Hayal Rotalarda Bugün: Peru-Bolivya

24 Mart 2015 akşamı Antonina Turizm'in Harbiye'deki ofisinin salonlarından birindeki Peru-Bolivya seminerine katıldım. Çok merak ettiğim bu uzak diyarları uzman rehber Ercan Özcan'dan dinledim. Merakım kat kat arttı, ama korkum da biraz arttı diyebilirim. 

Aktarmayla, beklemeyle falan toplam 20-24 saat arası bir yolculukla 7 saat zaman farkının olacağı bambaşka bir kültüre ve doğaya gidip, hemen kendimizi oranın ayarlarına uydurup, fiziksel anlamda oldukça zorlayıcı bir geziye hazır olmamız gerekiyor. O nedenle de bu geziyi genellikle yaş fazla ilerlemeden, fiziksel kondisyonu sağlam olanlara öneriyorlar. Çoğu zaman 2300-3800 metre yüksekliklerde gezileceği için hiçbir şikayeti olmayanları bile sarsan bir gezi olduğunu belirtiyor; tansiyonu olanlara, akciğerleri hassas olanlara, bünyesine güvenmeyenlere falan da aman dikkat, doktorunuza danışıp gelin, diyorlar. O yüksekliklerde başı dönen, nefes darlığı çeken, burnu kanayan misafirler olabiliyormuş. Benim için her şey tamamdı, ta ki burun kanamasını duyana kadar. Septum deviasyon ameliyatının travmasını yıllardır bünyesinde taşıyan bir kişiliğim ne de olsa! Neyse bir burun yüzünden Machu Picchu'yu görmeyecek değiliz herhalde. ;)


Yüksekliğin etkilerini hafifleten ilaçlar varmış. Her otelde ve turistik yerlerde oksijen maskeleri de mevcutmuş. İlk bir iki gün vücut alışana kadar bu kadar yüksekte yaşamak gerçekten zor olabiliyormuş. Zira iki basamak çıkınca nefes nefese kalınıyor diyorlar. Bir de daracık, kargacık, burgacık, virajlı toprak yolları düşünürseniz, mide bulantısı için de ilaçları unutmamak gerekiyor. Hadi diyelim jet lag'i hemen atlattınız, sizi bekleyen diğer şeyleri bilin istedim. ;) 

Bu arada koka bitkisi de yüksekliğe iyi geliyormuş. Koka yetiştiriciliğinde Kolombiya'dan sonra ikinci sırada olan Peru'da ve üçüncü sıradaki Bolivya'da koka bulmak sorun olmayacaktır. Yerel halkın sık sık koka çiğnediğini görebilirsiniz, ama bünyeyi alışmadığınız bir şeye daha maruz bırakmak iyi mi bilemedim tabi! ;)

Görülecek yerler dendiğinde ilk akla gelenler Machu Picchu ve Titicaca Gölü olsa da o kadar çok ilginç durak var ki... Bu gezi kültür, doğa ve tarih gezisi olmanın yanında mistik tarafı da olan bir gezi olacak. Dünyada manyetik etkilerin en çok hissedildiği, anlaşılamayan pek çok gizemli olayın yaşandığı topraklardayız, ona göre. Hani vücudun nasıl sinir noktaları varsa, dünyanın sinir noktaları da burada toplanmış gibi düşünün.

Gezilecek yerler...

- Ballestas Adası:  burası Peru'nun Galapagos'u sayılıyor. Sıcak ve soğuk su akıntıları olan bir noktada bulunan bu adada bu nedenle pek çok canlı görünüyor. Özellikle Humboldt soğuk su akıntısı nedeniyle suyun derecesi 8-9 derece düşüyor ve iklim bile etkileniyor bu bölgede. Dolayısıyla normalde bu coğrafyada görülmeyen deniz ayıları, foklar, penguenler burada sizleri karşılayacaklar. 


- Huacachina: çölde vaha buymuş a dostlar! Çok etkileyici değil mi?



- Sonra Nasca'ya geliş ve pır pır uçakla Nasca halkının tanrılar için çöle çizdikleri ve sadece havadan görülebilen sinek kuşu, kondor ve farklı şekilleri görme zamanı. Pır pır uçak hava muhalefeti durumunda iptal olabiliyormuş (%30 gibi bir olasılıkla). Mide alt üst olsa da mutlaka görülmesi gereken bir yer burası da. 

- Altı tane sönmüş yanardağın ortasında yer alan Arequipa ve hâlâ nereden geldikleri belli olmayan, bir anda oluşmuş bir medeniyet olan İnkaların başkenti Cusco en seveceğimiz şehirler olacakmış diyor Ercan Bey. Fotoğraflarına bakarken haklı olabileceğini düşünüyorum. Cusco içeride kaldığı için limandan balık/eşya/haber taşımak için kullanılan İnka yollarında o günlere dönmek gerek. Ayrıca Machu Picchu treni de buradan kalkıyor. Tavanı cam bir trenle nefis manzaralar eşliğinde bu etkileyici İnka antik kentine çıkılacakmış. Ah, dinlemesi bile heyecanlı! Burada bu saklı şehrin sırları çözülen ve çözülemeyen yanlarına ağzımız açık saatlerce bakacağız diye düşünüyorum. 


- Titicaca Gölü: dünyanın üstünde taşımacılık yapılan en büyük gölü. Yerel halkın zamanında İnka eziyetinden kaçmak için sazlardan yaptıkları yüzen adacıkları görmek çok etkileyici olabilir. O dönemin travması nedeniyle hâlâ anakaraya çıkmak istemeyen eski nesle göre genç nesil modern yaşam isteyerek en yakın şehir Puno'ya yerleşiyormuş. O yüzden bu yüzen saz adalar geleneğinin elli yıl içinde yok olacağı öngörülüyor. 


- Lima: Tabi ki başkenti görmeden dönmek olmaz. Ama diğer yerlerle karşılaştırıldığında burası bir hiç sanki dostum! Peru ve Bolivya doğal kaynaklar açısından çok zengin. Topraktan adeta altın, gümüş, bakır ve nitrat fışkırıyor ama elbette halka faydası yok bu zenginliğin. Doğru düzgün işletilen madenler de yok. Yine de 1540'lardan itibaren buranın başkent olmasının nedeni elbette ülkenin ortasında yer alan bir liman şehri olması. Böylelikle hem çıkarılan madenler Avrupa'ya buradan gönderilebilir hem de ülkenin her yerinden kolaylıkla ulaşılabilir diye düşünmüş İspanyollar.

- Bolivya'da ise görülecek şeyler nispeten daha az. Zaten önceden ayrı bir ülke olarak bile düşünülmezmiş; Aşağı Peru denirmiş işte. La Paz fiili başkent, ama anayasal başkent Sucre. Büyü yapmak isteyenleri La Paz'daki cadı pazarına alabiliriz. Kurbağa bacağından at kuyruğu kılına, kurutulmuş lama dilinden yarasa kanadına kadar ne ararsanız mevcut!

Not aldıklarım, hatırladıklarım bu kadar. Ha bu arada pisco sour içmeyi unutmuyoruz molalarda. Peru ve Şili'ye has bir brendi türünün yumurta akı, tarçın ve misket limonu ile birlikteliğinden oluşan geleneksel bir içki bu. Pisco bölgesi şarap üretimi için de uygunmuş bu arada.


Bir de dana etinin yanında bir lama türü olan vikunya ve alpaka eti de yiyecekmişiz buralardayken. Ayrıca buralara has bu hayvanların yününden yapılmış pançolar, hırkalar, bereler de alınacaklar arasındaymış. Lama ve alpaka evcil ve 2. kalite yüne sahip hayvanlarmış, vikunya ise evcil değil ama en değerli yüne sahip bölge hayvanı. Alırken malzemeye dikkat!

Daha bir sürü gezilecek nokta, tüylerinizi diken diken edecek hikaye ve tüyolarla dolu iki buçuk saatlik nefis bir seminer dinledik o akşam. O yüzden Ercan Bey'e bir kez de buradan teşekkür ediyorum. Umarım bir gezisinde anlattığı yerleri birlikte gezme fırsatımız da olur.

(Fotoğraflar için Google görseller sağ olsun diyorum.)

Lokanta Armut ve Suadiye Mirror

Evet, yine nefis yemeklerle karşınızdayım. Hazır mısınız? ;)

İlki bir süredir adı her yerde karşıma çıkan Lokanta Armut. Burası bu ilk ya da sonbaharda bir hafta sonu kalmak için gitmek istediğimiz Barbare Bağ Evi'nin de genel müdürü Tülin Bozüyük ile Şef Burak Zafer Sırmaçekici tarafından kurulan sade ama çok güzel bir gurme restoran. Yemeklerin lezzetine de şarapların çeşitliliğine ve kalitesine de güvenebilir, kendinizi işinin ehli bu isimlere teslim edebilirsiniz. 



