Hepinize İyi Yıllar...

2009'u mutsuz bir yıl olarak hatırlayacağımı fark ettim. Birçok keyifli anıya rağmen... Geriye doğru bakınca o keyifli anıları yaşarken bile kimi zaman "mış gibi" yapmış olabilirim. Belki ruh halim değişir diye. Belki kendimi daha iyi hissederim diye. Hani o fotoğraflardaki klasik İmge pozum gibi. En güzel halim olduğunu düşündüğüm o otuz iki dişimle sırıttığım resimlerdeki görüntümü hayatıma uyarlamış olabilirim. Ne bileyim, belki de öyle yapmam gerekiyordu. Galiba o da bir tür üzüntüye karşı savunma mekanizmasıydı. Belki de beni üzen her şeye karşı bir meydan okumaydı.

Elbette işe yaradığı durumlar da oldu ama 2010'u ve sonrasını da "mış gibi" mutluluklarla geçirme fikrini düşündüğümde birden içime feci bir karanlık çöktü. Bir şeyleri değiştirmem gerektiğini hissediyorum, ama nereden başlayacağım konusunda hiçbir fikrim yok! Keşke iç dünyamı tarayan bir tomografi makinesi olsa... Tüm korkularımı, mutsuzluklarımı, sıkıntılarımı ortaya çıkarsa. Bir doktor yanıma gelip hepsinin ilacını ve iyileşme süresini yazsa... Üç vakte kadar zihni ve yüreği çok rahatlamış, hafif bir kadın olsam. Artık çok daha az yaşayabildiğim veya gittiğim zamanlarda bile yaşayamadığım gamsız yazlık günlerindeki gibi olsa ruh halim. İşte o zaman gerçek gülüşüm ortaya çıksa.

Maddi ve manevi doyurucu bir hayatım olsa. Gelecekle ilgili hiçbir korkum olmasa. Yanlış yapma korkum olmasa. Kimsenin sorumsuzluğu benim sorumluluğum olmasa, bana yük yaratmasa. Üzerimdeki yüklerden silkinerek kurtulma şansı olsa. Hep keyifli durumlarla beslendiğim, nefret biriktirmediğim bir yaşantım olsa. Çözümsüzlükler olmasa. Zorunluluklardan uzak bir hayatım olsa. Takmak istemediğim kimseyi takmadığım, duymak istemediğim kişiyi duymadığım, gönlümden uzak olanın gözümden de uzak olduğu bir hayatım olsa! Ah, keşke olabilse! Kalıplara uymayan bir hayatım olabilse. Kişiye özel tasarım gibi. Ve kimsenin "ama öyle olmaz ki, aslında doğrusu...." yorumlarını duymama seçeneğim olsa! Ama bunların her birinin bir tuşu da olsa ve ruhumda iz bırakmadan, beni üzmeden, yormadan uygulanabilseler. 2009'da "keşke"lerim oldu, 2010'da onlardan hiç olmasa!

Şans gezegeni gelecekse gelse ve artık içimi aydınlatsa! Ve beni gerçekten mutlu, sağlıklı, özgür ve rahat bir kadın yapsa! N'olur yapsa...

Bir Devir Kapandı... :(

Büyümenin en zor yanlarından birinin hep yanında olacağını sandığın kişilerin seni öylece bırakıp çekip gitmeleri olduğunu ilk kez yoğun olarak anneannemin gidişinde hissetmiştim. Bir de yüzünü daima güldürmüş olan bu insanların son zamanlarındaki güçsüzlüklerine, hastalıklarına, acı çektiklerine şahit olmak işin daha da korkunç yanıydı... Anneannemin bizi bırakıp gitmesiyle birlikte ailecek "bu son olsun," temennilerinde bulunmuştuk, ama ne yazık ki son olmadı!

Kasım sonunda biz bayram tatiline giderken dedem de "acaba kalp pilimde mi sorun var?" diyerek kontrol amacıyla son gücünü kullanarak gittiği Adana'da bir buçuk ay hastanede yattıktan sonra az önce pes etti. Meğer kalbinden şüphelenenen 'deli zoti'mizin akciğerlerinin dörtte birini saran kanser illeti kilolarca su birikmesine, zor nefes almasına neden oluyormuş. Meğer hastalık çoktan sinsice son aşamaya kadar gelmiş de hiç haber vermemiş. Meğer bayram dönüşü Adana'ya gittiğimde hastanede sohbet ederken bile bizi gülmekten yerlere yatıran, hemşirelerin ve yan odadaki komşularının gözdesi, Eğirdir'de kanlı canlı bahçesinde oyalanan, anneannemden sonra bile her işini kendi yapıp, evini çekip çeviren, Ankara'daki apartmanlarında üç kat merdiveni tık demeden çıkan deli dolu ihtiyar delikanlımız son demlerini yaşıyormuş. Meğer onun hikayesi bu gece Adana'da sevgili kızının ve damadının yanında bitecekmiş...

Neyse dedoşum, işin keyifsiz bölümünü görmeden gittin uzaklara... Sen dayanamazdın öyle sürekli yatmalara... Kurtlanırdın, sinirlenirdin ne de olsa... Canın da tatlıdır zaten, çekemezdin işin bundan sonraki kısmını, boşver o yüzden! Buradan daha iyi bir yerde olacağına eminim... Bir de göl manzaralı ve oyalanacağın bir bahçesi olan bir köy evin olursa değme gitsin keyfine... Bayılırsın sen zaten Robinson Crusoe hayatına... Kurarsın düzenini orada da... Yine de Oda Arkadaşı'nı unutma ama... Bilirsin kararırım sonra! Bir de benden kocaman bir öpücük götür Küçük Kadın'a... Sen de oradaki hayatında çok mutlu ve huzurlu ol inşallah...

Paris'in Lezzet Durakları

Dünyanın en gurme ülkelerinden biri olan Fransa'nın başkentinde olduğumuza göre bu şehirde aç kalmayacağımız kesin! Ancak oldukça pahalı bir şehirde olduğumuzu da unutmamalıyız. Dolayısıyla bu yazıda size içinize oturabilecek hesaplar ödeyebileceğiniz yerlerden değil, nispeten makul yerlerden bahsedeceğim. Paris'te makul bir yemek hesabı ise iki kişi 60-80 EURO arasında değişiyor.

Fransız restoranı veya cafesi olarak sizlere önerebileceğim yerlerin başında Le relais de l'isle geliyor. Notre Dame'a çok yakın olan bu şirin ve lokal restoranda iki kişi bir şişe şarapla birlikte keyifli bir gece geçirebilirsiniz. (Adres: Rue Saint Louis en l'ile No:37) İkinci önereceğim kafe ise Les Editeurs olacak. 4 numaralı metro hattının Saint Germain des Pres durağında indikten sonra hemen yakınlarda görebileceğiniz bu kafe de genellikle turistlerden çok yerli halkın tercih ettiği yerlerden. Üçüncü olarak Rue de Montogueil'e gitmenizi öneriyorum. Burası çok canlı ve şirin bir cadde ve üzerinde pek çok kafe ve restoran bulunuyor. Kafanıza göre bir tanesini seçip oturabilirsiniz. Buraya 3 numaralı metro hattının Etienne Marcel durağında inerek ulaşabilirsiniz.

Bunların dışında yine capcanlı ve keyifli bir alışveriş ve yeme-içme bölgesi olan Marais'e gitmenizi öneririm. (Hatta mümkünse Pazar günü gidin, çünkü yakınlarda bir yerde muhteşem bir bit pazarı kuruluyor. Biz akşamüstü gittiğimiz için sonuna yetiştik, ama kapanan tezgahlardan gözümüze çarptığı kadarıyla gerçekten süper parçalar alınabilecek bir bit pazarı olduğunu gördük. Bronz mermer karışımı süper bir saat ve yanındaki iki küçük vazo şeklinde mumluklarından oluşan üçlü antika takım hâlâ aklımda. Gaza gelip pazarlıkta bile makul bir seviyeye geldik, ama o kadar ağır üç parçayı nasıl taşıyacağımız konusuna çözüm bulamadığımız için gözümde yaşlarla ayrıldım kendisinden. Süs eşyalarından az kullanılmış tasarımcı çantalarına, giysiden antikaya kadar her şeyi bulabileceğiniz keyifli bir bit pazarı burası. Aklınızda olsun!) 1 numaralı metro hattının St. Paul ya da Hotel de Ville duraklarından birinde inerek bu şirin semte ulaşabilirsiniz. Burada "Les Philosophes" adlı şirin Fransız kafesinde şarap eşliğinde bir şeyler atıştırabilirsiniz. Ya da ara sokaklarda başka etnik yemekler de deneyebilirsiniz. Örneğin biz Ongun'un tavsiyesi üzerine falafel yedik. Falafel yemek isteyenlere Chez Hanna'yı öneriyorum (Adres: 54 Rue des Rosiers). Aşağıdaki resimde ikimizin önünde durduğu dükkanın adı ise La Ferme Saint Aubin. Burası içinde çeşit çeşit peynirin olduğu bir dükkan. Bavuluna birkaç çeşit Fransız peyniri atmak isteyenlere duyurulur. Burası da Rue Saint Louis en l'ile üzerinde yer alıyor.















Fransız restoranları dışında farklı mutfakları da deneyebileceğimiz bir metropolde olduğumuz için birkaç yemek molamızı da bu tür restoranlarda değerlendirdik. Bunların arasında en öne çıkanının Brüksel midyecisi Leon olduğunu söylemeliyim. Burası kendi biralarını da yapan bir zincir ve pek çok yerde gözünüze çarpacaktır. Paris'te dokuz adet Leon olduğunu belirteyim. Biz ise Saint Germain bulvarı üzerindeki Leon'a gittik. Rose şaraplarımız eşliğinde afiyetle midemize indirdiğimiz tabaklarımızdan her zamanki gibi İso'cumun seçimi gözümde kaldı. Önümdeki kova misali koca tabağa rağmen İso'cumun seçtiği kaşar, domates ve fesleğen soslu midye tabağına bayıldım. Leon'u mutlaka deneyin. Bunun dışında sushisever bir çift olarak Pantheon'u ziyaret ettiğimiz gün o yakınlardaki bir Japon restoranı olan Yaki'ye gittik. Hayatımda yediğim en güzel sushi diyemeyeceğim ama beğendiğim sushilerden biriydi. Eğer siz de sushi seviyorsanız, Pantheon'u gezip, üstüne bir de Lüksemburg Bahçeleri'nde yürüyüş yapıp acıktıktan sonra buraya oturabilirsiniz. (Adres: 4 Rue Gay Lussac)















Gelelim tatlılara... Yani işin en keyifli kısmına. Bence Paris'te yeme-içme konusunda en keyifli şeylerden biri her sokakta ve kafelerin önlerinde onlarcasını göreceğiniz krepçilerin sıklığı. O kreplerin ve üzerine sürülen mikrodalgada ısıtılmış Nutella'nın kokusu sarmış havayı sanki!! Benim gibi sokak gıdalarına ve tatlıya bayılan biri için muhteşem bir durum! Bir de Noel stantları sayesinde keşfettiğimiz Nutellalı Churros vardı ki onun da akıllara zarar bir şey olduğunu düşünüyorum. Kızartma olması nedeniyle mideye de zarar bir tatlı olduğunu söyleyebiliriz. Ama yine de gördüğümüz yerde altılı bir paket almayı ihmal etmedik! :)

Ayrıca yukarıda bahsettiğim Marais bölgesinde ne yerseniz yiyin, üstüne muhteşem bir ekler (eclair) yemenizi şiddetle tavsiye edeceğim. Şimdi sıkı durun, burayı denemeden dönerseniz üzülürsünüz!! Burada sokaklarda dolaşırken CacaoetChocolat diye şirin bir çikolata butiği göreceksiniz (en üstteki resimde İso'cum önünde duruyor). Diğer bir şubesi ise size daha önce bahsettiğim Le relais de l'isle restoranın olduğu yerlere yakın bir yerde bulunuyor. Bu çikolata butiğinin vitrininde sıralanmış beyaz çikolatalı, sütlü çikolatalı, karamelli ve bitter çikolatalı ekler çeşitlerine dikkat! Hayatınızda yediğiniz en güzel ekler olabilirler! Ayrıca buranın sıcak çikolatasını da şiddetle tavsiye ediyorum. Hadi yine iyisiniz, zira bu lezzetleri dener denemez muhteşem İmgeleme tüyolarından birini almış olduğunuzu fark edeceksiniz. :)

Fransızların ünlü macaronlarından yemek için La Duree adlı meşhur pastaneyi tavsiye ediyorum. Onlarca macaron çeşidi arasından en bayıldıklarım fıstıklı, frambuazlı ve vanilyalı oldu. Acıbademe benzeyen bu kurabiyeleri denemenizi tavsiye ediyorum. La Duree'nin stantlarını da pek çok yerde (Galerie la Fayette ya da Printemps ya da Versailles Sarayı gibi) görebilirsiniz. Ancak pastanenin kendisini görmek için Champs Elysees'e buyrun lütfen! Macaronun şık kutularıyla güzel bir hediye alternatifi olduğunu da hatırlatayım.

