyim, ona göre hazırlıklı olun. Pilsner Urquell, Kozel, Krusovice, Staropramen, Master denediğimiz Çek birası markalarından bazılarıydı. Favorilerimiz ise Kozel ve Staropramen'in dark biraları oldu. Öğle yemeği ya da ara atıştırması tadında bir sürü yerde bira molası verdik. Büyük olasılıkla siz de yapacaksınız - ve  yapın da. Gözünüze güzel gelen her yerde ünlü Çek biralarının tadına bakmadan dönmeyin. Ayrıca isterseniz Old Town Square'e çok yakın bir yerde bulunan Beer Museum'a uğrayıp, bira yapımı hakkında bilgi alabilir ve değişik biraları tadabilirsiniz. (Not: şehirde Gingerbread Müzesi'nden Absinthe Müzesi'ne, Seks Müzesi'nden İşkence Müzesi'ne kadar bin tane değişik müze var. İlginizi çekene dalın. Çoğu Old Town Square'de ve Kale yakınlarında, yerleri çok merkezi.)


Burada az çok ne bulacağımızı biliyorduk. Bol bol fırınlanmış domuz ve ördek eti, gulaş benzeri yemekler, bira, apple strudel. O yüzden üç gün üç gece böyle geçmez diyerek bir gün için Sansho planı yaptım gitmeden. Evet, Prag'a gidene önereceğiniz ilk yer olmayabilir, ama bence yemekleriyle, güneşin altına attıkları masalarında öğleden sonra uzun uzun oturup sohbet etme imkanı tanımasıyla dört dörtlük bir lezzet ve keyif deneyimi olarak hafızalarımıza yer etti burası.


İngiliz şefinin Asya mutfağına yaratıcı ve yenilikçi bir yorum katmasıyla ortaya çıkan yemeklerin hepsi nefisti. Aslında sadece akşamları tadım menüsü sunmalarına rağmen bize bir kıyak çekerek öğleden sonranın o abuk saatinde de bütün özel lezzetlerinden tadımlık getirdiler. Nefis bir somon sashimi ile başladık, sonra minik pofuduk ekmeklerin arasına koydukları mantar&et ile domuz göbeği&brokoli karışımlarını denedik. Ardından kuşkonmazlı salata ve en son da kuzu eti, pilav ve çıtır yengeçli nefis bir tabak geldiğinde zevkten dört köşeydik. Paul Day'in ve hepsi birbirinden tatlı garsonların ellerine sağlık diyorum. Prag'da hesap ne gelir diye de korkmanıza gerek yok, unutmayın. ;) 


Daha lokal bir yer önerisi isterseniz, adı üstünde Lokal'i vereyim size. Kendi biralarını da yapan, çok sevilen bir yer. Ambiyans sıfır, sürekli haldır huldur bir yemek ve bira getir-götürü ve insan uğultusu mevcut, içerisi han gibi tıkış tıkış masalar, florasan ışıklar, maç varsa televizyonlarda maç yayını! Ben gördüm, daha keyifli bir yerde bira içmek için kaçtım. İso'cum da sırf ben önerdim diye ben gitmeden önceki akşamlardan birinde bir şeyler atıştırıp biralarını denemiş. Beklentisiz deneyebilirsiniz. Sonuçta yerel birahaneleri aşağı yukarı bu ayarda yerlerden oluşuyor aslında. 


Bu kez yine sıfır ambiyans ama güzel "domuz dizi" yapan bir yer için bulduğumuz adresteyiz: U Hrocha. Harap bir giriş katı dairenin içine atılmış, tahta masalar ve minik bir bardan oluşan, her masası dolu yerel bir restoran burası. Domuz dizini gerçekten çok iyi yapıyorlar diye geldik, dedikleri kadar varmış. Ama servis falan bu işte: "buyurun, iki kişi dalın ve parçalayın" tadında. Yerel lezzet denemek için kesinlikle gidin derim. Ortamla ilgili beklentiniz olmasın, Anthony Bourdain'lık salaşlıkta . ;)


Yerel alternatifleri görünce turistik takılalım dedik. :P Charles Köprüsü'nün bir ayağında, aşağıda gözümüze çarpan ağaçlıklı ve parklı meydana bakan çok şeker bir restoran vardı. Son gece kendimizi oraya at'tık. Belki de şehrin en piyasa yerlerinden biridir. Biz 21.00'de ancak yer bulabildik ve 11.30'u geçerek kalkarken yerimiz kapıldı. Bence hem dış bahçesi, hem de daha soğuk havada gidecekler için iç mekanı çok sıcak, ilgili garsonları ve güzel yemekleri olan bir yer. Fiyatlar diğer bahsettiğim yerlere göre elbette daha yüksek, ama her yerde aşırı normal olduğu için yine korkmanıza gerek yok. Fırında ördek ve domuz kaburga denedik, her ikisi de harikaydı. Gün boyu biradan baygınlık geçirdiğim için ben şarap söyledim, ama minik karaf halinde getirdikleri şarap çok başarılı değildi. Yine de ortamını ve yemeklerini beğendim Cervena Sedma'nın.