Menü sayfaları doldurmuyor. Restoranın kendisi gibi sade, ama kaliteli malzemelerle hazırlanmış nefis tatlardan oluşuyor. Başlangıç olarak gelen sarımsaklı, çam fıstıklı ve biberli tereyağ halkaları ve ekşi maya ekmeği bile şefin yapımı. Biz dört kişi olarak dört beş tane başlangıç tabağı ve iki ana yemek söyledik. Şaraplardan ise en beğendiğimiz aşağıdaki kolajda gördüğünüz Urla oldu.  Yerel tulum peynirleri çok lezzetliydi. Kavanozda somon ise hem sunumuyla, hem kapağı açar açmaz gelen sirkeli ve sarımsaklı karışımın kokusuyla, hem de tadıyla bayıldığımız bir tat oldu. Ahtapot kalamar çeşitlemesi ve levrek söğüşlü tabakla birlikte başlangıçlara son vererek ana yemeklere geçelim dedik. Üç ana yemekten etli olan ikisini seçtik bu kez. Ve ikisinden de çok memnun kaldık. Pirzolaların yanındaki minik topların kızarmış iç pilav olduğunu biliyor musunuz? Dana antrikotun altındaki püre ise eski kaşarlı ve nefis bir tadı var.  


Kısacası burası duyduğum kadar varmış. Mutlaka denemelisiniz. Yemeklerden, servisten ve her ikisinin kalitesinin karşısında ödediğiniz fiyattan memnun kalacaksınız. Rezervasyon için: 0-212-229 22 25

İkinci mekan önerim ise Suadiye Mirror olacak. Burayı yemeklerden çok mekanın kendisi için önereceğim, çünkü ortamına, loş aydınlatmasına, manzarasına, bizim gittiğimiz gece çalan müziklerine bayıldım. Yemekleri hakkında çok fazla bir fikrim yok ne yazık ki. Uzun zamandır uğramadığım fırsat sitelerinden birine uğrayarak, şükela bir kupon aldığım için sadece sushilerinin tadına bakabildik. O da bir sushi restoranı kadar güzel değil, ama kötü de değildi. Yanında bir şişe şarabımızla sushi kuponu bahane sohbet şahane dedik Bostik'le. :) Başka yemekler ya da sadece bir şeyler içmek için de gidilebilecek hoş bir mekandı bana göre. Rezervasyon tel: 0-216-464 27 10.


Yağmurlu ve sevimsiz İstanbul günleri ve geceleri itinayla değerlendirilir anlayacağınız. Ama hava artık canımı sıkmaya başlıyor. Böyle davranmaya devam ederse kaçıp giderim sıcak diyarlara, haberi olsun. ;)

Öfke

Pek çok çeşidi olabilir ama bu kez Salman Rushdie'nin kitabı olanından bahsediyorum. Orta yaşlarına gelmiş, Hint asıllı felsefe profesörü Malik Solanka, akademik hayatın kısırlığından şikayetçi olduğu için üniversitedeki işinden ayrılır. Yarattığı bebekler ile bir TV programı yapmaya başlar ve bu bebekleri sayesinden bir anda büyük bir üne ve paraya kavuşur. Tabi hiç bayılmadığı popüler kültürün de bir halkası olmuştur artık. Dışarıdan bakıldığında Londra'da ideal bir yaşamı var gibi görünse de aslında cinnetin eşiğine gelecek kadar bunalmıştır. Cinnet getirmek yerine kaçmayı tercih eder ve karısına ve çocuğuna haber bile vermeden tek yön bileti alarak kendini New York'a atar. Burada da durum pek farklı değildir tabi, onu bu aşamaya getiren öfke çemberinin farklı bir haliyle sarmalanmıştır yine. Çünkü Malik Solanka'nın da dediği gibi "hayat öfkedir".  

Kitapta Solanka'nın New York'ta sil baştan kurmaya çalıştığı düzen üzerinden Amerikan toplumuna, Batı'nın tüketen, sömüren ve saldırgan düzenine karşı çok sert eleştiriler var. O anlamda felsefi bir roman olduğunu da söyleyebilirim. İlk basımı 2001 yılında yapılan romanda eleştirilen her şeyin günümüz dünyasında kat be kat arttığını ve müthiş bir öfke ve gerilimle yaşamanın, yaşamlarımızın bir parçası haline geldiğini kitabı okudukça fark edeceksiniz. 


Alıntılar

...Amerika sınırsız gücü yüzünden korku doludur; dünyanın öfkesinden korkar ve bu öfkenin adını kıskançlık olarak değiştirir...

...Yeni başlayan üçüncü milenyumda Amerika gençliğinin hayatı böyleydi işte. Olağanüstü güzel ve keskin zekalı bir kızın tamamen maddi gerekçelerle reddedilmesi, yürek meseleleri ya da en azından çiftleşme oyunu söz konusu olduğunda Amerikan standartlarının emlak fiyatlarından bile yüksek olduğunu kanıtlar nitelikteydi...

...Gerçeğe sahip çıkan güçsüz, yalanı savunan kudretli olduğunda güçlünün önünde eğilmek daha mı iyiydi? Yoksa kararlı bir tavırla direnen insan kendi içindeki daha derin gücü keşfedip despotu alaşağı edebilir miydi?...

...İnsanlar sevdikleri birine zarar vermekten, korktukları birine zarar vermekten daha az çekinirler. Çünkü insanlar acınası yaratıklar olduklarından, kendi çıkarları söz konusu olduğunda, sevgiyi oluşturan yükümlülükler zincirini kırmaktan çekinmezler; oysa korkuyu cezalandırılma endişesi oluşturur ve bu endişe insanı asla terk etmez....

...Kendini bir kez sattın mı, elinde alan tek güç fiyat konusunda bir miktar pazarlık etme gücüdür...

İyi okumalar.

Sergi Haberi: Tılsımlar

Son dönem ülkemiz sanatının önemli değerlerinden Oya Özer'in 20 tane yağlı boya eserini sergileyeceği ‘Tılsımlar/ Talismans’ isimli sergisi 1- 15 Nisan tarihleri arasında Galeri Eksen’de açılacaktır.

Sergi, dünya kültürüne yüksek derecede etki yapan Anadolu ve farklı medeniyetlerdeki tılsım konusu üzerinden hareket etmektedir. Binlerce yüzyıllık bir geçmişe sahip olan insan kültürünün en önemli inanışlarından olan tılsımlar, tüm heyecanı ve tazeliği ile Galeri Eksen’de sergilenecektir. Sergide uğur böcekleri, balıklar, dört yapraklı yoncalar, hırka-i şerif ve kadim kültürlerin inançlarına dayalı birçok figürü Oya Özer estetiği ile görebileceğiz. 


Eşref Yıldırım'ın sergi tanıtım yazısı...

Sanat, önceleri sanat değil ritüeldi. Sanatçı yoktu; korkutucu bir doğa ve onunla mücadele etmeye gücü yetmeyen çaresiz insan vardı sadece. Sanat tarihinin başlatıldığı yer olan mağara duvarı resimleri sanat değil ‘’av büyüsü’’ydü. Kontrol edilemeyen şeyleri etki altına almanın bir yolu olarak onları büyüleyebilmek umulurdu. 

Rastlantıların kendi lehine sonuçlar vermesini, felaketlerin uzakta kalmasını bekleyen insan sadece dilemekle yetinmedi, bu isteme halini biçimleştirdi. Hayvanlara, bitkilere, taşlara başka anlamlar yükledi, onlardan yola çıkarak yeni semboller yarattı. Kendi üzerinde, evinde, yakınında taşıdı onları; yalnız, çıplak kalamadı. Tavus kuşundan yılana, sarımsaktan yoncaya, bazı tılsımlı sözcüklerden bazı düğümlere kadar aklınıza gelen gelmeyen yığınla şey, insanın arzularını elde etmesi yolunda birer sihirli araçtı artık. 


Tek tanrılı dinler döneminde pagan kültürlerin bu renkliliği azalsa bile yok olmadı. Büyüyü asıl bozan ‘’akıl çağı’’ olacaktı ama oraya varana kadar koskoca, rengârenk, uçsuz bucaksız bir kültür yaratmıştı insan kendi güçsüzlüğünden, aczinden. Aklın yetmediği ya da kullanımdan geri bırakıldığı yerlerde hâlâ durum çok farklı değil. Daha da yaygın olanı; zamanında doğrudan bir işlevi olduğuna inanılan bu tılsımlı sembolleri, artık çok inanmasak bile süsleme olarak, dekor olarak, takı, tasarım, logo olarak, gittiğimiz yerlerden topladığımız küçük hatıra eşyaları olarak, hele ki bu görsel bombardıman çağında her an, pek çok yerde görebiliyoruz. Değişen dünyanın yeni hedeflerine eski kodlarla gidiliyor hâlâ. 



Rönesans'la birlikte sanat, zihinsel bir eyleme; sanatçı da yapıtına imzasını atan mühim bir kişiliğe dönüştü. Kötü ruhları uzaklaştırmaya çalışmak, bereket getirmek gibi işlerden daha soylu bir görevi vardı bir takım yüzeyleri boyayan ya da taşları yontan o insanın, evreni kavramaya çalışıyordu. Sanat eserinin biricik, benzersiz ve alınıp satılabilir bir metaya dönüşmesiyse kültürün elden ele dolaşıp çoğalarak var olduğu zamanları durdurup müzelerde, koleksiyonlarda saklamakla sonuçlanacaktı. 