Bunlar dışında Opera yakınlarındaki Cafe de l'Opera'da bir kahve içip yanında da millefeuille yiyebilirsiniz. Yine kahve içmek için oturabileceğiniz ünlü iki kafe daha bulunuyor. Bunlar yan yana olan Cafe Flore ve Cafe Les Deux Magots adlı kafeler. Saint Germain des Pres durağında inerek ulaşabileceğiniz bu iki kafeden Cafe Les Deux Magots , Jean Paul Sartre, Simone de Beauvoir ve Ernest Hemingway'in sık sık uğradığı ve saatler geçirdikleri tarihi bir kafe. 1813 yılından beri aynı yerinde hizmet veriyor. Bu iki kafenin de diğerlerine göre biraz daha pahalı olduğunu hatırlatayım. Biz daha sonra otururuz diye yanından geçtik, ama sonrasında denemek için vakit bulamadık. Yine de aklınızda olsun.














Elbette Fransa diyince bir de şaraplar akla geliyor. Şarap severim ama bu konuda ahkam kesecek kadar bilgili olmadığım için sizlere ciddi önerilerde bulunamayacağım. Bordeaux şarabına pek bayılmadığımı söyleyeceğim ama dediğim gibi siz beni dikkate almayın. Saint Emilion ve Cote du Rhone bölgelerinde yapılan kırmızı şaraplar favorim oldu. Ama dönüşe geçerken aldığımız şaraplar ise orada hiç içmediğimiz ama önceden beri bayıldığımız "pinot noir" kırmızılarıydı.

Bu güzel şehir ve geziyle ilgili kapanışı da Nazım Hikmet'in Paris ile şarabı özdeşleştirdiği "Paris Üstüne Bilmeceler" şiiriyle yapayım:

Hangi şehir şaraba benzer?
Paris...
İlk bardağı içersin buruktur,
İkincide vurur dumanı başına,
Üçüncüde mümkünü yok masadan kalkmanın.
Garson, bir şişe daha getir!
Ve artık nerede olsan,
Nereye gitsen,
Paris'in ayyaşısın iki gözüm.


Peki, bu blogun sahibesine göre Paris'in ayyaşı olunur mu? Bence kesinlikle olunur! Tadını çıkarmanız dileğiyle...

Versailles Sarayı

Hazır olun, UNESCO'nun Dünya Mirası listesinde yer alan muhteşem bir sarayı gezmek üzereyiz. Kral XIII. Louis'nin av köşkünün oğlu XIV. Louis tarafından genişletilmesi ve düzenlenmesiyle kraliyet sarayı olarak kullanılmaya başlanan bu görkemli yapıyı görerek 18. yüzyıl Fransız sanatının zarafeti hakkında da fikir edinmiş oluyoruz. Paris'in güneydoğusunda yer alan bu sarayın çevresinde kurulan şehir, Fransız tarihinin en zengin ve ihtişamlı dönemine tanıklık etmiştir.

Versailles Sarayı'na gitmek için RER trenlerinden sarı olan C hattının son durağı Versailles - Rive Gauche olan trenine biniyorsunuz. Son durakta Chateau Versailles diye ayrıca belirtilmiş de olabilir. Yarım saatlik bir tren yolculuğundan sonra Versailles'dasınız. Trenden iner inmez kalabalığı takip etmeniz yeterli, çünkü herkesin görmeye geldiği yer aynı. :) Sarayın tamamını gezebileceğiniz 16 EURO'luk biletlere İngilizce açıklamaları dinleyebileceğiniz audio-guide da dahil.
















Sarayın en önemli yerlerinden birinin de bahçesi olduğunu unutmayın. Elinizdeki plana göre gezerken bahçede görülmesi gereken yerler olarak işaretlenen 32 tane kırmızı nokta göreceksiniz. Çeşmeleri, heykelleri, şelalecikleri, büstleri, göletleri ve koruluklarıyla içinde zaman geçirmesi çok keyifli bir bahçe burası. Bahçenin uzak bir ucunda ise saraya dahil Büyük ve Küçük Şatoları ve Marie Antoinette'in evini görebilirsiniz. O gün hava çok soğuk olduğu için ve iki saatten uzun bir süre sarayı gezdikten sonra çocuk huysuzlanmaya ve acıkmaya başladığından dolayı (!) biz bu bölümü göremedik. "Bir dahaki sefere" de diyemeyeceğim, çünkü üçüncü kez Versailles'ya gider miyim bilmiyorum! O yüzden görenler bana anlatsın lütfen! :) Diğer yazılarımda başka yerler için de birçok kez belirttiğim gibi buranın bahçesini gezmek için de en uygun zaman kış hariç herhangi bir mevsim olabilir.

Gelelim sarayın ana binasının içine. Yüzlerce oda (bir kaynağa göre sarayın 700 odası var), şapel, opera, kabul salonları ve tavan süslemeleri ve kraliçenin yatağı ya da kralın kardeşlerinin kitaplığı gibi içinde sergilenen objeleri ile çok keyif alarak gezebileceğiniz bir saray burası. O dönemlerde burada süregelen yaşamı gözünüzde canlandırmanız hiç de zor olmuyor, çünkü her şey çok canlı. Sanki kraliçe yatağından şimdi çıkmış ve elbisesinin eteklerini hışırdatarak çay salonuna geçmiş gibi... Ya da kral değişik ülkelerden gelen elçileri bir gösteriş simgesi olarak tasarlanmış Hall of Mirrors, yani Aynalı Salon'da gururla ağırlıyor. Ya da kralın evlenmeyen ve sarayda yaşayan kardeşleri Adelaide ve Victorie birbirlerine yardım ederek korselerini bağlamış ve kat kat kabarık elbiselerini giyerek okuma odalarına geçmişler. Ellerinde birer kitap var ama aslında aralarında dedikodu yapıyorlar: "Ay şekerim, Mösyö Etienne Marcel'in o kuru kızı bile evlendi! Biz kalakaldık böyle buralarda!" "Öyle deme hayatım, bizim işimiz daha zor! Kral kardeşiyiz ya, bizi taşıyacak erkek zor bulunur, ondan! Hem boşver, ne güzel sarayda yaşıyoruz işte!" O sırada kapının önünden geçerken kızların konuşmasını duyan Kraliçe'nin kafa sesleri: (Louis'ye söylesem de şu zevzekleri uzak bir şehirdeki bir şatoya sürsek! Ben de onların on altı odasını birleştirir hobi odası yaparım kendime. Hımm, iyi fikir...) "Luicaaannn!! Neredeymiş benim bitanecik kralım bakiym?" :)















Şaka bir yana, kendimi içinde en hayal edemediğim ortamlardan biridir saray yaşamı. Sıfır özgürlük, bol entrika, bol bol rol ve sahtelik, uyandığın andan yatana kadar politik olma zorunluluğu, rahatsız takılar ve kıyafetler, sürekli bir arkanı kollama durumu... Aman aman, ben orada yaşayanların hayatlarını okur, kullandıkları eşyalarına bakarım, bana yeter. Önceki hayatımda bir saraylı olmadığıma eminim, sonraki hayatımda da olmak istemediğimi buradan ilan ediyorum! Bu arada Facebook testlerinden birine göre Güney Fransa’da üzüm bağları olan bir şarap üreticisiymişim. Bence süper hayat doğrusu! Ne dersiniz, Facebook çözmüş beni galiba..:)

Sırada ne mi var? Galiba bu yazı dizimizin de sonuna geldik, çünkü geriye yalnızca yeme-içme yazısı kaldı. Şimdiden uyarıyorum, sıradaki yazıyı okumak için bilgisayarınızın başına otururken karnınız tok olsun! :)

Masal Dünyası: Disneyland Paris

İso'cumun özel isteği üzerine gezi programımıza ekstra tur olarak Disneyland'ı da ekledim. Neden yalnızca İso'cumun özel isteği olduğunu da hemen söyleyeyim: itiraf ediyorum, yaşlandım arkadaşlar! Öyle roller-coaster'lara binmek için yerinde duramayan veletlerle ve gençlerle kuyruklarda bekleyecek gücüm yok doğrusu! Şöyle tıngır mıngır giden Disneyland trenlerine binsem, oturduğum yerden bana 3-4 boyutlu attraksiyonlar izletseler, ben de beynimin kafatasımın içinde jöle kıvamında bıngıldadığını hissetmeden mutlu mesut yaşamıma devam etsem ne güzel olur diye düşünüyorum. Hatta Disney Studios'un bu görevi görebileceğini düşünerek ben de biraz heveslenerek gitmiştim ki yanılmışım. Orası da sizi hızla sallayıp savuran, yere çakıp, yukarı fırlatan, döndürüp döndürüp fırlatıp atan aletlerle doluydu ne yazık ki!















Neyse efendim, dağılmadan anlatayım. Öncelikle Disneyland'a gitmek için RER hatlarından kırmızı olan A'yı kullanıyorsunuz. A hattının Marne la Vallee - Parc Disneyland yönüne binerek son durakta iniyorsunuz. Yaklaşık 35 dakikalık bir yolculuk sonrasında parkın giriş kuyruğundasınız. Biletleri girişten almamanızı öneririm. Paris otellerinin büyük çoğunluğunda ve Tourism Information ofislerinde Disneyland biletleri satılıyor. Biletleri buralardan alırsanız hem girişte daha az bekleriniz hem de kişi başı 7 EURO gibi bir avantajınız olur. Bir günde iki parkı da kullanmak istiyorsanız kişi başı ödemeniz gereken indirimli fiyat 57 EURO olacak.

Eskiden yalnızca Disneyland Park varken artık bir de Walt Disney Studios olduğunu unutmayın. Bu da yalnızca fiyatı değil denenecek alet sayısını da artırdığı için çok seri ve planlı hareket etmenizde fayda var. Benim ilk gidişimden farklı olan bir şey de "Fastpass" uygulaması. Girişte istediğiniz bir alet için kullanabileceğiniz bir Fastpass kartı veriyorlar. Adı üstünde bu kart ile sıra beklemiyorsunuz, çünkü aletlerin önünde 45 dakika ilâ 1 saat (kimi zaman 1 saatten de fazla) kuyruk beklemeniz gerekebiliyor. Onun dışında aldığınız bilet ile başka aletler için de Fastpass alabiliyorsunuz. Ama biletiniz ile Fastpass aldığınızda, o aldığınız Fastpass'i kullanmadan başka bir Fastpass alamadığınızı unutmayın. Şimdi size hayat kurtaran İmgeleme tüyolarından birini vereceğim: Eğer roller-coaster'lara meraklıysanız, sabahleyin parka adımınızı atar atmaz yıllardır parkın en favori ve önünde en uzun kuyruklar olan roller-coaster'ları olan Indiana Jones ve Space Mountain'dan birinin yanına giderek biletinizle Fastpass alın. Göreceksiniz ki zaten o saatte bile size öğleden sonrası için bir saat verecektir. Öğleden sonra gelip kuyruk beklemeden bunlardan birine binme hakkını aldıktan sonra girişte verilen diğer Fastpass hakkınızı da diğer alet için kullanın. Çünkü belli bir saatten sonra Fastpass gişeleri kapanabiliyor ve elinizde hiçbir işe yaramayan kartınızla kalakalıyorsunuz. Şu an bu yazdıklarım anlamsız gelebilir ama soğuk ve fırtınalı bir havada bile uzun kuyruklar beklendiğini görmüş biri olarak bunların ne kadar yararlı tüyolar olduğunu oraya gidince kesinlikle anlayacağınızı söyleyebilirim.















