Ah O Güzelim Bükler.. En Çok da Palamutbükü

Datça'da geçirdiğimiz üç günün ikisini büklere ayırdığımızdan söz etmiştim. İkinci gün günübirlik ziyaret ettiğimiz bükler Hayıtbükü ve Kızılbük oldu. Aslında bu ikisi dev bir koyu paylaşan iki küçük koy gibiler. Hayıtbükü tarafındaki pansiyonlardan birinde kahvaltımızı yapıp sabah denizine girdikten sonra öğleden sonramızı Kızılbük Ahşap Evleri'nin de plajının bulunduğu Gabaklar Koyu'nda geçirdik. Bu ikisi birbirine yürüme mesafesinde olsa da dik bir iniş çıkış olduğu için araçla gitmeyi tercih edebilirsiniz. Bu arada Hayıtbükü pansiyonlarındaki kahvaltılar açık büfe olarak geçse de çok zayıf kalıyor ve fiyatları da bizim Bi Lokma'mızla aynı.. ki Bi Lokma'nın kahvaltısını bilen bilir, içinde pişiden sucuğa, hellim ızgaradan böreğe, bal kaymaktan cevili ezmeye yok yoktur. O yüzden oralarda "vay be, bu doğallığın içinde ne köy kahvaltısı gelir şimdi" diyerek beklentileri yüksek tutmayın, Kaş'ta da "Bi Lokma çok pahalı" falan diyerek yılların güzel işletmesini üzmeyin hani. ;)   


Kızılbük Ahşap Evleri, uygunluk olsaydı kalmak istediğim yerlerden biriydi. Hem önündeki Gabaklar Koyu'na, hem doğanın içinde ve doğayla uyumlu o güzelim evlerine, hem de tesisine bayıldık. Koyu gölge alanları, rahat şezlongları, lezzetli yemekleri ve iyi servisiyle tam not verdik hatta. Öğlen yediğimiz sarımsaklı Yunan usulü kalamar Datça'da yediğimiz en güzel şeyler listesinde ilk üçe kesin girer. Yanında gelen ev yapımı ekmek ve çağla mezesi de harikaydı. Bizim için en olumsuz yanı inanılmaz çok çocuklu ailenin olmasıydı. Gerçekten de öğleden sonra huzur falan kalmamıştı artık plajda. İkincisi de ne yazık ki çok rüzgarlı bir güne denk geldiğimiz için biraz tepe sersemi olmamızdı. ;) Rüzgarla birlikte hareketlenen denizin azıcık bile bulanmaması, tertemizliği, rengi ve serinlik derecesi nefisti bu arada. Yine gitmek istediğim yerlerden olduğu kesin. 


Üçüncü gün kahvaltımızı bile yapmadan bir gece kalacağımız Palamutbükü'ne doğru yola çıktık. Burada Merhaba Apart'ta kaldık. Tertemiz, zevkli bir aile apartı olsa da bir dahaki sefere daha merkezi bir yeri, harika bir plajı ve nefis kahvaltısı, yemekleri olan Badem Motel'de kalalım diye not düştük kendimize. Ama nerede kalırsanız kalın Palamutbükü'nün o güzeller güzeli denizine bayılacaksınız. Benim için bir tık serin olsa da girince alışıyorsunuz - ciddiyim, valla sizi kandırmıyorum. ;)) Renk ve berraklık da tam olarak aşağıda gördüğünüz gibi işte.  


Palamutbükü koy boyunca sıralanmış minik pansiyonların, apartların ve onlara ait restoranların bulunduğu, diğerlerine göre nispeten büyük bir koy. Koyun en ucunda Emel Sayın'ın sitesi diye bilinen o meşhur yazlık site var. Ondan hemen önce ise yine çok meşhur Mavi Beyaz Otel bulunuyor. Beyaz ince çakıllı plajı, masmavi denizi ve Yunan Adaları'ndaymış gibi hissettiren mavi panjurlu beyaz evleriyle adıyla tarzıyla çok hoş görünen bir otel. Merak ettiğim yerlerden biriydi, ama şahsen Palamutbükü'nde nispeten lüks sayılabilecek bu otelde kalmak yerine merkezdeki minik pansiyon ya da motellerde kalmak çok daha oranın ruhuna uygun göründü bana. 


Köy ürünleri satan minik dükkanlar ve stantlar dışında alışveriş yapabileceğiniz bir yer yok. Keçi sütünden ballı bademli dondurmasının methini duyduğum için denedim ama bence bir numarası yoktu. Onun kralını Kaş'ta Hidayet Koyu'nda yiyebilirsiniz, not edin bir yere. ;) Plajlarda, restoranlarda ya da herhangi bir yerde saçma sapan müzik sesi duymayacağınız, hatta neredeyse çıt çıkmayan sakinlikte bir koy burası. O kadar özlemişiz ki bunu. Sadece rüzgarın ağaçlarda yarattığı hışırtılar, denizin çakıl taşları üzerindeki hafif şıkırtısı eşliğinde öylece uzanmak ve kitap okumak. Bu sene Kaş'ta daha az kitap okuyabilmemi bile plajların gürültüsüne bağlıyorum şahsen. 