Bir turistik akşam da Cafe Mozart'ta geçirdik. Jazz Boat  için fazla rahat davranıp da yer bulamayınca buranın caz gecesini deneyelim dedik. Siz siz olun gitmeden önce Jazz Boat'taki yerinizi mutlaka ayırtın. En aklımda kalan şey o oldu bu yolculuk dönüşünde. Burada çalan gruplar da çok çok iyi oluyormuş, benden söylemesi. Cafe Mozart'a gelince yemekleri ve ortamı keyifli olsa da, bize Astronomi Saati manzaralı bir masa ayırmış olsalar da, siz bence buraya caz gecesi için değil, nefis tatlılarından yemek için gelin. Caz gecesi pek işe yaramazdı açıkçası, ama keyifli bir akşamüstü geçirebilirsiniz yine de. 


Bunlar bizim bu turdaki duraklarımızdan bazılarıydı. İlk fotoğrafta gördüğünüz gibi nehir kenarında,Yahudi Mahallesi'nde, Wenceslas Bulvarı'nın başındaki sosisli ve bira satan büfelerde, Old Town Square'de, kısacası adım attığımız her semtte bira molası vermişizdir. O yüzden siz de Prag'ı içgüdülerinize göre yaşayın derim. Tatlı olarak apple strudel'den şaşmayın. Sokak tatlısı olarak da trdelnik'i deneyebilirsiniz. O da ne ola ki diyenler için Kuzey Güney dizisindeki makara diyebiliriz kısaca. :P İster toz şekerli, ister Nutellalı, karar sizin. 

Alışveriş olarak...

* Prag alışveriş için de güzel bir yer. Çek kristalinin yerindeyiz ne de olsa. Ev için dekoratif objeler alabileceğiniz gibi kırmızıya çalan siyah renkli granat taşından takılar da alabilirsiniz kendinize.

* Absinthe (%70 alkolüyle bir içkiden çok kireç çözücü olarak falan kullanılmalı bence ama siz bilirsiniz tabi) ve onlarca baharatın birleşiminden oluşmuş, gizli tarifi olan Becherovka Prag'a özel içkilerden. Dönüşte alabilirsiniz.

* El sanatlarının çok gelişmiş olduğu bir şehirdeyiz. Her yerde tahta oyuncakçılar, kuklacılar göreceksiniz. Kapın bir kukla kendinize.

Aklıma gelenler bunlar. Böylelikle bir masal defterini daha kapatıyorum. Artık araya sürpriz bir şeyler çıkmazsa sırada yaz tatilleri olur herhalde. Denizi, güneşi özleyenler el kaldırsın! ;)

Kutna Hora-Kostnice

Prag'daki üçüncü günümüzde Hlavni Nadrazi tren istasyonuna gidip Kutna Hora için gidiş-dönüş biletlerimizi alıyoruz. Kutna Hora'ya kalkan trenler genellikle Kolin aktarmalı oluyor. İki kişi gidiş dönüş 8 Euro gibi bir rakam ödüyorsunuz biletler için. Kutna Hora Mesto durağında inerseniz şehir merkezini de görmüş olursunuz (ki bence pek gerek yok; zira terk edilmiş bir kasaba gibi kendisi).  Ya da doğrudan Kutna Hora Sedlec'te inip Kostnice ya da Sedlec Ossuary olarak adlandırılan ve biz turistlerin Bone Church dediği Kemikli Kilise'ye gidebilirsiniz. Şehir merkezinde indiğinizde sizi kiliseye götürecek bir turist bus bulunuyor. Ya da hiç zorlamadan taksiye binin ve yaklaşık 3 Euro gibi bir rakama kilisede olun. 


Kilisenin içini gezmek için kişi başı 90 Çek kronu ödüyorsunuz. Bu da yaklaşık 3,5 Euro gibi bir tutara denk geliyor. Girer girmez İngilizce olarak kilisenin tarihçesini okuyabileceğiniz sarı sayfaları bulabilirsiniz. Sizler için de fotoğrafını çektim, okumak isteyenler aşağıya buyursunlar. ;)


Girişten itibaren kilisede gördüğünüz her şey insan kemiklerinden yapılmış. Avizelerden şamdanlara, kaselerden zırhlara kadar. İçeride 40,000 kadar insana ait kemik bulunuyor. Bunlar hem 1318 yılında veba salgınında ölen insanlara hem de 15. yy'da yapılmış Hussite Savaşları'nda ölenlere ait kemikler. Önceleri bu ölen insanların bedenleri kilisenin mezarlığında yer alıyormuş. 15. yy'da mezarlık kapatılınca kemikler kilisenin içine alınmış ve piramitler halinde üst üste yığılmış. 1870 yılında ise Frantisek Rint adındaki bir ahşap oyma ustası bu kemikler ve kafataslarıyla çanlar, kaseler ve avizeler gibi dekoratif şeyler yapmış. 