Oya Özer’in tılsımlı resimler serisi, burada kabaca bahsedilen çizgisel gelişimi dairesel hale getirerek, işi başladığı yere geri döndürüyor. Modern zamanlara ait dışavurumcu resim anlayışıyla, geçmiş halkların tılsımlı sembolleri üzerine bir araştırmaya girişiyor sanatçı, izleyiciye o tılsımlı sembolleri göstermekle birlikte daha çok o sembolün yarattığı büyülü atmosferi vaat ederek üstelik. İlkel kabile törenlerinde yaşanan vecd haliyle sürrealistlerin ya da ekspresyonistlerin üretim biçimleri arasında bir paralellik kurulabilir. Özellikle Jackson Pollock’un resimleri, yaşadığı bir takım kendinden geçiş hallerinin izleri olarak da yorumlanır. Oya Özer’in tılsımlı resimlerinde de ressamın resim yapma coşkusuna tanık oluruz. Ele aldığı konuyla iç içe düşünüldüğünde bu durum daha anlamlıdır. İzleyiciyi büyülemeye çalışan, sonrasına yatırım yapan bir tavırdan çok, büyülenmiş birinin tam o üretim anında içinde yaşadığı evrenin betimlemesidir gördüğümüz. İstenen şeyden çok isteme halidir önemli olan. 


İnsanın aklına şu soru geliyor ister istemez bu kadar tılsımın içinde: alıp duvarımıza astığımız bir resim bizi kötülüklerden korur mu? Muhtemelen hayır. Sanat insanı felaketlerden korumaz ama düşüncelerimizi arıtıp başka sorular sormamızı, şeylere başka bir yerden de bakabilmemizi sağlayarak bizi daha ‘’iyi’’ insanlar haline getirebilir belki. Bu da hiç yabana atılacak bir ‘’büyülenme’’ değil.

***

Basın bülteni ve sergi yazısı her şeyi çok güzel anlatmış bence. Bize de gidip, tabloları görmek kalıyor o zaman.

Galeri Eksen adres: Maçka Cad. No:29 Nişantaşı Tel: 0212-219 08 50

İyi gezmeler!

Lezzet Önerileri: Burger@ ve Hasanbey Çiftliği

Cuma günü Mamut Art Project 2015'i gezdim. Fotoğraflarını burada bulabilirsiniz. Bu da ne ola ki diyorsanız, son üç yıldır gerçekleştirilen sanat ve genç sanatçılar adına çok olumlu bir proje. Genç sanatçılara alan ve görünürlük sağlamak amacıyla yapılan, ulaşılabilir sanatı destekleyen, genç sanatçıları destekleyen bir oluşum. Burada işleri beğenilen sanatçılardan İstanbul Bienali'ne katılanlar bile olmuş. Ben geçen senekini ve bu senekini gezdim. Kesinlikle bundan sonrakileri kaçırmayın derim. Gerçekten ilham verici işlerle ve bakış açılarıyla karşılaşmanın keyfi paha biçilemez. 

Yine spor ve sanatı birleştirdiğim bir gün olmasına karar vererek Maçka Küçükçiftlik Park'ta gerçekleşen bu etkinliğe Beşiktaş'tan yürüdüm. 55 sanatçının 400'e yakın eserini gördüm. Sonra Maçka Parkı'ndan yürüyerek Nişantaşı'na geldim. Ve beklenen an geldi: acıktım! Canım da anne köftesiyle yapılmış bir hamburger çekince dooğru Burger@'e attım kendimi. Şair Nigar Sokak'ın başında yer alan Burger@ minicik ve sevimli bir mahalle hamburgercisi. Birkaç şubesi daha varmış. İçinde közlenmiş biber, karamelize soğan, jalapeno biberi olan Barbeque Burger söyledim bir tane. Yanına patates kızartması falan almadım, soda söyledim ve hamburger ekmeklerinden birini de (alttakini) yemedim tabi ki. Alkışlar için teşekkürler, elleriniz dert görmesin. ;) Hamburger olarak kesinlikle en favorilerim arasına girecek lezzette olduğunu söyleyebilirim. Köftesinin sululuğu, ekmeğinin güzelliği, malzemelerin uyumu, servis nefisti. Bir dahaki sefere Cheeseburger denemeyi düşünüyorum (hâlâ aklımda olan Super Duper lezzetini sanki onda bulabilirmişim gibi geldi bana). Et tahtasında gelen Lokum ya da yeşillikler arasında servis edilen hamburger köftesiyle Fit Burger gibi alternatifler de mevcut. Anlayacağınız web sayfalarındaki ekstra romantik müzik dışında her şey güzel göründü gözüme. ;) Bence denemelisiniz.


İkinci önerim ise ilk kez alışveriş yaptığım, ama başta Dilara olmak üzere sağlıklı yaşam ve yemek bloglarında sık sık adını duyduğum Hasanbey Çiftliği olacak. Evdeki reçel ve bal stokumun tükenmeye başladığını görünce hemen ilk siparişimi verdim. Sayfaya girmişken biraz domates, biraz köy yumurtası, biraz peynir ve kurutulmuş domates de alarak paketimi kargo ücreti ödemeyecek boyuta getirdim. ;) Tamamı doğal ve katkısız olan ürünler ertesi sabah harika sarılıp sarmalanmış ve paketlenmiş bir şekilde elime ulaştı. 


Peyniri ve balı henüz denemedim, ama domates reçeli ve kayısı marmelatının lezzeti karşısında gözüm döndü diyebilirim. Kurutulmuş domatesleri, salkım domatesleri ve köy yumurtaları da harika. Bundan sonra İso'cumla birlikte evde tüketebileceğimiz kadar uzun süre kalacağımız zamanlarda mutlaka buradan bol bol sipariş vereceğim gibi görünüyor. Siz de gönül rahatlığıyla Bergama'dan bir koli sağlık sipariş edebilirsiniz, o kokulara ve o lezzetlere bayılacağınızı düşünüyorum.

Afiyet olsun!

Mehmet Güleryüz Retrospektifi

Geçen hafta Perşembe günü İstanbul Modern'de iki sergi birden gezdiğimi söylemiştim. İkincisi burada duruyor. Gelelim assoliste, merakla görmeyi beklediğim Mehmet Güleryüz Retrospektifi'ne. 28 Haziran 2015'e kadar devam edecek olan bu harika sergiyi mutlaka görmelisiniz. Sadece resim değil, heykel ve tiyatroyla da uğraşmış olan çok yönlü sanatçılarımızdan Mehmet Güleryüz'ün 1960'lı yıllardan günümüze dek yaptığı çalışmalardan örnekler sizleri bekliyor.



Basın Bülteninden... 

Eleştirel ve dışavurumcu üslubu ile yarım yüzyıldır Türkiye sanat sahnesinde kendisine özel ve ayrıcalıklı bir yer edinen Mehmet Güleryüz’ün sanatının merkezini insan ve onu çevreleyen sosyo-politik koşullar oluşturuyor. 1938 yılında doğan sanatçı, figür temelli çalışmalarıyla Türkiye’deki sosyo-kültürel ve politik dönüşümün insanlar üzerindeki etkilerini eleştirel ve ironik bir dille dışa vuruyor. Aile sevgisi, kadın-erkek ilişkileri, doğa ve canlılar, görsel ve sözel kültürü etkileyen tüm süreçler resimlerinde birer insanlık gerçeği olarak tanımlanıyor. Sanatçı izleyicisini tıpkı kendisi gibi tavır almaya ve yaşanan süreçlerle yüzleşmeye davet eden bir anlayışla sanat üretiyor.

Sergi, sanatçının 1960’lardan itibaren desen, resim, heykel, gravür, porselen üzeri boyama, performans gibi alanlarda gerçekleştirdiği üretimleri bir araya getiriyor. Kronolojik bir akışla sunulan sergi, bir ressamın iç dünyasını anlamaya yönelik kendisinin kaleme aldığı metinlerle zenginleşiyor. Ressam ve resim arasındaki tutkulu ve derin bağı görünür kılan 150’ye yakın yapıt ve multimedya sunumlarıyla canlandırılacak 300 civarındaki desene yer veren sergi ayrıca, sanatçının tüm dönemlerini, hayat hikayesini, içinden geçtiği farklı koşulları ve hakkında yazılanları bir araya getiren zengin bir biyografi duvarıyla 1960’lı yıllardan bugüne Türkiye sanat ortamının kişisel bir hikayesini de görünür kılıyor.



Her sergide olduğu gibi (gerçi hepsinde olmuyor) nefis tablolar, çizim, desen ve heykeller arasında dolaşırken en sevdiğim şeylerden biri de o tablonun ortaya çıkış hikayesini okumak oluyor. Ya da ressamın nasıl bir duyguyla o işi ortaya çıkardığını öğrenmek. Önce hiçbir fikrim olmadan bakmak, sonra bir de öyle bir bilgiye sahip gözlerle aynı tabloya bir kez daha bakmak. O hislerin tuvale nasıl yansıdığını görmek. Sanki o zaman ressam tanıdığım birine dönüşüyor gibi hissediyorum. Aslında bana nasıl içini açtığını görüyorum. İçtenliğini anlayabiliyorum. Bir nevi ressamla rakı sofrasına oturmuş gibi oluyorum da diyebilirim. ;) O yüzden resimlerin ardındaki hikayeleri kesinlikle çok seviyorum.


