Chelsea Market, The High Line, West Village, Soho, Pier A

Ben 19 Mayıs'a, New York'taki ikinci günümüze dönüyorum bugün. Bu kez ilk durağımız Chelsea Market. Bu kapalı pazar alanına bayıldım. Bir sürü yeme-içme yeri ve minik dükkandan oluşan pazarda yok yok. Istakoz dürüm de bulabilirsiniz, Thai yemeği de; Anthropologie mağazası da görebilirsiniz vintage butiği de; tasarım çantalar da alabilirsiniz çeşit çeşit şarap da. Avrupa şehirlerinin meydanlarında kurulan pazarlar tadında, gezmesi çok keyifli bir durak. Mutlaka uğrayın.


Oradan çıktıktan sonra kendimizi The High Line'ın neredeyse başlangıç noktasına atıyoruz. Gökdelenlerin arasına yürüyüş yolu, yeşil alan ve sanat serpiştiren aklı tebrik etmek gerek. Biraz olsun o devasa binaların boğuculuğundan kurtaran bir yer insanı. Çeşitli noktalarından inilen merdivenlerle aşağıya, yani şehre ayak basmak mümkün. Ve aşağıda da bir sürü sanat galerisi bulunuyor. 



The High Line'ın bir ucu da Whitney Museum of American Art. Ayağım iyi olsa gezmeyi planladığımız, ama MOMA ile birlikte bir dahaki sefere gezeriz diyerek bu kez sadece el salladığımız bir müze. Günün geri kalanında Greenwich Village, West Village ve Soho sokaklarında dolaşıp yemek ve kahve molaları veriyor, biraz da mağaza geziyoruz. Bu semtlerde de tuğla evler, değişik ve özel butikler, Avrupa benzeri kafeler, restoranlar bulabilirsiniz. Bu arada gezerken fark ettik ki biz Amerika'da Avrupa'yı arıyoruz ve ondan izler bulduğumuz yerlerini seviyoruz galiba. ;) 

Öğle yemeği molası için Mighty Quinn's Barbeque'yu tercih ettik. Klimalı herhangi bir yer de olabilirdi bana göre, ama kaburga çılgınlığı yaşayan İsocum için burayı bulduk Yelp'ten. Çok başarılı bir yer, haberiniz olsun. Hamburger ve diğer et çeşitleri de harika görünüyordu.  


Akşam yine bizim klasik NYC çetesi bir araya gelecektik. ;) İlk durak olarak Pier 26'daki City Vineyard'a gittik. Ama oturacak yer olmadığı için ve ne yazık ki bende de ayakta duracak hal olmadığı için şansımızı başka bir Pier'de deneyelim dedik. Serdar'ın yalancısıyım ama bana Hugh Jackman'in tam da oralarda, Manhattan manzaralı terası olan bir evde oturduğunu söyledi. Ah! Bir kapısını çalsak mı diye düşündüm, ama zaman yoktu. Zaten çat kapı olmaz öyle, bir dahaki sefere bir ev hediyesi de alıp öyle uğrarım artık. ;)  


Uber'e atlayıp Pier A'e gittik ve Tracy sayesinde Harbor House'da bir masaya atabildik kendimizi. İki saat sonra falan sizi deniz manzaralı açık havaya da alabiliriz dediklerinde masamıza öyle bir yerleşmiştik ki kaldırabilene aşk olsun. Biz burada iyiyiz, birkaç galon daha bira getirirseniz daha iyi olacağız, mealinde bir şeyler söylediğimizi hatırlıyorum en son. Ve gece boyunca karnımız ağrıyana kadar güldüğümüzü. Sonra çıkışta Türk usulü böyle bir yerdeki masa sayısı, ortalama hesap ve aylık/yıllık getiri hesaplarını yaptıktan sonra ertesi gün başka bir bira çeşmesinin önünde buluşmak üzere bir hatıra selfie'si çekip evlere ayrıldık. ;)

Sırada son gün durakları var. Sonra artık New York bitiyor. Kaş bavulunu toplama zamanı geliyor. Özledim Merkez! ;)

Gölge

Nasıl güzel bir kitap bitirdim tadı damağımda kalan anlatamam. İsmail Güzelsoy'un Gölge adlı son romanından bahsediyorum. 1800lü yılların İstanbul'unda geçen hüzünlü bir masal tadında. Halat üzerinde yürüyen, uyuyan, yaşayan ve son ana kadar ismini bilmediğimiz bir çocuk ve can dostu maymunu Leylifer'in öyküsü bu. İkisi de erken yaşta annesiz kalmış küçük ruhlar. Hem yaptıklarının farkında olarak ya da olmayarak şehirde ayakta kalmaya çalışıyorlar, hem de şehir halkına çeşitli sürprizler, mucizevi deneyimler yaşatıyorlar. Ta ki Akif Efendi'nin konağında yaşamaya başlayana kadar da saf, sade, sevgi dolu ve mutlu yaşamlarına devam ediyorlar aslında. Çocuk bu konak sayesinde hayatının ilk aşk deneyimini de yaşıyor ama hem o aşk hem de o Akif Efendi'nin tuhaf çalışmalar yaptığı bodrum katına sahip o konak bu ikiliye çok da iyi gelmiyor. Masallar hep mutlu sonla bitmediği gibi bu hikaye de pek mutlu devam etmiyor maalesef ama Gölge son zamanlarda okuduğum en akılda kalan hikayelerden biri olarak zihnimde baş köşelerden bir köşeye oturuyor.

Bu arada III. Murat zamanında birçok alanda yararlanılan ve evcil hayvan olarak da çokça beslenen şehirdeki tüm maymunların bir mollanın lafıyla katledildiğini öğrenerek bir kez daha hem insanoğlunun din diye kurduğu düzenden hem de buna göz yuman ikiyüzlülüğünden tiksindim! İstanbul'da dallarında maymun asılı olmayan ağaç kalmamıştı, diye anlatılan hikayenin yaşandığı günü düşünmek bile tüylerimi ürpertti. Nasıl bir virüstür bu insanoğlu, anlaşılır gibi değil!

Alıntılar

* "...Benim yaralarım hiç iyileşmedi, ya onlar bana alıştı ya ben onları bir süreliğine unuttum. bu kısa hikayeye de zaman dedim..."

* "...Bir insan yaşayacağı hayattan zevk almayı arzuluyorsa geleceğe kör kalmayı tercih etmeli..."

* "...Beni ve hayallerimi çalma, olduğu gibi anlat, hatalarıyla, eksikleriyle. Bırak yanlış anlasınlar. Durup dururken kimse kimseyi yanlış anlamaz. Her yanlış anlama bir reddediştir zaten..."



*  "...Delileri zararsız kılan tek şey, onların kendilerini sağlıklı sanmalarıdır. Bir deli, deliliğinin farkında ola ola bunu sürdürüyorsa onun adı kötülüktür ve onun yapacaklarının bedelini başkaları ödeyecek demektir..."

* "...Hep görmek istediğim şeylere bakmış, baktığım şeyleri gördüğümü sanmışım meğer. Bu da bir tür körleşme değil mi?.."


