BSSD, Viaport ve Real

Geçenlerde spor merkezinden bir arkadaşımla Cafe Zone'da yemek yediğimizden bahsetmiştim. İşte o gece o arkadaşımdan henüz keşfetmediğim ve aslında burnumuzun dibinde olan iki tane alışveriş noktası olduğunu da öğrenmiştim. Bunlardan biri BSSD/Designers On Sale adıyla markalarının sezon sonu ürünlerini Fulya'da açtığı mağazasında satışa sunan Beymen'in sezon sonu mağazası, diğeri ise Selenium Twins'in altında açılan ve Fulya'nın tek hipermarketi diye reklamları yapılan, ama bir türlü deneme fırsatı bulamadığım Real marketti.

Bu Cumartesi İso'cuma takım elbise bakma bahanesiyle bize yürüme mesafesinde olan bu iki mağazayı da gezme fırsatı bulduk. Önce BSSD'den bahsedeyim. Burası Beymen, Boyner, Boyner Evde, NetWork, Divarese, Hugo Boss, Max Mara, Marina Rinaldi, Furla ve Beymen tarafından ithal edilen daha birçok ünlü markanın ürünlerini indirimli fiyatlara alabileceğiniz bir yer. Ama tabi burada "Yaşasın abiye ürünlerde %50 indirim varmış!" diye ilgili standa koşup, 12,000 TL'cik fiyatı olan bir elbisenin 6,000'e düştüğünü görüp, %50 indirime hakkıyla sevinemediğiniz durumlar da olabiliyor. (Herhalde hayatım boyunca bir elbise için 6,000 TL vermem diye düşünüyorum. Hayatım boyunca giyeceğim bir elbise olsa bile düşünürdüm hatta! :) ) Elbette, müşteri kitleleri olmadığım için onları suçlayacak değilim. Ayrıca çok mantıklı indirimler yakalamanın da mümkün olduğunu söyleyeyim. Özellikle ayın son günü (ya da bazen son hafta sonunda)... çünkü bu dönemlerde yüzde 50 üzerinden yüzde 50 indirim oluyor ve bu hafta sonu olduğu gibi buna yüzde 20'lik de bir Turkcell indirimi eklenince 1,300 TL'lik bir Hugo Boss takımı 300 TL gibi makul bir fiyata alabiliyorsunuz. Biz alabildik mi? Hayır! Çünkü seçenekler çok sınırlı. Örneğin İso'cumun bedeninde yalnızca dört takım vardı ve aradığı renklerden uzak takımlardı. Ben spor ayakkabılara baktım, ama kendi ayak numarama göre bir ayakkabı bulamadım, ama bilgi vermek amacıyla Adidas spor ayakkabıların 75 TL civarında olduğunu söyleyeyim. Beymen erkek gömlekler 60 TL ve Network/Fabrika gibi markaların gömlekleri ise 40 TL civarında. Yine beni çok ilgilendirmemesine rağmen kadınlar arasında ilgilenenler olabileceğini bildiğim için söylüyorum: bir tasarımcının orijinal fiyatı 1,000 TL olan bir ayakkabı modelini 250'ye alabilirsiniz. Yakınlarda oturuyorsanız gitmeye görmeye değer bir yer olabilir. Şahsen ben spor ürünler ve Boyner Evde reyonları için arada bir dolanmaya giderim diye düşünüyorum. Aşağıda mağazadan bir görüntüyü bulabilirsiniz: (Resmi ntvmsnbc.com'dan aldım)









Neyse, buradan elimiz boş çıkıp, dönüş yolunda Real'e girdik. Yürüyerek geldiğimiz için amacımız sadece keşif gezisi yapmaktı, ama dayanamayıp bir şeyler aldık. Buradaki Real'in genişliği, son derece bol ürün çeşidi, inanılmaz albenili sebze-meyve, ekmek, balık, peynir ve et reyonları, güleryüzlü ve ilgili çalışanlarıyla bir numara bir market olduğunu söyleyebilirim. Biz bayıldığımız bir şarabı çok uygun bir fiyata görünce birkaç şişe almaya karar verdik. Hatta ben hızımı alamayıp Pazar günü yine gidip birkaç şişe daha stokladım. 30 Ağustos olduğu için market içinde çalan Kenan Doğulu'dan "Dağ başını duman almış" marşı eşliğinde alışverişimi yapıp eve döndüm. Hafta sonu yapacağınız büyük alışverişleriniz için burayı kesinlikle öneririm. Bizim için yakınlık açısından avantaj Migros'ta olmasına rağmen Real, Migros'un yerini alabilir gibi görünüyor. Hatta o balık reyonuyla bu aralar pek keyifsiz olan Balık Pazarı'nın da yerini alabilir!

Önceki Cumartesi de her yerde "Viaport 1. yaş gününü kutluyor!" ilanlarını görüp, İso'cumu oraya gitmeye ikna etmiştim. Hatta Ongun ve Dido'yu da alıp, düştük Kurtköy yollarına. O kadar outlet fanatiği modumdaydım ki ellerimiz kollarımız dolu, bir sürü ucuz ve güzel şey bulacağımız ümidiyle sabırsızlanarak oraya gittim. Hatta gece 12'ye kadar açık olduğunu öğrenince bir sevinç çığlığı bile attım! (Resmi buradan aldım)













Nereden bilebilirdim boşa çığlık attığımı! Evet, koskocaman bir alışveriş merkezi, açık havada dolaşmak çok keyifli, mini lunaparkı var, birçok marka var, ama malesef bir outlet'ten en büyük beklentinizi burada bulamıyorsunuz: ucuz ürünler! Yani her yerde olan sezon sonu indirimleri burada da var. Ama Metrocity yerine Viaport'a gitmek için bir neden olmalı diye düşünüyorum. Viaport'u gezerken oraya kadar boşa gitmiş olduğumuzu fark ettim. Arada bir gördüğümüz gerçekten ucuz ürünler de herhalde 10 yıl öncesinin modasını yansıtan, ucube ürünlerdi. Hiç bayılmadım! Büyük ihtimalle bir daha da gitmem diye düşünüyorum. "Neyse, Köfteci Ramiz'i denemiş olduk" diye içimi rahatlatabilmek isterdim ama onun için de Kurtköy'e gitmeme gerek yoktu galiba. Zira artık adım başı Köfteci Ramiz görmek mümkün! Bizim için o Cumartesi Viaport'a gitmenin en keyifli yanı, dönüşte Ongun ve Dido'nun keyifli balkonunda geçirdiğimiz saatler oldu. Kısacası, merak ediyorsanız gidin ve görün, ama "orada bir outlet var uzakta" diye düşünmeyin. Orada bir outlet yok! Sıradan, ama geniş bir alana yayılmış bir AVM var. Bilginize...