Yukarıdaki tablolar ülkemizin iki önemli değeri anısına yapılmış eserlerden. Soldaki 1999 yılında alçakça bir saldırı sonucu kaybettiğimiz Ahmet Taner Kışlalı anısına yapılmış. Sağdaki ise Orhan Veli. Aşağıda da Türk Solu'nun halini görebilirsiniz. ;)


Hepsi ve çoook daha fazlası için ne yapıp edin bu sergiyi mutlaka gezin diyorum son olarak. Benim çektiğim fotoğrafların tamamını Facebook sayfamda yer alan Mehmet Güleryüz Retrospektifi albümünde bulabilirsiniz. Linki budur. Ama öyle linkle falan da olmaz bu işler. Gidip görmeli, bizzat kendiniz hissetmelisiniz sanatçının hissettiklerini.

Tabi ki hem daimi koleksiyonu hem de bu birbirinden güzel iki sergi için İstanbul Modern'e kocaman teşekkürler. Kafesiyle, mağazasıyla, çalışanlarıyla, ücretsiz Perşembe'leriyle, nefis manzarasıyla, ilham veren her köşesiyle iyi ki var!

Şimdiden iyi gezmeler.

Paramı Yönetebiliyorum

İnsanoğlunun tüketsek, tüketsek, ne tüketsek diyerek gözü dönmüş bir şekilde önüne çıkan maddi ve manevi her şeyi tüketmeye alışan bir tüketim canavarına dönüştüğü günümüz dünyasında şahsen böylesi bir girişimin daha da önemli olduğunu düşünüyorum. İlk kez kamu, özel sektör ve sivil toplumun bir araya geldiği Paramı Yönetebiliyorum projesi, 15-30 yaş arası gençlerin kişisel maddi kaynaklarını bütçelemelerine, finans hizmetlerini doğru kullanmalarına ve  genel anlamda finansal okur-yazarlık yetisi kazanmalarına olanak tanıyan eğitimler sunuyor. Temel ekonomik ve finansal terminolojiyi öğrenme, kısa ve uzun vadeli kişisel bütçe hazırlama, yatırım fırsatları, ihtiyaç ve istek belirleme, tasarruf ve birikim önerileri hakkında bilgi sahibi olan gençleri çok daha sağlam ve sağlıklı bir finansal gelecek bekleyecek.


Para her şey değil, ama çok şey! Bu konuda netiz değil mi? Kişisel özgürlüğümüzü sağlarken ve yaşam tercihlerimizi belirlerken de maddi açıdan güçlü olmanın avantajları olduğu kesin. Lüks bir yaşam istemiyor olabilirsiniz, büyük hırslarım ya da beklentilerim yok diyebilirsiniz. Ama yine de kira/ev taksitleri ve faturalardan sonra şimdiki ve gelecekteki fiziksel ve ruhsal sağlığınız için ayırmanız gereken bütçeyi bir düşünün. Kültür-sanat harcamalarınızı hesaplayın. Seyahat etmeyi seviyor musunuz? Bir gezgin olarak bütçe planlaması illa ki yapmak zorundasınız. Dolayısıyla en asgariden en kapsamlı olanına kadar hayatlarımızın maddi tarafının da yönetilmesi gerektiği gerçeği karşımızda.


Benim nasıl bir seyahat sever olduğumu biliyorsunuzdur artık. Yeni yıl dileklerimden kurduğum hayallere, odamın duvarlarından bilgisayarımdaki fotoğraf dosyalarına ve tabi ki blogumun en dolu içerikli kategorisi olan Gezi Notları'na kadar içim dışım seyahat ile dolu diyebilirim. Bu konuda bütçe planlaması yaparken neler yapabilirim derseniz, işte size birkaç öneri:

- Uçak biletlerini yakın takibe almalısınız. Kampanyaları, uygun fiyat dönemlerini, millerle alabileceğini hediye biletleri sıkı sıkıya takip etmelisiniz. Uçak biletini makul bir fiyata hallettiğiniz sürece seyahatin en maliyetli kısmını kontrol altına aldınız demektir.

- Öğrenciyseniz Interrail macerası ile hosteller ve ekonomi sınıfı tren yolculukları sizleri bekler. Avrupa'yı keşfetmek için çok az maliyetli ama çok eğlenceli ve öğretici bir deneyim alternatifi olacaktır bu.

- Yine ağırlıklı olarak öğrencilere, ama aslında herkese uygun bir öneri olarak yıl içinde freelance/part-time işlerde çalışarak yıllık seyahat bütçenizi oluşturabilirsiniz. Yaz tatillerinde de hem çalışıp, hem tatil yapanların sayısı hiç de az değil, biliyorsunuz.

- Yurtdışında otel ve ulaşım için harcamalarınızı minimuma indirirseniz -yani kısaca az yıldızlı ama temiz şehir otelleri seçer veya birkaç kişi birleşip ev tutarsanız ve taksiye binmek yerine avantajlı ulaşım kartları alırsanız- cebinizde o bölgeye uygun yemekleri ve içkileri tatmak için daha çok paranız kalacaktır. Ayrıca Anthony Bourdain büyük adam; sokak gıdaları her zaman hem ucuz hem de çok lezzetlidir. ;)

- Öğle yemeklerini piknikle geçiştirebilirsiniz. Ciddiyim. Her herin parkla bahçeyle dolu olduğu, bizimkine hiç benzemeyen şehirlerde yanınıza bir sandviç ve karton bardakta kahve/meyve suyu alarak parkta çimlerin üstünde öğle yemeği molası vermek harika bir fikir bence. Ah şimdi Hyde Park'ta Pret-a-Manger'den aldığım sandviç ve mango suyuyla oturmak vardı! ;)

- Alışveriş illa ki yapacaksınız. Duty Free'den alabileceklerinizi belirleyin ve oradan alın. Mağazaların online sayfaları daha avantajlı fiyatlar sunuyor olabilir. Gitmeden önce alışverişinizi yapıp, otelinize göndertebilirsiniz. Ayrıca tax-free  formuyla, kuyruğuyla uğraşamam, demek yok, ona göre! Alırken iyiydi, vergi iadesini alırken daha iyi olacak, inanın bana.;)

Neyse. Bu öneriler uzar gider. Ve sadece seyahat ile ilgili onlarca öneri verilebilir. O zaman genel olarak hayatınızdaki tüm gider kalemlerini nasıl yönetebileceğini konusunda öneriler ve bilgiler almak sizce de çok yararlı olmaz mı? İşte Paramı Yönetebiliyorum'un online eğitimleri bu yüzden sizleri bekliyor.


Paranıza iyi bakın ki serpilsin, yeşillensin. Çoğaldıkça bereketi de artsın. Güzel günlerde, hayatınıza güzellik katacak nedenler için kullanılsın. Sizi istediğiniz her şeyi yapacak, istemediğiniz hiçbir şeyi yapmak zorunda kalmayacak kadar özgür kılsın. Yönetebilirseniz olur bence. ;)

Sergi: Magnum - Kontakt Baskılar

Bu Perşembe, yani dün aslında annemi karşılıyor olmam gerekiyordu. Ama biz plan yaptık, yukarıdaki bize güldü, biz de artık "hayırlısı buymuş" demeyi zorunlu olarak öğrenen hayat okulu master öğrencileri olarak "o zaman önümüze bakalım," diyerek kaldığımız yerden devam ettik. Yani annoşum biraz rahatsız olduğu için o battaniyesinin altında devam etti, bense attım kendimi dışarılara. Hazır günlerden Perşembe iken, günün sporunu sanatla birleştireyim dedim ve uzun zamandır aklımda olan iki sergiyi görmeye  İstanbul Modern'e gittim. İstanbul Modern'in ücretsiz Perşembelerini çoook seviyoruz, değil mi? ;) İki sergiden biri Mehmet Güleryüz Retrospektifi'ydi. Hakkında daha sonra detaylı yazacağım, çünkü o yazıyı, fotoğrafları ve tabloların hikayelerini derleyip toplamak biraz zaman alabilir. İkinci merak ettiğim sergi ise Magnum - Kontakt Baskılar fotoğraf sergisiydi. 


Bu sergide hiç fotoğraf çekmedim, çünkü fotoğrafların serginin tadını zerre kadar yansıtmayacağını düşündüm. O yüzden bu yazıda kullandığım görsellerin hepsi basın bülteniyle birlikte elime ulaşan görsellerdir. Ama şunu söylemem gerek: o olay olmuş, dergi kapaklarını süslemiş, yıllarca bazı olaylarla birlikte anılagelmiş nefis fotoğrafların her birinin hikayesini ve kaç kare arasından kendini ortaya koyduğunu görmek çok etkileyiciydi. Bayıldım, neredeyse her hikayeyi tek tek okudum, adeta fotoğrafın çekildiği anda fotoğrafçının yanında oldum. Nefisti!



Basın Bülteninden...

İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi’nin 2 Ağustos 2015'e kadar devam edecek olan Magnum - Kontakt Baskılar sergisi, dünyanın en prestijli fotoğraf ajanslarından Magnum Photos’un geçtiğimiz yüzyıldan bu yana görsel kültürde iz bırakan fotoğraflarının yaratım süreçlerini kontakt baskılar üzerinden keşfe çıkıyor. Henri Cartier-Bresson, Robert Capa, Elliott Erwitt, Eve Arnold, Josef Koudelka, René Burri gibi fotoğraf sanatının efsane isimlerine yer vererek, dünya çapında tanınmış fotoğrafçıların seçme yapıtlarını bir araya getiriyor. 


58 sanatçının 133 çalışmasının yer aldığı sergi yetmiş yılı aşkın bir dönemin görsel tarihine ait çalışmalarla fotoğrafta analog döneme odaklanıyor. Fotoğrafların yaratım süreçlerini kontakt baskılarla görme olanağı sağlayan sergide, Magnum üyeleri tarihe geçmiş fotoğraflarının arka planını samimiyetle izleyicilerle paylaşıyor. Sergide sanatçıların fotoğraflarının hikayelerini anlattığı metinler, Thames & Hudson’ın yayımladığı “Magnum Contact Sheets” başlıklı kitaptan derlenmiş.

Kontakt baskı, bir veya birden fazla görüntünün negatifle aynı boyutlarda tek bir fotoğraf kağıdına pozlanmasıyla elde edilir. Çoğu zaman ressamların eskiz defterlerine benzetilen kontakt baskılar; fotoğrafçının, film rulosundaki kareleri ilk gördüğü andır. Fotoğrafların hiç müdahalede bulunulmamış, ham görüntülerini barındırarak sanatçıya bir öz eleştiri ve seçim yapma imkanı sunar; bu anlamda, kontakt baskılara bakmak fotoğrafçının saklı tuttuğu özel çalışma alanına girmeye benzer. Diğer yandan fotoğrafçının bizim için seçtiği o eşsiz sahnenin öncesi ve sonrasını göstererek, o anın gerçekleşmesine tanıklık etmemizi sağlar. İzleyiciye çekim sırasında fotoğrafçıyla birlikte hareket ediyormuş ve onun gözlerinden görüyormuş izlenimi verir. Sanatçının çalışma sürecine, konuya yaklaşımına ve seçilen karenin gerçeği ne kadar yansıttığına dair ipuçları içerir. 


Sergide neler neler göreceksiniz... Aklıma gelen bazıları: Burt Glinn’in 1959’da Havana’da görüntülediği Fidel Castro’yu bekleyen kalabalık, Bruno Barbey’in Mayıs 1968 Paris Ayaklanmaları, Stuart Franklin’in 1989’da 5 Temmuz sabahı Pekin’deki Tiananmen Meydanı’nda tanklara karşı tek başına durup yerini terk etmeyen yalnız protestocu, Rene Burri’nin 1963’te bir röportajda çektiği Küba’nın ikinci adamı olan Ernesto “Che” Guevara, Peter Marlow’un Britanya’nın ilk kadın başbakanı “Demir Leydi” Margaret Thatcher, David Hurn’ün Londra’da Abbey Road Stüdyoları’nda çektiği “ünlü dörtlü” Beatles...

Uzattım mı? Sırf gidip görün diye başınızın etini yemek için yaptım. Hafta sonu hava da yağışlı olacakmış zaten. Tam sergi gezme havası işte. ;)

İyi hafta sonları.

Hayal Rotalarda Bugün: Avustralya

Bir önceki yazımda bahsettiğim üzere 20 Mart Cuma akşamı Fest Travel'ın fotoğraf gösterili söyleşilerinden birine katılarak, deneyimli ve çok eğlenceli bir kadın rehber olan Nedime Dicle'den Avustralya-Yeni Zelanda'yı dinledim. İlk yazıda Yeni Zelanda hakkında öğrendiklerim vardı, bu yazıda ise Avustralya olacak. 

Önce yine Avustralya denince aklımıza nelerin geldiğiyle başlayalım:

- Kanguru olabilir mi mesela? ;) Evet onlardan bol bol mevcut kıtada. Bir de boyları kocaman sanırsınız ama çoğu insanın beline gelen bir boya sahipmiş. 

- Kangurular dışında okaliptüs emip uyuklayan koalalar da görülesi. İnanılmaz tatlı halleri var yahu, yersiniz. ;) 


- Ha bir de örümceğin, yılanın ve akrebin en zehirli türleri bu kıtada bulunuyormuş. Aman dikkat diyeyim!

- Anzaklar - ülkenin pek çok şehrinde Gelibolu anıtları bulunuyor. 

- Sahiller ve surf - şehirlere on dakika mesafede nefis plajlar bulunuyor.  Bondi Plajı, Coogee Plajı ve Manly Plajı bunların en bilinenlerinden. Ama yüzmenin pek de kolay olduğu sahiller değil buralar. Stinger adı verilen zehirli denizanaları ve köpek balıkları içeride sizleri bekliyor olabilir! Ama isterseniz göllerinde yüzebilirsiniz rahat rahat. Bu arada Double Bay ya da Watsons Bay gibi koylarda da nefis balık restoranları bulunuyor. Burası tahmin edebileceğiniz gibi fosfor zehirlenmesi yaşamak için ideal bir yer!

- Yemek demişken bir de Vegemite ile tanışmadan Avustralya'ya gittim demek olmazmış. Mayadan yapılan, metabolizma güçlendirici etkisi olan bu ezmeyi Avustralyalılar her sabah ekmeğin üstüne sürerek tüketiyorlarmış. Ama çok azıcık sürmeniz gerekiyormuş, çünkü tadı çok keskin ve tuzluymuş. Bir şeye benzetemeyebilirsiniz anlayacağınız, ama gitmişken yerel lezzetleri denemeden olmaz tabi!

- Nefis şaraplar da gitmişken denenmeyi bekleyenler arasında. Özellikle Shiraz harika diyorlar.  

- Elbette o meşhur Opera Binası ilk akla gelenlerden. Gezilmeden, hatta içinde bir performans izlenmeden dönülmemesi gerekenlerden. Harbor Bridge ile birlikte de gece ve gündüz nefis fotoğraf kareleri yakalayabileceğiniz


- Tabi ki Avustralya denince ilk akla gelenlerden biri de Aborjinler. Ne yazık ki İngilizler'in adaya gelmesi bu kez yerli halk için sancılı olmuş. Aborjinler, Maoriler kadar şanslı olamamışlar. Ciddi bir soykırım ve toplu katliamlar sonrasında adeta yok oluşa sürüklenmişler. Aborjinlerin yaşadıkları asimilasyonun boyutlarını ve şiddetini anlatan güzel bir kitap (filmi de çekilmiş) olarak Rabbit Proof Fence'i önerdi Nedime Hanım ve ben de not düştüm hemen en kısa zamanda alınmak üzere defterime. Bir de yarı belgesel niteliğinde bir film olan Ten Canoes (On Kano) da onların yaşamlarına dair bilgiler içeren güzel bir görsel kaynakmış, aklınızda olsun. Bunca sıkıntıya rağmen direnerek çok az sayıda da olsa ayakta durup, kendi bildikleri gibi (bize göre ilkel, onlara göre doğaya uyum içinde) yaşamayı tercih eden günümüz Aborjinleri ülkenin Northern Territory adı verilen bölgesinde yaşıyorlarmış. Biz "medeni" beyaz insanlarla ilgili pek harika anıları olmadığı için de kendi alanlarının büyük bir kısmına girmemize izin bile vermiyorlarmış. Yaşadıkları bölge içinde sürekli göç halinde oradan oraya gitme nedeni aslında çok temel bir ihtiyaç: su. Billabong adı verilen su kaynaklarını buldukları yere çadırlarını kurup yaşamaya devam ediyorlarmış. Nefis desen ve resim çalışmaları var ve geleneksel kabile sanatı kapsamında Batı dünyası tarafından yeni yeni hakkı verilmekteymiş. Alkole dayanıklı olmayan bünyeleri nedeniyle şehre para kazanmaya gelenler arasında alkol deneyenler direkt bağımlı oluyor ve sonrasında kabilelerinden aforoz ediliyorlarmış. Aborjin hikayelerini dinledikten sonra yıllar önce okuduğum Marlo Morgan'ın Bir Çift Yürek'ini de yeniden okumak istedim doğrusu.


- Avustralya'daki şehir yaşamında ise ağırlıklı olarak İngiliz kültürü gözlenmekte doğal olarak. Şehrin ortasında kocaman bir Hyde Park bile bulunuyor. Bitpazarı kültürü yaygın. Bu arada estetik açıdan Sydney harika bir şehir olsa da kültür-sanat etkinliklerinin çokluğu anlamında Melbourne'un capcanlı olduğunu öğrendim. Şehirde herkes spor yapıyor. Güneş bol. Doğa harika. İnsan az. Görmeden taşınasım geldi desem. ;)

- Gitmişken görmeniz gereken iki doğal oluşum da: Olgas Kayalıkları ve Uluru (Ayers Rock). Ayers Rock, 9 km derinliği, 9,5 metre çapı olan tek parça, muffin benzeri bir kayalık. Özellikle de gün doğumundaki kıpkızıl görüntüsü gerçekten büyüleyici. İçindeki demir fazlalığındandı sanırım o kırmızı renk.