Kafatasları ve kemiklerde savaşın tüm şiddetini ve yıkıcı etkilerini görmek mümkün.


Burası ile ilgili daha detaylı bilgiler almak ve kilisenin içini ve dışını gezmek için bu Youtube linkine tıklayabilirsiniz. İlginizi çekerse Prag'da olduğunuz günlerden birini burayı görmeye ayırabilirsiniz. Biz yola çıkarken "nasılsa ikinci gidişimiz, 3,5 günümüz de var, bir gün Kutna Hora, bir gün de Terezin Toplama Kampı yaparız" demiştik. Ama şehirden ikinci kez o kadar etkilendik ve ayrılmak istemedik ki daha ilk günden günübirlik gezi sayısını bire düşürdük. O yüzden Prag'dan ayrılabilmeyi başarabilecek misiniz, kendinizi iyice bir tartıp ona göre kararını verin derim. ;)

Sırada yeme içme notları var. Benden ayrılmayın.;)

Hard Rock Cafe Bolluca Hayvan Barınağı'nda

Hard Rock Cafe Istanbul’da Artan Yemekler Bolluca Hayvan Barınağına Veriliyor


Hard Rock Cafe İstanbul, simgeleşmiş İstiklal Caddesi ve İstanbul’un göbeğindeki canlı müzik merkezine yakın konumuyla sadece eğlence dünyasına hitap etmekle kalmıyor, aynı zamanda birçok sosyal sorumluluk projesine de destek veriyor. Mekan bu bağlamda geçtiğimiz günlerde Citroen ile iş birliği yaparak Cafe’deki artan yemekleri Bolluca’daki hayvan barınağında bulunan hayvanları doyurmak için kullandı. Bu kez hayvan dostları için yola çıkan Citroen ve Hard Rock Cafe İstanbul yetkilileri, hayvanları doyurup aynı zamanda onlarla vakit geçirdiler. 





“Take Time To Be Kind” Mottosu ile Hareket Ediliyor

Hard Rock Cafe, dünya çapında görev edindiği konular ile ilgili olarak oluşturduğu mottolarından İstanbul’da da vazgeçmiyor. Hard Rock Cafe İstanbul, “Take Time To Be Kind mottosu ile nezaketin bulaşıcı olduğuna, herkese nazik davranmak ve yardımcı olmak için daima zaman olduğuna vurgu yapmaya devam ediyor. 

***

Çok güzel hareketler bunlar! O yüzden bu basın bültenini sizinle de paylaşmak istedim. Alkışlar Hard Rock Cafe ve Citroen'e. 

Prag Sokaklarında Gezmelere Devam

Gezilmesi görülmesi gereken en önemli yerleri bitirdiysek ikinci derecede önemli yerlere geçiyorum. İkinci derece dediysem, daha az keyifli demek değil bu. Daha şehir ve doğanın içinde yerlerden bahsedeceğim. Buralara giderken Prag sokaklarında yürümekten de inanılmaz keyif alacaksınız.  

Wenceslas Square (Vaclavske Namesti) ve aynı adı taşıyan kocaman bulvar, bunlar arasında en büyük alana yayılmış olanı. Bohemya bölgesinin başlıca azizlerinden Saint Wenceslas'ın adını alan meydanda yine onun anısına yapılmış bir heykel ve Ulusal Müze (Narodni Museum) binası bulunuyor. Buraya çıkan geniş bulvarın üstünde ise her türlü markanın mağazasını ve bir dolu oteli görebilirsiniz. Konaklama ve alışveriş için tercih edebileceğiniz bir bölge burası. Bir de şehrin en büyük tren istasyonlarından biri olan Hlavni Nadrazi buraya çok yakın; trenle günübirlik geziler yapmak isteyenlere duyurulur. 