Zafer Bayramımız Kutlu Olsun!


















Geçen seneki 30 Ağustos yazımın aynısıyla ve en sevdiğim Atatürk resimlerinden biriyle Sevgili Sevgi'nin Fener Alayı'na katıldığımı gururla bildiririm. Bu yazıyı okuyup da Fener Alayı mimine katılmak isteyen herkes özel davetlimdir! :) Fener Alayımız büyüsün, şanımız yürüsün diyor ve sözü araştırmacı yazar Prof.İlknur GÜNTÜRKÜN KALIPÇI'ya bırakıyorum:

"Bugün bizi "ayağa kalkmayacak kadar destekle ama yere düşmeyecek kadar köstekle" politikası uygulamaya çalışan tüm ülkelere, iç ve dış düşmanlarımıza karşı en güzel cevabı ne zaman vereceğiz biliyor musunuz? Atatürk'ü anmayı bırakıp, anlamaya başladığımız zaman. Onu yakamızda taşıdığımız kadar fikir ve eylemlerimizde de taşıyabildiğimiz zaman. Onu özlediğimiz kadar özümsediğimiz zaman. Onunla yarışan, ama onu aşmış yeni Mustafa Kemalleri yetiştirebildiğimiz zaman...Yeni ATATÜRK’ler yetişiyor ve gelmekte!"

Sonsuza dek de yetişmeye devam edecek! Çünkü bu öyle bir zihniyet ki sonsuza dek geçerliliğini koruyacak kadar çağdaş, insancıl ve adil!

Hayatını Türkiye ve Atatürk araştırmalarına adamış, gerçek bir Kemalist olan Belçikalı Daniel Dumoulin'in dostlarına yolladığı 2008 yılbaşı tebrik kartlarına yazdığı mesajı hatırlıyor musunuz?

"Türkiye, Atatürk’ü Allah’a borçlusun, geri kalan her şeyi de Atatürk’e.."

Kimseye borçlu kalmak istemeyiz, değil mi?

30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun!

Ve hep birlikte yüzlercesini daha coşkuyla ve aydınlık bir Türkiye'de kutlamak dileğiyle...

Artık İstanbul'da İki LÖSEV Var!!

Duyduk duymadık demeyin!! LÖSEV (Lösemili Çocuklar Vakfı), İstanbul’daki 2. şubesini Anadolu Yakası'nda açtı.

Avrupa Yakası'nda 4 yıldır yürüttükleri başarılı çalışmalarımızı aynı güç ve heyecanla artık Anadolu Yakasına da taşıyan LÖSEV'in yeni şubesine destek olmak isteyenler için iletişim bilgileri aşağıdadır.


Adres: Göztepe Mh. Bağdat Cd. Yenisey Apt.No: 253/A Kadıköy (Göztepe Parkı Karşısı, Köfteci Zeynel’in üst katı)
Tel: 0 216 359 85 85

Ayrıca hatırlatma niyetiyle bir kez daha belirteyim: LÖSEV'e bağış için ortak hesap numarası 0660’dır. Tüm bankalardan havale ücreti ödemeden 1 YTL bile bağışlayabilirsiniz. Ramazan ayı boyunca gıda kolisi bağışı da yapabilirsiniz. Unutmayın ki bağışlarınız hayat verecektir.

2 Takıntı

Bu aralar takıntı haline dönüştürdüğüm iki oyundan bahsedeyim sizlere.

Aslında birincisi oyun değil, bir yarışma: Kelime Oyunu. Hafta içi her akşam Kanal 1'de saat 20:15 gibi yayınlanıyor. Yazlıktayken annemin "İmge tam sana göre bir yarışma, sen kesin harf bile almadan hepsini bilirsin soruların" diye beni gaza getirmesi sayesinde izlemeye başladım. O ana kadar harf satın almanın ne olduğu hakkında ya da İhsan Varol'un arada bir devreye girerek kopartan yorumları hakkında herhangi bir fikrim yoktu. Ama artık tae-bo çıkışında bile ilk bir buçuk yarışmacıdan sonrasını yakalamak için bisiklete ya da cross aletine koşuyorum. İzledikçe hem "Vay be, ben orada olsam bütün puanları silip süpürürdüm" diye olduğum yerden ahkam kesiyorum hem de çok gülüyorum. Nasıl mı? Örneğin, o gün sorunlardan biri şuydu: "Bulmacalarda cevabı 'Ti' olan soru nedir?" Cevap da bildiğiniz üzere "boru sesi." Yarışmacı da doğru cevabı verdi zaten, ama İhsan Varol'un sonrasında yaptığı yoruma bayıldım: "Hiç ti diye ses çıkaran bir boru gördünüz mü, efendim? Bunu kim bulduysa kendisine ebat ebat boru götürmek istiyorum. Bakalım ti sesini çıkarabilecek mi?" :) İzlemelisiniz!