- Avustralya için "Down Under" ifadesi de kullanılıyormuş. Duyunca şaşırmayınız. E dünya haritasının bu kadar aşağısında bir yerlerde olunca normal herhalde.;P


-Gezmek için gidecekseniz en uygun dönem Kasım-Mart arası. Yaşamaya gidecekseniz en uygun zaman hemen şimdi! Bence öyle yani, yine siz bilirsiniz. ;)

Hadi size Avustralyalı grup Men at Work'ten Down Under  şarkısıyla veda edeyim de tam olsun. Bu keyifli söyleşi için de Fest Travel ve Nedime Dicle'ye buradan da teşekkürlerimi gönderiyorum. İlham veren, hayal dünyamı tetikleyen etkinliklerin hastasıyım. Ve artık eve dönüp Mine'cimle şarap&peynir&sohbet dolu bir gece yapmaya hazırım. :)

LINE ve Pepsi sevdiklerinle yaya yaya konuş diye var!

Telefon, sevdiklerimizle konuşmak için mükemmel bir araç. Artık hayatımızın çok büyük bir kısmını akıllı telefonlar kaplıyor ve herkesle görüntülü, görüntüsüz konuşabiliyoruz. 

Sevdiklerimizle konuşurken kullandığımız bir çok akıllı telefon uygulaması var ve hepimiz bunları kullanıyoruz. Sadece mesajlaşmıyoruz, aynı zamanda konuşabiliyor, hatta birbirimizi anında görebiliyoruz. Bu uygulamaları kullanabilmek için iki tarafın da bu uygulamaya sahip olması gerekiyor. Ama bu kadar çok uygulama varken herkesin aynı uygulamayı kullanmasını beklemek biraz hayal oluyor. 

Bu sorunları çözmek için LINE, bir uygulama geliştirdi. Artık LINE’da Premium Call özelliğiyle, LINE’a sahip olmayan insanları arayabiliyoruz. Sadece yurt içini değil, yurt dışını da çok uygun fiyatlara arayabiliyoruz.
LINE uygulamasına sahipsen, ekstradan bir şey yapmana gerek yok.
LINE indirmek için: http://me2.do/F1mG6dym

LINE ve Pepsi Kampanyası
Siz sevdiklerinizle yaya yaya konuşun diye LINE ve Pepsi birlikte bir kampanya başlattı. Hali hazırda LINE’dan LINE’a ücretsiz konuşabiliyorken, Pepsi kapaklarından çıkan şifreyle LINE'dan yurt ici, yurt disi, sabit veya cep telefonu istediğin numarayı ücretsiz arayabilmeni sağlayacak 100 Premium Call kredisi kazanıyorsun.

Şifre Nerede?
Kutu Pepsi’lerin açma halkalarının arkasında veya Pepsi pet şişe altın ve gümüş renk kapaklarının altında şifreye ulaşman mümkün.



Şifre nereden aktif ediliyor?
Peki bu Pepsi şifresini LINE’da nasıl kullanırım diye mi düşünüyorsun? Hemen açıklayalım. İlk önce “diğer” kısmında Pepsi için özel yapılmış kısma giriyorsun.


Daha sonra şifre için ayrılmış bir yer göreceksin. Oraya Pepsi kapaklarının altındaki şifreyi giriyorsun.


Şifreyi girdikten sonra kutucuğun altındaki “Gönder” butonuna basıyorsun. Anında 100 Premium Call Kredin aktif hale geliyor.


LINE, aynı zamanda konuşmanın en ucuz yolu!
Ben bir hesaplama yaptım. Normalde Internet'li mesajlı paketlere 30 lira falan öduyorsun. Bi' Pepsi aldın, ortalama 2 TL desen, 5 tane Pepsi alsan, etti 10 Lira. Elinde ne var? 5 tane Pepsi ve 500 Premium Call Kredisi. Bu da ediyor ki 150 dk. sabit hatlara ( ki sabit hat mi kaldı??) ya da 50 dk. herkesi arayabiliyorsun. Ne kadar telefonla konuşuyorsun ki zaten? Sürekli LINE'dan mesajlaşıp duruyoruz ücretsiz. Olmayanlara da LINE yükletsen, oradan da bayağı kurtarıyorsun. Bildiğin 5 Pepsi yanına kar kalıyor.

Üstelik yurt dışını çok daha ucuza arıyorsun ki tek tek bütün ülkelere bakıp ne kadara denk geliyor diye hesaplamadım. Ama örneğin Amerika’yı, 100 Premium Call Kredisiyle yaklaşık 100 dakika konuşabiliyorsun. Çok iyi. Bundan sonra bu şekilde harcama yapacağım ben. Evde zaten su gibi Pepsi içiliyor. Hatta su yerine Pepsi içiliyor. Adamlar üstüne Premium Call Kredisi veriyor. Ben kendime bi’ kampanya yapsaydım, ancak bu kadar karlı olurdum. Sahiden. Evet özetliyorum: Herkese LINE yükletiyoruz, oradan kurtarıyoruz. Pepsi içiyoruz, oradan da kurtarıyoruz. Yurt içini, yurt dışını rahatça arıyoruz. 

Nedir bu LINE Premium Call?
LINE Premium Call, sevdiklerinle konuşman için LINE’ın oluşturduğu bir servis. Aradığın kişi LINE uygulamasını kullanmıyorsa, onu Premium Call sayesinde arayabiliyorsun.
Üstelik yurt dışında da bu uygulama geçerli ve çok uygun fiyatlara bunu gerçekleştirebiliyorsun. Bu şekilde sevdiklerinle yaya yaya konuşabiliyorsun.


Bir boomads advertorial içeriğidir.

Hayal Rotalarda Bugün: Yeni Zelanda

20 Mart Cuma akşamı Fest Travel'ın fotoğraf gösterili söyleşiler serisinin Avustralya-Yeni Zelanda durağı için komşumuz Pak İş Merkezi'ne gittim. Yine Fest'in harika kadın rehberlerinden biriyle tanışmış olduk o akşam: Nedime Dicle. (Bir diğeri için bakınız İzlanda söyleşisi) Seyahatle ilgili notlar aldığım, çok sevdiğim bir dostumun hediyesi olan ajandam önümde ve beyaz şarabım da elimde olduğuna göre biz hazırız! En sağdaki fotoğraftaki yaşı hepimizden çoook büyük olan gezgin kadını da idolüm olarak belirledim. Geziye katılmış da dinlemeye gelmiş. Darısı başıma diyorum. Ben de 80 yaşında bile bilmediğim rotalarla ilgili okuyan, izleyen, araştıran, hatta planlar yapan bir kadın olmak istiyorum.


Önce Yeni Zelanda ile başlıyoruz. Nedime Hanım her iki ülkeye de Facebook grubundan topladığı "en çok akla gelenler" yanıtlarıyla başlıyor. Eveet, sıralayalım bakalım Yeni Zelanda ile ilgili aklınıza en çok neler geliyor:

- Kivi: meyve olan değil, kuş olanı. Sadece Yeni Zelanda'da yaşıyor. Nesli tükenmekte olan, uçamayan, tavuk gibi bir kuş türü. Tüm gün uyuyor, gece bir saat falan uyanık kalıyor. Uyanıkken öttüğünde ise "ki vi, ki vi" gibi sesler çıkardığı için adı kivi olmuş. Halkı Yeni Zelandalıyım demek yerine "I'm a Kivi" diyormuş. Gidip de duyarsanız şaşırmayın. ;)

- Burun dokundurma: İki kabile liderinin birbirlerine "Biz dostuz" mesajı vermek için burunlarını dokundurduklarını biliyor muydunuz?


- Lord of the Rings ve Hobbit filmleri. Her ikisi de bu ülkenin nefis doğasında çekilmişler. 

- Koyun ve yün. 

-Maorilere özgü haka dansı

Açıkçası benimse ilk aklıma gelen o nefis doğa görüntüleri Yeni Zelanda ile ilgili. Aşağıdaki Queenstown şehrinden bir görüntü. Buradan fiyortları gezen gemiler kalkıyormuş ve gerçekten büyüleyici güzellikte görüntülerin sizi beklediğine emin olabilirsiniz o gemide. 


Yeni Zelanda'nın simgesi eğreltiotu. Başkent Wellington ama ülkenin İstanbul'u Auckland. Burası Sydney'nin minyatürü gibi, modern ama doğayla iç içe bir şehir. Hong Kong, Filipinler, Vietnam gibi ülkelerden gelen büyük bir Asyalı göçmen nüfusa sahip. Ekonomik sıkıntı yaşamamalarına rağmen adım başı dilenci, evsiz ve eroinman varmış. 

Hiçliğin ortasında, altı Antarktika, en yakın komşusu Avustralya olan bir ülke. Ne yazık ki burada da buzulların her geçen sene azaldığı gözleniyormuş. Ancak Avustralya'da su sıkıntısı baş göstermesine rağmen Yeni Zelanda'nın her karışından su fışkırıyor. Kükürtlü su gölleri, nehirler, şelaleler, kireçtaşı mağaralar, kaplıcalar... ne ararsanız var memlekette. 