Gelelim Disneyland'ın gözdelerine... Daha önce de bahsettiğim gibi Disneyland Park'ta bulunan Indiana Jones ve Space Mountain yıllardır zirvedeki yerini koruyan iki roller-coaster. Bunun dışında Big Thunder Mountain da hiç fena değil. Hiçbirine bu gidişimde binmedim, ama on iki sene önceki binişimi imgelediğimde bile başım dönüyor! Walt Disney Studios tarafında ise Aerosmith'li Rock'n'Roller Coaster'ın inanılmaz keyifli olduğunu İso'cumdan duydum. Kaplumbağa kabuklarına binerek raylardan hızla inip çıktığınız ve bir yandan da döndüğünüz Crush's Coaster İso'cuma göre uyduruktu, ama bu gidişimde bana yetti. Üstüne bir de Fastpass'im yanmasın diye yanımda kocam olmadan Twilight Zone Tower Of Terror korku asansörüne bindim ve limitimi fazlasıyla doldurdum. Anlayacağınız üstte gördüğünüz en büyük resimdeki Hollywood Tower Otel'den yükselen çığlıklar arasında benimki de vardı. :) Ondan sonra da vurdum kendimi yollara.. İso'cum en korkunç aletlerin kuyruklarında beklerken ben fotoğraflar çektim, trenlere bindim, dev pamuk helvamı yedim, üç boyutlu animasyonlar izledim, vs. Yani ben bile burada sıkılmadan zaman geçirebiliyorsam herkes geçirir diyebilirim.

Neyse, sonuçta Disneyland kişiye özel bir deneyim. Çocuğunuz varsa ve onu gezdirmek için gittiyseniz belki de Disney otellerinden birine yerleşip, bu saydığım aletleri görmeden Fantasyland'de iki gün geçirebilirsiniz. Mickey Mouse'un ve diğer Disney karakterlerinin gün içindeki şovlarını takip edebilirsiniz. Çocuk olsam Mickey'nin kanlı canlı dansını izleyince çıldırırdım diye düşünüyordum. (Şimdiki çocuklar öyle mi bilmem ama ben bu yaşımda bile izlemekten keyif aldım kendisini...) Ya da İso'cum gibi kısıtlı zamanda uçuk aletlerin hepsine binmeyi deneyip, sonra normal metro treninin bile dönmeye başlayacağı hissine kapılabilirsiniz.:) Tercihiniz ne olursa olsun bunun keyifli bir deneyim olacağını söylemeliyim.

İyi altüst olmalar!! :)

Lüksemburg Bahçesi ve Pantheon

Lüksemburg Bahçesi, 224.500 metrekareye yayılmış alanıyla Paris'in en büyük parklarından biri. Burası yazın o kadar keyifli bir yer ki anlatamam. Havuzun etrafındaki sandalyelerde, ağaçlı yollara konmuş banklarda ya da çimlerin üzerinde oturup veya uzanıp kitabınızı okuyabileceğiniz, arkadaşlarınızla sohbet edip, oyun oynayabileceğiniz, içinde yürüyüş yapabileceğiniz keyifli bir park alanı burası. Kısacası bizim alışık olmadığımız türden bir oluşum da diyebiliriz! Bu tür yerlerde zaman geçirmeye bayılmama rağmen ne yazık ki mevsim itibariyle çok da uygun bir dönem olmadığı için bu kez burayı yalnızca görüp çıktık. Ama annemle birlikte buraya gelişimizde bu parkın tadını fazlasıyla çıkarmıştık diye hatırlıyorum. Güneşli bir gün olmasına rağmen biz turistlerin uzun uzun parkta zaman geçirmesi için elverişli bir gün değildi. Onun yerine bir tatlı ya da şarap daha keşfetsek kârdır diye düşünmek durumundaydık. İçinde Fransız Senatosu'nun binası olarak kullanılan Lüksemburg Sarayı'nın ve birçok heykel, çeşme ve anıtın bulunduğu bu keyifli parkta daha bol zaman geçirme fırsatınızın olmasını dilerim.















Şehrin bu bölgesinde görmeniz gereken bir yer daha bulunuyor: Pantheon. Burası ilk olarak Paris'in koruyucu azizesi Geneviève'e ithaf edilen bir kilise olarak yapılmış ama Fransız Devrimi sonrasında kilise özelliğini kaybederek bir anıt mezar halini almış. Mimari olarak Roma'daki Pantheon'u andıran bu yapının içinde Voltaire, Victor Hugo, Emile Zola, Jean-Jacques Rousseau, Marie Curie, Alexandre Dumas ve Pantheon'un mimarı olan Jacques-Germain Soufflot'nun mezarları bulunmaktadır. Aşağıdaki resimde benim durduğum yer Pantheon'un önündeki meydan. Sokağın köşesindeki tabelalara dikkat ederseniz buranın Place du Pantheon'un (Pantheon Meydanı) yapının mimarının adının verildiği Rue Soufflot (Soufflot Caddesi) ile kesiştiğini görürsünüz. Haritanızı açıp Paris'teki sokak isimlerine baktığınızda ise ünlü sanatçılardan, yazarlardan, devlet adamlarından, bilim adamlarından ve bir şekilde insanlığa katkıda bulunmuş büyük isimlerden oluşan bir liste ile karşılaşabilirsiniz.















Şehrin içini adım adım dolaştık sayılır. Artık şehirden biraz uzaklaşma zamanı geldi. Önümüzdeki iki gün yarımşar saatlik tren yolculukları yaparak görmemiz gereken iki yer daha bulunuyor. Söylemem! Sürpriz olsun! :)

Louvre Müzesi

Gezimizin başında bir günümüzü (daha doğrusu sınırlama yaparak yaklaşık 3-4 saatimizi) Louvre'da geçirmeye karar vermiştik. Daha önce Ağustos ayında Paris'e gitmiştim ve her uğradığımızda Louvre'un meşhur piramidinin önündeki kuyruk yılan misali kıvrılarak neredeyse bahçeyi dolduruyordu. O gezimizde Louvre'u gezmemeye karar vermiştik. Bu kez hem ben hem de İso ne olursa olsun Louvre'un kuyruklarında beklemeye kararlıyrdık. Ama şansımıza bu kez de kuyruk yoktu! :) Yani vardı elbette, ama içeri girmek içinen fazla yarım saat beklemişizdir. Bu arada piramidin önündeki kuyruğa bakıp da kanmayın. İçeride gişelerin önünde ayrı bir kuyruk sizi bekliyor olacak, ona göre!

Piramit demişken önce ana avluda bulunan bu cam piramitten bahsedelim isterseniz. Bu piramidin yapımı 1989 yılında tamamlanmış. François Mitterrand'ın görevlendirdiği Çin asıllı Amerikalı mimar Ieoh Ming Pei tarafından yapılan 20 metre yüksekliğindeki bu piramit aslında büyük tartışmalara yol açmış. Müzenin üç kanadını birbirine bağlayan, dükkanların, yeme-içme yerlerinin, danışma ve bilgi desklerinin ve bilet gişelerinin olduğu alanın üzerinde yer alan bu piramidin müzenin tarihi mimarisiyle bağdaşmadığını düşünenlerin sayısı hiç de az değil. (Gözüme çok battığını söyleyemem, ama ben de bu piramidin müzenin genel havasıyla uyumsuz olduğunu düşünüyorum.)

Şunu da söyleyeyim: Louvre Piramidi dendiğinde akla girişin de yapıldığı avludaki piramit geliyor, ama aslında müzede birkaç tane piramit bulunuyor. Bu dev piramidin arkasında yer alan küçük piramitler ve binanın içindeki alışveriş merkezine aydınlık sağlayan ters piramit de Louvre'un diğer piramitlerini oluşturuyorlar. Ama elbette en havalı olanı ana avludaki dev piramit! Hele bir de Da Vinci Şifresi'nde yer aldıktan sonra daha da havalanmış, sormayın! Hatta Mona Lisa tablosu ile birlikte Louvre'un en çok ziyaret edilen eserlerinden biri sayılıyormuş.














Gelelim Louvre Müzesi'nin binasına. Burası 12. yüzyılda önce bir kale olarak inşa edilmiş. Daha sonra ise saraya çevrilmiş. XIV. Louis, 1672 yılında erkanıyla birlikte yaşayacağı yer olarak Versailles Sarayı'nı tercih edince burası da kraliyet koleksiyonunun saklandığı yer olarak kalmış. Daha sonra da resim ve heykel sanatının öğretildiği bir güzel sanatlar akademisi olarak kullanılan Louvre binası Fransız Devrimi'nden sonra 1793 yılında müzeye dönüştürülmüş. Uzun zamandır "dünyanın en çok ziyaret edilen müzesi" unvanını elinde tutan müzenin son derece geniş bir koleksiyona yayıldığını söylememe gerek yoktur herhalde.

Bu dört katlı ve üç kanadı olan binanın içine girmeyi ve biletlerinizi almayı başardıktan sonra müze planının olduğu tanıtım broşürlerinizi alarak ilginizi çeken eserlere göre bir gezi planı çıkarmanızı öneririm. Bizim gezi planımızdan kısaca bahsedecek olursak: İslam sanatı, Louvre tarihi ve geçici sergilerin ve Antik Mısır, Roma ve Yunan sanatına dair örneklerden bir kısmının sergilendiği girişin bir alt katına hiç uğramadık. Yine de daha önce SSM'de gezdiğim bu sergiden dolayı oradaki eserlerin bir kısmını görmüş olabileceğimi düşünüyorum.

Giriş katındaki İtalyan (detaylı) ve Fransız (daha hızlıca) heykellerinin olduğu bölümleri gördük. Heykeller konusunda favorilerimin yine İtalyan ağırlıklı olduğunu söylemeliyim. Bernini, Bartolini ve Canova başta olmak üzere İtalyan heykelleri bölümünün tamamına hayran kaldım.