Mutlaka gezilmesi gereken yerlerden biri de Josefov adı verilen Yahudi Mahallesi. Eski Şehir'e çok yakın olan bu bölgede de binaların mimarisi, bira evleri ve değişik köşelerde karşınıza çıkan heykeller çok güzel. Sağ alttaki Kafka heykeli misal. Aynalardan yapılmış David Cerny heykeli ise asıl favorim olan (sol alt). Hamile bir kadın heykeliymiş aslında ve altına eğilip de başınızı altta bulunan deliğin içinden sokunca karnında siz varmış gibi görünüyormuşsunuz. Bense baştan çıkarıcı bir pozda duran dolgun bir kadın olarak algılamıştım heykeli. Hamilelik kutsalına dil uzatan bir yorum olmuş benimki. ;P


Yahudi Mahallesi olunca gezdiğimiz yer, ibadethane olarak da sinagog çıkıyor elbette karşımıza. Burada Old Synagogue olarak bilinen daha gösterişsiz, sade ve tarihi daha eskiye dayanan bir sinagog dışında bir tane de Klausen Synagogue bulunuyor ki, ben kendisini daha çok sevdim. Ama kiliseler, sinagoglar sizin olsun bana sokakları ve biracıları verin diyorum her zamanki gibi. ;)


Geçen seferki gidişimde görmediğim Dancing House'u görmek için son günümüz olan Cumartesi'yi bekledim. Çünkü hemen yakınlarındaki Naplavka Farmer's Market'ı da gezmek istiyordum. Siz de öyle denk getirebilirsiniz, çünkü nehrin kenarında bir sürü standın açıldığı nefis bir açık hava pazarı kuruluyor buraya Cumartesileri.

Fred and Ginger olarak da bilinen ve Prag'ın eski yapılarının arasında tüm modernliğiyle göze çarpan bu 'dans eden evi' görmelisiniz.  Üst katında bir restoran ve içinde bir galeri var, onun dışında içi sadece ofislere ayrılmış durumda. İçine girmedik, sadece dışarıdan fotoğrafını çektik.


Palackeho Köprüsü'nü geçer geçmez nehir kıyısında kurulan Naplavka Farmer's Market'ta canlı çiçekten şaraba, organik ürünlerden cupcake'e, şarküteri ve peynirden biraya, ekmekten pastaya, makarna soslarından Hint körilerine kadar aklınıza gelebilecek her türlü yeme-içme standını gezebilirsiniz. Tabi alışveriş yaparak ve tatlarına bakarak. Yorulunca da nehir kıyısında bir bira molası sizi bekler. Ben güneşe oturup, günün ilk birasını küçük boy alayım lütfen. ;)


Zaten göreceksiniz ama yazmazsam olmaz dediğim bir durak da Barut Kulesi. Yapımına 1475 yılında başlanmış olan bu Gotik kule şehrin eski ve yeni kısmını birbirinden ayırıyor. 17. yy'da barutların saklanması için kullanılan kulenin, simya çalışmaları için kullanıldığı da biliniyor.


Geçer geçmez hemen yanındaki Municipal House'un ise hem binası görülmeye değer, hem de içinde kocaman, nefis bir konser salonu olduğunu bilmelisiniz. İsocum'un orada Mozart'ın Requiem'ini dinleyerek huşu içinde muhteşem bir akşam geçirdiği olmuştu ilk gidişimizde. Ben de kapanmadan yetişelim diye çıkışta onu kolundan çekiştirerek Seks Müzesi'ne götürüp, o huşuya turp sıkmıştım. :P


Bir de bu kez gitmediğimiz, ama geçen sefer gidip çok keyif alarak güzeller güzeli Prag'a tepeden baktığımız, sonra da yemyeşil bir ormanın içinden kıvrıla kıvrıla inen bir yoldan yürüyerek nehir kıyısına geldiğimiz Petrin Kulesi şehrin görülesi duraklarından. Prag'ın Eiffel'i sayılan bu kuleye isterseniz füniküler ile de çıkabilirsiniz. Ama mevsim bahar ise inişi doğanın içinden yapmalısınız kesinlikle. Biz 2006 yılının sonbaharında yapmıştık bunu. O zamandan kalma birkaç fotoğrafı aşağıda görebilirsiniz.


Bir önceki yazımda bahsettiğim yerleri ve buradaki durakları gezdiyseniz, Prag'ı bitirdiniz demektir. Yani gezi kontrol listesini tamamladınız demek istiyorum, yoksa şehrin sokaklarındaki güzellikler görülmekle bitecek gibi değil. Ama şimdi sizi şehirden birkaç saatliğine uzaklaştıracağım. Nereye gidiyoruz dersiniz? ;) 