Yerli halk Maoriler'den sonra İngilizler adaya geliyor ve 1840 yılından beri de hiçbir yere gitmiyorlar. O yüzden artık gerçek Maori kalmamış durumda, hepsi melez. Okullarda Maori dili zorunlu ve kültür köylerinde Maori gelenekleri ve dansları yaşatılıyor ve gelen yabancılara anlatılıyor. Ama İngilizleri severek kabul etmişler. Medeniyet getirdiklerini söylüyorlar ve hallerinden memnunlar. Medeniyetle birlikte obezite de getirmiş Batı dünyası tabi. Maoriler'de obezite feci yaygın. 


Batı dünyasının Ada'ya getirdiği bir diğer kültür de şarap kültürü tabi ki. Burada uçsuz bucaksız uzanan şarap bağlarından nefis şaraplar elde ediliyor. Biracılık da gelişmiş. 

Maoriler denizci oldukları için ahşap işçiliğinde de iyiler. Zamanında gemiler yapmışlar, şimdi ise daha çok geleneksel evlerinde ve kötü göze karşı yaptıkları totem heykellerinde görüyoruz marifetlerini.

Bu arada güneşe bakıp aldanmayın. Buzullarla dolu ve Güney Kutbu'na yakın bir ülkedeyiz. Hava gayet sert olabiliyor doğal olarak. Özellikle de doğada. 

Nefis fotoğraflar eşliğinde Yeni Zelanda hakkında öğrendiklerimiz bunlar oldu. Avustralya'yı da aynı yazıda yazarım, diyordum ama çok uzun olacak. O yüzden bir sonraki yazıda sizi Avustralya'ya götüreceğim. 

İyi haftalar!

Dul Kadının Öyküsü

Süründürerek de olsa okuduğum son kitabın pek de iç açıcı olduğunu söyleyemeyeceğim. Amerikalı yazar Joyce Carol Oates'un kocasını beklenmedik bir şekilde kaybetmesi sonrasında yaşadığı acı, yalnızlık ve travma dolu süreci anlatan Dul Kadının Öyküsü.  


Akıl kârı değilmiş böyle bir kitap okumak. Smith'lerin yaşları 77 ve 70 olsa bile insan ister istemez bağ kurarak okuyor bir hikayeyi. Ve tabi o yüzden de ruhen biraz çöküş yaşadığım doğrudur bu kitapta. Joyce, kocası Ray'in öksürüğü falan biraz uzayınca onu hastaneye götürür. Ve basit bir zatürre başlangıcı teşhisiyle bir iki gün hastanede kalmak için yatırdığı kocasını hiç beklenmedik bir şekilde hastane enfeksiyonu nedeniyle kaybeder. Kırk küsur yıllık eşini kaybetmenin yarattığı boşluk duygusunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz kitapta. Bir de çocuksuz bir çift olarak tüm zamanını kesintisiz birlikte geçirdiği, sohbet ettiği, birbirlerinden keyif alarak, birbirlerinin bağımsız kişiliklerine değer vererek, bazen eğlenerek bazen evde birbirlerinin sessiz varlıklarını hissederek yıllardır sürdürdükleri bir hayat arkadaşlığı bu. Kayıtsız kalarak, empati kurmadan okumam mümkün olmadı yani. O yüzden bir an önce bitirip bırakmak da istedim okurken.

Bu arada "Ne büyük acı ya", "Aman Allah korusun," tık tık diye tahtalara vurduktan sonra "zavallı Joyce'cum, şu an neler yapıyor acaba?" diye bir Google araması yaptım ki hatun maşallah kocayı kaybetmesinin birinci yıl dönümünde ikinci kocayı takmış bile koluna! :P Ve altı yıldır da adamla berabermiş. Ayol, ben kendimi paraladığımla kaldım haftalarca, ona yanarım, peh! ;)

Şimdi alıntılar...
* "Bahçıvanlık iyimserlik timsalidir: Gelecekte çabalarının karşılık bulacağına inanmanın yanında geleceğe de inanan kişidir." (en ilgimi çekmeyen konu olduğunu düşünürsek, kötümser bakış açım bir kez daha desteklenmiş oluyor sanırım. ;) )
* "Evde çoğu zaman saatlerce birbirimizle konuşmadan ya da konuşmaya gerek duymadan zaman geçirirdik. Çünkü bu, -yani konuşmaya gerek duymamak- yakın olmanın en büyük özelliğiydi." (Katılıyorum!)
* "Nietzsche'nin kağıt ciltli yıpranmış eserinde yazarın ünlü bir aforizması var: İntihar düşüncesi büyük bir tesellidir; insan çoğu kötü geceyi onunla atlatabilir."
* Ray hayattayken yanımda olmadığı zaman bile yalnız değildim; şimdi Ray yok, başkalarının yanındayken, kalabalığın içindeyken bile asla yalnızlık duygumdan kurtulamıyorum."
Sevdiklerimizin yanımızda olamasalar bile sağlıklı, huzurlu ve mutlu olduğunu bilmenin ne büyük bir şükretme nedeni olduğunu bir kez daha fark etmeme yardımcı bir kitap ve hafta oldu bu. Mesajı alıyorum ve şükrediyorum. Gereken yapılacaktır Evren; yanımızda olmaya devam et! ;)

Hepimize iyi hafta sonları.

Çekmeceler ve Büyük Gözler

Hafta sonu Çekmeceler'i izlemek için her zamanki gibi yürüyerek Zorlu'ya gitmeyi planlarken bir baktık ki filmi öyle her istediğimiz yerde bulmak mümkün olmuyormuş. Trump Tower'daki sinema bize en yakın olanıydı, ama madem evden arabayla çıkıyoruz Akasya AVM'yi görmüş olalım madem, diyerek oradakine gitmeye karar verdik. Böylelikle Cold Stone'un dehşet lezzetli dondurmasını da denemiş olduk. Çeşitleri rüyalarınızı süsleyebilir, o kadar diyeyim ben size. ;)

Çekmeceler'e gelince. Zenne filmini de yöneten M. Caner Alper ve Mehmet Binay'ın elinden çıkmış, DOT'un pek çok oyununda severek izlediğimiz hem başarılı hem de güzel Ece Dizdar'ın baş rolde olduğu, yine DOT favorilerimizden Tuğrul Tülek, Pınar Töre ve Gizem Erdem'in de küçük de olsa etkili rollerinin olduğu, diğer baş rollerde Taner Birsel, Tilbe Saran ve Nilüfer Açıkalın gibi önemli oyuncuların yer aldığı bu cesur filmi zaten izlemememiz düşünülemezdi. Yaklaşık iki saat süren bu filmi ben sevdim (ama bayılmadım), İso'cum ise karakterleri fazla abartılı ve biraz kopuk buldu. İkimizin de hemfikir olduğu konu eldeki malzemeyle, seçilen konuyla ve bu oyuncularla çok daha iyisi yapılabilirdi. Ama yine de ben bu tarz işlerin desteklenmesini, sayılarının ve niteliklerinin artmasını (deneme yanılmayla da olsa) can-ı gönülden diliyor ve önemsiyorum.

32 yaşındaki Deniz'in her tarafı kesikler ve kanlar içinde hastaneye kaldırılışıyla başlıyor film. Sonra geçmişe dönülen sahnelerle birlikte tiyatrocu anne ve babası ve babasının ikinci eşiyle tanışıyoruz; çocukluğuna, ilk gençlik yıllarına ve yetişkinliğine geliyoruz. Sözde modern bir ailenin cinsellik açısından kızlarına yaşattıkları baskılara ve bu baskıların genç kızın sonraki yaşlarda nasıl dışa vurulduğuna tanıklık ediyoruz. Her karakterin ruhsal dünyalarındaki çekmecelerinin kilitlerini arıyor, açabildiklerimize ise bakmak için cesaret topluyoruz film boyunca. Çok sert, yumruk gibi sahneleri de olan, çok renkli, hareketli, Zenne'yi anımsatan dünyalara da götüren değişik bir film. Evet, koptuğum yerler de oldu, çözemediğim şeyler de. Anlamsız ve abartılı gelen bölümler de oldu. Ama yine de genel anlamda sevdim mi, sevdim. O korkunç anne-babayı yolda görsem döverim, o ayrı! İzlemenizi öneririm.