Daha sonra birinci kata çıktık ve Denon kanadının tamamını gezdik. Burası 13. ve 18. yüzyıllar arasında yaşamış olan İtalyan sanatçıların resimleri ve İspanyol resimleri ile gerçekten de en ilgimizi çeken bölümdü. Bu arada Leonardo da Vinci'nin meşhur Mona Lisa tablosu da bu katta bulunuyor. Koruyucu bir kurşun geçirmez camın ardında duran bu tablonun belli bir mesafe yakınına gidebiliyorsunuz. Başında yirmi dört saat silahlı güvenlik görevlileri bulunuyor. Gülüşünde sakladığı sırrıyla, kim olduğu tartışmalarıyla, altın oranıyla dünyanın en ilgi çekici tablolarından birinin benim hiç ilgimi çekmeyen bir sanat eseri olduğunu söyleyerek sanattan ne kadar anlamadığımı gözler önüne seriyorum işte! Ama ne yapayım yani? Gerçekten de ilgimi hiç çekmiyordu, görünce de hiç etkilenmedim. Yine de gidebileceğim en yakın mesafeye kadar gitmek için başında bekledim ama... Oraya kadar gitmişken "eksik kalmayayım" duygusu baskın çıktı herhalde! :)














Neyse.. Ben daha çok Veronese, Titien, Louis David, Gericault ve Pannini tablolarında kendimi kaybettim. Richelieu kanadındaki Napolyon Odaları olarak bilinen saray odalarına ve buralardaki antika objelere bayıldım. Bu arada Napolyon demişken aşağıdaki resimde Napolyon'un eşi Josephine'e taç taktığı töreni görüyorsunuz. Louis David'in bu tablosunun yalnızca ilgili kısmını aldım ki size biraz dedikodu verebileyim. :) Napolyon, Notre Dame Katedrali'nde düzenlenen bu taç törenine Papa'yı da çağırmış ama bundan önceki törenlerde tacı takan Papa'ya bu görevi vermemiş. Yani bir anlamda çağırarak Papa'ya olan saygısını gösterirken, bir yandan da tacı kendisi takarak meydan okumayı tercih etmiş. Papa'nın Napolyon'un arkasında durduğunu görebilirsiniz. Ama asıl dedikodu şimdi geliyor, sıkı durun: Annesi Josephine'i eş olarak kabul etmeyip de sözünü dinletemeyince taç törenine katılmayı da kabul etmemiş. Napolyon bu duruma da şöyle bir çözüm bulmuş. Tabloyu yapan Louis David'e annesini de baş köşeye çizivermesini sipariş etmiş. Yani Josephine'in arkasında aynı hizada ortada oturan kadın Napolyon'un annesi oluyor. Törende yok, ama tabloda var! Kadının yerinde olsam sinirimden kudururdum galiba. Josephine'in yerinde olsam da havamdan yanıma varılmazdı diye düşünüyorum. :)

















Artık ikinci ve son kattayız. Burada sadece Sully kanadını gezerek 14. ve 18. yüzyıldan kalma Fransız tablolarını göreceğiz. An itibariyle gücümüzün yüzde sekseni tükenmiş durumda. Kalan yüzde yirmi ile bu katın ilgimizi çeken bölümlerini bitiriyoruz. Zaten buranın bir kerede bitirilemeyecek bir müze olduğunu duymuşsunuzdur. Gerçekten de öyle. Birçok bölümü elememize rağmen saatler geçirmiş durumdayız. Ancak Fransız tablolarının olduğu bu kat da son derece etkileyici eserler bulunuyor. Özellikle Delacroix, Decamps, Robert Hubert, Corot, Chadrin'in natürmotları, Ingres'in Türk hamamı derken bu katı da geziyor ve kendimizi müzenin dükkanına atıyoruz. Tüm yorgunluğumuza rağmen bu son derece geniş ve kapsamlı dükkanda da yaklaşık yirmi dakika geçiriyoruz. En sonunda Louvre ve Orsay'ın başyapıtlarının olduğu iki tane koca kitapta karar kılıyor ve kendimizi dışarı atıyoruz.

Son olarak, Louvre'a ulaşmak için 1 ve 7 numaralı metro hatlarının Palais Royal-Musee du Louvre durağında inmeniz gerekiyor. Salı günleri kapalı olan müzenin girişi ise 9 EURO. Çarşamba ve Cuma günleri gece 22.00'ye kadar ziyaret edilebilen Louvre Müzesi diğer günler sabah 9.00 ile akşam 18.00 arası açık. Biz denk gelemedik ama her ayın ilk Pazar günü de giriş ücretsiz! Ama bu günlerde kuyruğun da ona göre olacağını hesap ederek sabahın köründe orada olmanızı öneririm.

Hani İspanya yazılarımdan birinde sizlere bir daha dünyaya gelirsem Barselona'da yaşayan ünlü bir sanatçı olmak istiyorum demiştim ya.. İşte o isteğime bir yenisini daha ekliyorum: yılın altı ayı Paris'te altı ayı Barselona'da yaşayan bir sanatçı olmak istiyorum. Ve o hayatımda yaşamak istediğim bir deneyim de tıpkı yanda gördüğünüz ressam gibi tekerlekli standımın üzerine yerleştirdiğim tuvalim ve boyalarımla günlerce Louvre'da seçtiğim bir tablonun önüne gelerek onun aynısını yapmaya çalışmak olmalı! Tarihi binaları olan müzeler bana nedense çok iyi geliyor. Bazılarının kiliselerde, saraylarda, katedrallerde, kalelerde, vs hissettiği o huşu dolu hayranlık hissiyle dolduğumu hissediyorum. Tuhaf bir şekilde mutlu oluyorum. Acaba önceki hayatımda sonraki hayatımda olmak istediğim gibi bir sanatçı mıydım? :)

Musée d'Orsay, Rodin Müzesi, La Defense ve Pere Lachaise

Sırada Paris'te görülebilecek dört yer daha var. Hepsini bir yazıda yazmamın nedeni ise bunlardan iki tanesini bu gidişimde gezmemiş olmam. Ancak görmenizi kesinlikle önerdiğim yerler olduğunu söylemeliyim. Özellikle Musée d'Orsay, yani Orsay Müzesi. Yıllar öncesinde annemle birlikte gezdiğimizde içerideki her esere hayran kalmıştık. Bu gidişimizde İso'cumun görmek istediği yerlere öncelik verdiğimiz için burayı ve Rodin Müzesi'ni planımıza dahil etmedik. Çünkü Louvre'u gezmeyi düşünüyorduk ve sevgili kocam bu tur için yalnızca bu kadarının yettiğini düşündü. Bana da teselli armağanı olarak Louvre'un dükkanından içinde Orsay Müzesi'ndeki başyapıtlara yer verilmiş olan kocaman bir kitap aldı. :)

Kariyerine bir tren garı olarak başlayan Orsay binası 1900 yılında müze olmaya karar vermiş. İçinde barındırdığı 1848 - 1914 yılları arasına ait sanat eserleri sayesinde her yıl milyonlarca kişi tarafından ziyaret edilen bu keyifli müzede Monet, Renoir, Van Gogh, Cezanne ve Corot gibi ünlü sanatçıların en önemli yapıtlarını görmeniz mümkün. Pazartesi günleri kapalı olan bu müzeyi görmek için kesinlikle zaman ayırmalısınız. Sabah 9.30 ile akşam 18.00 arasında açık olan bu müzeyi Perşembe günleri ise gece 21.45'e kadar gezebiliyorsunuz!

İkinci önerim ise Rodin Müzesi olacak. (Hatta toplam 12 EURO vererek hem Rodin hem de Orsay Müzesi için giriş kartı alabiliyorsunuz ve kişi başı 2 EURO gibi kârınız oluyor. Aklınızda bulunsun!) Orsay'ı gezdiğiniz mevsim fark etmez ama Rodin Müzesi'ni baharda veya yazın görmenizi tavsiye ederim, çünkü müzenin ziyaretçilere açık çok güzel bir bahçesi de bulunuyor. Bu müzede 1840-1917 yılları arasında yaşayan ünlü heykeltıraşın Düşünen Adam, Öpücük ve Cehennemin Kapısı gibi en ünlü eserlerini görebilirsiniz.











Bu arada Orsay Müzesi'ne gitmek için Musee d'Orsay metro durağı olduğunu hatırlatayım. Rodin Müzesi için de 8 numaralı metro hattının Varenne durağında inmeniz gerekiyor.

Üçüncü yer önerim La Defense olacak. Bazılarının Paris'e gidilince "görmeden olmaz" dedikleri bir yer olsa da bence "görseniz de olur görmeseniz de" kategorisine giren bir yer burası. Modern mimari örnekleri ve gökdelenlerle dolu olan bu bölge Paris'in iş dünyasının da merkezi sayılıyor. Zafer Takı'nın bile modernini (Grande Arche) burada görmeniz mümkündür. Kendinizi bir anda estetik abidesi bir Avrupa şehrinden çıkmış ve estetik yoksunu bir Amerikan metropolüne adım atmış gibi hissedebilirsiniz. Biz bu histen hiç hoşlanmayıp, derhal buradan kaçtık!















Gelelim son gezilecek yer önerisine. Bu biraz değişik bir öneri olacak. Kesinlikle önerebileceğim bir yer olduğunu da söyleyemem, çünkü burası bir mezarlık: Pere Lachaise! "Ne işiniz var mezarlıkta yahu?" dediğinizi duyar gibiyim. Ama öyle böyle bir yer değil burası, içinde bir sürü ünlü yatıyor. İdare binasından mezarlığın haritasını alarak gezmenizi öneririm, çünkü yalnızca girişteki panodan numaralara bakarak aradığınız mezarı bulmanız mümkün değil. Burada çocukluğumuzun La Fontaine'inden Moliere'e, Oscar Wilde'dan Marcel Proust'a, Edith Piaf'tan Balzac'a, Auguste Comte'dan Chopin'e kadar pek çok ünlü isim yatıyor. Ancak bizim ziyaretimizin (daha doğrusu İso'cumun burayı görmeyi istemesinin) asıl nedeni Jim Morrison'un mezarını görmekti. Zaten ilk olarak oraya gittik. Kendisinin mezarı biraz içerilerde kaldığı için tarife göre gittiğimiz altı numaralı bölümde sağımıza solumuza bakınırken başka bir mezarın üstünde "Jim" yazılı oku görünce gülmeden edemedik. Aykırı solistin cin fikirli hayranlarından birinin tam oraya gelince tıkanan diğer hayranlara yol göstermesi sizce de takdire şayan değil mi? :) İşte hayranlarının başında içki içip son damlasını toprağına damlatmayı bir ritüel haline getirdiği, daha sonra yaşanan taşkınlıklar nedeniyle mezarlıkta içki içilmesinin yasaklandığı, sahibine yakışır ölçüde olaylı mezar:















2 ya da 3 numaralı metro hatlarının Pere Lachaise durağında inerek ulaşabileceğiniz bu inanılmaz geniş bir alana yayılmış olan mezarlıkta ilginizi çeken tüm isimlerin mezarını gezmeniz mümkün olmayabilir. İçindeki heykeller, çeşmeler ve krematoryum gibi binalar da haritada işaretlenmiş ama bir süre sonra yabancı bir ülkede mezarlık gezmekte olduğunuz fikriyle kendinizi biraz tuhaf hissederek ortamı hemen terk etmek isteyebilirsiniz. Tam da bu noktada Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya'nın mezarlarının bulunduğunu da belirteyim. Haritada isimleri yer almasa bile dilerseniz görevlilere (çöpleri toplayan görevli de dahil-işini layıkıyla yapma bilinci bu olsa gerek!) sorarak yerlerini öğrenebilir ve ziyaret edebilirsiniz. Ama içiniz ürpermeye başladıysa da ufak ufak buradan kaçabiliriz, ne dersiniz?

Pigalle ve Moulin Rouge

Paris'in Pigalle bölgesi ezelden beri geceleri uyumayan, sabahlara kadar neon ışıkların yandığı, kabarelerin, gece kulpülerinin, seks şovların ve seks shop'ların açık olduğu canlı ve hatta capcanlı bir bölge. Montmartre için indiğimiz Anvers durağından Place de Clichy durağına kadar geceleyin yol boyunca yürürseniz ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Buraya kesinlikle gece gitmelisiniz, ancak yine de çok geç saatlere kalmamanızı öneririm, çünkü çok da tekin bir yer sayılmaz. Burası yüz yıldan uzun süredir bu tür şovlarıyla ve eğlencesiyle ünlü bir yer. Eskiden bu bölge şehir dışında kalırmış. Artık şehrin içinde olmasına rağmen aynı yapısını korumaya devam ediyor.

Şovların ve kulüplerin Amsterdam'daki gibi turistik olmadığını belirteyim. Yani burası Paris'in Karaköy'ü gibi düşünebilirsiniz. O yüzden Amsterdam'da olduğundan daha dikkatli olmanızda fayda var! Hem cebiniz hem de ruh sağlığınız açısından! Elbette burada Moulin Rouge da var! Yüz yılı aşkın süredir belli bir kalitede iş yapmaya devam eden bu kulübün şovunu izlemek için de kişi başı 75 ile 125 EURO arasında bir parayı gözden çıkarmanız gerekiyor. Bu şovda da görkemli kostümler, sahne ve ışıklandırma eşliğinde bir tür revü gösterisi, Fransızların meşhur kankan dansından örnekler ve benzeri dans şovları sergileniyormuş. LIDO benzeri bir şey olduğunu düşünüyorum, ama ortam itibariyle ondan daha keyifli olabilir. Ancak içimden şöyle bir hesaplama yapınca gitmemenin daha mantıklı olduğunu düşündüm doğrusu: Amsterdam'da 30 EURO karşılığında canlı seks şov izleyip, Broadway'de yaklaşık 100 USD karşılığında dünyanın en ünlü müzikallerinden birini izledikten sonra böyle bir şov için 75 EURO verilir mi? Bize sanki değmez gibi geldi. Belki bir dahaki gidişimizde fikrimiz değişebilir, kim bilir!