İkincisi ise tuhaf hırslarımdan biri olarak baş gösteren Bubble Spinner adlı oyun. Dün Facebook'ta bizim gelin hanımın ( :) ) oynadığını gördüm, baktım tüm zamanların rekoru olarak 6,000, haftalık rekor olarak da 1,500 seviyelerinde listelerde adı geçiyor. "Neymiş bu oyun, bir bakalım, gerekirse düelloya davet ederim Dido'yu" diye düşünerek başladım oynamaya. Ama ne düellosu?! Şimdiye kadarki rekorum maksimum 500 oldu. O da yalnızca bir kez.. Genelde 100-150 arasında takılıp kalıyorum. Feci hırs yaptım! En azından 1000'i görene kadar bana rahat uyku yok artık! (30 yaşımı geçtim, ama doğru konularda hırs yapmayı hâlâ öğrenemedim ya neyse!) İso gün boyunca aradığında oyunun o tuhaf müziğini arka planda duyarak evde yine garip bir şeyler olduğunu sezmişti. Gece yatmadan önce "Neymiş şu takıldığın oyun, göster bakalım!" diye havalı havalı bilgisayarın başına oturdu. Hatta oyunu görür görmez "Bu zaten sana göre bir oyun değil ki belli!! Senin elinin ayarı yoktur! Kıh kıh kıh.." diye benle dalga geçerek gevrek gevrek güldü. Gece 2'de zorla bilgisayarın başından kaldırırken rekoru 250'ydi ve uyumadan önce ağzından çıkan son cümle de "Bir el daha oynasam kesin 1000 yapardım! İyi gittiğimi görüp kıskandın, oynatmadın işte!" oldu. :)


















(Resmi buradan aldım.)

Şimdi takıntı haline gelen bu iki merakımın sönmesini bekliyorum. Bilmem daha önce bahsetmiş miydim? Benim takıntılarım gerçekten takıntı haline gelirler ve söndükleri zaman da genellikle sonsuza dek sönerler. Kelime Oyunu'nu bilemem, ama Buble Spinner 'da 1,000 puan yapabilmek için zaten en fazla Pazartesi'ye kadar zamanım var. Ondan sonra yeni bir roman çevirmeye başlayacağım ve 16 yaşında şizofren bir çocukla birlikte New York metrosunda dolaşmaya çıkacağım. Bütün arızalar beni mi buluyor ne?! :)

Cafe Zone

Uzun zamandır denemek istediğim, ama bir türlü fırsat bulamadığım Cafe Zone'a nihayet geçen hafta Çarşamba günü gidebildim. Cafe Zone'un sağlıklı ve leziz yemeklerini ve bir Nişantaşı mekanı olarak oldukça makul fiyatlarını duymuştum. Gerçekten de bu duyduğum yorumların hepsine katılıyorum. Ayrıca buna ek olarak burası masaların yanından kaldırımlarda yürüyen insanların geçtiği ve yanınıza arabaların park ettiği (benim de protesto ettiğim) Nişantaşı cafelerinden daha avantajlı bir yerde. Top Shop'un hemen karşısındaki ara sokakta Valikonağı'nın üstündeki ilk değil, hemen arkasındaki ikinci mekan Cafe Zone. Aslında dar bir ara sokakta olmanıza ve hemen yakınınızdan yol geçmesine rağmen kendinizi etrafı ağaççıklarla çevrilmiş küçücük bir bahçenin içinde oturuyormuş gibi hissediyorsunuz.

Buraya yakın iş yerlerinde çalışanların öğle yemeği için de tercih ettikleri Cafe Zone, yürüme mesafesindeki konumuyla bizim için de çok ideal bir yemek mekanı oldu. Bu seferki "biz" İso'cum ve benden ibaret olan biz değil ama... Essporto arkadaşlarımdan biriyle gittik Zone'a ve bir süredir sporda da görüşemeyen iki dişi (!) olarak sohbetin yoğunluğunu az çok tahmin edebilirsiniz. Hatta bir ara sohbetimizin yoğunluğu anlık gelişmeler, son dakika bağlantıları ve flaş haberlerle doruk noktasına ulaştı. Gerçi bugün yaptığımız konuşma sonrasında her şeyin biraz daha sütliman olduğunu öğrenmiş bulunuyorum, ama bugün de haberleşemeseydik bir arkadaşımı daha yaban ellere göndermiş olabileceğimden şüphelenmeye başlayacaktım! :)













Keyifli sohbet eşliğinde ben şarap, peynir tabağı, ızgara sebze tabağı söyledim. Izgara sebzenin ufak tefek bir oyalanma tabağı olduğunu düşünmüştüm, ama altındaki lavaş ve üzerindeki peyniri ile başlı başına doyurucu ve lezzetli bir tabaktı. Peynir tabağı da çok başarılıydı. Hatta House Cafe ile birlikte favori peynir tabaklarım arasına girdi diyebilirim. Balkan köftesinden son derece memnun kalan arkadaşım, o gün şaraba eşlik etmek yerine diyet kola içmeyi tercih ettiği için ben de kadeh Yakutlarım ile geceyi geçirdim. Bu arada fiyatlar hakkında bir fikir sahibi olmanız için bir şişe Yakut'un fiyatının da 45 TL olduğunu hemen belirteyim. Yazının başında da dediğim gibi hem Nişantaşı cafelerine hem de diğer birçok yere göre oldukça hesaplı bir yer burası... Menüsünde mevsime göre birtakım değişiklikler yapan ve organik ürünler kullanmayı tercih eden bu keyifli cafe hakkında daha detaylı bilgi almak için buraya da bakabilirsiniz.

Afiyet olsun...

Adres: Kuyumcu İrfan Sok. No: 11 Nişantaşı
Telefon: 0212 296 65 90-91

Bir Koruncuğa da Ben El Vermek İstiyorum Diyorsanız...

Bayrama daha çok var, ama Koruncuklar şimdiden aklınızda olsun istedim.

Yaratıcı Blog Ödülleri Mimi

Nymphea , Zeynep , Lisya , Bahar Karları , Dışavurum ve Biraz Şöyle Biraz Böyle beni mimlemiş. O yüzden ilk olarak buradan onlara teşekkürlerimi gönderiyorum.