Prag: Yine Bir Masaldan Çıkmış Gibiyim

Prag masalsı güzelliği, mimari estetiği, sokakları, kültür-sanat bakımından zenginliği, biraları ile gönlümü dokuz yıl önce fethetmişti, ama o zamanlar blog olmadığı için sizlerle paylaşmamışım. Şimdi ise sadece yeme-içme-sokaklarda boş boş dolaşma, yani kısaca sefa amaçlı üç buçuk günlük minik bir Prag kaçamağı yaptım ve şehre bir kez daha, hatta bu kez daha fazla bayıldım. Belki Mayıs ayının etkisidir, belki Prag 101'i bitirdiğimiz için canımızın istediği her şeye canımızın istediği kadar zaman ayırabilmemizdir, belki şehrin göbeğindeki şirinlik muskası otelimizdir nedeni, bilemiyorum. Ama bu kez içimde İtalya'ya karşı beslediğim hisler uyandı bu şehre karşı. Hep derim hadi dediğinizde her zaman şevkle gitmeyi isteyeceğim ilk yer İtalya'dır. İster minicik bir köyü, ister en büyük şehri olsun. Orası beni hep çok mutlu eder. Sokaklarının güzelliği, mimarisi, tarihi, doğası, yemekleri, şarapları, havası suyu, insanlarıyla defalarca gitsem sıkılmayacağım yerlerin başında gelir. Prag için de ikinci gidişimde aynı şeyleri hissettim. Beni neredeyse o kadar mutlu etti ve birçok kez gelinebilir bu şehre hissi uyandırdı içimde (ki önceliğim hep görmediğim yerlerdir). Hatta Twitter'da da yazmıştım: "bence Prag, Hensel ve Gretel'den sonraki en güzel masal."

Bu girizgahtan sonra şunu da eklemem gerek elbette: Prag ne kadar sevsem de blog yazıları açısından en kısmetsiz şehrim olarak kalmaya devam edecek bu gidişle, çünkü tarihi yerleri dediğim gibi blogun olmadığı 2006 yılında gezildi ve siz okular açısından biraz güme gitmiş oldu. :P Taa 2007'de hatırladıklarımla yazdığım şöyle bir minik yazı var ama şimdiki İmgeleme yazılarıyla alakası yok tabi, artık sizi kesmez.;) O yüzden minik bir özet geçerim size yapılması gerekenlerle ilgili.  

Önce otelimizden bahsedeyim. Vintage Design Hotel Sax, booking.com üzerinden ayarladığımız ve orada aldığı 9 notunu kesinlikle hak eden bir otel. Çalışanları ilgili ve güler yüzlü, odaları/geniş ve tertemiz, konumu Prag Kalesi'ne ve Charles Köprüsü'ne 7-10 dakika mesafede, havlular dışında bornoz ve terlik ve Yves Rocher şampuan-duş jeli-sabun bulabileceğiniz geniş ve temiz banyosu ile fiyat-kalite dengesi açısından olabilecek en optimum seviyede bir dört yıldızlı otel burası. Ayrıca adı üstünde "vintage design"! Otelin her köşesinin vintage objelerle dolu olduğunu görebilirsiniz; odanızdaki duvar saatinden kat aralarındaki deri koltuğa, kahvaltı salonundaki Kent'in eski reklamından yapılmış abajura ve başucunuzdaki komodine kadar her detay çok şeker. Kesinlikle öneririm.


Prag'a ilk kez gidecekler için görülmesi gereken yerlerin en başında elbette Prag Kalesi geliyor. Buranın içini bir kez daha gezmedik, ama yine de kaleden şehir manzarasına bir kez daha bakmak için tam önündeki seyir tepesine çıktık. Ayrıca görkemli St. Vitus Katedrali'nin de fotoğraflarını bir kez daha çekebilme fırsatımız oldu. Kalenin içindeki en ilgi çekici yerlerden biri de Golden Lane adı verilen Altın Yol. Buradaki rengarenk tek katlı evlerden 22 numaralı olana dikkat: zamanında Kafka iki yıl kadar bu evde yaşamış.


Kale turunu bitirip aşağı inerken de harika manzaralar sizleri bekliyor.


Şehirdeki ilk üçe girecek diğer bir önemli turistik nokta ise Charles Köprüsü, ya da Karluv Most. Defalarca üstünden geçeceksiniz, gecesini gündüzünü görmelere doyamayacaksınız, üstündeki heykellere hayran hayran bakacak, her geçişinizde sokak sanatçılarının, takıcıların ve müzisyenlerin yaptıklarına mest olacaksınız.