Aşağıda Pigalle sokaklarının gece görüntüsü ve meşhur Kırmızı Değirmen'i görebilirsiniz:















Bizim oraya gitmemizdeki en büyük amaç oradaki Irish Pub'lardan birinde oturmaktı. İso'cumun en bayıldığı yerdir. Oradaki bira çeşitleri arasında kendini kaybeden kocam sonunda beni de kendine benzetti. Eskiden en klasik bira çeşitlerinden hoşlanan bendeniz de sayesinde Caffrey's ya da Beamish gibi biraları sevmeye başladım. Ama hâlâ Guinness konusunda anlaşamıyoruz. Guinness yerine Efes'i tercih edebilirim doğrusu! :)














Yol üstündeki bir Irish Pub'da Caffrey'slerimizi yudumlarken yanımızdaki uyarı notu da dikkatimi çekti ve resmini çekmeden edemedim. Demek ki neymiş? Yankesicilere (ve hafifmeşrep kadınlara!) dikkat ediyormuşuz. Cüzdanlarımızı ve cep telefonlarımızı kaptırmıyormuşuz! Bu uyarıyı gören bir İmge sizce nasıl davranır?

a) Feci tırsar, anında mekanı terk eder!
b) Biraz tırsar, ama gelmişken bir bira içer.
c) Saati kontrol eder, en fazla iki bira için zamanları olduğunu düşünür ve iki biradan sonra İso'cum otelimizin yakınlarında harika bir yer biliyorum diyerek üçüncü birayı almak için bara doğru yönelen kocasını kolundan tuttuğu gibi en yakın metro durağına götürür.
d) O yorgunlukla uyarıyı falan sallamaz, montunu ve çantasını yanındaki sandalyeye koyar, "gelsin biralar" der. Üçüncü biradan sonra da "şu uyarı notu da mavraymış, fotoğrafını çekeyim de belki bloga koyarım" yorumunu yapar.

Bakalım bu blogun sahibesini yeterince tanıyor musunuz? :)

Mim: Kitap Kurtlarının Dikkatine!

Geçen hafta Kıymet tarafından mimlenmiştim. Ancak keyifsiz bir nedenden dolayı Adana'da olduğum için ancak bugün yazabiliyorum. Neyse ki mimin konusu çok keyifli: kitaplar! Hemen sorulara geçeyim...

1. Şu an okumakta olduğunuz kitap ve kısaca konusu:

Pınar Kür'ün Asılacak Kadın adlı kısacık romanına başladım. Zamanında filmi de çekilen ve olay yaratan bu roman da ne zamandır okunacaklar listemdeydi. Gerçek hikayeden yola çıkılmış bu romanda yalnızca görünene bakarak önyargılı davranmanın ve adalet anlayışındaki çifte standartların olumsuz etkileri üç karakterin üç farklı bakış açısından bizlere sunuluyor. İlgi çekici bir anlatımı olduğu kesin!

2. En son aldığınız kitap:

Emile Zola'nın Nana adlı romanını aldım. Daha önce Meyhane'yi çok severek okuduğumdan bahsetmiştim. Nana da onun devamı niteliğindeymiş. Yani ayrı ayrı da okunabilecek romanlar ama Nana'daki baş karakter Nana'nın Meyhane'deki baş karakterler olan Jervez ile Kupo'nun evden kaçan kızları olan Nana olduğunu öğrenince Meyhane'nin ardından bu romanı okumaya karar verdim ve aldım.

















3. Şimdiye kadar aldığınız kitaplar arasında en sevdiğiniz:

Çok var... Saymakla bitmez... İlk aklıma gelenler Nietzsche Ağladığında, Anna Karenina, Uçurtma Avcısı, İstanbullular (ve genel olarak Buket Uzuner romanları), İnci Aral'ın Safran Sarı-Yeşil ve Mor üçlemesi, Ayşe Kulin'in birçok romanı (Adı:Aylin, Nefes Nefese, Geniş Zamanlar, Veda ve Umut gibi), Zülfü Livaneli'nin romanları (Mutluluk başta olmak üzere Leyla'nın Evi ve Son Ada) ve Elif Şafak'ın Aşk romanları oldu.

4. Bir türlü bitiremediğiniz, bitirseniz de illallah dedirten kitaplar:

Orhan Pamuk'un Kara Kitap'ını bitiremedim, Benim Adım Kırmızı'yı da illallah diyerek bitirdim!

5. Elinizdeki kitap bitince okumayı düşündüğünüz kitap:

Bu sorunun yanıtı için birinci ve ikinci sorunun yanıtlarını birleştirebilirsiniz: Asılacak Kadın'ı bitirip Nana'ya başlamayı düşünüyorum.

İçinden gelen herkes bu mimi kendisine gönderilmiş kabul edebilir. Zira fazla kitap önerisi göz çıkarmaz diye düşünüyorum. Sizde ne var ne yok? Anlatın bakalım! :)

Sacre Coeur & Montmartre

Daha önceki gelişimde Paris'in en sevdiğim yeri olarak aklımda kalan bu tepe nedense bu kez gözdelerim listesine giremedi. Büyük olasılıkla bunun da nedeni kışın gitmiş olmamızdı, çünkü ilk gidişimde Ağustos aylarının cıvıl cıvıllığı meydana ve Sacre Coeur Bazilikası'nın önündeki merdivenlere hakimdi. Yine de buranın da Paris'in olmazsa olmazlarından biri olduğunu düşünüyorum. Mutlaka görmelisiniz ve ilkbahar ya da yaz aylarında giderseniz uzun uzun tadını çıkarmalısınız.

Buraya gitmek için 2 numaralı metro hattının Anvers durağında iniyor ve füniküler ile yukarı çıkıyorsunuz. İnerken yürüyerek merdivenlerden inebilirsiniz. Daha keyifli olacaktır. İlk önce karşınıza Sacre Coeur Bazilikası çıkıyor. Paris'in en yüksek noktasında (130 metre) bulunan bu bembeyaz kilisenin yapımına 1875 yılında başlanmış. Bitiş ise 1914'ü bulmuş. Bazilikanın bulunduğu Montmartre, "mount of martyrs" yani "şehitler tepesi" anlamına geliyor. Burada şehitler ile din uğruna acı çekerek ölen azizler kastediliyor. Bazilikanın kurulduğu nokta ise Paris'in ilk başpapazı olan Aziz Denis'in boynunun vurulduğu yermiş. 1919'da yapılan bir törenle bu bazilika kutsanmış ve Kutsal Kalp'e (İsa'nın kalbini sembolize eder) adanmıştır.















Farkındayım, yukarıdaki gibi bir kolajı yakıştıramadınız bana, ama bilgisayarım çöktüğü için kocamın iş bilgisayarına misafir olarak geldim. O da Picasa'yı yüklememe falan izin vermiyor. Yine de makinedeki resimleri attım ve bağlanıp azimle yazımı yazıyorum işte. Fotoğraf makinemi, dizüstünde çalışmak zor olduğu için mouse ve mouse halımı da getirince İso'umun yüz ifadesini görmeliydiniz. Hani iki günlüğüne gelip de yavaş yavaş evinize yerleşen, gitsin diye gözünün içine bakmanıza rağmen misafir odanızı kendi zevkine göre dekore etmeye falan başlayan yüzsüz misafirler gibiyim şu an!! :) (Ayrıca İstanbul'da bile değilim. Bu yazıyı taa ne zaman yazdım kim bilir. Belki de yayınlandığında dönmüş de olabilirim. Neyse, onu zaman gösterecek, artık yazıma döneyim bakalım...)

Montmartre için "sanatçılar tepesi" dendiğinden de bir önceki yazımda bahsetmiştim. Aşağıdaki resimlerde bunun nedenini de anlayacaksınız. Sacre Coeur'un arka tarafına doğru şirin ve dar yollardan yürüdükten sonra aşağıdaki meydana çıkıyorsunuz ve orada bir sürü ressamın ve karikatüristin bir şeyler yaptığını ve sattığını görüyorsunuz. Çevresinde de bir sürü keyifli cafe ve restoran bulunuyor. Gerçekten hoş ve keyifli bir ortam ve dediğim gibi güzel havalarda çok daha uzun saatler kalınabilecek yerler buralar.

Ama yine ilk gittiğimden farklı olan bir şeyi de belirtmeden geçmeyeyim. Galiba kriz buradaki sanatçıları da vurmuş! Ya da kışın az olan turist nüfusundan dolayı kendilerini çaresiz hissediyor olabilirler! Girer girmez ellerine kağıt kalemini alan karikatürünüzü ya da kara kalem resminizi falan çizmek için yakanıza yapışıyorlar. Birkaç tanesine kibarca gülümseyerek falan istemediğimizi belli etmemeye çalışsak da daha sonra en etkili yöntemin dümdüz ilerideki bir noktaya gözünüzü dikerek yürümek olduğuna karar verdik. Zira gözümü ve kolumu yakalayan bir tanesi arkadaşına da bir göz işareti yaparak İso'cumu da kolundan yakalattı ve ellerindeki kart postal büyüklüğündeki kağıt parçasına makasla profilimizi çıkarmaya başladılar. "İstemiyoruz," falan nafile!! Adam bir yandan kolumuzu tutuyor, diğer eliyle de profil çıkarıyor. Yaklaşık bir dakikalık süren bir işlemden sonra uyduruk karton bir çerçeveye koyup elimize tutuşturdu ve bunun harika bir Paris hatırası olduğunu falan söylemeye başladı. Tanesi yalnızca 15 EURO'ymuş!! "Yok, istemiyoruz" falan diyince 10 ve daha sonra 5 EURO'ya falan inmeye kalktı. Oradaki sanatçıların Eiffel Kulesi'nin önünde 1 ilâ 5 EURO arasında tutturabildiği fiyata Eiffel anahtarlığı satmaya çalışan sokak satıcılarından biraz farklı olması gerekmiyor mu sizce de? Neyse, dediğim gibi belki de istisna bir duruma denk gelmişizdir.














Zaten ne olursa olsun, yılın hangi ayında gelirseniz gelin yine de Amelie filminin de çekildiği bu şirin semti inanılmaz sıcak ve hoş buluyorsunuz. Burayı seveceğinize eminim. O yüzden gelmişken uzun uzun tadını çıkarın. Buradan ayrılmanız akşamı bulursa da çıkışta Pigalle'i gezebilirsiniz. Pigalle'de ne mi var? Az sonra....:)

Uuuu Şanzelize....:)

Evet, ünlü Champs Elysees caddesindeyiz. Bir ucu Concorde Meydanı'ndaki dikilitaşa, diğer ucu ise Arc de Triomphe yani Zafer Takı'na uzanan uzun, geniş, cıvıl cıvıl ve en ünlü caddelerinden birindeyiz Paris'in. Kaldırımları da en az kendisi kadar geniş olan bu caddede pek çok ünlü markanın mağazasını bulmanız mümkün. Ayrıca keyifli restoranları ve pastaneleriyle ve meşhur LIDO Şov'un yapıldığı kulübüyle gece gündüz canlılığını kaybetmeyen bir cadde burası.