1. Ödülün logosunu bloguna eklemek.
2. Ödülü aldığın kişinin linkini, ödülle ilgili yazına yazmak.
3. Sevdiğin 7 şeyi listelemek.
4. Sevdiğin 7 blogu listelemek.
5. Ödülü göndereceğin bloglara mesaj bırakmak gerekiyormuş


İlk iki maddeyi gerçekleştirdiğimize göre gelelim sevdiğim 7 şeye... Yedi biraz az olmuş sanki, ama ne yapalım artık! Başlıyorum:

1) Kendim! (Bayılıyorum kendime, yalan mı söyleyeyim yani! Her halimle seviyorum kendimi uleeeenn! :) Zaten bencil olarak bilinirim ve bencil ile egoistin aynı anlama gelmediğine dair şöyle bir açıklama duyduktan sonra bencil olmaktan hoşlanır da oldum: bencil 'ben'merkezci olan kişi; egoist ise ego-merkezli davranan kişi oluyormuş. Egomun oldukça normal seviyelerde olduğunu çevremdekiler bilirler. O açıdan bir arızam yok, çok şükür ki. Bencilliğimi de arıza olarak görmüyorum ve kendisinden son derece memnunum.)

2) Ailem (evet, farkındayım, içinde bir sürü insan var bu kategorinin, ama dua edin ki "sülalem" demedim! Ya sülaleme bayılıyor olsaydım, o zaman n'olurdu düşünebiliyor musunuz? Burada en azından kocam ve çekirdek ailemle durumu abartmamış sayılıyorum!)

3) Kitaplar (şimdilik işin okumak ve çevirmek kısmı beni ilgilendiriyor, ileride yazmak da ilgilendirsin isterim.)

4) Blogum (Neredeyse günlük yaşamımın bir parçası haline geldi. Hatta "Vay be, bunu bloga mutlaka yazmalıyım!" diye ilginç bir şeyi heyecanla bir yerlere not edişim ve karşılığında İso'cumun "Vay be, yine gündemi değiştireceksin anlaşılan!" diye benimle dalga geçişi aramızda yaşanan klasik bir olay haline gelmiştir.

5) Seyahat (yurtiçi-yurtdışı, dinlenmek, eğlenmek, keşif, macera, her ne için olursa olsun yeni bir yerlere gitmenin heyecanı! Buradan yetkililere sesleniyorum: İsterseniz size harika gezi yazıları yazabilir, keşfedilmedik yerler keşfeder, muhteşem bilgilerle dönerbilirim. Maaş falan da istemiyorum. Yeter ki beni dünyanın her köşesine gönderin. Bir gün Iguaçu Şelaleleri'nden, diğer bir gün Tac Mahal'den, bir gün Montmartre'den, bir gün Kazablanka'dan, bir gün Afrika'da safari yaparken, bir gün Maldivler'de bembeyaz kumsalların tadını çıkarırken, başka bir gün Norveç Fiyortlarının arasından ya da Como Gölü'nden, bir gün Universal Studios'tan, bir gün Büyük Kanyon'dan, bir gün Göcek'ten bir gün Mardin'den sizlere seslenebilsem dünyanın en mutlu kadını olabilirdim herhalde! Listem elbette daha bitmedi, ama bir şekilde kendimi durdurmam gerektiğine karar verdim.)

6) Spor (En çok açık havada yürüyüş yapmayı sevmeme rağmen spor salonunda yapılan sporun daha verimli olduğuna inanıyorum. Ayrıca düzenli olarak spor salonuna gitmekten sıkılanlardan da değilim. Orada yapılan sporu ve stüdyo derslerini de seviyorum. Spor sonrasında buhar banyosu keyfi yapmaya ya da yalnızca duş aldıktan sonraki o dinçlik hissine bayılıyorum.)

7)Yaz mevsimi (Kesinlikle güneş enerjisiyle çalışan bir insan olduğum için yaz mevsimine bayılıyorum. Güney illerinde yaşıyor olsaydık, ilkbaharı da ekleyebilirdim, ama İstanbul'da kesinlikle yaz mevsimi beni kesebilir! Hatta bu seneki yazın beni hiç kesmediğini belirtmek isterim. Seneye adam gibi bir yaz istiyorum mümkünse! Bu arada kış depresyonu diye bir şey gerçekten varmış. Adına seasonal affective disorder (mevsime bağlı psikolojik bozukluk diyebiliriz) deniyormuş. Bunu öğrendiğimde nasıl sevindim anlatamam. Çünkü özellikle bu sene sürekli kapalı ve yağışlı geçen kış mevsimi sonrasında hafiften tırlatmak üzereydim! Demek normalmişim! Bu depresyonu atlatmak için de Mart ayında güneş görebileceğiniz bir yerlere kaçmanız öneriliyormuş. "Anne, Mart ayında bir iki haftalığına size kaçabilirim, ona göre!" :) )


Al işte, yedi madde bitti bile! Daha bir sürü şey var sevdiğim. Yeme, içme, etkinlikler, dost sohbetleri, doğa ve hayvanlar, yaratıcı zeka örneği çalışmalar, takdir edilesi kişiler, imgelemelerim... Neyse, bu blogu takip edenler az çok onları da biliyorlardır zaten.

Gelelim 4. ve 5. maddelere. Yedi blog seçmem gerekiyor, ama bu kez yapmayacağım. İki nedeni var: Birincisi gerçekten de İzlediğim Bloglar listesinde yer alan blogların hepsini beğendiğim için oraya eklemiş olmam ve hepsini takip etmem. Elbette bazıları daha fazla ilgimi çekiyor, ama hepsini beğeniyorum. Dolayısıyla ödülüm onlara gidiyor. İkinci neden ise tık tık diye ilgili blogun kapısını çalarak "sana bir ödül verdim, haberin olsun" demekten pek de hoşlanmıyorum galiba. Beğendiğimi söylemekle ilgili bir problemim asla yok (buradan beğendiğim birçok şeyi açıkça yazmışımdır), hatta eminim o mesajı alan kişinin hoşuna da gider böyle bir durum (benim gitti şahsen) ama yine de ufak da olsa bir zorlama ve emrivaki durumu söz konusuymuş gibi geliyor.

Yani mim dalgaları yine olsun, iyi, hoş, ama hepimiz fiks format halinde şu üstteki logoyu koymayalım, aynı beş maddeyi yazmayalım, sadece sorulan soruyu cevaplayıp, yazımızın içinde de seçtiğimiz birkaç kişiye gönderme yapıp, bitirelim o dalgayı diye düşünüyorum. Yaratıcı Blog Ödülü'nün bile yaratıcılığımıza el atması biraz sinirime dokunmuyor değil! Ama siz bana bakmayın. İzlediğim Bloglar, ödülüm size! Cevaplarınızı yazmaya başlayabilirsiniz.

Goran Bregovic 17 Ağustos'ta Buradaydı... Ya Siz Neredeydiniz?

17 Ağustos Pazartesi akşamı Harbiye Açıkhava'da Goran Bregovic konserindeydik ve ortama muhteşem bir enerji yayan Goran Bregovic konserlerini kesinlikle çok özlemişiz. Özlemişiz diyorum, çünkü artık bizim için neredeyse bir ritüel haline gelen Goran Bregovic konserlerine iki yıldır ara vermiştik. Dördüncü kez gittiğimiz konseri oldukça deneysel bir çalışmaydı ve "Kalbim Hoşgörüye Açık" temalı konser bizim hoşgörülü kalplerimize ne yazık ki hiç uymamıştı!! Tamam, kabul ediyorum, her sene fiks menü sunan restoranlar gibi aynı şarkı repertuarıyla çıkmak da bir sanatçı için çok anlamlı olmayabilir. Ama bu tarz konserlerde belli başlı hit olmuş ve insanları coşturan eski parçalara da mutlaka yer verilmeli diye düşünüyorum. Neyse, ilk üç konserden aşırı keyif alan ben ve İso'cum, dördüncü konsere Ongun'u da sürüklemiştik ki eğlenmek yerine fazlasıyla bunalarak, hatta adeta kös kös evimize dönmüştük. Dido, o sırada Ankara'da olduğu için şanslıydı. Konser mağduru olmamıştı! (Konserle ilgili ekşi sözlük yorumlarına bakmak için "26 Temmuz 2006 Goran Bregovic Konseri" yazarak arama yapabilirsiniz. Bana hak vereceksiniz!)












Peki, bunu neden anlatıyorum? Çünkü bu fiyaskodan sonra kendimize gelmemiz iki yıl sürdü. İlk yıl Goran'a hâlâ sinirli olduğum için klasik İmge protestosu yaptım ve gitmeyi reddettim. İkinci yıl İso'nun "gitsek mi?" diye bana pas atarkenki şüpheli bakışları benim "bilmem ki" derkenki şüpheli dudak büzme mimiğimle karşılaştı. Sonra da ikimiz de bir daha bu konuyu açmadık. Demek hâlâ hazır değildik!

Ama bu sene Açıkhava programında Best of Goran Bregovic konserini görür görmez kıpırdanmaya başladık. Ardından Ongun ve Dido'yu da kıpırdattık. :) Ve gitmeye karar verdik. Gerçi konser tanıtımında "sanatçının son albüm çalışması Alkohol'den parçalar da yer alacak" diye belirtilmişti, ama "Alkohol adlı bir albümden çıkan parçalar ne kadar bunalım ve anlaşılmaz olabilir ki?" diye düşünerek kararımızı değiştirmedik.

İyi ki de değiştirmemişiz! Yine klasik bir Goran Bregovic konseri yaşadık. Orkestrası biraz küçülmüş olsa da (hatta neredeyse üçte bire inmişti) performansında herhangi bir eksilme yoktu. Ongun, "kriz Goran'ı da vurmuş" yorumu yaptı, ama benim teorim biraz daha farklı: Bence adamcağız baktı ki Düğün&Cenaze Orkestrası ile yaptığı fiks format konser dışında Türkiye'de iş yapamayacak, o zaman en azından orkestranın toparlayabildiğim birkaç elemanını yanımda getireyim diye düşünüyor olabilir. Hatta belki de artık yalnızca İstanbul'da verdiği konserlerde buluşuyordur Düğün&Cenaze Orkestrası'yla! :)













Neyse, biz Mesecina, So Nevo Si, Hop Hop, ve Alkohol adlı yeni albümünün bilmediğimiz güzel şarkılarıyla coştuk. Geleneksel kıyafetleri içindeki kadın vokallerden birinin o güzel, dokunaklı sesinden Ederlezi'yi dinledik. Dido'nun "şu oğlanı eve götürebilsek keşke" yorumu yaptığı Goran'la birlikte en önde oturarak davul çalan ve şarkıların çoğunu o güzel sesiyle söyleyen Alen Ademovic'e bayıldık. (Ama o çocuk bana Ogi'yi hatırlattığı için aynı zamanda içim de bir hoş olmadı değil. Ogi ve Goran ikilisi olabilecek en optimal kombinasyondu diye düşünüyorum. Bu konuyu magazinsel boyutuyla yeniden ele alacağım.) 17 Ağustos depreminde hayatını kaybedenlerin anısına söyledikleri Ausencia'da mest olduk. In the Death Car, Maki Maki, Kalasnikof derken yine hiç ara verilmeden 2,5 saatin nasıl geçtiğini anlayamadık.

Valla ben seviyorum bu adamı ve orkestrasını. Eski şarkılarından hâlâ sıkılmadım, yenilerini de çok beğendim. (Alkohol albümü alınacak, diye hemen not düşüyorum buraya) O yüzden hepsine helal olsun diyor ve teşekkürlerimi yolluyorum.

Şimdi gelelim İmgeleme'nin konserle ilgili magazinsel görüşlerine. Goran Bregovic'in 60 yaşına merdiven dayadığına inanmak çok zor. Yaşlanmamayı başarabilen bu karizmatik adamın sırrını öğrenmek isterdim doğrusu. Belki de işin sırrı yaptığı müziktedir. Şarkılarından yayılan enerji bizi bile başka bir şeylere dönüştürebildiğine göre yaratıcısında mucizeler yaratmasına da şaşırmamak gerekir. Bir de Nükhet Duru'nun Timur Selçuk'u orkestra yönetirken seksi bulduğunu hatırladım. Timur Selçuk'u bilemem ama Goran'ın oturduğu yerden orkestrasıyla iletişim kurmak adına yaptığı el hareketlerinin gerçekten de hep çok seksi olduğunu düşünmüşümdür. Ayrıca beyaz kıyafetiyle otururken erkeksi bir tavırla oynaması da bence kesinlikle çok hoş görünüyor.

Ama gelelim asıl içimdeki ukteye (bkz. yanda duruyor kendisi). Benim için Goran Bregovic konserlerinde izlemekten en keyif aldığım kişilerden biri olan Ogi Radivojevic galiba artık orkestrada yer almıyor. Muhteşem sesi (gerçi onun yerine geçen Alen Ademovic de hiç fena değil, ama bence Ogi başkaydı), davul çalışı, tavırları, Goran'la aşık atışması yaparcasına karşılıklı hareketleri, bakışları, gülüşü ve duruşuyla orkestranın ve sahnenin en kilit adamıydı diye düşünüyorum. Ve seksi olmak için hiçbir şey yapması gerekmeyen, çünkü yalnızca varlığıyla bile kesinlikle seksi olan yandaki resimdeki bu muhteşem canlının bu sahnede olmaması bende bir eksiklik hissi yarattı. Aaah aahh!! Nerde benim daş gibi, kaya gibi Ogi'm, nerde Alen oğlan! :)

Kendimi daha fazla bu konuya kaptırmadan yazımı sonlandırıyorum. Zaten yeterince kaptırmışım. Yazının uzunluğundan Goran ve orkestrasını ne kadar özlediğim belli oluyordur. Son olarak kendisine buradan seslenmek isterim: Seni her sene bekliyoruz, Goran Bregovic! Alen yine kalabilir, ama seneye Ogi'yi de yanında getirir misin lütfen?!

Sinekli Bakkal

Artık fırsat buldukça daha önce okumadığım Türk ve dünya klasiklerine ağırlık verme kararını aldım ve Sinekli Bakkal'la da bu kararımı uygulamaya geçirdim. İlk olarak The Clown and His Daughter adıyla 1935 yılında İngiltere'de yayınlanan Halide Edip Adıvar'ın bu müthiş romanını kesinlikle okumalısınız.

II. Abdülhamit döneminde Sinekli Bakkal mahallesinde geçen bu klasik eserin karakterlerine bayılacaksınız. Hızlı bir değişimin yaşandığı dönem şartları çerçevesinde Doğu-Batı çatışması ve tutuculuğun ve hoşgörünün sınırları romanın ana karakteri Rabia ekseninde işleniyor. Hafız Rabia'nın son derece katı ve tutucu olan mahalle imamı dedesi ve annesi Emine ile mesafeli ilişkisi ve bunun karşılığında Mevlevi Vehbi Dede'ye duyduğu yakınlık oldukça manidar. Babası Kız Tevfik'ten yana kullandığı seçimi, onun arkasında dik ve onurlu duruşunu koruması dikkat çekici. Kendi ayakları üzerinde duran, mahallenin en zorlu kabadayılarını bile dize getiren bu güçlü kadının kendisine eş olarak Peregrini'yi seçmesi ve onu Osman yapması hoşgörüsünün sınırlarını da ortaya koyan bir durum. Osman ile birlikte kurduğu ortak yaşamda da sınırlar ve bu sınırları kimin belirlediği çok belli: tabloların ve piyanonun yeri, Batılı tarzda dekore edilen alanların mahallelinin görebileceği yerler olmamasına gösterilen özen, yer yatağı gibi. Rabia'nın dönemin çağdaş eğitim almış olan doktorlarına ve onların sundukları tedavilere karşı savunduğu geleneksel bakış açısı... Ama her şeye rağmen Peregrini'yi, Tevfik'i, Vehbi Dede'yi, çingene Penbe'yi, cüce Rakım'ı kapsayan ortak bir yaşam kurma tercihi ve bunu gerçekleştirebilecek ölçüde bir hoşgörü ve yeniliğe açıklık...

Kitabın son sözünü yazan Selim İleri'nin dediği gibi: Doğu ve Batı çatışması Sinekli Bakkal'da sanat ve kültür aracılığıyla yatışır, dinginliğe kavuşur. Yaşamın ütopyasında da öyle değil mi, öyle olmayacak mı?

Şerefe!!! Bize!

Evet, yine bir kutlama zamanı!!!

Her zamankinden farklı, daha özel bir sofra hazırlamak için bir nedenim var bugün... Daha özel bir şarabı soğutmak, sofraya ve salona mumlar koymak için bir nedenim var. Her zamanki ekmek ve ekmek sepeti de olmaz; illa ki özel bir şeyler olmalı. Evde olmama rağmen lens takmak, ev giysilerimi çıkarmak ve birazcık da süslenmek için bir nedenim var. Kocama tatlı süprizler hazırlamak için bir nedenim var.

Çünkü bugün çooook özel bir gün!! Değil mi İso'cum?

O yüzden evlilik yıldönümümüzü kutluyorum!! Gerçi bence evlilik yıldönümü yerine tanışma yıldönümü kutlanmalı, ama çıkıntılık yapmış olmamak adına bu konuyu pas geçiyor, nice güzel yıldönümlerine diyor ve yavaş yavaş kaçıyorum.

Daha yapmam gereken bir sürü hazırlık var ve artık bilgisayarın başından kalksam iyi olacak! Önce "...sakın geç kalma erken gel, aman geç kalma erken gel..." falan gibi alaturka şarkılar söyleyerek yemeklerle ilgili hazırlıkları yapacağım. Sonra radikal bir geçiş yaparak arka fona bir caz parçası koyup, kırmızı tuvaletimi ve sivri topuklu ayakkabılarımı giyecek, kırmızı rujumu sürüp, piyanoya yaslanacak ve şuh bir edayla elimde tutacağım şampanya kadehiyle İso'cumu bekleyeceğim. :) Hadi bakalım, bana kolay gelsin!

Not: İşin kırmızılarla dolu olan bölümü tamamen uydurmadır. (İso okursa korkup da eve gelmeyebilir diye not düşmek istedim.) Ama yazarımızın ilk bölümde mırıldandığı alaturka şarkıda bir mesaj vermek istediğini de gözden kaçırmamak gerekir.

Tatil Dönüşü Sendromu

Evet, Migros alışverişimi yapıp, bavulları boşaltıp, çamaşırları yıkayıp, akşam için yemeğimi yapıp, ortalığı biraz daha makul bir hale getirip, biriken yüzlerce maili temizleyip yanınıza geldim. Yayınlanan yazılarım sizi kandırmış olabilir, ama aslında bir haftadır yoktum. Onlar planlanan yazılarımdı. Ben tatildeyken blogger'ın da tatil yapmasına gerek yok diye düşündüm. :)

Mersin'de yazlıktaydık. Her şey o kadar aynı ki oralarda.. Hayat hiç değişmiyor sanki.. O tatlı rehavet içindeki akışına devam ediyor.. O yüzden fotoğraf yok, yazı yok, yeni bir şey yok! Her şey buradaki gibi. Ya da buradaki.. Bir de buradaki gibi.. :) Mersin'e her gidişimde olduğu gibi bu kez de aynı şeyi hissettim: "Lütfen bazı şeyler hiç değişmesin!"

Ama neden sesimde o coşkulu tatil dönüşü tonu yok? Merak ettiniz değil mi? Anlarsınız siz benim şevkli, coşkulu, mutlu, sinirli, vs olup olmadığımı. Ve öyle dolu dolu 9 gün tatil yapıp gelmiş gibi değilim değil mi? Aynen öyle. Çünkü bu sene yaz mevsimini yaşadığımızdan bile emin değilim!! O kadar ki Mersin'de bile iliklerime kadar ısınmayı beklerken sahilde oturduğumuz nargile kafe'de üşütüp, ertesi günü annemin kaynattığı nane limonlarla geçirdim. (Gerçi her gidişimde orada böyle bir vukuatım olur. Okula gitmemek için tebeşir yutan çocuklar gibi ben de "anne yanında hasta olmanın" tadını çıkarmak için orada üşütüyorum galiba. :) ) Havaya bağlı olarak deniz genellikle dalgalıydı. Durgun olduğunda bile o en güzel halinde değildi. Güzel olduğunda açılamıyorduk, çünkü açıklara hakim olan "the others" vardı.

Onların sınırını ihlal edersek, zehirli silahlarıyla bizleri kızartabilirler diye uslu uslu kıyıya yakın yerlerde yüzmek zorunda kaldık. Bizler nasıl yazı yaşamadığımıza şaşırıyorsak, denizanaları da şaşırıp Eylül sonu geleceklerine şimdiden gelmeye karar vermişler! Açıklarda bir sürü denizanası vardı. Oralara yüzmedik, ama denizanası lafını duyar duymaz deniz bisikletiyle keşfe çıktık. İso ve ben sürdük, annem ve babam da ellerinde çubuklarla arkaya bindiler. Son ana kadar kendi denizinde denizanası olamayacağına inanan annemin onlarla ilk karşılaşmasında yaşadığı hayal kırıklığı ve bozgunun yüzüne yansıdığı anı görmeliydiniz. Olayı feci kişisel aldı ve hatta kendine yapılmış bir saygısızlık olarak kabul etti. :) Denizanalarından dolayı geçen senelerden farklı olarak bu sene yat gezisine de gidemedik, çünkü oradaki koyların da denizanası dolu olduğunu öğrendik.

Sonra benim diş kontrolüm için Adana'ya gittiğimizde İso'cumun da vücudundaki yaklaşık üç yüz tane bene rağmen güneşe çıkmasının hiç de doğru bir şey olmadığını bir kez de doktor ağzından duymuş olduk! Hatta kısa bir süre içinde onlara bir el atılmasına ve gözlerimizin üzerlerinden ayrılmamasına karar verildi.

Ama elimizde olmayan bu tip şeyler dışında her şey yolundaydı diyebilirim. Benim için tatilin en güzel yanı annemle babamı görmek, deniz kıyısında olmak, Mersin güneşinde kıvamlandırılmış koca bir kavanoz şeftali ve böğürtlen reçelini İstanbul'a getirmek, oradaki sahaflardan ve annemden aldığım kitaplar sonrasında elimdeki bekleyenlerle birlikte okunacak kitaplarımın yığıldığını görmek (bkz. aşağıdaki resimde önde duran kitaplar; galiba bir süre kitap almamalıyım!), günlerimi gamsız ve tasasız geçirebilmek oldu. En kötü yanı ise her zamanki gibi dönüştü!















Bu arada unutmadan söyleyeyim, birileri tatile gidiyorum dediğinde karşılığında söyleyeceğiniz "Vay be, biz hâlâ izin alamadık!" ya da "Amma çok geziyorsunuz!" ya da "Gidin bakalım, biz İstanbul'u bekleriz nasılsa!!" ya da "Kaçıncı oldu bu, nereden buluyorsunuz bu kadar zamanı/parayı (ki bu en densizi oluyor!)?" gibi ifadeler karşınızdakine güzel bir tatil geçirmesi dileğinizi sunmak için kullanabileceğiniz ifadeler değillerdir. Hatta bunlar genellikle kendinize saklamanızın daha iyi olacağı cümleciklerdir! Arkadaşınıza, eşinize, dostunuza iyi bir tatil dilemek için sadece "İyi tatiller!" ya da "Güle güle gidin dönün" ya da "İyi yolculuklar! Bol bol eğlenin, dinlenin,vs." gibi cümle kalıplarını kullanabilirsiniz. Bu semantik iyiliğimi de unutmayın... :)

Daldan Dala - İmgeleme Önerileri

Evet, her telden tavsiyeler bölümüyle karşınızdayım.

Kolyekolik'in tavsiyesiyle sivilcelere ve sivilce lekelerine çare olarak sizlere de önerebileceğim bir ürün buldum. Body Shop'ın çay ağacı serisinden Leke Stiği. Yanda gördüğünüz 2,5 mililitrelik bu sihirli değneği sivilcenin üzerine sürüyorsunuz, ertesi gün sivilcenizi göremiyorsunuz! Yani çok başarılı bir ürün. Çay ağacı serisinin tamamının cildin sağlıklı ve yağsız olmasını sağladığını belirtir, diğer ürün çeşitleri için de buraya tıklamanızı öneririm.

İkinci tavsiyem kocamın çok severek kullandığı ve benim de sayesinde alıştığım Rebul Lavanda kolonyası sayesinde tanıştığımız Rebul Lavanda Duş Jeli. Neden kolonya sayesinde tanıştık? Çünkü internet üzerinden verdiğimiz bir siparişin yanında hediye olarak gönderildi kendisi. Web sitesinde ürünü göremiyorum. Lavanda kolonyasının üstündeki etiketin aynısından olan turuncu renkli bir jel ve kokusu mükemmel. Bulamazsanız, yeni çıkardıkları lavanta renkli spa serisindeki duş jelinin de denenebileceğini ve aynı güzellikte olabileceğini düşünüyorum. Yani önsezilerime güvenenler, onu da alabilirler.

Kozmetikten yiyeceklere geçelim. Yaz kış tüketmekten vazgeçemediğimiz dondurmaya... Carte D'or Selectionserisindeki çeşitlerin birçoğuna bayılmamıza rağmen genellikle evde bulundurmamaya çalışıyoruz, çünkü alınan kutunun ömrü bir gün oluyor. Zaten artık bir sonraki aşamamız Beyaz'ın Hüsmen Ağa karakteri gibi Trabzon ekmeğine sandviç yapmak falan olacak bu gidişle! Neyse, sade dondurmadan bir şey olmaz diye kendimizi kandırarak evde Carte D'or Klasik serisinden Kaymaklı dondurmayı bulunduruyoruz. Üzerindeki 'Taze Sütten' ibaresi diğer dondurmalara karşı biraz şüpheyle bakmama neden olsa da ("hımm, bunlar bayat sütten yapılanlar olmalı!") bu çeşidinin ağzımda bıraktığı lezzete bayılıyorum. Henüz denememiş olanlara hemen koşup en yakın bakkaldan/marketten bir Carte D'or Kaymaklı (yandaki kutu) almalarını öneriyorum. Kaşıklarken bana da teşekkürleriniz yollamayı unutmayın. Onlar olumlu enerji olarak gelir, neredeysem beni bulur ve sarmalarlar. :)

Son olarak giyim kuşam konusunda bir haberim olacak. Nişantaşı'nda City's AVM'nin Akkavak kapısından çıkıp, sola doğru biraz yürüyünce Zeki Triko'nun mağazasını görürsünüz. Onun yanında da Park Bravo vardır. İşte o Park Bravo artık bir outlet mağazası olmuş. Park Bravo ve Nine West ürünlerinin outleti olan mağazada 5-10 TL arası bluzlar, 15-25 TL arası elbiseler ve 29-59 TL arası ayakkabılar bulunuyor. Büyük beklentilerle gitmeyin, çünkü 36-38 beden giysiler ve ayakkabıların çeşitleri az, ama yolunuz düştükçe uğrayıp didiklemenizi öneririm. Aklınızda olmayan bir şeyi bile çok uygun fiyatlara görüp alabilirsiniz. Örneğin, ben parmak arası terlik bakmak için girdim, ama bahçıvan model kot pantolon alıp çıktım. :)

Her telden tavsiyeler bölümümüz bu günlük sona erdi. Hiç de fena olmadı ama, değil mi? Sizlere iyi denemeler...

Suskunlar

Bir süredir yine başka bir dünyadaydım. Puslu Kıtalar Atlası'nı okurken de aynı şeyi hissetmiştim. Tamamen başka bir dünyaya daldığım hissini... Şimdi ise musiki aşkının konu edildiği Suskunlar'ın dünyasından geliyorum. Yani kokusuyla ve dokusuyla eski İstanbul sokaklarından, Mevlevi dedelerin yanından, Cüce Efendi'nin, Yedikule Kahini'nin, tabip Rafael'in, Muhteşem Neyzen Bâtın Hazretleri ve oğlu Zahir'in ve daha pek çoklarının dünyasından, kısacası masalsı diyarlardan geliyorum.

Ve yazarın bir kez daha çok severek okuduğum bu kitabı hakkında yazacak bir şey bulamıyorum. Bu romanın da o kadar değişik, kendine has ve sihirli bir havası var ki ancak onun dünyasına girip o havayı soluyunca tadına varılabilir diye düşünüyorum. Yazarın o ağır ve eskiye ait üslubunun ne kadar ustalıklı bir biçimde kullanıldığını ve anlattığı dünyaya ne kadar yakıştığını görmek gerek. Romanın içindeki birtakım karakterlerde ve hikayelerde yazarın felsefe geçmişinin izlerine rastlamak gerek. Romanı hiç dağıtmadan ortaya attığı onlarca karakteri uzanıp dokunabilecekmiş gibi bir gerçeklikle anlatışına tanıklık etmek gerek. Tasvir edilen mekanları adeta görmek gerek. Ama yalnızca görme duyusunu kullarak değil, tüm duyuları kullanarak görmenin, imgelemenin tadını çıkarmak gerek.

Neyse, ben artık susuyorum.
Belki de susmak, gerçeği anlatmanın tek yoludur.

Keyifli okumalar...

Hayata YENİden Bakın! :)

Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun (TAPDK) alkollü içecek reklamlarını düzenleyen son tebliğine göre bu reklamlarda yiyecek, bölge ya da benzeri destekleyici yan ürün ve materyallerin kullanılmasına kısıtlamalar getirildiğini duymuşsunuzdur. Yani buna göre rakı reklamında kavun, balık ve beyaz peynir kullanılması yasak!!

Ama Mey İçki'nin bu tuhaf uygulamayı aşmak için kullandığı reklam ilanları gerçekten de görülmeye değer. Çok zekice! Kimin fikriyse beynine sağlık!

Sağlığınıza! :)