Ve son olarak Astronomik Saat'in de bulunduğu Eski Şehir meydanı görülmesi gereken başlıca yerlerden. Astronomik Saat Kulesi'nin tepesinden şehre bakabileceğinizi unutmayın. Güneşin, gezegenlerin konumlarını ve buna benzer astronomik değerleri gösteren saatte her saat başı İsa'nın 12 havarisini simgeleyen mini heykeller dönüyor. Toplanan turist kalabalığından durumu anlarsınız zaten, ama şimdiden söyleyeyim, sonra hayal kırıklığı yaşamayın: izledikten sonra "ee, bu muydu?!" diyebilirsiniz. ;)


İlk üç bittiğine göre sıradaki yazıda şehrin diğer görülesi yerlerinden, arşınlanması gereken mahalleleri ve sokaklarından bahsedebilirim. Benden ayrılmayın. Gerçi şimdilik badana ustaları beni odamdan atmadıkları için burada yazı yazmaya devam edebiliyorum. Bakarsınız odamdan da atılıp, koridor köşelerine yerleşmek zorunda kalırım, o zaman sıradaki yazı ne zaman gelir bilemem. Ama bir şekilde devam edeceğim, merak etmeyin. ;)

Bir Tiyatro, Bir Film, Bir Kitap

Geçen hafta Pazar günü saat 17:00'de baktım ki İsocum'dan hayır yok bu aralar, o zaman Işıl Abla'yla tiyatroya gideriz, dedim ve Cihangir'deki Bo Sahne'nin yolunu tuttuk. Oyunun adı Internette Tanışan Son Çift. Akasya AsılTürkmen ve Ozan Akbaba'nın oynadığı tek perdelik, eğlencelik bir oyun. Sanal alemin "gerçekliğini" sorgulayan, kadın ve erkeğin düşünce mekanizmaları arasındaki farkı esprili bir şekilde anlatan, klasik bir son ile de hikayeyi bağlayan oyun yaklaşık 80 dakika sürüyor. Nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz bile. Gülüp, eğlenip, hafifleyip çıkacağınız oyunlardan. Ben daha çok çıkışında mideme yumruk oturmuş gibi hissettiğim, ruhen ve zihnen insanı bunaltacak kadar sorgulatan oyunları (kitapları, filmleri,vs) daha çok sevsem de bunu da light & çıtır-çerez tiyatro niyetine izlemenizi öneririm.  


Bu aralar gülmeye ihtiyacımız var herhalde, çünkü dün de Niyazi Gül Dörtnala'ya gittik. Ata Demirer, Demet Akbağ ve Şebnem Bozoklu isimlerini bir arada görüp de gitmemeyi düşünemezdik elbette. Profesör veteriner Niyazi Gül'ün Sultan Şahmerdan ve Rıza Kabakoz arasındaki hırslı çekişmeye alet edilerek normal akışında giden hayatının bir anda allak bullak olmasını anlatan filmin ilk yarısına bayılsak da ikinci yarıyı biraz daha absürtlük dozu yüksek ve yavan bulduk. Ama genel olarak izlediğimize pişman değiliz, bir daha olsa yine aynısını yaparız. ;)

Ata Demirer'in eskiden TV'de canlandırdığı karakterlerden biri olan Niyazi Gül'ü çok sempatik bir karakter. Demet Akbağ'ın canlandırdığı Sultan Şahmerdan'ı ise her işinde çok başarılı olduğunu düşündüğüm sanatçının ellerinde nefis bir tipe dönüşmüş. Şebnem Bozoklu'nun Hediye'si ise biraz karikatür bir tip olsa da kendisinin hastasıyız, eleştiremem kolay kolay. ;) Eğlencelik, tatlı bir film işte. İzleyin, gülün, sonuna doğru biraz sıkılın, geçin gidin işte. Özetle bu. 


Gelelim son dönem okuduklarıma (ve okuyamadıklarıma). Bakarsın Bulutlar Gider oyunuyla birlikte kitaplarını almaya karar verdiğim Özen Yula'nın iki kitabı bir süredir elimde. Roman olan Hayat Bir Kere'yi zorlayarak da olsa yarıladım, ama bitiremedim. Böyle durumlarda daha fazla zorlamayıp, başka bir zaman tekrar denenmek üzere kitabı ilgili rafa kaldırırım. Yine aynısını yaptım. Öykülerden oluşan diğer kitap Tanrı Kimseyi Duymuyor'u ise çok severek bitirdim. Buraya kadar eğlenerek gelmiş olabiliriz, ama bundan sonrası gayet dokunaklı, düşündürücü ve ağır hikayelerden oluşuyor anlayacağınız. Tanrı'nın bile duymadığı seslerin sahiplerinin yaşadıklarına baktığınızda içinizin acıdığını, boğazınızın düğümlendiğini hissettiğiniz zamanlar olacak. Ama buna değer. 


Alıntılarla bitireyim yazıyı...