Yeri gelmişken hemen LIDO ile ilgili düşüncemi de söyleyeyim. Yaklaşık 12 sene önce izlediğimde de pek etkilenmemiştim, otuzlu yaşlar gözüyle afişlerine ve tanıtımlarına baktığımda da aynı şeyleri hissettim. Rus revüsü benzeri bir şov programı olduğunu söyleyebilirim. Oynar sahnesi, dansçıları ve kostümleri ile yıllardır devam eden bir şov olarak elbette takdire şayan bir gösteridir, ama fiyat-kalite açısından değerlendirecek olursak bence fiyatının karşılığı değildir. Biz bu gidişimizde gitmedik. İlgilenenler için fiyatın 60 ilâ 100 EURO arasında olduğunu söyleyeyim. Yemekli ya da sadece içkili alternatifler bulunuyor ve içki olarak da masanıza şampanya getiriliyor. Aklınızda olsun!

Champs Elysees'ye gitmek için üç metro durağını kullanabilirsiniz. Bence akşam üstü hava kararmadan 2 numaralı hattın Charles de Gaulle - Etoille durağında inerek Zafer Takı'nda inmelisiniz. Fransız Devrimi sonrasında 1800 ile 1815 yılları arasında Napolyon önderliğinde yapılan Napolyon Savaşları sırasında ölen askerler anısına yaptırılan bu güzel anıtı ve altındaki hiç sönmemek üzere yanan ateşi görmelisiniz. İsterseniz tepesine çıkıp buradan Paris'e bakabilirsiniz. Daha sonra cadde boyunca yürüyebilir ve bir cafede şarap-peynir molası verebilir, üzerine La Duree'den aldığınız makaronlarınızı atıştırabilirsiniz. Ama yılbaşına kadar olan dönemde gidiyorsanız, tatlınızı caddenin Concorde Meydanı'na yakın olan kısmında kurulan stantlardan da alabilirsiniz. (Nutellalı krep ve churros manyağı olabilirsiniz. Ama bunları anlatmayı yeme-içme yazıma saklıyorum. :) )














Caddenin Concorde Meydanı ucuna doğru ilerlerken sağ kaldırımda üzerinde Ice Magic yazan kocaman bir çadır göreceksiniz. 20 Kasım'da açılan bu buzdan heykeller sergisini 28 Aralık'a kadar gezebilirsiniz. Dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen 20 sanatçı, Paris'in en güzel yapılarının buzdan heykellerini yapmışlar. Eiffel Kulesi, Rodin'in düşünen adamı, Zafer Takı, Disneyland'daki o meşhur şato, piyano çalan bir kadın, Jeanne D'Arc, bir bar ortamı, geyiklerin çektiği kızağında oturan Noel Baba ve daha neler neler var içeride... Parmaklarımız donmadan önce çekebildiğimiz birkaç resmi aşağıda görebilirsiniz. İçerisi -6 derece olduğu için haliyle pek uzun uzadıya kalamıyorsunuz. Hissizleşmeye başlarken dışarı adımınızı attığınızda ise Paris'in serin akşam havası tıpkı sıcak üfleyen bir klima gibi yüzünüze çarpıyor! Ama üşümekten nefret etmeme rağmen yine de görmeye değer, değişik bir sergi olduğunu söyleyebilirim. Ice Magic'i Cuma-Cumartesi gece 1.00'e, diğer günler ise gece 23.00'e kadar görebilirsiniz. Açılış saati ise 11.00.














Artık şehre biraz da tepeden bakma zamanı geldi, değil mi? O zaman hazırlanın: "ressamlar tepesi" de olarak bilinen Montmartre'ye gidiyoruz!

Demir Kule: Eiffel

İşte Paris'in en bayılmadığım yapısı: karşınızda Eiffel Kulesi. 300 metre (hatta üzerindeki vericilerle birlikte 320 metre) yüksekliğinde ve 8564 ton ağırlığında 1710 basamaklı bu dev yapının yapımı yaklaşık iki yıl sürmüş. 28 Ocak 1887'de on beş metre derinlikteki temelinin kazılmasından sonra açılışı 31 Mart 1889'da yapılarak Fransız Devrimi'nin yüzüncü yılına denk getirilmiş. Yapımında çalışan "gökyüzünün marangozları" olarak adlandırılan işçiler Gustave Eiffel'in mühendislik firmasının ve mimar Stephen Sauvestre'nin talimatları üzerine demir parçaları bir araya getirmişler. National Geographic teknik sırlar kuşağından alıntılar yapmış gibi başladım galiba. :)














Dünyanın en çok ziyaret edilen yapılarından biri ve Paris'in simgesi olan Eyfel Kulesi'ne yılda 6 milyon civarında ziyaretçi geliyormuş. Kulenin tepesine çıkılabiliyor (ki biz çıkmadık!) ve restoranında yemek yenebiliyor (yiyecektik, ama rezervasyonumuz olmadığı için başka bir gün gideriz dedik, sonra da diğer her yerin daha çekici olduğuna karar vererek gitmedik!) Eyfel Kulesi ile aynı fotoğraf karesine girmek için en güzel yerin de karşı kıyısındaki Trocadero metro durağında iner inmez göreceğiniz merdivenler olduğunu hatırlatayım (ki biz gitmedik!). Kule ile ne kadar ilgili olduğumuzu sanırım anlamışsınızdır. Yalnızca ilk gün gece gördük (ki ışıklandırılmış olduğu için bence gündüz olduğu halinden bin kat daha güzel). Sonra da unuttuk gittik kendisini. Ama Paris'ten bahsederken Eiffel Kulesi'ni yazmamak olmazdı diye bu yazıyı yazayım dedim. Bu kadar yazı ve resim yeterli mi? Bence gayet yeterli!

Şehrin Kalbinde Keyifli Bir Yürüyüş Turu

Bir gezi öncesinde mutlaka Google'cığıma başvurur ve gezi sayfalarındaki yürüyüş rotalarından kafama yatan bir tanesini seçer ya da birkaç tanesinin belli bölümlerinden bir kolaj yaparım. Paris için de Seine Nehri boyunca şehrin kalbi sayılan ve ilk yerleşim merkezi olan Ile de la Cite rotasını yürüyerek keşfetmeyi seçtim.

Gezimize Pont Neuf'ten başlıyoruz. Pont Neuf, Yeni köprü anlamına geliyor ama adı sizi yanıltmasın, çünkü burası Paris'in en eski köprüsü. 7 numaralı metro hattının Pont Neuf durağında inerek 1607 yılında yapılmış bu en eski köprüyü görüyoruz. Köprünün başında atının üzerinde duran kişi ise açılış törenini de gerçekleştiren IV. Henry.














Buradan eskiden hem kraliyet sarayı hem de Fransız Devrimi sırasında hapishane olarak kullanılmış Conciergerie'ye gidiyoruz. Bu bina Marie Antoinette ve 2,700 kişinin giyotine gönderilmesine tanıklık etmiş 700 yıllık bir yapı ve içi gezilebiliyor. Giyotine gönderilenlerin listesi, Marie Antoinette'in hücresi, kadınlar avlusu, sınıflarına göre mahkumların hücreleri, muhafız salonları, nehirden yiyeceklerin getirildiği mutfak bölümü ve şapelleriyle birlikte görülesi binalardan biri burası. Bu binadan sorumlu kişi (concierge) o dönemlerde adaletin en yüksek rütbeli görevlisi ve kral tarafından görevlendiriliyor. Binanın bir kısmı gezilebiliyor. Diğer bölümleri ise hâlâ mahkeme ve adalet sarayı olarak kullanılıyormuş.














Buradan çıktıktan sonra okları takip ederek Paris'in belki de en görkemli şapeli olan Sainte Chapelle'e giriyoruz. 13. yüzyılın ilk yarısında inşa edilmiş bu muhteşem şapelin en önemli özelliği üzerinde binden fazla İncil'den sahnenin tasvir edildiği 16 adet resimli dev camı. Burayı gezerken dinin sanatla anlatılabilmesinin ne kadar güzel bir şey olduğunu bir kez daha düşündüm. Kişi başı 12,5 EURO ödeyerek Conciergerie ve Sainte Chapelle'i birlikte gezebilirsiniz.














Burayı da gezmeyi bitirdikten sonra Rue de Lutece boyunca ilerleyerek 200 yıldan uzun süredir yerinde duran Çiçek Pazarı'nı (Marché aux Fleurs) solunuzda göreceksiniz. Amsterdam'daki kadar etkileyici olmadığını söylemeliyim. Hemen önünüzde ise 651 yılında inşa edilmiş şehrin en eski hastanesi olan Hotel Dieu olacak. Ama asıl güzelliğe daha gelmedik. Buradan hemen sağa dönüyorsunuz ve karşınızda tüm ihtişamıyla meşhur Notre Dame Katedrali'ni görüyorsunuz.

VII. Louis zamanında 1163'te yapımına başlanan bu muhteşem Gotik eserin şimdiki halini alması 1300lü yılları bulmuş. Gül pencereleri, 13 tonluk dev "Emmanuel" çanı, canavarımsı çirkin yaratıklar şeklinde tasarlanmış su olukları, kuleleri ve heykelleriyle bence Paris'teki en etkileyici yapılardan biri burası. Sanki Victor Hugo'nun kambur zangoçu Quasimodo'yu ve aşkı Esmeralda'yı görecekmiş gibi hissediyorsunuz içerideyken. Ya da belki de hissetmiyorsunuzdur da benim hayal gücüm devreye girmiş olabilir. :) Katedrale giriş ücretsiz, ama kuleye tırmanmak için hem belli bir ücret ödemek hem de sıra beklemek gerekiyor. Ben kulelere tırmanma işini çoktan bıraktım! Şehirleri tepeden görmek beni hayal kırıklığına uğratıyor. Ayrıca Paris'i Montmartre Tepesi'nden görmek yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Elbette tercih sizin.














Katedralin arkasına doğru ilerleyip, fotoğraflarını çektikten sonra Memorial de la Deportation'ın girişini görüyorsunuz. II. Dünya Savaşı'nda Nazi toplama kamplarında öldürülen 200,000 Fransızın anısına yapılmış bu yapının içinde karanlıkta ışığı yansıtan ve parlayan 200,000 cam boncuk bulunuyor. Bunlar şehitleri anımsatması için konulmuş cam parçalar. Şehitleri anmak için şehrin ortasına böyle bir anıt koymak ne saygı dolu, duyarlı ve zarif bir düşünce değil mi?














İşte şehrin iki doğal adacık üzerine kurulmuş tarihi kalbi aslında bu bölge sayılıyor. Küçücük bir alan da olsa detaylıca iç-dış gezmekten yorulduk ve acıktık. Önce bir yemek molası verelim, değil mi? Yemek sonrasında Eiffel Kulesi'nde görüşürüz... :)

Paris'te Otelimizin Yakın Çevresi

Önceki yazımda da bahsettiğim gibi Paris'te kaldığımız otel Galeries La Fayette ve Opera'ya yürüme mesafesindeydi. Arada iki metro durağı vardı ama istediğiniz her noktaya metro ile gitmenizi mümkün kılmak için iki durak daha koymuş olabilirler diye düşünüyorum, çünkü mesafe çok kısaydı. Biz genellikle akşamları La Fayette durağında inip, otele yürümeyi tercih ediyorduk. Yaklaşık altı yedi dakikalık bir yürüyüş yediğimiz tatlıları yakmak için yeterli değildi elbette, ama kâr kârdır!

Galeries La Fayette, 1893 yılında Théophile Bader ve Alphonse Kahn adlarında iki kuzen tarafından Opera'nın yakınlarındaki işlek alışveriş bölgesinde açılmış bir mağazaymış. Şimdi ise erkek ve ev dekorasyonu bölümü ayrı birer bina olan üç tane çok katlı mağazadan oluşuyor. Ana bina yedi katlı, diğerleri ise yaklaşık dörder katlı binalar. İçinde yok yok! Sırf Noel süslemeleri için bile ayrı bir kat ayrılmış. Şampanya barından sushi restoranına kadar bir sürü yeme-içme noktası bulunuyor. Galeries La Fayette'in bittiği yerde Printemps başlıyor ki o da Paris'teki diğer ünlü çok katlı mağaza diyebiliriz. Ama yine de Galeries La Fayette kadar eski ve önündeki ana caddeye adını verebilmiş bir mağaza değil. "Alışverişle işim olmaz," diyenlerin bile en azından Galeries La Fayette'in parfümeri resyonunun olduğu kapısından içeri girip, kafalarını yukarı kaldırıp, mağazanın süslü kubbe ve balkonlarına bakmalarını öneririm.