Palamutbükü gününde öğleden sonra yarım saatlik bir yüzme molası için üstünde hiç tesis olmayan ve arabayı yola park edip kayaların arasında oluşmuş doğal bir iniş yolundan inilerek denizine girilebilen Akvaryum Koyu'na da gittik. Aşağıda gördüğünüz bu bakir koya tekne turlarıyla da ulaşabiliyorsunuz. Denizi muhteşem. Adını hak eden cinsten.Oralara yolunuz düşerse mutlaka uğramadan geçmeyin. Denizden çıkıp tuzlu kalmayı sevmem diyorsanız bile beş dakika içinde yeniden Palamutbükü'nde olacağınız için çok da problem olmaz sanıyorum.  


6 Eylül asıl Dolunay akşamıydı. Şimdiye kadarkilerin fragman sayılabileceği nefis bir Dolunay bizi bekliyordu anlayacağınız. Yemekten önce koyda biraz yürüyerek ayın doğuş anını da tesislerin olmadığı boş kumsalda yakalamak istedik. İyi ki de yapmışız. Palamutbükü Hatırası duvarında biraz zevzeklik yaptıktan sonra nefis bir manzarayla büyülendik. Bu da Kaş'ta görmeyi özlediğimiz şeylerden biri, çünkü ay ve güneş denizin üstünden doğmuyor bizde. Yükseldikleri zaman görebiliyoruz ama o ilk kendilerini gösterdikleri kocaman ve turuncu hallerini göremiyoruz. Bizim günbatımlarımız nefis olsa da diğerleri arkamızdan iş çeviriyorlar anlayacağınız. ;)


İki kahvaltı ve öğlen kalamarları, karideslerini Badem'de yediğimiz için Dolunay akşamı da değişiklik yapıp Kıvanç'a oturalım dedik. Bademli yoğurtlu kabak, bademli fasulye, kabak çiçeği dolması ve deniz börülcesi hayatımda yediğim en lezzetli mezeler arasına rahatlıkla girer. Spesiyalleri olan kekikli ahtapot ve üstüne paylaştığımız künefe de damak çatlatan cinstendi. Mehtap da zaten baş köşedeydi. Kısacası olağanüstü güzel bir geceydi. 


Üç günlük bu kaçamağın ardından aklımızda en çok yer eden, tadı damağımızda kalan, yeniden gelip daha uzun kalsak diye düşündüğümüz yer Palamutbükü oldu. Bir kez daha birkaç saatlik uğranacak yerler Eski Datça ve Kızılbük olurken bir daha önünden bile geçmem dediğimiz yer ise Datça'daki Fevzi'nin Yeri'ydi. Bu minik özetin dışında tüm detaylar ise son üç yazıda mevcut zaten. Gezmek, yeni yerler görmek güzel şey. 

Bakalım sırada nereler olacak? Tabi bunun için benim önce Kaş defterini kapatıp İstanbul'a dönmem gerek ama o da yine Ekim sonuna kadar çok mümkün görünmüyor. Çünkü bence Eylül-Ekim, Temmuz-Ağustos'u döver, net! Hadi Temmuz'u bilemem ama Ağustos'u kesin döver. O yüzden tadını son anına kadar çıkarmak lazım. Ne de olsa sonra 8 ay gri İstanbul bekler beni. Şarja takılı kalacağım son bir aya girdik bile. O zaman ben arabamı maviliklere doğru süreyim izninizle! ;)

İyi haftalar!  

2 yorum:

sezer eser perker dedi ki...

Palamutbükü'ne günübirlik gitmiştik ama unutamıyorum. O civarlarda deniz serin olmasına rağmen bizim Datça'da bulunduğumuz bir hafta şansımıza deniz suyu sıcaklığı çok iyiydi. Palamutbükü'nde sudan çıkmamıştım:) En sondaki salaş lokantanın önünden girmiştik denize. Kimsecikler yoktu ve yemekler çok lezzetliydi. Ah nasıl orada olmak istedim şimdi:)
Bu arada, mehtap gerçekten şahane görünüyor. Fotoğrafta böyleyse gerçekte nasıldır kim bilir?:)

Imge dedi ki...

Sezercim gerçekten harikaydı denizi ve kumsal boyunca sıralanan o minik restoranların salaşlığı ve aynı zamanda lezzeti. Dolunay tam bir bonus oldu o hafta bizim için. Kaş'ta hiç tadını çıkaramadığımız bir durum mehtap, hesaplamadan da olsa üç gün üç gece tabak gibi ayın doğuşunu ve denizin üstündeki yakamozları doya doya izledik. Çok şükür, bin şükür diye diye güzelliğinin karşısında. ;) Her ikimiz için de daha keyifli tekrarları olmasını diliyorum. Sevgiler.