* Halk her zaman zayıfa acıyıp güçlünün yanında yer alır; ikiyüzlüdür. 
* Anadolu bazen Yalandolu'dur.
* Doğa öldürme üzerine kuruluydu. Hayvanlarla insanlar birbirlerini, bazen kendilerini öldürüyorlardı. Tanrı ise hepsini öldürüyordu. İnsanlar da çağın gereği Tanrı'yı yok ediyorlardı.
* Bazı hayvanlar ve insanlar yaşlanmadan ölmelidirler. Vücutları kendilerine ihanet etmeden, istedikleri an, istedikleri gibi hareket edebilme yetilerini kaybetmeden önce.
Şimdi bloga kısa bir mola veriyorum. Yarın sabah yolculuk var. En son 9 sene önce gittiğimiz Prag'da İsocum'la buluşacağım. Sonra dönüp, İsocum'u yeniden gönderip, evde bir badana-boya olayına girişeceğim. Bahara hızlı bir başlangıç diye buna derim ben. ;) O yüzden bir süre buralarda olamayabilirim. 

Prag'la ilgili önerilerinizi dört gözle beklerim. Bu kez kültür ve tarih gezisi değil yeme-içme-şehrin sokaklarında boş boş dolaşma gezisi planlıyoruz bakalım. Blogda olmadığım zamanlarda da beni nerelerde bulacağınızı biliyorsunuz değil mi? Instagram için buraya, Twitter için buraya, Facebook için buraya beklerim. ;)

Görüşmek üzere! 


Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar “Biz Mektup Yazardık” Sergisi’nde!

İş Sanat Kibele Galerisi’ndeki “Biz Mektup Yazardık” Sergisi geçmişi günümüze taşıyor.

Şu sılanın ufak tefek yolları
Ağrıdan sızıdan tutmaz elleri
Tepeden tırnağa şiir gülleri
Yiğidim aslanım burda  yatıyor




İşte mürekkep bu dizelerdeki gibi damlar Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun kaleminden… Sanatçı, 64 yıllık hayatına sığdırdığı sanat tutkusunu, aşklarını, sevinçlerini, hüzünlerini, dostluklarını çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını geçirdiği Anadolu’nun naifliğiyle yakın dostu Nâzım Hikmet’e yazdığı bu dizelerdeki gibi aktarır kâğıda ve tuvallere… Onun şiirlerindeki ve tablolarındaki narlar, dutlar, ayvalar kimi zaman sevdiği kadına duyduğu özlemi kimi zamansa amansız bir kara sevdayı anlatır. Babasından Batı Edebiyatı’nı, annesinden Yunus Emre’yi, Karacaoğlan’ı öğrenen sanatçı Anadolu’nun toprak damlı evlerinden, İstanbul’un martılarından, köpüren denizinden, Âşık Veysel’in sazından dem vurur…

Bedri Rahmi Eyüboğlu iç dünyasını tuvallere ve şiirlere aktarırken sanat, edebiyat, siyaset ve iş dünyasının önemli isimleriyle gerçekleştirdiği, yaşadığı döneme ışık tutacak mektuplaşmaları da tarih yolculuğundaki yerlerini alıyor.  Güzel Sanatlar Akademisi’nde başlayıp Paris’te süren eğitim hayatından, resim tutkusunun peşinden gittiği Anadolu’daki yurt gezilerine kadar sanatçının yaşamından birçok kesiti yansıtan mektuplar, “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi ile İş Sanat Kibele Galerisi’nde ilk kez gün yüzüne çıkıyor.

Sergi, hem sanatçının kaleme aldığı hem de kendisine gelen yüzlerce mektubun Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından uzun soluklu ve titiz bir çalışma ile kitaplaştırılmasına paralel olarak hayata geçiriliyor. Sanatçının gelini Hughette Eyüboğlu’nun hazırladığı, editörlüğünü Rûken Kızıler’in üstlendiği kitabın ve serginin tasarımı Emre Senan tarafından gerçekleştirildi.

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Avrupa’da öğrenci olduğu günlerden Akademi’de öğretmen olduğu günlere pek çok anıyı barındıran mektuplar, orijinal olarak sahiplerinin kendi ifadeleriyle ve kendi imzalarıyla ziyaretçilere ulaşıyor. Sadece ressam ve şair olarak değil mozaik, seramik, vitray ve yazma sanatçısı, heykeltıraş, öğretmen ve yazar kimlikleriyle de sanatımıza kalıcı eserler bırakan Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun pek çok isimle sürdürdüğü yazışmaları aynı zamanda sanatçılar arasındaki kuvvetli bağı da gözler önüne seriyor. Her biri tarihi belge niteliğindeki mektuplar; sanatçıların o dönemde yaşadığı ekonomik sıkıntılara dair fikir verirken, yaşanan zorlu koşullara rağmen gerçekleştirdikleri idealleri ile tarihe not düşürebilmeyi başarmış bu insanların umutlarını yitirmediklerini de en iyi şekilde ortaya koyuyor.