* "...Dünya masallara inananların cehennemi, masallarla alay edenlerin cennetinden başka bir şey değil..."

Mutlaka okuyun bu güzel kitabı.

Akciğer

Sezonun en merak ettiğim oyunlarından biriydi Akciğer. Engin Hepileri'nin kurduğu Tiyatro.iN bünyesinde oynanan 2016-17 sezonu oyunu Akciğer'in baş rollerinde de yine Engin Hepileri ve Nergis Öztürk oynuyor. Biz Moda Sahnesi'nde sezonun son oyunlarının oynandığı günlerden 5 Haziran'ı yakalayabildik geçtiğimiz hafta. Moda Sahnesi'ne ilk kez gidiyorum ve sahnesine, sahnelenen oyunların fazlalığına, yerine, çay-kahve içilebilecek graffitili duvarların önündeki ahşap banklarına bayıldım. 


Oyunu çok merak etmem nedenim ise konusu ve Engin Hepileri'nin oyunculuğunu izlemekten çok keyif alıyor olmamdı. Konuyla başlayacak olursam, kısaca tartışması hiç bitmeyecek olan "bu dünyaya çocuk getirmeli miyiz, getirmemeli miyiz?" sorusu diye anlatabilirim. Karar verirken yaşanan gel-gitler, karar anından sonraki süreç, hiç bitmeyen acabalar. Bu soru, bir çiftin içine düştüğü boşluğu ima eden boş bir alanda, delicesine dönüp duruyor, yazmış oyun broşüründe. Gerçekten de sahne bomboş. Sadece genç bir çift ve çocuk konusuyla ilgili soru işaretleri var. 


İşin biraz daha felsefi boyutuna odaklanılsaymış bence daha keyifli olurmuş, bu oyunda ise daha klasik bir şekilde kadın-erkek ilişkileri/farklı bakışları açısından ele alınmış konu. Hatta kadının başladığı nokta ile geldiği nokta o kadar kaderci ve arabeskimsi oldu ki bir yerde acaba yazarı Türk müydü bu oyunun falan diye düşündüm (hani İncir Reçeli'ni yazan cinsten biri olabilirdi pekala). ;) Ama Duncan Macmillan yazmış ki kendisi baya da genç ve aklı başında bir  İngiliz gibi göründü bana. ;)

Oyunculuklara gelince her iki oyuncu da çok başarılı olmasına rağmen sanırım bu kez Nergis Öztürk'ü bir tık daha severek izledim. Kadın dayanışması olabilir, bakmayın bana. ;)

Yıllardır iyi bir seyirci olarak tiyatro camiasıyla ilgili merak ettiğim bir konuya da değinmeden geçmeyeyim. Koskoca İstanbul'da Mehmet Birkiye'nin yönetmediği ve Cem Yılmazer'in sahne ışığını düzenlemediği oyun sayısının yok denecek kadar az olması ilginç değil mi? Bu adamlara bir şey olursa tiyatro biter diye ödüm kopuyor vallahi. ;)  

Neyse, Akciğer için sezon kapanmış olabilir ama bu oyun mutlaka önümüzdeki sezon da oynayacaktır diye düşünüyorum. Gelişmeleri Moda Sahnesi'nin web sayfasından takip etmenizi öneririm. Haziran ayındaki diğer etkinlikler için de mutlaka sayfaya göz atmalısınız zaten.   

İyi haftalar!

New York Notları - Brooklyn

18 Mayıs Perşembe sabahı Washington Union Square tren istasyonundan trenimize binip, yaklaşık 3 saatlik bir yolculuk sonrasında öğlene doğru New York'ta olduk. Amtrak trenleri eski ama gayet rahattı ve en önemlisi bizi zamanında istediğimiz yere getirdi. New York Penn Station'da indikten sonra W 42nd St üzerinde bulunan Travel Inn'e ulaşmamız yaklaşık 15 dakika sürdü. Bu arada 40 derece sıcağın olduğunu ve Times Square ve tren istasyonu arasındaki en curcuna bölgede olduğumuzu düşünün. Şehrin kokuları, kaotik trafiği ve kalabalığı bir an acaba Hindistan'da mıyım hissi uyandırdı içimde! Merkezde, uygun fiyatlı konaklama arıyorsanız otel de gayet ideal bu arada. Times Square'e üç blok, yani 7-8 dakika yürüme mesafesinde.  Sadece iki gece kalacağımız için de curcunanın göbeğinde olup her yere yakın olmak iyi fikir diye düşünerek burayı seçmiştik. Sıfır beklentiyle gittik, oldu bence. ;)


Otelden çıkar çıkmaz da Bubba Gump'ta bir şeyler yesek, sonra mı devam etsek derken bir de baktık ki Times Square'e arabasıyla dalan manyak ortalığı çoktan dağıtmış. Her yerde panik havası. Yedi paralel cadde ve sokağa kadar polis boşaltıyor falan. Resmen gözlerimize inanamadık. Sadece 15 dakika farkla olay yerinde değildik! Onlarca polis arabası, ambulans, FBI aracı, siren seslerini ise bizzat yaşadık. Bir de insanın üstüne üstüne gelen gökdelenlerin arasında bu panik hali iyice klostrofobikti. Ama durduk yerde bile korkacak bir sürü neden bulan ben, orada olayı izleyebileceğimiz bir köşe bulsak Türklüğüyle İsocum'a tutturdum. Olayın terör bağlantısı olabileceğini, her an bir yerlerde bomba da patlayabileceğini düşünüp bir yandan da film setinin içindeymiş gibi hissederek içinde de kalmak istemek değişik bir durumdu. Baktık ki en sonunda neredeyse Bryant Park'a kadar her yeri kapattılar, biz de birkaç sokak ötede ne olduğuyla hiç ilgilenmeyen parktaki huzurlu kalabalığın arasına karıştık. Onlar öyleyse, biz zaten turistiz, istediğimiz kadar vurdumduymaz olabiliriz değil mi? ;) Bu arada video İsocum'un videosu olsa da benim de arka planda kendi yaptığım canlı yayının sesi geliyor. ;)


Burada biraz dinlenip ilk şoku atlattıktan sonra kendimizi Brooklyn'e attık. Ayaklarım gezinin ilk gününden itibaren haşat olduğu için Brooklyn Köprüsü'nden yürüyerek geçme planı yine başka bir bahara kaldı. Onun yerine kendimizi doğrudan DUMBO'ya atıp, önce Atrium'da bir şeyler atıştırdık. Hemen karşısındaki West Elm'de nefis dekorasyon ve mutfak eşyaları vardı. Ve adını hatırlayamadığım ama çok güzel bir kitapçıyı gezdik, şu DUMBO yazısının arkasında görünen.  



Sonra tabi ki Once Upon a Time in America filminin afişindeki kareyi kendi fotoğraf makinemizle çekebileceğimiz o meşhur noktaya uğradık. 


Brooklyn Heights sokaklarında dolaşıp, Promenade'inden de Manhattan siluetini seyretmeyi de ihmal etmedik tabi. Burası apayrı bir havada, o bayıldığım tuğla evler ve ağaçlı sokaklarla dolu, huzurlu, çok keyifli bir semt. Sokaklarda Paul Auster'ı görür müyüm diye bakınıp durdum ama olmadı. Sıcaktan evine kapanmıştır adamcağız, haklı. ;)


Bir aşağıdan bir de yukarıdan Manhattan gökdelenleri görüntüsü de paylaşayım sizlerle. Ondan sonra artık feribota binip Williamsburg'e gideceğiz. Akşam dev kadro ile buluşma bizi bekliyor çünkü. ;)


Ve büyük buluşma için sosis & bira sever çoğunluğun isteği doğrultusunda Radegast Biergarten'a karar verilmişti. Hem aileden sevdiklerimizle hem de aile sayılan dostlarla harika bir gece geçirdik o akşam. Harika haberler aldık ve bu haberlerin şerefine de biralarımızı tokuşturduk. Çok çenemiz düştü, çok güldük.


En iyi ağrı kesici ve yorgunluk giderici ilaç yanında mutlu hissettiğin insanlar değil mi zaten? Sabah altıdan beri korkunç bir sıcakta kilometrelerce yol yürümüş olmamıza rağmen gece bitsin istemedik. Zaten bitirmedik de. ;) "Gelin sizi Boğaz'a götürelim," diyen kuzenlerin peşine takılıp Brooklyn Barge'a giderken saat gece on biri çoktan geçmişti. Ama hakkını verelim şimdi, onların Boğaz'ı da hiç fena değilmiş, değil mi? ;)


Sonunda hepimizin çene düşüklük seviyesi azalmaya başlayıp da "bir tane daha içersem acımam şuracıkta uyurum" noktasına geldiğimizde saatlerimiz gece 1.30'u gösteriyordu. UBER gelip de bizi bir an önce otelimize atsa kesinlikle çok iyi olacaktı. Hem daha Cuma  ve hatta Cumartesi günü bizi bekliyordu. Enerjiyi ekonomik kullanmak gerekirdi diyeceğim, ama kime diyorum değil mi? ;)

Anna Laudel'de Botero ve Cennet Mahkumu

En son Pera Müzesi'nde çok geniş kapsamlı bir sergisini gezmiştim 85 yaşındaki Kolombiyalı ressam Fernando Botero'nun. Üstünden yedi yıl geçmiş, merak edenler için yazısı burada. Daha sonra çeşitli müzelerde karşıma çıkar çıkmaz tanıdığım resimleriyle favorilerim arasındaki yerini aldı. Tanımamak mümkün değil zaten Botero figürlerini. Hepsi tombul, hepsi capcanlı ve rengarenk, Güney Amerika ruhuna uygun, tuvalde fırlayıp kocaman sesleri, kahkahalarıyla dans etmeye, içmeye, sevişmeye başlayacakmış gibi duran tipler bana göre. Hayat var Botero'nun kadınlarında ve erkeklerinde. Doğallık, tabusuzluk, gelişine yaşamak var. Galiba ondan seviyorum ben bu adamı. 


Bronz ve mermer heykelleri ve kömür çizimlerinde bile müthiş bir canlılık ve renk var bana göre. "Hayatım boyunca heykeltıraş olmak istedim ama bunu yapabilmek için resmi bırakmam gerekiyordu" diyecek kadar da heykel yapma tutkusu olduğunu bu sergi sayesinde öğrendim.  


Bu güzel ve fazla zamanınızı almayacak minnak sergiyi 25 Haziran'a kadar Bankalar Caddesi'nde Salt Galata'nın karşısında yer alan Anna Laudel Contemporary galerisinde ücretsiz görebilir, sergi kitabını da oradan temin edebilirsiniz. Zaten koskoca Kolombiyalı ressam Günlük Yaşamın Şiiri - Hayattan Sahneler ile ayağımıza gelmiş, görmezsek ayıp olur değil mi? ;)

***

Kitap önerim ise İspanyol yazar Carlos Ruiz Zafon'un Cennet Mahkumu olacak. Birbirinden bağımsız ve okurun istediği sırayla okuyabileceği bir üçlemenin kitaplarından. Diğer ikisi Rüzgarın Gölgesi ve Meleğin Oyunu, ki hemen almayı düşünüyorum ikisini de. İlk kez okuduğum bir yazar olmasına rağmen diline ve hikayenin kurgusuna bayıldım. 

Hikaye 1957 yılının Barselona'sında geçiyor gibi görünse de sık sık faşist Franco hükümetinin zulüm rüzgarları estirdiği 1940'lı yıllara da dönüyor. Ve en güzeli mis gibi kitap kokusuyla dolu Sempere ve Oğulları kitapçısında geçiyor. Üstelik bir de Unutulmuş Kitaplar Mezarlığı diye bir cennet vaat ediyor ki uslu bir şirin olursanız belki bir gün orayı da görebilirsiniz. ;)

Daniel ve babasının sahip olduğu Sempere ve Oğulları'nın Noel'e hazırlandıkları heyecanlı günlerde gizemli bir yabancının bir sırrı açıklayacağını söylemesiyle birlikte işler bambaşka bir boyut alıyor. Kitapçıda çalışan ve aynı zamanda Daniel'in yakın dostu olan Fermin Romero de Torres'in de bu sır hakkında birinci elden bilgi sahibi olduğu anlaşılıyor. Geçmişteki olaylar ve kişilerin bugünkü yaşamlarına etkilerini anlamak ve çözmek de Daniel ile Fermin'e düşüyor.  Çok sürükleyici ve etkili bir roman. Üçlemenin diğer iki üyesini de merak ettiren cinsten. Okumanızı tavsiye ederim. 

Alıntılar
* "..Nerede okuduğumu anımsamıyorum ama aslında hiçbirimiz bir zamanlar olduğumuzu düşündüğümüz kişi değilmişiz ve yalnızca asla yaşamadıklarımızı anımsıyormuşuz.."
* "...ilk üç ayın en kötüsü olduğunu söyleyen mahkum sayısı pek az değildi. Daha sonraları umudunuzu yitirince zaman daha çabuk geçiyor ve anlamsız günler ruhunuzu öldürüyordu..."
* "...Bu dünyada gerçeği söylemenin dışında her şey bağışlanabilir..."
İyi haftalar hepimize! 

Boğaziçi - Mimari Doku, Semtler ve Yalılar

Şerif Yenen ile İstanbul Unveiled projesi sayesinde tanışmış ve ülkemizin, özellikle de İstanbul'un tanıtımı adına yaptığı bu harika çalışmasına hayran olmuştum. Daha sonra Şerif Yenen Travel kültür gezilerini takip etmeye başladım ama 28 Mayıs Pazar gününe kadar hiçbirine katılma fırsatı bulamamıştım doğrusu. Ben de az gezgin değilimdir, bilirsiniz ;), o yüzden bir türlü istediğim turlara denk gelememiştim. Uzatmayayım, en sonunda geçtiğimiz Pazar günü Dr. Sedat Bornovalı ile Boğaziçi, Mimari Doku, Semtler ve Yalılar gezisine katılma fırsatım oldu. Şerif Yenen'e ayrı, Eminönü'nde başlayıp, aynı yerde biten bu dört saatlik turda verdiği yaklaşık yarım saatlik mola dışında hiç durmadan, keyifli anlatımıyla bize Boğaziçi'ni dolu dolu anlatan sanat tarihçisi, profesyonel tur rehberi ve tercüman Dr. Sedat Bornovalı'ya ayrı, ama her ikisine de kocaman teşekkür ediyorum. Ne anlamlı, ne güzel bir emektir bu yaşadıkları şehre verilen. 