İkinci önerim ise Big Eyes, yani Büyük Gözler olacak. Bu Tim Burton filminde baş rolleri Amy Adams ve Christoph Waltz paylaşıyor. Filmde halen hayatta olan ve 1950li yıllarda yaptığı kocaman gözlü çocuk tablolarıyla tanınan ressam Margaret Keane'in resimlerinin kocasının adıyla büyük bir şöhret kazanışı ve sonrasında ise kocasına karşı hakkını arayışı konu ediliyor. Margaret, boşandıktan sonra küçük kızıyla birlikte geçimlerini sağlamak için bir iş bulup, hafta sonları da sokaklarda resim yaparken Walter'ın dikkatini çeker. Ünlü bir ressam olmayı isteyen yetenek yoksunu Walter, ondaki yaratıcılığı ve cevheri keşfeder. Ama Margaret'in hiç ünlü olmak, yaptığı işi satmak gibi bir kaygısı yoktur. Zaten olsa da o dönemlerde kadın sanatçıların yaptığı tablolar da ciddiye alınmamaktadır. Bu yüzden evlenirler ve Margaret'ın yaptığı tablolar Walter'ın imzasıyla piyasaya sunulur. Walter'ın kurduğu çalıştığı bağlantılar, reklam faaliyetleri, ticari zekası ve insan ilişkileri sayesinde  tüm dünyada büyük de bir hayran kitlesine ulaşır, güzel paralar kazanırlar. Ancak bir süre sonra Walter, kölesini hor gören bir efendiye dönüşünce ve başka yalanları da ortaya çıkınca, zaten yaptıklarını sahtekarlık olarak gören ve huzursuz olan Margaret boşanmak ister. Hakkını mahkemede aramaya karar veren Margaret resimlerine ve özgürlüğüne kavuşacak mıdır, izleyip görün derim.

Ben çok beğendim bu filmi. Amy Adams Margaret rolüne, Christoph Waltz ise çakal Walter rolüne çok iyi gitmiş. Hatta Walter'ı da sokakta görsem döverim, söyleyeyim. Margaret'in de saflığına feci kızdım film boyunca, ama en sonunda neredeyse 90 yaşındaki halini gördüğümde yumuşayıverdim birden. "Ah be teyzem, ne çekmişsin, ne kullandırtmışsın kendini!"  Gerçi niye hâlâ o sahtekar kocasının soyadını kullanıyor anlamak mümkün değil, bak yine sinirlendim! Ay neyse, izleyin bence, seversiniz.

İyi seyirler.

Hastaya/Müşteriye Saygı mı? O da Ne?

Gayrettepe Florence Nightingale Saygısızlığı:

Sinirle, gelir gelmez, yeniden çıkmadan yazıyorum, o yüzden giriş-gelişme-sonuç-imla olmayabilir, kusura bakmayın. Bu hem kendime hem tarihe not düşmek için yazılmış bir yazıdır sonuçta. 

16.03.2015 tarihinde sabah check-up için geldik. Doktor görüşmesi için de 17.03.2015 saat 10:45'e randevu aldık. Sabahtan başka işlerimiz ve az zamanımız olduğu için de özellikle teyit ettik: "10.45'te gelirsek bekler miyiz, yoksa 14.00'e alalım" diye. Beklemezsiniz yanıtını aldık. Ancak bugün saat 10:50 itibariyle daha görüşmesi bitmemiş içerideki hastanın dışında üç kişi önümüzde sırada bekliyordu! Bir pardon bile demeden beklemek zorunda olduğumuzu söylediler. Check-up sonuçlarını alıp eve geldik. Ne olduğunu kendimiz çözeriz artık. Çok değerli zamanlarına saygı duyuyorum, ama bizim de zamanımız çok değerli. Son zamanlarda tadilat için çalıştığım ustalardan gördüğüm zaman hırsızlığını bu kez böyle bir kurumsal yapıda gördüm ve bir kez daha inandım ki kimse işini doğru düzgün yapmıyor, ekmeğini kazandığı müşterisine saygı göstermiyor bu ülkede.

Şimdi müşteri ilişkileri arıyor ve başka zamana mı verelim randevunuzu, yoksa doktorla telefonda mı görüştürelim, diye. 14.00'ten sonra müsait olacağım, dediğimde ise "Doktorumuz 14.00'te çıkıyor ama," diyor. "Yarın sabah konuşalım o zaman 9.00-10.00 gibi?" diyorum çıldırmış müşteri olarak (ama umurunda değil tabi). Ona da "Yarın 11.00'de gelecek doktorumuz," diyor. O doktorunuz bir yarım saat daha kalıp hastasını arayamıyorsa bugün zaten dediğim gibi SAYGISIZSINIZ! 

Neyse, yarın 11.00'de lütfedip ararsa doktor, öğreniriz artık durumu. 
Gayrettepe Florence Nİghtingale'e gidecekseniz, tüm gününüzü onlara ayırın derim. Keyifleri olduğunda ilgilenirler. 

Geçen Haftaların Hayal ve Lezzet Durakları ;)

Öncelikle 4 Mart akşamı Zorlu Center PSM'de Antonina Turizm'in katkılarıyla düzenlenen Trans Sibirya Semineri'ne katıldım. Açıkçası bu rota benim değil İso'cumun hayallerini süsleyen bir rota, o yüzden onun adına hayaller kurmaya gittim de diyebilirim. ;) Sanat tarihçisi ve profesyonel tur rehberi Atilla Tuna'nın anlatımıyla yaklaşık bir saat boyunca Moskova'dan Pekin'e uzanan, Moğolistan'dan Gobi Çölü'nden geçen, tarih ve coğrafya derslerinden hatırladığımız Orhun Yazıtları, Ulan Batur ve Baykal Gölü'nün görülebileceği, nostaljik vagonlarda yapılan bu 9000 km'lik gezi gerçekten bana bile rüya gibi gelmeye başlamıştı... ta ki en lüks tren vagonunun bile nasıl olduğunu görene kadar! Çok klostrofobik bir durum gibi geldi bana tren yolculuğu ya. Yani kendimi bir cruise gemisinde hayal edebilirim, ama trende günler ve geceler geçirdiğimi düşünemedim doğrusu. O yüzden ben Moskova ve Pekin hayallerini ayrı ayrı kurmaya devam ediyorum artık, İso'cumu bilemem; ortak hayallerden zırt diye çıkıverdim anında.;) Şaka bir yana, tren deneyiminin de çok keyifli olduğu söyleniyor. Hem trende bol bol votka ikramı da yapılıyormuş (ki bu iyi bir şey, iç iç bayıl!). Antonina Turizm'in hem bu hem de diğer turları ile ilgili güncel gelişmeleri takip etmek için ve sürekli seyahat hayalleri kuruyorsanız Facebook sayfasını takip etmenizi öneririm. 


Karaköy'ün hızına yetişmeye çalışanlar kulübünün daima geride kalanlar fraksiyonuna bağlı bir üyesi olarak son denediğim duraklar Tükkan ve Dandin Bakery oldu. Tükkan'da hafta arası ve nispeten boş saatler olan öğleden sonra oturduk. Şili şarapları eşliğinde hünkar beğendi ve ızgara somonlu salatalarımızı yedik. Ortam sakin, servis iyi, çalışanlar güler yüzlü, yemekler de çok lezzetliydi. Genellikle bir kafede söyleyeceğim türden bir yemek olmasa da o gün menüde görür görmez inanılmaz canım çektiği için sipariş ettiğim hünkar beğendinin tadına bayıldım. Hem beğendisi hem etinin lezzeti ve yumuşacık pişmiş olması on numaraydı. Öneririm. Dandin Bakery'de de kahvelerimizi içtik. Her zamanki gibi az sütlü bol kahveli latte'ler tercihimiz oldu. Şirin ve küçük bir yer burası, kahve ve çay yanına bir sürü kek ve tatlı çeşidi de  bulabilirsiniz. Ancak biz gayet dolu midelerle gittiğimiz için latte'lerimizi bile zor bitirdik diyebilirim. Ama aklım kaldı o kocaman muffin'lerde ve apple strudel'lerde. Bir daha uğranmalı.


7 Mart Cumartesi akşamı İso'cumun ailesinden pek sevdiğim bir ikilinin İstanbul'a taşınmaları sonrasında ilk hoş geldin yemeğini Arnavutköy Sur Balık'ta yedik. Şahsen iso ve ben buraya taşınmak için geç bile kaldıklarını düşünüyoruz. Ama geç olsun güç olmasın, hakkını vereceklerdir buranın, kendilerine güvenimiz sonsuz. ;) Rakı kadehleri elbette teras katında tüm güzelliğiyle önümüzde serilmiş Boğaz'a ve yeni başlangıçlara kalktı. İlk kez denediğimiz Tekirdağ No. 10'a hepimiz bayıldık; 10 numaraymış gerçekten. Mezelerin hepsi ve salataları çok lezzetliydi. Servis çok iyiydi (zira dozunda ilgiyi severiz rakı sofralarında). Ara sıcak olarak istediğimiz ahtapot ızgara ve kalamar tavalar şahaneydi. Ana yemek için yer kalmayınca bölüştüğümüz hamsi ve tekir tavalar da öyle. Üstüne meyve ve tatlı ikramları. Sohbet bitmeyince yapılan rakı takviyesi, çay, kahve derken 8'e doğru oturduğumuz masadan gecenin 12'sinde kalkabilmişiz. Çok keyifli bir geceydi. Ama ben bir ara rejime başlamıştım değil mi? ;)


Bunlar dışında bahsedeceğim iki de film var size, ama onları da ayrı bir yazı olarak paylaşayım diyorum. Bir de #UstaÖldürmezSüründürür yazısı yazsam mı, yoksa haftalardır bana yaşattıkları cinnet anlarını tekrar hatırlamaya hiç gerek yok diyerek hiç bu konuya girmesem mi bilemedim. Güzel bir hafta ve ustasız günler dilerim sizlere. ;)