Sanatçının Nâzım Hikmet, Ahmet Hamdi Tanpınar, Fikret Muallâ, Âşık Veysel, Adalet Cimcoz, Orhan Veli Kanık, Necip Fazıl Kısakürek, İbrahim Çallı, Andre Lhoté, Fahrünisa Zeid, Abidin Dino, Reşat Nuri Güntekin, Cemal Tollu, Nurullah Berk ve Arif Kaptan ile mektuplaşmalarının her biri ziyaretçilerde ayrı bir tat bırakmayı vaat ediyor. İş dünyasının önde gelen isimleri Vehbi Koç ve Nejat Eczacıbaşı’nın mektupları da Eyüboğlu arşivinin önemli parçaları arasında yer alıyor.

Serginin bölümlerinden biri de Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yaşamını şekillendiren iki kadın, eşi ressam Eren Eyüboğlu ve büyük aşk yaşadığı, “Karadutum” dediği Mari Gerekmezyan ile mektuplaşmalarından oluşuyor. Eren Eyüboğlu, büyük aşk yaşadığı Karadut’u sonsuzluğa uğurladıktan sonra eşinin elini bırakmayarak o zor günleri atlatmasına ve resme odaklanmasına yardımcı olacak kadar güçlü iken, diğer taraftan Mari Gerekmezyan ise ölümünün ardından bile gözlerini yaşartacak kadar sevdalı olduğu bir isim.

64 yıllık yaşamına çok şey sığdıran Bedri Rahmi… 

İş Sanat Kibele Galerisi’nde çağdaşlarıyla yazışmalarının ilk kez gün yüzüne çıktığı “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi ile anılan sanatçının hayat hikâyesi Trabzon’da başlar. Takvimler 1911 yılını gösterdiğinde Görele Kaymakamı Mehmet Rahmi Bey ve Lütfiye Hanım’ın ikinci çocuğu olarak hayata merhaba der. Asıl adı olan Ali Bedrettin, zaman içinde önce Bedir’e sonra Bedri’ye dönüşür. Babasının görevi dolayısıyla yerleştikleri Trabzon’daki lise resim öğretmeni ünlü ressam Zeki Kocamemi tarafından keşfedilir. Sanatçı yine bu dönemde edebiyata da merak salar ve ilk şiirlerini yazmaya başlar.

1929’da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ne giren Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nazmi Ziya ve İbrahim Çallı gibi Türk resminin mihenk taşlarının öğrencisi olma şansına erişir. Edebiyata olan ilgisinin üzerine düşer ve Ahmet Haşim’den estetik ve mitoloji dersleri alır. 1930’larda hayat onu bu kez Fransa’ya götürür. Dijon ve Lyon’da bir yandan çalışarak Fransızcasını geliştirmeye çalışırken, bir yandan da Gauguin, El Greco, Cezanne gibi beğendiği ressamların eserlerini kopya eder. Sanatçı, ileride hayatını birleştireceği Ernestine Letoni (Eren Eyüboğlu) ile de Fransa’da tanışır. 1940’lı yıllara gelindiğinde kalbine “kara saplı bir bıçak” gibi saplanan Mari Gerekmezyan girer. Asistanlık yaptığı Güzel Sanatlar Akademisi’nin heykel bölümüne misafir öğrenci olarak gelen Mari Gerekmezyan, Bedri Rahmi’nin bir büstünü yapar, sanatçı bu büste duyduğu minneti Mari’nin çeşit çeşit portrelerini yaparak ve ona şiirler yazarak yanıtlar. Artık bütün İstanbul ve elbette Eren Eyüboğlu bu tutkulu aşktan haberdardır. Bedri Rahmi Eyüboğlu 1975 yılındaki ölümüne kadar geçen çeyrek asrı aşkla, resimle, edebiyatla, dostlarıyla, dönemin önde gelen kültür ve düşünce insanlarıyla bir arada geçirir.

Meraklıları için 5 Mayıs - 20 Haziran arasında İş Sanat Kibele Galerisi’nde ziyaret edilebilecek “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi, sanat ve kültür tarihimizde eşine az rastlanır bir iz bırakmayı vaat ediyor. Sergide orijinal el yazılı mektuplar ve sanatçının çizimleriyle süslediği desenli zarfların yanı sıra mektuplaşılan isimlerin Bedri Rahmi Eyüboğlu tarafından yapılmış portreleri de yer alıyor. Serginin ziyaretçilerini güzel bir sürpriz de bekliyor. İsteyen katılımcılara, sanatçının desenleriyle hazırlanmış mektup ve zarflarla sevdiklerine yazma imkânı sunuluyor. Şimdi özlemle andığımız eski günlerdeki gibi mektup yazma zamanı!

Bir boomads advertorial içeriğidir.