Tahmin edeceğiniz üzere başladığımız noktadan Dolmabahçe'ye gelene kadarki bölüm içler acısıydı. Galataport inşaatı bitiyor Kabataş'taki Martı inşaatı başlıyor. Her yer vinçler, çimento makineleri, denizi dolduran o kazıklarla dolu. Sedat Bornovalı'nın dediği gibi galiba denizi doldura doldura iki yakayı birleştirecekler sonunda!

Aslında kıyılarda pek çok yerde içinizin cız ettiği anlar oluyor. Doldurulan alanlara yapılan otel havuzları, restoranlar, kötü yapılmış restorasyonlar, yıkımlar, yanmış bekletilenler (GSÜ Kütüphanesi gibi), otoparka dönüştürülenler, sonra üstüne yine otel inşa edilenler, falan filan. (Reina ve Kuruçeşme GS Adası da iç acıtıyor o halleriyle, etrafını örtseler ya diğer yerler gibi.) Ama kaçışı yok galiba artık. Bu şehir ve özellikle Boğaz kıyılarında boşluk kalması yasak gibi. O yüzden iyi restore edilen ya da yeniden inşa edilen yerlere şükretmek gerek sanki.


Neyse, Tarabya'yı geçip 3. Köprü'ye selam edene kadar yolumuz var daha Avrupa kıyılarında. Hemen sinirimizi bozmayalım, daha sinir olacak çok şey olacak. ;) Şöyle sol üstteki gibi şirin, tek katlı, ağaçlar içinde yalı bulmak zor. En favorilerimden biriydi o yüzden. Diğer ahşap gibi görünenlerin çoğu bile betonarme üzerine ahşapmış mesela. Eskiden Kuruçeşme Arena olan alana da Mandarin Oriental geliyormuş. Kuruçeşme Divan'ın yerine de yine bir butik otel inşaatı var. Bebek'ten Hisar'a kadarki sahil yolu da doldurma kazıklarıyla falan göz kanatıyor! Sağ altta İngilizce alt yazılı semtimizden geçiyoruz: Baltalimanı=Portaxe. ;) (Kıh kıh, Sedat Bey'in esprisini çaldım.;) )


Rumelihisarı'nın içine mescit oturtulmasıyla ilgili hop oturup hop kalkanlardan biri de bendim ancak Sedat Bornovalı, bunun aslında doğru bir uygulama olduğundan bahsetti. Hatta keşke eski halinde olduğu gibi içindeki ahşap evlerin de yapılıp tarihin canlandırılması ve korunması da mümkün olsa ve gerçek anlamda Rumelihisarı'nı yaşatsak diye de ekledi. Adını unuttuğumuz birçok semt olduğundan da söz etti Sedat Bey. Örneğin, Emirgan ve Baltalimanı arasındaki Boyacıköy. III. Selim bu semte fes kırmızısını boyayan boya ustalarını  yerleştirdiği için adı öyleymiş. Böyle de bir hikayesi olan bir semte adıyla hitap etmek lazım, "Emirgan'ın oralar işte" denmez ki, değil mi?

Bu arada her ne kadar 18 yıllık İstanbul hayatımda Avrupa Yakası'nda oturmuş olsam da yalımı kesinlikle Anadolu Yakası'nda istiyorum, haberiniz olsun. ;) Sebebi tabi ki güneş! Avrupa Yakası'ndakiler donuyordur ayol, hep gölge, karanlık. Ama Anadolu Yakası öyle mi? O poyrazlı, buz gibi Mayıs sonu gününde bile güneşin altında sefa yapabiliyorlardı, gözlerimle gördüm. Biz o sırada teknede kulaklarımıza bandana sarmış montumuzun üstüne şal dolamış gezerken bütün o "cemaat dünyasının ünlü isimleri" bahçelerindeki bambu koltuklarında uzanıyorlardı. Bir gün karşılarına çıkıp "o Mayıs öğleni vapurdan geçerken el salladığınız o fakir ama gururlu kadın şimdi yan komşunuz oldu, çaya beklerim," diyeceğim. ;)) Yok ya, çok masraflıdır o evler şimdi, almayayım ben. (Büyük düşünemeyenlerde bugün. ;) )


Şaka bir yana, haksız mıyım? Harika görüntüler değil mi? Çoğunun sahiplerini, kimlerin yaşadığını da öğrendik ama tabi ki söylemeyeceğim. Sonra tembellik yapar, tura katılmazsınız çünkü. ;) Hatta bu kadar yazı ve fotoğraf yeter diyerek Kuleli Askeri Lisesi, Beylerbeyi Sarayı ve Kız Kulesi ile kapanışı bile yapıyorum.


31 kilometrelik Boğaz boyunca ne evler, ne hikayeler, ne tarih var görülecek. Çok güzel bir şehir burası bizlere rağmen. Hatta orijinal yalıların koruları, haremlik ve selamlıklarıyla birlikte aslında şimdikilerin yirmi katı falan alana sahip olduklarını düşünürsek, yeniden inşa edilen bu şehrin kıyılarını hâlâ nispeten yeşil ve az katlı bile bulabiliriz. Birden bir optimist oldum sanki. Boğaz havası yaradı sanırım.;)


Şimdi biraz Şerif Yenen tarafından hazırlanmış ve tur sırasında bizlere dağıtılan Boğaziçi ve İstanbul haritalarını, planlarını inceleyeyim de bilgilerimi tazeleyeyim. Siz de bu programı yakalayabilirseniz mutlaka katılın derim, değdiğini göreceksiniz. Boğaz havası değil, böyle kıymetli insanların varlığı asıl içimizdeki optimizm rüzgarlarını estiren.

Bir Delinin Hatıra Defteri & İstanbul My Neon Love & Fences

Sonunda oldu! Tatbikat Sahnesi bünyesinde Erdal Beşikçioğlu'nun oynadığı Bir Delinin Hatıra Defteri'ni Biletix'e komisyon vermeden izleme ümidiyle sezon boyu beklemiştim. Baktım Tatbikat Sahnesi bu durumu çözemiyor -ki sezon başında telefonla gişemizden de bilet alabileceksiniz demişlerdi- ve tiyatro sezonu bitmek üzere başa gelen çekilir diyerek verdik yine zorunlu harcımızı ve aldık biletlerimizi. Nikolay Gogol'ün nefis metnini Erdal Beşikçioğlu gibi harika bir oyuncu nasıl oynarsa öyle olmuş işte oyun. Tek kelimeyle ŞAHANE! Tek perde ve bir saat Erdal Beşikçioğlu için çok yeterli olabilir, çünkü çok zor bir performans bence, ama bana yetmedi. Şöyle bir beş saat falan delirseydi diyorum canlı canlı karşımızda. ;) 


Geyik bir yana, sahnenin açılışında Popçirin'i o vincin tepesinden ayaklarını sarkıtırken gördüğümde duyduğum heyecan oyun boyunca devam etti diyebilirim. Küçük bir devlet memuru olan Popçirin'in patronunun kızına olan platonik aşkı, baskıcı Çar rejimine karşı durma çabaları, kendini İspanya Kralı sanması gibi durumları da içeren adım adım deliliğe gidiş öyküsünü böyle bir yapımla izlediğim için çok şanslıyım. Bir şekilde yakalayın ve izleyin derim. Ama Tatbikat Sahnesi'ne minik bir eleştirim olacak: salonun girişinde oyunla ilgili broşürler ve ana girişte ve salon girişinde bir iki afiş olsa hiç fena olmazdı.  

Bu arada bir de yemek eleştirisi yapayım: oyun öncesinde Uniq Hall'a erken gidip Rossopomodoro'da oturduk ve bir pizza ve parmigiana söyledik. Kusura bakmasınlar ama yediğimiz hiçbir yemeğin ve içinde kullanılan malzemelerin -parmesan, mozzarella, domates, zeytinyağı- İtalyanlıkla uzaktan yakından ilgisi yoktu. İtalyanlar buna izin vermez, bence özerkliklerini ilan etmiş olabilir buradaki şube, haberiniz olsun. Sadece pizza hamurunu beğendim diyeyim hadi! 

***

İstanbul My (Neon) Love

Bu bir sergi adı. Yeni açılan -daha doğrusu henüz yarım yamalak açılmış olan- Emaar Square Mall'ın açık alandaki galerisinde 7 Temmuz'a kadar gezebileceğiniz güzel bir sergi. AVM ise tam bir Dubai AVM'si. Güzel işletilir ve organize edilirse nispeten keyifli AVM'lerden olur, hani bir AVM ne kadar keyifli olabilirse. Örneğin Dubai Mall'da çocuk curcunasını hiç görmeden gezebiliyorsunuz, çünkü çocuk aktiviteleri hep bir yerde toplanmış. Ya da aynı tür restoranlar, kafeler, mağazalar aynı yerlerde bulunuyor. Burada Hermes, Vakko, sanat galerisi, Galeries La Fayette'in bulunduğu avluda Simit Sarayı görünce biraz tuhaf geldi ama dur bakalım, daha yeniler, üstlerine gitmeyelim dedik. Yine de benden Emir'e uyarı: Ortadoğu'nun en -belki de tek- vizyon sahibi, modern adamı olarak yönetim işini bize bırakmasın bence. ;)

Sergiye gelince dokuz farklı ismin İstanbul'a bakış açılarını, şehirle ilgili duygularını neon ışıklar kullanarak ifade ettikleri çalışmalar göreceksiniz. En sevdiklerim aşağıda:


Soldaki liste Onur Baştürk'e ait. Adı İstanbulizasyon. Her maddesine katılıyorum, aramızda katılmayan var mı? ;) Yanında alttaki neon parmak izi Zeynep Tosun'a ait. İstanbul'un kaotik yapısına gönderme yaptığı ID adlı çalışması. Üstünde Burcu Esmersoy'un köprüden ilham alarak ve seyahatlerinden dönerken hissettiklerinden yola çıkarak oluşturduğu Düşler ve Dönüşler çalışması var. İstanbul bir rüzgar gibi esti ve hepimizi değiştirdi, diyen kişi ise Arzu Kaprol. Hepsi ve çok daha fazlası Emaar Square Mall'da sizleri bekler. 

***

Ve iki baba oyuncunun baş rolleri paylaştığı nefis bir film var sırada: Fences. Denzel Washington'ın yönetmenliğini de üstlendiği  film 1950'lerde geçiyor. Her iki oyuncu da çok iyi oynamış ama sanırım favorim Viola Davis. Belki böyle düşünmemde filmin en başında Denzel Washington'ın canlandırdığı çöpçü Troy karakterinin hiç durmadan konuştuğu yaklaşık 15-20 dakikalık bölümün etkisi olabilir, itiraf ediyorum. Resmen "aaa başım şişti, gidin başka yerde oynayın evladım" teyzesi kıvamına geldim hatta. ;) Belki de kendine göre doğruları yapan ve doğru mücadele eden Troy karakterine ailesiyle ilişkilerine bakarak, benim içimin çok ısınamamasıyla ilgilidir durum. Ama Rosecuğum öyle mi? Nasıl tutarlı, nasıl sabırlı, metanetli, tevekkül içinde evinin kadını, çocuklarının anası, mutfakta aşçı, sokakta hanfendü... aaah n'oluyor bana bugün ya? Şu filmi yazsam yazı bitecek ama bir saattir takılıp kaldım. Dışarıda yağan yağmuru gazoz eşliğinde izlemek için yerimden kalkıyorum, vücudumdaki bir ağrının nedenini Gugıllayıp illa ki ölümcül bir hastalığa bağlayıp sıradaki felaket senaryosuna geçiyorum, sonra bir efkar kahvesi yapayım iyi gelir diyorum da içerken dudaklarım titremeye gözlerim dolmaya başlıyor. İyice sapıttım bu aralar. Astrolojik bir durum mu, meteorolojik bir olay mı, bana özel bir manyaklık mı yardımcı olursanız sevinirim. ;) Neyse, şimdi cildime kil maskesi yapıp, hortlak gibi döndüm yazının başına. 10 dakikada bitirdim bitirdim, bitiremedim unutun bu yazıyı. ;) 

Sonuçta Troy ve Rose 1950'lerin Amerika'sında yaşayan işçi sınıfından, Afro Amerikalı, iki yetişkin çocuğu olan bir aile. O dönemin şartlarında hem ırkçılık hem geçim anlamında sıkıntılar yaşıyorlar. Troy ilave olarak kendi aile geçmişinden gelen sıkıntıları ve yetiştirilme dezavantajlarını da ailesine yansıtan bir karakter. Sonuçta tiyatro izler gibi oyunculukları izleyeceğiniz, aksiyonsuz ama çok güzel bir aile hikayesi var karşınızda. Ve Troy'un iki oğlu olmak da zor ama ben yine de küçüğe daha çok üzüldüm diyebilirim. Aah ah, olan çocuklara oluyor anacığım. Bu filmi çocuklarının hayatlarını ve mutluluklarını engelleyecek travmalar yaratan tüm hasarlı baba ve analara adayarak yazımı bitireyim o zaman. Hahaha, hiç fena bağlamadım bence. Sizi de kendimi de artık bu yazıdan kurtarmak zorundaydım. Anladınız siz beni. Arkamdan "fekat iyi delirdi kız, valla çok güzel delirdi" falan diye konuştuğunuzu duyarsam bozuşuruz. Delilik konusuyla başladığımız için etkilendim galiba. Neyse, hayırlısı..;)

İyi seyirler. Hepsi için. ;)

Washington DC - National Gallery of Art, Downtown ve Yemek Molaları

Washington'da National Mall'u gezdikten sonra da çilem bitmemişti, sevgili dostlar. Müzeler durağında başladığım yere döndüğümde saatlerce ve kilometrelerce yürümüştüm. Bu kez National Gallery of Art'ı gezmeden önce minik bir atıştırmalık molası vereyim diyerek Sculpture Garden'a girdim. Burası da National Gallery'ye ait. Ortada kocaman bir süs havuzu -en güzeli de yorgun ayaklarınızı sokabileceğiniz buz gibi bir suya sahip olması- kafesi ve bahçesindeki modern heykelleriyle görülesi bir yer. Kayanın Üstündeki Filozof'un hemen karşısında, ördek rampasının yanına kurulup ayaklarımı uzatarak biraz enerji topladıktan sonra asıl maratona hazırdım.  


National Gallery of Art, çok güzel bir sanat müzesi. Doğu ve Batı binaları olarak ikiye ayrılmış ve Doğu tarafı daha modern eserlerin sergilendiği bölüm. Ben Batı binasının çok büyük bir bölümünü gezebildim. Daha fazlasına enerjim yetmedi doğrusu. Ve içimde kalan şey de aslında  o müzeler adası oldu bu şehirle ilgili. Çünkü ne Downtown ne de diğer yerler burası kadar keyifli değil bana göre. Ama diğer yerler o kadar çok zaman ve enerji tüketiyor ki, üç gün içinde ne yazık ki her şeye zaman kalmıyor dolayısıyla. Üstelik müzelerin neredeyse tamamı ücretsiz bu şehirde. Bu anlamda Londra'ya benziyor. 

Heykel bahçesinden sonra buranın zemin katındaki heykellere de bayıldığımı söylemeliyim. En çok Canova, Rodin ve Degas favorim olsa da Paul Manship ve Hiram Powers gibi Amerikalı heykeltraşların bölümleri de çok güzeldi.  



Üst katta ise nefis yağlıboya tablolar vardı 13.-19. yy arası hem Avrupalı hem Amerikalı ressamlara ait. Ama sanırım heykeller bölümünde o kadar çok fotoğraf çekmişim ki burada artık çekmekten sıkılmışım. ;) Neyse, dediğim gibi Doğu binasını da gezemedim başta da dediğim gibi çünkü zaten artık yavaş yavaş akşam kahvesi için Yaprakcım'la buluşma zamanı geliyordu. Gerçi kahve yerine buz gibi birer bira içmeyi tercih ettik o sıcakta ama olsun. (Kızım senin minnacık hallerini biliyorum ayol, ne ara büyüdün de bana kendi şehrinde bira ısmarlıyorsun bakayım diye yanaklarını sıkıştırasım geldi ama kendimi tuttum tabi. ;) Geyik bir yana, küçük kuzenleri falan ne istediğini bilen genç bir kadın ya da delikanlı olarak karşında görmek çok değişik ve güzel bir duygu. Kendilerini severek takip ediyoruz. ;)

Alışveriş..

Ertesi gün, yine kendi başımaydım. O günü de biraz alışverişe ayırdım. Alışveriş için bence Georgetown'ı tercih edin. Az katlı binaların altına sıralanmış dükkanlarıyla gezmesi çok daha keyifli doğrusu. 


Hem aralarda soğuk bira ve atıştırma molası için Ri Ra Irish Pub ve Old Glory gibi yerler de bulabilirsiniz. Old Glory'de isimleri altın metal plakalarla bara çakılmayı hak edenler kimler diyorsanız onlar yılda 100'ün üstünde viski sipariş eden müdavimlerin isimleriymiş. İsocum her yıl dört günlüğüne giderek adımı barda görebilir miyim hesabı yaptı ama sanırım onun bile aklına yatmadı bu iş. ;)


Downtown'da ise Saks 5Th Avenue, Nordstrom gibi çok katlı mağazaların indirim mağazalarını, pek çok ünlü markayı, Macy's ve Marshalls'ı bulabilirsiniz. Aynı zamanda Madame Tussauds gibi turistik müzeler ve Ford's Theatre gibi Abraham Lincoln'un suikaste kurban gittiği ve ertesi gün hayatını kaybettiği ev gibi yerleri görmeniz mümkün. Ama kocaman binalar, bloklar arasında gezeceksiniz, haberiniz olsun. Gezme keyfi düşük bana göre. Buradaki kahve molamı Peet's Coffee'de verdim ve lattesine bayıldım. Yemek molası içinse Harry's Bar'a oturdum ve berbat bir hamburger sunumuyla karşılaştım. Yanına baya bir paket cips ve bir tane oreo bisküvi koyarak getirmişler hamburgeri! Neyse, önemli olan ayak uzatıp bir bira içebilmek ve bir dilim ekmek üzerine bir dilim hamburger köftesi yiyebilmek dedim artık. ;)


Yemek..

İnanır mısınız bilemem ama ilk kez gitmeden önce hiç araştırma yapmadım yemek konusunda. İsocum zaten seni kahvaltıya ve kaburga yemeye harika yerlere götüreceğim demişti, ben de kendimi ona teslim ettim. Ne keyifliymiş böyle! Tabi seçtiği yerler de harikaydı, ondan olabilir. ;)

* Founding Farmers - kahvaltıdan akşam yemeğine kadar her alternatifin bulunduğu, her saat gidilebilecek bir mekan. Biz kahvaltı için gittik. Hem ortamını hem de nefis Amerikan kahvaltılarını öneriyorum. Önce bir plazaya giriyormuşum hissine kapılsanız da içerisinin sıcak dekorasyonuna ve menüsüne bayılacaksınız. 


* Woodmont Grill - yine İsocum'un kaburga için geçen seferden fazlasıyla aklında kalan ve beni de götürmeyi özellikle istediği güzel bir restoran var sırada. Canlı caz müziği, loş ortamı, nefis et yemekleri (steak ya da rib favoriler arasında olsa da deniz ürünleri de var) ve zengin şarap menüsü ile buraya bayıldım diyebilirim. On numara bir yer daha. Mutlaka gitmelisiniz. Bir şişe Zinfandel ve ıslak havlularınız eşliğinde ellerinizle o kaburgalara dalmalısınız. 


* Geç bir akşam yemeği için de otele yakın bir Thai restoranı olarak Soi 38'i denedik ve oldukça başarılı bir denemeydi. Thai biralarıyla birlikte şu güzellikleri hüplettik ve hepsi de çok lezzetliydi. Dediğim gibi biraz fast food restoranı muamelesi yaptık mekana. 9'da oturduk, kapanış saati zaten 10 olduğu için bir saat içinde hızlıca bir akşam yemeğini en boş saatinde yemiş olduk. O yüzden ortamı bilemem, ama lezzetler ve servis çok iyiydi. Denemek isterseniz detaylar burada.


Genel olarak DC'den bahsedecek olursam. Yaşamak için nefis bir yer olabilir. Az katlı evler, yemyeşil ve düzenli bir şehir, kurallı bir trafik, saygılı ve güler yüzlü insanlar, kısacası ideal medeni şehrin tanımı gibi bir yer. İsviçre'yi falan görmedim ama muhtemelen orası gibidir. ;) Hatta sonrasında New York bildiğin Hindistan gibi geldi gözüme. Sonrasında İstanbul ise adeta bir cennet gibi geldi ki bu ayrı bir yazı konusu. ;)   Turist olarak gidilir mi derseniz, bence sadece Washington DC'yi görmek için 11 saate yakın uçmaya değmez. Ama yakınlarda başka yerlere de uğrarım, on günlük bir road trip planlar, iki gününü burada geçiririm falan derseniz o olur işte. Oradan başlayıp Philadelphia, New York ve en aon Boston'da biten bir tur fena olmayabilir mesela. Ama biz Amerika tipi değiliz sevgili dostlar. Bu turda ona kesin karar verdik. O yüzden bundan sonra da gidersek minik New York turları olabilir diye düşündük, o da oradaki güzel dostların hatrına. ;) Avrupa'nın güzel meydanlarını, şirin sokaklarını, şarap içtiğimiz sokak kafelerini, küçük butiklerini başka hiçbir yere değişmeyiz yoksa.

Sırada New York var ama ona geçmeden önce biraz İstanbul alacağım araya izninizle. Çünkü şehirde hava güzelleşmese de her daim güzel etkinlikler bulmak mümkün. Ben de dopdolu geçen geçtiğimiz hafta sonundan notlar paylaşayım diyorum biraz. 

Washington DC - Beyaz Saray ve Anıtlar

14 Mart Pazar günü Trump'la ikili temasla kurmak üzere Washington DC'ye doğru yola koyulduk. Şaka şaka, İsocum'un zaten her sene katıldığı bir iş toplantısına bu kez ben de gezici üye olarak eşlik ettim. ;) Ama tabi ki otelden çıkar çıkmaz ilk gidilen durak şu an Trump'ın mekanı olan Beyaz Saray oldu. Evet, saraya benzer yanı yok ve fakat bunda şaşılacak bir şey de yok. Adamlar zaten adını saray falan koymamışlar, bildiğin White House, yani Beyaz Ev demişler. Saray falan diye çevirmek bizim şaşaaseverliğimiz söylemesi ayıp! 


Yol üstünde gördüğümüz ve inşası 1888'de tamamlanmış, sonradan da Eisenhower'a yönetim binası olarak adanmış bina ya da hemen karşısındaki Renwick Gallery binası kesinlikle dünyanın şekillendirildiği yukarıdaki 'beyaz ev'den çok daha güzeldi bana göre. 


Tek başıma gezeceğim ilk gün için planım hazırdı. Elbette ki Washington'a turist olarak gelen herkesin -ki sayının çok fazla olduğunu sanmıyorum ;)- yapacağı gibi içinde çeşitli anıtların bulunduğu National Mall'ı gezmek. Şehirde blok mesafeleri o kadar uzun ki en yakın Starbucks'ı sorup da "ah sadece iki blok ileride, sağda" falan gibi yanıt aldığımda "eyvah! kahve alıp gelmek için de 2 km yürüyeceğim" diye düşünüyordum. O yüzden anıtlara giderken enerji tasarrufu olsun diye otelimizin yakınlarında bulunan George Washington Üniversitesi metro durağından trene binip Smithsonian durağında, yani şehrin neredeyse tüm müzelerinin göbeğinde indim. Müzelerin arasındaki dev parkın ortasında indiğimde bunun bana sadece 15 dakika kazandırdığını bilmiyordum elbette. Her şeyin bir bedeli var, Washington'da yürüyerek gezmenin bedeli de ayaklarını şehirde bırakmakmış. Ben de öyle yaptım zaten. Sonrasında New York'ta üstünde yürüdüğüm şeylere tam olarak ayak denebilir miydi emin değilim. ;P  


Mesafeleri biraz olsun anlatabilmek için yukarıdaki kolajı eklemek istedim. Sağ üst köşedeki gibi Washington Monument'in arkasında bir yerde metrodan indim. Burada yapılan ilk anıt olan bu dikilitaşın yüksekliği yaklaşık 170 metre. 1888'de açılan anıt, şehrin en yüksek yapısı oluyor aynı zamanda. Şehrin planlanması ve mimarisi anlamda katkıları büyük olan ve şehre adını veren başkanlardan George Washington anısına yapılan bu anıtı geçince birkaç futbol sahası büyüklüğündeki çim alanları geçip önce II. Dünya Savaşı Anıtı'na, daha sonra da birkaç futbol sahası büyüklüğünde bir gölet boyunca yürüyerek Lincoln Anıtı'na geliyorsunuz (yukarıda gölete yansımasını gördüğünüz bina). Yanlara dalıp da görmek için yürüdüğünüz diğer anıtları saymıyorum bile. Ha bir de en sıcak günlere denk gelip 35 derecenin altında yürüdüğümü de hesaba katmıyorum güzel hatrınız için. ;)

II. Dünya Savaşı Anıtı, bu savaşta hayatını kaybeden, gazi olan ve kaybolan tüm Amerikalı askerler ve savaş görevlileri anısına yapılmış güzel bir anıt. Nispeten küçük fıskiyeli bir havuzun iki yanına Atlantik ve Pasifik Okyanusu'nu ve eyaletleri temsil eden sütunlar dizili. En etkileyici bölümü ise bana göre 4048 altın yıldızdan oluşan Price of Freedom (Özgürlüğün Bedeli) bölümü. Her bir yıldız bu savaş sırasında kaybedilen ya da kendisinden haber alınamayan insanları temsil ediyor. Bundan çok daha fazlasını, yaklaşık 600,000 insanı da kendi iç savaşımızda kaybettik diyorlar Amerikalılar buradaki açıklamalarda. 


Galiba "savaş kötüdür" diyorlar, ne dersiniz? Hani politikalarından pek anlaşılmadığı için yine de bir sorayım dedim. Ya da "savaş kötüdür, ama maddi açıdan işimize yaradığı sürece kendisinden yararlanırız, sonra da böyle şık anıtlar, süslü cümleler, şehitliklerle falan gönlünü alırız aziz vatandaşlarımızın" mı diyorlar? Başkalarının sevdiklerini kaybetmesinin acısı zerre kadar umurlarında olmayan safi kötü adamların çıkar hesapları eşliğinde insanlığı ve dünyayı mahvetme senaryoları yaptığı ve diğerlerinin ise buna ruhen ve bedenen dayanmaya çalıştığı bir sistemin ve düzenin kurucu üyelerinden biri olan bir ülkede bu tarz anıtlar ve "dünya barışı" güzellemeleri de bana pek samimi gelmiyor ne yazık ki. 

Buradan sonra da gölet boyunca yürüyerek, ilk başta sevimli gelen sincapları bile bir süre sonra görmemeye başlayıp, her çeşme başında beyin sıvı hale gelmesin diye saçları ıslatarak Lincoln Anıtı'na geldim. O kadar futbol sahası boyunca yürüdük, bir iki futbol sahası da merdiven çıkarız di mi gençler? Oh yeah, let's go! ;) Hah çıkın çıkın, koca binanın içinde şu heykeli görüp kös kös inerken görürüm sizi. Hayaller klimalı müzevari bir ortamda biraz gezinmek, dinlenmek, bir ihtiyaç molasıyken hayatlar Lincoln ile selfie çektirmek oldu! ;)


Neyse, sırada Lincoln Memorial'ın sağ ve sol kollarında yer alan Kore Savaşı Gazileri ve Vietnam Gazileri anıtları var. Vietnam Savaşı ile ilgili Vietnam'da neler yaşandığını da bizzat onların hikayelerinden öğrendiğim için burada da ne yazık ki içimde bir duygu kıpırtısı oluşmuyor. Oysa ki Vietnam'da şu iki duraktan sonra içimin acısı uzun süre geçmemişti. Burada da uzanan o duvar boyunca yazılı isimler anıtın en önemli bölümü.


Kore Savaşı Gazileri Anıtı, Vietnam için yapılandan daha etkileyiciydi. Ordunun çeşitli birimlerinden 19 asker figürünün yandaki granit duvara yansımasıyla birlikte sayılarının 38'e çıkması bile Güney ve Kuzey Kore'yi bölen enlemin 38. enlem olması bakımından düşünülmüş hani. Yine duvarın baş köşesine bir 'Freedom is not Free' (özgürlük bedelsiz değildir) kondurmuşlar ve 'hiç tanımadıkları insanlar için canları pahasına savaş veren insanlarını onurlandırmışlar'.


Sırada en sevdiğim anıt olan Martin Luther King Jr. Memorial var. Bana özü sözü bir insanların mümkünse kendileriyle, değilse anıtlarıyla gelin lütfen. ;) Gerçekten de insan hakları ve savaş karşıtlığı anlamında barışçıl eylemleri ve söylemleriyle örnek bir insan, aktivist ve din adamı. Sürpriz olmayan bir şekilde daha 40 yaşına bile gelmeden kim vurduya giden güzel insanlardan. Onun anıtında da 'çaresizlik dağından çıkan dev bir umut taşı' açıklamasıyla bizi karşılayan kocaman bir taş heykeli ve duvarlarda konuşmalarından alıntılanmış birbirinden güzel 14 sözü yer alıyor. Tüm anıtlar parkının en sevdiğim, en huzur bulduğum yeri oldu desem yeridir.


Artık daha fazla anıt görmek istemiyorum. Tadında bırakayım, Franklin Roosevelt Anıtı, İsocum'un fotoğraflarından gördüğüm kadarıyla kalsın aklımda. Karşı kıyıdaki Thomas Jefferson Memorial'a kadar da yürüyemeyeceğim, üzgünüm. Onun da fotoğrafını zum yaparak çekeyim. Aa o da ne? Fotoğrafa Mr. President'ın helikopteri de girdi. O kadar helikopter gördükten sonra tepede artık tanıyorum hangisi kime ait. ;) Bunlar kesin Trump'ınkiler. Koruma ekibi falandır herhalde bir tanesi de. Acayip havalı şeylerdi doğrusu. Sanırım bizim reisle görüşmeye gideceği sıralarda Beyaz Saray yönünde yol alıyorlarken havada yakaladım kendilerini.


Ben de kendime gölge bir öğle yemeği ve ayak uzatma molası yeri bulayım artık. Sırada National Gallery of Art var çünkü, bu da demek oluyor ki geldiğim yere dönmem gerekiyor! Yani kısacası daha ayaklarımla işim bitmedi, yola devam! ;)

İyi haftalar!

Ah! ve Kasap

Bu Çarşamba Nişantaşı'ndaki Galeri Işık'ta yeni açılan Ah! sergisini gezdim. Hatta hemen fotoğraflarını yükleyip yazdım da ama Cuma akşamki tiyatroyu da yazıp öyle kaçayım buralardan diye taslaklarda beklettim kendisini. Görev bilinci ve sorumluluk duygusundan beş pekiyi almışımdır herhalde. ;P

16  genç sanatçının çalışmalarına yer verilen sergide gerçekten görülmeye değer işler var. Örneğin, aşağıdaki ikisi. Soldaki Aliye Simavi'nin Yalnızlık adlı minik yağlıboya tablosu. Diğeri ise 16X7 ölçülerinde Ah yazılı kırk adet porselen levhadan oluşan Manolya Çelikler çalışması. İçinde bulunduğumuz her türlü güncel durumdan yola çıkarak kırk "ah"ı oluşturmuş sanatçı.


Gözde Başkent'in tuval üzerine akrilik boya ile yapılmış Yarın I ve II çalışmalarının hikayesi de çok güzel. Her şeyin aynı bütünün parçaları olduğuna inanan sanatçı, insanın doğa ile kurduğu bağları inceliyor. Dünya üzerindeki varlığımızın ne kadar geçici ve kırılgan olduğunu vurguluyor. 


En sevdiğim işlerden biri Tutku Bulutbeyaz'ın sekiz adet dijital kolajdan oluşan işgal serisiydi. Camları parladığı için güzel fotoğraflarını çekemedim ama sol alttaki dört küçük çalışma onlardan örnekler. Batının doğudaki kültüre, müzelere hoyratça davranışı ve neredeyse yok saymasından (Suriye iç savaşı ve Körfez Savaşı zamanlarında olduğu gibi) yola çıkarak Batının göz bebeği sanat eserlerini kendi askerlerinin işgal etmesini sağlıyor sanatçı kolajlarında. Bir tür sembolik yüzleştirme. Nefis!  


Üstteki kolajın en sevdiğim diğer bir çalışması da Melis Buyruk'un her biri parmak izi kadar eşsiz ve kişisel olan dudak izlerine yer verdiği porselen dudak kalıpları oldu. Sol üstteki ise Ebru Duruman'ın üç adet aynı temalı çalışmasından bir tanesi. Sanatçı, içsel çatışmalarını kadın bedeni parçalarına yansıtmış.     

PG Art Gallery'nin düzenlediği ve küratörlüğünü Pırıl Güleşçi Arıkonmaz'ın üstlendiği sergi 20 Mayıs'a kadar devam edecek. Mutlaka görmelisiniz. 

***
Tiyatro önerim Kasap. İkinci Kat'ın iki sezondur sahneledikleri oyunlarından biri. Halil Babür yazmış, Güray Dinçol yönetmiş. Konusu itibariyle çok ilginç ve etkileyici bir oyun. İnsanlığın hem birbirini hem de doğayı yok etme anlamında tam teşekküllü bir terminatör misali gidişatını görünce fikren hiç de olmayacakmış gibi de görünmüyor doğrusu oyunda tartışılan durumlar! Oyunun dramatik yapısı içinde bazen göze batan komedi unsurları, yer yer abartılı oyunculuklar ve çok vurucu olabilecek son sahnedeki gürültülü karmaşa ortamı bir tık tadımı kaçırsa da oyun yine de çok güzel.   


Oyunun konusuna ve daha fazla detaya çok da girmek istemiyorum. Sürprizi kaçmasın. Ama kısaca hepsine kendisi neden olsa da doğanın son demleri, savaşlar içinde sürdürülen yaşamlar, kıt besin kaynakları içinde yaşam mücadelesi veren insan ne kadar zalimleşebilir sorusuna yanıt arıyoruz. Ve bence gerçekçi de bir yanıt buluyoruz oyunda. İzlemenizi öneririm. 

Kasap'ı da yazıp yayınladığıma göre artık bavul hazırlamaya başlayabilirim. Haftaya gezilerde genellikle olduğu gibi Instagram'da olacağım.