Paris'te alışveriş için diğer en ünlü cadde ise bildiğiniz üzere Champs Elysees. Louis Vuitton, Prada, Dior, Hermes gibi markaların ürünlerinin en yeni modellerine en önce sahip olmak isteyenler buralara mutlaka uğramalılar. Bu arada Paris'in en ünlü outlet'i olan La Vallee'yi de unutmamak gerekir. Burası Paris'e trenle yaklaşık 35 dakika mesafede, Disneyland'e yakın, açıkhava bir outlet köyü! Biz gitmedik ama alışveriş meraklılarının ilgisini çekeceğini düşünerek linkini veriyorum. (Buraya gitmek için RER A hattının Marne La Vallee/Parc Disneyland yönüne biniyor ve sondan bir önceki durak olan Val D'Europe'da iniyorsunuz. Kısa bir yürüme mesafesinden sonra kendinizi mağazaların tam arasında bulacaksınız.)

Biz yine otelimizin çevresine dönelim. Otelimizin bu ünlü alışveriş merkezlerinin yanı sıra Opera binasına da çok yakın olduğunu belirtmiştim. Opera Garnier olarak mimarı Charles Garnier'in adıyla da anılan bu görkemli bina 1875 yılında tamamlanmış. Biz az çok Viyana'daki Opera binası benzeri bir şeylerle karşılaşacağımızı tahmin ettiğimiz için gezmedik ama 8 EURO karşılığında binanın içini gezmeniz mümkün. (Hatta size harika bir slayt şov eşliğinde içini de göstermek isterdim ama Powerpoint dosyalarını buraya nasıl yükleyebileceğimi bilmiyorum. Bilen varsa, haberim olsun!) Bu arada Opera'nın yakınlarına kadar gelmişken Cafe de l'Opera'ya uğrayıp bir tatlı ve kahve molası da verebilirsiniz.















Evet, otelin çevresinde bu kadar oyalanmak yeter artık. Sırada Paris'in ilk yerleşim yeri sayılan Ile de la Cité bölgesi var. Seine Nehri kıyısına inerek şehrin dini, tarihi ve idari kalbini keşfetmeye hazırız. Siz de hazırsanız, takılın peşime..:)

Sanat, Şarap, Moda ve Tatlı Cenneti: Paris

Ben geldim!

"Yine mi gitmiştin?" dediğinizi duyar gibiyim...

Ama ne yapayım iki bayram tatili birbirine bu kadar yakın olunca, benim de buradaki tempom içerisinde bir haftalık geziyi yaklaşık bir ayda yazdığım düşünülünce sanki sürekli geziyormuşum gibi bir hava yansıyor olabilir bu sayfalardan sizlere... (Öyle olsaydı da şikayetim olmazdı elbette, ama o zaman her şeyi yazamazdım, haberiniz olsun! :))

Paris gezisini Madrid-Barselona turuna gitmeden önce ayarlamıştık. THY'nin güzel bir mil kampanyası vardı o sıralar. Her yöne biletleri yarı mil puan harcayarak alabiliyordunuz. İşte biz de aylar öncesinden Kurban Bayramı dönemi için 25/11/2009 Çarşamba gidiş ve 01/12/2009 Salı dönüş olmak üzere biletlerimizi aldık. Her zamanki gibi organizasyon görevini devralarak oteli ayarladım. Gezi programımızı çıkardım. Orada yaşayanlardan, başta tripadvisor.com olmak üzere çeşitli gezi sitelerinden, bloglardan tüyoları not ettim, on iki sene önceki Paris seyahatimden kalan notlarımı ve broşürlerimi gözden geçirdim ve İso'cumu gezdirme misyonuna kendimi hazırladım. Evet, bu gezi İso'cumu gezdirme gezisiydi. Beyefendi siparişi verdi, nasıl bir tur olmasını istediğini söyledi, ben de programı hazırladım. (Ben de Londra'ya gidersek, aynısını ondan isteyeceğim! Gerçi ben yine de işimi sağlama alıp, kendime bir program hazırlayabilirim. İso'cuma kalırsa Londra'nın pubları dışında bir yer göremeyebilirim çünkü!! :) )

Giriş yazısında ilk olarak otelden bahsedeyim sizlere. Büyük Avrupa şehirlerindeki üç yıldızlı ve merkezi otellerden genellikle çok şey beklememek gerekir. Gezginler bunu gayet iyi bilirler diye düşünüyorum. Ama zaten gezginler için otel, sabah kahvaltısından gece uyumaya kadar geçen zaman dilimi boyunca uğranmayan bir yerdir. Dolayısıyla temiz, merkezi ve sıcak olması yeterlidir. Temizlik konusunda problem yoktu. Galeries La Fayette alışveriş merkezi ve Opera'ya yürüme mesafesinde ve karşı kaldırımında metro durağı olan otelimizin merkezilik konusunda da bir problemi yoktu. Isınma konusuna gelince: Amsterdam'da Aralık'ta çalışmayan kalorifer faciasından sonra korkarak yatarken giymek üzere eşofman götürmüştüm, ama bu kez de sıcaktan kabuslar görerek ve sayıklayarak falan uyanıyorduk! :) Yani bu kez aksi yönde bir ısınma problemi yaşadık. Hatta dün eve geldiğimizde vücut ısımız normale dönsün diye kombiyi bile yakmamayı düşündük diyebilirim. Ama genel anlamda güleryüzlü ve ilgili çalışanları, şimdiye kadar kaldığımız küçücük odalardan sonra dolabı, kasası, ekstra yatağı ve bavul koyma yerleri, suyumuzu, kolamızı soğutabileceğimiz bir Fransız balkonu olan bu oteli biz çok sevdik. Bizim gibi otelden çok şey beklemeden gidiyor, tüm gün otelden uzak geçiriyor, "merkezi ve uygun fiyatlı olsun benim olsun" diyorsanız Modern Hotel La Fayette'in tam size göre bir yer olduğunu söylemeliyim. Her zamanki gibi rezervasyon yaptırdığım booking.com'a da bir teşekkür göndereyim.














Sırada ulaşımla ilgili bilgiler var. Charles de Gaulle Havaalanı'ndan şehre ulaşmak için RER işaretini takip ederek B tren hattını bulacaksınız. Charles de Gaulle Havaalanı içinde de terminalden terminale ve park yerlerine gitmek için shuttle tren servisi olduğunu belirteyim. B hattına binerek yaklaşık yarım saatlik bir tren yolculuğundan sonra şehir merkezine ulaşabilirsiniz. İki kişi 17 EURO vererek yaptığınız bu yolculuğa istediğiniz noktaya kadar metro bağlantısı da dahil. Elbette tek yön bilet almak yerine havaalanında iner inmez bilet makinelerinden veya Tourism Information bürosundan orada kaldığınız gün sayısına, gezmeyi düşündüğünüz yerlere ve planladığınız gezi yoğunluğuna bağlı olarak günlük, 3 günlük, 5 günlük ve haftalık biletlerden de alabilirsiniz (biz öyle yaptık). Burada daha mantıklı alternatifler bulmanız mümkün, ama Paris'in ulaşım da dahil birçok Avrupa şehrinden pek çok açıdan daha pahalı olduğunu söylemeliyim.

Hava konusunda nispeten şanslı sayılırdık. Soğuk olsa da dondurucu soğuk olmayan bir hava vardı ve arada yağan yağmurlar uzun sürerek günümüzü felç etmedi. Eurodisney günü hariç! Açık hava bir eğlence parkına gitmek için tam da gününü seçmişiz doğrusu! Bu arada gitmeden önce inanılmaz halsiz olduğum için ve boğazım falan yandığı için yanıma bir çuval ilaç alırken bir yandan da "bir daha asla kış tatili yapmak istemiyorum" diye huysuz huysuz söyleniyordum ki Paris'i görünce vazgeçtim. Her yer Noel için süslenmiş, etrafta değişik tatlılar, sıcak şaraplar, hediyelik eşyalar satılan küçük kulübecikler, panayırlar, ışıl ışıl sokaklar ve vitrinler, Kasım sonu ile Aralık sonu arasının da en keyifli ve coşkulu dönemlerden biri olduğunu bir kez daha hatırlattı bizlere. Evet, yazın gezmek kesinlikle daha keyifli, ama kışın gezmek istiyorsanız tatillerinizi Noel coşkusuna denk getirin derim.














Son olarak "soğuk nevale" tipler olarak bilinen Fransızlar ile ilgili bir yorumum olacak. İso da ben de otel çalışanlarından, metrodaki insanlara, mezarlık görevlisinden polisine, garsonundan havaalanında biletimizi kontrol eden yetkiliye kadar bir tane bile suratsız ve gıcık Fransız ile karşılaşmadık diyebilirim. Üstelik çevirdiğim bir kitapta kışın asla Fransa'ya gidilmemesi gerektiği, çünkü Fransızların tamamının kış depresyonu içinde olacağı bilgisini öğrendiğimden beri hafiften korkuyordum. Malumunuz ben de kış depresyonunu ağır yaşayanlardanım. Ama Türk olduğumuzu öğrenen oteldeki kadın garsonun "selam-ün aleyküm" demesiyle yaşadığımız ilk şokun ve havaalanındaki kontrol memurunun biletimize bakıp komik aksanıyla "merhaba, nasılsın?" demesinin ve giderken ardımızdan "gule gule" ("ü"nün noktaları yok, dikkatinizi çekerim!!) diye el sallamasının ardından karşılaştığımız her insan ve metroda elimi yalayan köpek de dahil her canlı birbirinden şekerdi diyebilirim. Evrene nasıl bir enerji veriyorsak artık! :) (Biz dediğime bakmayın, olumlu enerjiyi kesin kocam veriyordur evrene.. Ben de işte Bayan Sömestre modunda siyahlar içinde, tepemde yağmur bulutlarıyla gezinip duruyorumdur ancak.. "Değil mi İso'cum?" :) )

Eveeet... Başlamak bitirmenin yarısıdır derler ya, Paris yazılarına girişi yaptım bakalım. Bitişin ne zaman olacağını da hep birlikte göreceğiz. Daha önemli bir işiniz yoksa beni takip etmenizi öneririm. Yok edemem, diyorsanız da Paris'e gidecek olursanız yazılarım aklınızda olsun.

Hepinizin geçmiş bayramını da kutluyorum...

Shakespeare'den Aşk Sözleri

Pazar günü Muammer Karaca Tiyatrosu'ndaydık. Bu kez Aşk Sözleri adlı oyunu izlemek için düştük yollara. Oyun bir Shakespeare uyarlaması. Uyarlayan ve yöneten Kemal Kocatürk, aynı zamanda oyunun oyuncu kadrosunda da yer alıyor. Diğer oyuncular arasında en ilgi çekeni elbette Yaprak Dökümü'nün Ferhunde'si olarak bilinen Deniz Çakır. Diğer oyuncuların da hepsi çeşitli dizilerde oynuyorlarmış, ama Avrupa Yakası'nın bitmesiyle birlikte takip ettiğim dizi kalmadığı için hangi diziler olduğunu bilemeyeceğim. İzleyenler nasıl olsa şıp diye çıkaracaklardır onları! Benim bu oyundaki favorim ise Mihrace Yekenkülüğ oldu. Sesine de bayıldım diyebilirim. Konuşurken bile şarkı söylermiş gibi akıp giden yumuşacık ve berrak bir ses! Tek kelimeyle süperdi!

Oyun, Shakespeare’in Romeo-Juliet, Hırçın Kız, Othello, III.Richard, Kısasa Kısas, Macbeth, Hamlet ve Bahar Noktası adlı tanınmış eserlerinden yola çıkarak "aşk" kavramını ele alıyor. Bir sonuca varılacağını sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Elbette söz konusu aşk olunca her kafadan birçok ses çıkmasına rağmen aşkın ne olduğu yine bulunamıyor, tarifi yine yapılamıyor. Shakespeare'den uyarlama dediğime bakıp da korkmayın. Oyunun dili, sahnelenişi ve anlatımı gayet açık ve anlaşılır. Yalnız bence fazla uzun bir oyundu. İki perde ve arayla birlikte toplam 2 saat 50 dakika süren oyunun sonuna doğru koltuğumda kıpırdanmaya başladım (ki bu artık fenalık geçirmek üzereyim, kendimi dışarı atmak istiyorum kıpırdanışıydı).

Kostümler ve müzik başarılıydı ve temposu yüksek bir oyundu. Yine de en bayıldığım oyunlar kategorisine alamayacağım. Ben bu oyunun metnini okumayı daha çok isterdim. Daha doğrusu alıntılar yapılan Shakespeare eserlerindeki o aşkları okumayı isterdim (biraz üçüncü sayfa haberlerindeki aşklara benziyorlardı ama olsun :) ). Ama oyuncular konuşurlarken "hadi bakalım aşk ve kıskançlık konusuna da bir göz atalım" diyerek, "ben Othello olayım, sen de Desdemona" dercesine o rollere bürünerek bir bölüm oynayıp, sonra tekrar aşk hakkında konuşmaya başlayınca benim konsantrasyonum bozuluyor. Belki de bu oyun yalnızca böyle oynanabilirdi, çünkü bu bir kolaj çalışması gibi bir şey, ama dediğim gibi bana göre değil. Ben bütünlüğü olan bir hikayeyi anlatan ve baştan sona Desdemona ve Othello olunan oyunları seviyorum galiba. :)

Yine de başarılı oyunculukları canlı canlı izlemek, Shakespeare'in aşka bakışı ve oyunları hakkında bir fikir edinmek, aşkın ne olup ne olmayabileceğiyle ilgili değişik fikirler duymak için gidip keyifle izleyebileceğiniz bir oyun olduğunu da söylemeliyim. Benim bundan sonraki hedefim ise Zuhal Olcay'ın Şölen adlı oyununun Muammer Karaca Tiyatrosu'nda sahne aldığı günlerden birinde ilk üç sıranın ortasından bilet bulmak olacak! Bana şans dileyin!

İyi seyirler...

Emile Zola'nın Meyhane'si

Fransa'da natüralizm akımının öncüsü sayılan Emile Zola'nın Meyhane adlı romanını bitirdim az önce. Boğazım düğümlendi ve mideme bir yumruk oturdu kitabın son sayfalarında. Üstelik belki de umudun, azmin ve başarının hikayesi olabileceğini düşünerek okurken Jervez ve ailesinin alt üst olan ve büyük bir çöküşle sonlanan yaşam öyküsü beni de darmaduman etti. Emile Zola, Jervez ve ailesinin yaşadıklarından yola çıkarak aslında Paris'in varoş sayılabilecek mahallelerinde yaşayan işçilerin sorunlarına değiniyor. Eseri yayınlandığında büyük eleştirilere maruz kalmış olmasına rağmen Zola'nın Meyhane'si zaman testinden geçerek bir klasik olmayı başarmış. Hatta o dönemlerde Amerika'da işçi sınıfının yaşamının konu edildiği roman türünün de doğmasına neden olmuş. Yazar kendisine yapılan eleştirilere karşı kendini savunurken ise şöyle demiş: "Gerçekleri yazdım, romanın kahramanları kötü insanlar değiller, sadece eğitimsiz ve yaşadıkları ortamın yıprattığı insanlar..."

Ayrıca romanının kendi kendisini savunacak güçte olduğunu da eklemiş. Görüldüğü üzere haksız da çıkmamış doğrusu! Eleştirildiği nokta ise yoksul semtlerdeki kokuşmuşluğu, ayyaşlık ve aylaklığın getirdiği kaçınılmaz sonu, aile bağlarının çözülmesini, doğal sonuç olarak yaşanan ahlaksızlıkları ve rezaleti olduğu gibi apaçık anlatmasıymış.

Bu romanın yazıldığı 1877 yılında Emile Zola otuz yedi yaşındaymış. 22 yaşına gelene kadar Paris'teki sefaleti birebir yaşamış biri olarak yazdığı romanlardaki ortamı da aslında çok yakından tanıyan bir yazar olduğunu söyleyebiliriz. 1862'de bir yayınevinde çalışmaya başlayarak yoksulluklarla dolu hayatından kurtulan Zola'nın ilk hikayeleri 1864 yılında basılmış. Ayrıca Le Figaro gazetesine makaleler yazarak da adını duyurmaya başlamış. 1867 yılında ise kısa sürede tanınmasını sağlayan Therese Raquin adlı eseriyle klasikler dünyasına girme yolunda ilk adımını atmış.

Ne varsa doğruyu söylediği için dokuz köyden kovulanlarda var galiba! Çok keyifli bir anlatımla bizlere aktarılan bu cesur klasiği henüz okumadıysanız okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum.

Faremin Halısı :) - Den Cafe - Fesleğen Çıkmazı

Üç gündür evde tek başımaydım. Cuma günü sabaha karşı İso'cum geldi. Aslında sessizce yatakta yanıma sokulmayı planlıyordu ama (anahtarı üstünde bırakmamayı hatırlayıp) kapının kilit mandalını kapalı unuttuğum için zili çalmak zorunda kaldı. Böylece sabahın köründe gelen kocasını kapılarda karşılayan kadın unvanını da almış oldum. :) Şu yazımı hatırlıyor musunuz? İşte İso'cum gelirken bana o mouserug'dan getirmiş. İnanılmaz mutlu oldum görünce. Hâlâ da baktıkça mutlu oluyorum. Uzaktan da çok sevmiştim kendisini ama yakından daha da bir sevdim. Kocamın seçtiği desene de bayıldım. Hem benim de beğendiklerimden (üst sırada baştan ikinci) bir tanesini seçmiş bana. Teşekkürler İso'cum! :) Sabah erkenden mutluluk dansımı yaptıktan sonra İso'cumla birlikte mışıl mışıl uyuduk. Öğlene doğru kalktık ve o işine ben de Müge'yle kahve içmeye gittim.

Müge'yle buluştuğumuzda farkında olmadan nasıl da aylar geçtiğini bir kez daha anladık. Neredeyse Mayıs ayından beri görüşmüyormuşuz meğer. Ne kadar uzun bir süre değil mi? Üstelik aynı yakada ve birbirimize yürüme mesafesinde oturmamıza rağmen. Geçen hafta Gizem'le ve ondan önceki hafta da Ezgi'yle buluştuğumuzda da aynı şeyi konuşmuştuk. buluşmalar arasında aylar geçmesi normal bir şey mi acaba? Hem de sözde hepimizin tam zamanlı çalışanlara göre çok daha fazla zamanı olmasına rağmen! İstanbul şartları mı, hayat şartları mı, tembellik mi olduğuna karar veremedim bunun nedeninin... Ama ne olursa olsun ortada ekstra çaba gerektiren bir durum olduğu kesin! Ve bu çabayı göstermeye de kesinlikle değiyor aslında. Belki de arkadaş buluşmaları için de işimizin, gücümüzün, modumuzun, programımızın en uygun olduğu zamanı beklemeyip, bir saatliğine de olsa görüşme fırsatlarını değerlendirmeliyiz.

Neyse, işte biz de dün öyle yaptık ve daha uzatmamaya karar verip Nişantaşı'nda buluştuk. Önce Cafe de Paris'in yanına ve Starbucks ile Cafe Nero'nun karşısına açılan Zamane Kahve'sini denemeyi düşünüyorduk. Adı ve diğerlerinin arasındaki bizden biri duruşu hoşuma gitmişti doğrusu! Ama dışarıdaki masalar dolu olduğundan ve içerisi de tam bir pastane ortamı olduğundan dolayı oturmaktan vazgeçtik. Bunun yerine Mim Kemal Öke Caddesi'ne döner dönmez karşımıza çıkan Den Cafe'yi tercih ettik. Kapuçino ve limonatalarının tatlarını ve sunumlarını beğendiğim bu şirin kafenin ortamı da ferah ve sıcaktı. Vitrinde görünen tatlıları da çok leziz görünüyordu, ama bu kez onları denemedik. Birçok yiyecek çeşidi olmasına rağmen tatlı ve kahve için gidilmeye daha uygun bir yer olduğunu düşündüm. Çalışanlarının güleryüzlülüğü, ilgisi ve ortamın temizliği de diğer artılar olarak söylenebilir. Sonuçta Nişantaşı'nda küçük bir mola için Den'e gidebilirsiniz. Buranın işletmesini yapan grubun aynı zamanda Milli Reasürans Çarşısı içinde yıllardır hizmet veren Corridor'u da işleten grup olduğunu da hatırlatayım. Dolayısıyla burası da uzun ömürlü bir yer olabilir gibi geldi bana.

Eve gelip biraz dinlendim. ("Domuz gibiyim, bana bir şey olmaz" derken burnum falan akmaya başlayınca "Eyvah, domuz gribi mi oldum acaba!" diye panik içindeyim bu aralar. İki gündür inanılmaz bir halsizlik, hafif burun akıntısı, sabahları boğazda yanma gibi belirtiler mevcut. Bu bizim bildiğimiz grip sanırım, ama hayırlısı diyelim. Bayramda ayakta olabileyim diye spora falan da gitmiyorum. Yoksa ben dişe diş yöntemimle ya yatağa serilene ya da kendisini püskürtene kadar üstüne gitmeye devam ederdim ya neyse! O da gördü bu pasif halimi, üstüme üstüme geliyor kerata! Bayramdan sonra hesaplaşacağız onunla!) Neyse, uzattım yine galiba...

Akşam için tiyatro biletimiz vardı. İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun Şişli Cevahir sahnesindeki Fesleğen Çıkmazı adlı oyuna gittik. Bu sezon Devlet Tiyatrolarının sahnelediği pek çok yeni oyundan bir tanesiydi Fesleğen Çıkmazı. Ve en merak ettiğimdi. Ama neden bilmem bir şeylerin eksik olduğunu düşündüm. Konu güzel, oyunculuklar güzel (neredeyse en büyük role sahip olan ve Olcay Hanım karakterini canlandıran Funda Eskioğlu'nun oyunculuğunu çok doğal bulmadığımı belirteyim), kostümler güzel (dekor değil!) ama bir şeyler eksik işte. Oyun İkinci Dünya Savaşı sırasında geçiyor ve Mübadele ile Girit'ten Türkiye'ye göç etmek zorunda kalan Rum Türklerinden bir aileyi konu ediyor. Oyunda bununla ilgili yaşanan sıkıntılar anlatılırken bir yandan da aile içi sorunlar anlatılmaya çalışılmış. Ufak bir aşk hikayesi de sıkıştırılmak istenmiş. Bazı şeyler havada kalmış (örneğin, ailenin Yusuf'un bir işler çevirdiğini düşündüğünü görüyoruz, ama bunun ne olduğunu bir daha hiç göremiyoruz, çünkü Yusuf'u bile bir daha hiç göremiyoruz). Belki de toplam 1 saat 20 dakikalık tek perde bir oyun içinde birçok şey bir arada verildiği için böyle bir durumla karşı karşıya kalmış olabiliriz. Oyunun temposu doğal olarak ağır ve kasvetli bir havada ilerliyor. Ancak bu eleştirilecek bir nokta değil. Konuya ve karakterlerin içinde bulundukları ruh durumuna bakacak olursak zaten öyle olması gerektiğini görüyoruz. Sonuç olarak izlenebilir bir oyun, ama büyük beklentilerle gitmemenizi öneririm.

Şimdi ise sırada Devlet Tiyatrolarının görmek istediğim üç oyunu daha var. Birincisi Kod Adı Kongo , ikincisi Vahşet Tanrısı ve diğeri ise Töre. Ama ilk üç dört sıranın ortasında izleme takıntım olduğu için artık ne zamana uygun bir yer bulurum bilinmez. Ama takipteyim! Bence siz de beni takip etmeye devam etmelisiniz! :)