Öksüzlüğümüz ve Olağanüstü Bir Gece

İki güzel kitap var sözünü etmeden geçemeyeceğim. Bence ikisini de modern klasikler arasında değerlendirebiliriz, ne de olsa Kazuo Ishiguro da klasik yazarlar arasına girecek zamanı geldiğinde, değil mi? Yani ilk kitap kendisinin 2017 Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan Öksüzlüğümüz adlı romanı. (Bir nevi koskoca Haruki Murakami'yi Oscar'ı bekleyen Leonardo DiCaprio'ya dönüştüren yazarın başyapıtı da diyebiliriz. ;)


Londra'da yaşayan başarılı detektif Christopher Banks'in Şanghay'da geçen çocukluk yıllarına dönerek hem kendi ailesinin hem de dönemin siyasi tablosunun ve Japonya-Çin savaşının karanlıkta kalan gizemlerini çözmeye çalışmasının hikayesi anlatılıyor. Akira ile yıllar sonra karşılaşma bölümünü çok zorlama, Sarah ile ilgili kısımları biraz hikayenin genelinden kopuk ve gereksiz bulmama rağmen çok severek okuduğum bir romanı oldu bu Ishiguro'nun. Geçmişin hiç de zihninizdeki gibi yaşanmamış olabileceğini ve olduğu haliyle olduğu yerde bırakmanın zorluğunu düşündürttü bana. Bir zaman filme uyarlanır mı bilmem, ama usta ellerde nefis bir sinema filmi de çıkabilir bu kitaptan diye düşünmedim değil okurken. Yazarın tarzını seviyorsanız mutlaka okuyun derim.

***
Gelelim kitaplarının çoğunu çok severek okuduğum Stefan Zweig'a. Yaşam öyküsüyle ve sanıyorum Freud öğretisine duyduğu ilgi sayesinde romanlarına kazandırdığı psikolojik derinlik ile hayranlık duyduğum yazarın Olağanüstü Bir Gece'sini okudum bu kez. Yine yetmiş sayfalık ama içi dopdolu bir hikaye sizi bekliyor, söyleyeyim. 


Rahat ve tasasız bir burjuva yaşamının tekdüzeliği ve anlamsızlığı içinde duyarsızlaşan bir adamın normların dışına çıkarak yaşadığı dönüştürücü deneyimin anlatıldığı bu mini romanı seveceksiniz. Etik dışı ya da suç sayılabilecek davranışların uyandırdığı "yaşadığını hissetmek" duygusu şimdiye kadar tam tersi ve kalıpların içinde bir hayat sürmüş bir adamın varoluşu üzerinde iyi mi yoksa kötü mü etki yaratır dersiniz? Dibe vurmak ruhani bir uyanışı tetikler mi? İşte bu tür sorulara yanıt arıyor Stefan Zweig bu romanında. 

İlk sayfalarda bir tür "ruhsal iktidarsızlık ve yaşamda tutkuyla yer alabilme yetersizliği" hissettiğini söyleyen ve "hiçbir yere tutunmadan, hiçbir yerde köklenmeden, akan suyun üzerinde kayar gibi yaşıyordum ve bu soğuklukta ölü, cesedimsi bir yan olduğunu gayet iyi biliyordum" diyen ama hiçbir zaman mutsuz da hissetmemiş bir adamın "Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar" noktasına gelişi bence okunmaya değer doğrusu. 

Güzel bir hafta olsun hepimiz için. 

Hiç yorum yok: