Eski Datça

Eski Datça bol fotoğraf ve az yazıyla anlatılası bir yer bence. Fotoğraflar her şeyi anlatacak çünkü. Taş evler, taş sokaklar, hepsi birbirinden zevkli cafeler, dükkanlar, evler ve elbette kapılarıyla adeta Türkiye'nin St. Paul de Vence'i ya da Eze'i gibi geldi bana. Burada yıl boyu yaşayan bazı dükkan sahipleri olduğunu duyunca imrenmedim değil doğrusu. Datça'nın merkezine 10 dakikadan kısa bir sürede ulaşabilmek ve bu huzurun, bu estetik dokunun içinde olmak paha biçilmez olmalı.  


Datça ile özdeşleşmiş en ünlü isim de hiç şüphesiz ki Can Yücel. "Ne harika bir yer burası, nereden buldun bu Datça'yı?" diye soranlara "Elimle koymuş gibi buldum" diyen Can Yücel'in yaşadığı evin sadece kapısını görebileceğinizi bilerek gitmenizde yarar var. Çünkü bu eve müze muamelesi yapılsa da aslında hâlâ aile tarafından kullanılan özel bir mülk. Sadece şairin ölüm yıldönümü olan 12 Ağustos günlerinde ve bazı özel etkinlikler için halka açıldığı günler olabiliyormuş. Can Yücel adına bir sokak da bulunuyor Eski Datça'da. Zaten bunlar olmasa bile Can Yücel'in izleri bir kır kahvesinde, bir ağaç altında, bir restoran girişinde, bir dükkanın duvarlarında, kısacası Datça'nın güzelliğiyle büyülendiğiniz pek çok noktada karşınıza çıkıyor. Datça'nın bu değer bilen ve hakkıyla anan halini de çok sevdim o yüzden. Mekanın Datça olsun Can Yücel.    


Sırada alışveriş var. Burada El Sanatları Sokağı adında el emeği dekoratif ürünlerin, magnet ve çeşitli hediyelik eşyaların satıldığı tezgahların kurulduğu şirin bir sokak bulunuyor. Günlük ağacının yuvarlak, dikenli kozalakları ve dantellerle yapılan, düş kapanı benzeri sallantılı süsler favorim oldu.   


Tasarım takıların, seramik objelerin ve diğer dekoratif ya da giyim eşyalarının satıldığı dükkanların olduğu ana caddede ise gördüğüm her şeye bayıldım diyebilirim. Atelye Eski Datça'nın takılarına ve badem magnetlerine mutlaka göz atın derim. Mavi Baykuş ve Nevo Datça da aklımda kalan yerlerden oldu.  


Eski Datça'nın her yerini hakkıyla gezip, üstüne bir de kahve ya da bir akşamüstü içkisi molası vermeniz yaklaşık iki saatinizi alacaktır. Bu küçücük, ama son derece şirin ve kimlikli yeri umarım bozmadan koruyabiliriz. Ne varsa 'eski'de var artık daha çok geçerli ne de olsa. 'Yeni' ile anılanın içi boş, zevksiz ve kimliksiz olduğu dönemlerdeyiz - ki umarım bu durum da değişir de 'yeni'den korkmamaya başlarız. 

Bu arada aklıma gelmişken neden Japonya'da sakura zamanını görme hayalleri kuruyoruz da Datça'da ya da Kaş'ın Çukurbağ Köyü'nde badem çiçekleri açtığı zaman birkaç günlüğüne buralara kaçmıyoruz ki? Kendime kızdıklarım ve fırsat bulursak yapalım listelerine bunu da not düşeyim gitmeden o zaman. 

Kısacık Bir Datça Molası

Blog tembeli bir kadın oldum ben bu yaz burada. Bir yandan daha içime döndüğüm, bir yandan da neredeyse şehirdekinden çok sosyalleştiğim; bazen spor dolu günler, bazen reçel yapmaya doyamadığım günler geçirdiğim; kah yoğurtlu, meyveli, sebzeli, kah her gün rakı sofralı haftalar yaşadığım karma bir yaz dönemi geçiriyorum. Genel olarak çok mutluyum. Sosyal medyayı çok az kullanıyorum (Instagram hariç), haberlere bakmıyorum (müfredat haberleri hariç, çünkü onu görmemeyi başaramıyorum!), canım oturup uzun uzun yazı yazmak istemiyor. Kaş'la ilgili yorumlarımı da muhtemelen şehre dönünce yazarım diye düşünüyorum. Her kafadan bir ses çıkan Kaş'la ilgili de yazılacaklar birikti. Mekanlar, plajlar, insan profili, turizmin kalitesi gibi konulara yarı yerli tadında yorumlar yapmak istiyorum, ama önce Datça

Datça, yıllardır çok merak ettiğim ve fırsat bulup da gidemediğim yerlerden biriydi. İsocum'un da bayramla birleştirerek uzunca kaldığı geçtiğimiz haftalarda üç günlük bir Datça kaçamağı yapalım dedik. İlk gidişimiz olduğu için  iki gece merkezde, bir  gece de Palamutbükü'nde kalma planı yaptık. Datça aşığı dostlarımızdan ve Internet üzerinden aldığım tavsiyelerle hazırladığım gezi planına 4 Eylül Pazartesi günü başladık. Merkezde Beyaz Konak Evleri apartta kaldık. Merkezi konumu ve 1+1 ev büyüklüğünde olması nedeniyle bizi tatmin etse de kesinlikle bir renovasyondan geçmesi gerekiyor. Bir boya-badana, gürültülü çalışan buzdolabına çözüm, yıkanmaktan sertleşen havluların değişmesi durumunda on numara bir yer olabilir hatta. Neyse. Bizim için amaç akşam rakı-balık mekanlarına yakın olmaktı zaten. İçeride geçireceğimiz süre çok az olduğu için konaklamaya harcayacağımız tutarın da az olmasını istedim her zamanki gibi. Balkonumuzdan limanın göründüğü kadarı yandaki fotoğrafta. 

İlk gün bavulları attığımız gibi kendimizi merkeze en yakın koylardan biri olan Kargı Koyu'na attık. Beş saat yolculuğun üstüne hafif serin ve tertemiz deniz ilaç gibi geldi bünyeye. Koyun en başındaki Mandalya Restoran adlı salaş tesiste şezlong olmasa da masa bulabildiğimiz için oradan denize girdik. Maalesef Datça'nın cennet koylarında da çöp durumu hiç iç açıcı değil. İnsanımız cennet diye geldiği yerleri cehenneme çevirip, arkasına bakmadan gitme konusunda bir dünya markası olma olunda ilerliyor! Taşların üstüne atılan çöpleri görüyor musunuz en sağdaki fotoğrafta?


Buradan akşamüstüne doğru çıkıp Eski Datça'yı gezdik ama onu bir sonraki yazıda ayrıca anlatacağım. Şimdi Datça Merkez'le ilgili genel izlenimlerim ve burada yemek için seçtiğimiz restoranlarda sıra. Tabi bir de bal-badem-zeytinyağı alışverişi için. ;)

Öncelikle Datça'nın merkezinin beni çok hayal kırıklığına uğrattığını söylemem gerekiyor. Yapılaşma çığrından çıkmış, Marmaris olma yolunda ilerleyen bir Datça görüntüsü var Kumluk plajı ve limanın üstüne doğru yayılmış. Her dükkanın, kafenin, restoranın bir ruhu, havası, estetiği olduğunu söyleyemeyeceğim. Deniz kıyısında fenerlerin altına yerleştirdikleri tahta masalarıyla nefis rakı-balık sefası yapabileceğiniz yerlerin arasında bile volkanlar patlatarak doğumgünü kutlayan cafe koymuşlar mesela! Bunun halay eşliğinde volkanlarla kutlama yapanını da Turunç'ta görmüştüm en son! Olacak iş mi yahu o huzurun içinde? Bu açılardan bakınca Kaş'ın merkezinin çok butik, zevkli ve betonlaşmaya ve kitsch olmaya karşı nispeten (!) korunabilmiş bulduğumu söyleyeyim. Hatta tamamı Eski Datça tadında geldi bana. Datça'nın merkezinde fotoğraf çekmemişiz, o derece yani. 

Ana cadde üzerinde doğal ürünler satan yerler -ve muhtemelen denk gelemediğimiz ama methini çok duyduğumuz Datça Pazarı- şehir merkezinin en güzel şeyleri olabilir. Doğal ürünler satan pek çok yer var. Biz burayı tercih ettik. Datça'dan illaki badem, zeytinyağı, kekik/çam balı almalısınız. Burada ayrıca bu ürünlerle yapılan, parabensiz nefis el kremleri, Bebek badem ezmesiyle yarışan badem ezmeleri, keçiboynuzu pekmezi gibi ürünler de bulabilirsiniz. Kısacası kendinizi kaybetmek serbest! Olmadı web sayfasında kendinizi kaybedin, kargoyla Türkiye'nin her yerine göndersinler. ;)

Gelelim akşam yemeklerine... 

İlk akşam için mezelerinin efsane olduğunu duyduğumuz Fevzi'nin Yeri'nde yer ayırtmıştık. Foursquare notuna falan da inanmayıp ısrarla gitmek istediğim bu mekan bende feci bir hayal kırıklığı yarattı diyebilirim. Bir kere yediğimiz hiçbir şeyin lezzeti aklımızda yer etmedi. Tatlı servis elemanı, nar ağaçlarının altına atılmış şirin tahta masalar, eksantrik isimleri olan Ege otları ve mezeler falan bir yere kadar. Bana lezzet lazım, fiyat-kalite dengesi lazım. Avuç içi kadar gelen özelliksiz tabaklara eşek yüküyle para ödetmek bana ekonominin ve turizmin yerlerde süründüğü şu dönemde büyük saygısızlık gibi geldi. Popüler olduğu için bir yerlerin gereksiz şekilde övülüp durmasından gına gelmedi mi hepinize? İstanbul'da o primi verdiğin yerde önünde ya muhteşem bir Boğaz manzarası ya da dev bir kalkan ızgara duruyor olur hani. ;) O yüzden bence dikkatli olun bu mekanla ilgili. Dev bir fiyasko bana göre. Asla değmez. 


İkinci akşam ise 5 Eylül Salı akşamı mehtaba karşı masamızı Dutdibi'nde ayırtmıştık. Fevzi'den sonra buraya gelirken kredi kartı limitlerini falan kontrol ederek geldik diyebilirim. ;) Kesin deniz kıyısındaki meşhur birkaç balıkçıdan birinde çok daha fazlasını ödeyeceğimizi düşünüyorduk. Neyse ki korktuğumuz gibi olmadı. Son derece lezzetli mezelerle birlikte kocaman bir deniz çuprası ve küçük rakı için gayet olabilecek bir rakam ödedik. Üstelik servis hızlı ve ilgiliydi, yediğimiz her şey de çok lezzetli ve tazeydi. En güzeli de Dolunay'a karşı en ön sırada yerimizi almış olmaktı.  Kesinlikle tavsiye ediyorum. 


Sırada önce Eski Datça, sonra da Datça'nın harika koyları var. Asıl kaçırılmaması gereken bölümler onlar bana göre. Ama elbette Datça 101'i tamamlamadan da o bölüme geçemezdik değil mi? ;)

İyi haftalar!

Sputnik Sevgilim ve Rotasız Seyyah

Benim için yaz demek sabahları kitap, akşamları dizi demek.
Dizi olarak geldiğimden bu yana Sense8'i bitirdim ve yoğun ısrarlar sonucu Fi'yi izlemeye başlayıp üstelik bayılarak da yarıladım. Son haftalarda okuduğum kitaplara gelince, onlar da aşağıda. 

İlki çok sevdiğim Haruki Murakami'nin Sputnik Sevgilim romanı. Bu kez sonlara doğru fazla koptum sanırım. Yani klasik sonları, hatta sonları olmayan kitaplar yazdığını biliyorum Murakami'nin ve o ucu açık bitişleri de seviyorum ama burada, o kendini bulma kayboluşu içinde konsantrasyonumu bozan başka bir şeyler vardı sanki. Yani kısacası kısa bir roman olduğu için daha ne olduğunu anlayamadan bitiverdi, ama uzun olsa belki bayılamayabilirdim kendisine. Belki de artık çok bariz Murakami temaları görmekten sıkılmış olabilir miyim? Olamam herhalde ya, olmayayım yani.  Ama şu kuyu hikayesi bile "ben bu kitabı okumuş muydum acaba" hissine yol açtı diyebilirim. 


Aslında üç kişiyi birbirine bağlayan bir aşk hikayesi dense de bence en çok Sumire'nin kendini bulma yolculuğu olan bu romandan sevdiğim birkaç alıntıyı paylaşayım:


* Her konuda böyledir; en faydalı bilgi, deneyimleyerek ve bedelini ödeyerek edindiğindir. Kitaplardan edindiklerin değil. 

* "Ben olsam o pası vermezdim" diyeceğim tarzda pasları gördükçe başımı sağa sola sallayıp iç çektim. İnsanın hiç tanımadığı birinin hatasını eleştirmesi çok kolay bir şeydi ve de kendini iyi hissettiriyordu. 


İkinci okuduğum kitap ise bana göre günümüzün ilham verici hikayelerinden biri: Rotasız Seyyah. Uzun zamandır aynı adlı sosyal medya hesaplarından takip ettiğim Mehmet Genç'in yol hikayelerinden oluşan kitabı. Gezmeyi sevmek başka Rotasız Seyyah gibi bir gezgin olmak başka bir şey. Her ne kadar severek takip etsem de hangi yaşta olursam olayım sırt çantalı, böcekli-akrepli, aylarca yollarda olunan, hostellerde, kimi zaman bir yerli kabilesinin saman çatılı kulübesinin tahta zemininde uyuyarak geceler geçirilen geziler hiçbir zaman benlik olmadı tahmin edersiniz. O kadar maceracı değilim ve olamam. Ama o gezilerden inanılmaz lezzetler ve deneyimler elde edileceğini tahmin edebiliyorum. O yüzden Mehmet Genç'in hikayelerini ilgiyle okudum. Bana bir film karakteri gibi fantastik, ilginç ve keyifli geliyor yaptıkları.     


Ayrıca işin maddiyat tarafıyla değil deneyim ve keyif tarafıyla ilgilenen biri olduğu çok belli olsa da bence günümüzün azim ve başarı örneklerinden de biri olduğunu düşünüyorum. Sponsor bulana kadar verdiği uğraşlar, takipçilerinden gelen maddi desteklerle yaptıkları, hatta kendi gezi deneyimleri dışında bunları gittiği yerlerde iyiliğe dönüştürmesi gerçekten takdir edilesi bir yaşam sürdüğünü gösteriyor. Her şeyden önemlisi de samimi olduğu anlaşılıyor. Bence bu dönemde böylesini bulmak en zoru. Helal olsun ve yolu açık olsun. 

Şu an Kırgızistan'da 7134 metrelik Lenin Zirvesi'ne tırmanmak için dağlarda meydan okuduğunu biliyor ve ona buradan bol şans gönderiyorum. Bu dönem gençlerinin böyle ilham verici hikayelere ihtiyacı olduğunu düşünen bir tek ben değilimdir bence. 

Keyifli okumalar. 

Hayvanlardan Tanrılara Sapiens

Sonunda okudum! Çıktığı zamanlarda almıştım ama öyle raftan karşılıklı bakışıyorduk birbirimizle. Hem herkesin elinde bir furya gibi gördüğüm için sanırım çekiciliğini kaybetmişti gözümde, hem de bir roman sever olarak "dur şimdi, bu bilgi küpünü sonra okurum, önce başka hayal dünyalarına dalayım" diye diye ertelemiştim okumayı. Fazla ertelemişim. Tam benim sevdiğim türde bitmek bilmeyen sorulara cevap niteliğinde harika bir inceleme yazmış İsrailli yazar Yuval Noah Harari. Homo Deus: Yarının Kısa Tarihi adlı ikinci kitabı da çıkmış, hemen ekledim alınacaklar listeme.  

Yüz bin yıl önce en az altı farklı insan türü varken şimdi sadece Homo Sapiens varsa, diğerlerine ne oldu ve bize de ne olacak sorusuna yanıt araştırıyor en temelde yazar. Tabi böylesine kapsamlı bir konu yetmiş bin yıl önce gerçekleşen Bilişsel Devrim'i, çok daha yeni olan Tarım ve Sanayi devrimlerini, aile ve kabilelerden birey olmaya giden yolu, bu yolda aidiyetler kazanma ve kolay yönetilme adına belki de zorunlu olarak çıkan dinleri, milliyetleri, hukuku, parayı, kısacası bizleri boyunduruk altına alan ve kendi elimizle oluşturduğumuz hayali düzenleri  de içeren harika bir kaynak yaratıyor. Hem tarihte hem modern dünyada kadın-erkek rolleri, insanın doğa ile ilişkisi ve bilimin geldiği noktaları son derece keyifli bir dille anlatan bu kitabı mutlaka okumalısınız. 


Şahsen ben okurken alıntı manyağı oldum. Altını çizmekten, hangi sayfaların altını çizdiğimi en arka sayfaya not düşmekten helak oldum. Ama tam da öyle bir kitapla karşı karşıyayız, tahmin edersiniz. Burada ise birkaç alıntı paylaşacağım:

* Bilişsel Devrim'den bu yana Sapiens böyle bir günlük ikilikle yaşıyor. Bir tarafta nehirlerin, aslanların ve ağaçların nesnel gerçekliği; öte yanda tanrıların, milletlerin ve şirketlerin hayali gerçekliği. Zaman geçtikçe hayali gerçeklik daha da güçlendi; öyle ki bugün nehirlerin, aslanların ve ağaçların yaşamı hayali varlıklar olan tanrılar, milletler ve şirketlerin insafına kalmış durumda. 


* Ciddi sayıda insan kültürü eşcinsel ilişkiyi sadece meşru değil aynı zamanda toplumsal olarak da yapıcı görür. "Biyoloji izin verir, kültür engeller," kuraldır. Kültür genellikle sadece doğal olmayan şeyleri yasakladığını ileri sürer ama biyolojik bir perspektiften bakınca her şey doğaldır. Mümkün olan şey, tanım gereği doğaldır. Gerçekten doğal olmayan, doğa yasalarına aykırı bir tavır zaten ayakta kalamaz, bu yüzden de yasaklanmasına gerek yoktur. Hiçbir kültür insanların fotosentez yapmasını, kadınların ışık hızından daha hızlı koşmasını veya negatif yüklü elektronların birbirine doğru çekilmesini yasaklamaya kalkmamıştır. 

* Çoktanrıcılığın içgörüsü dinsel hoşgörüye yol açan bir niteliğe sahiptir. Çoktanrıcılar içkin olarak açık fikirlidir ve "kafirler"le "gavur"lara nadiren saldırır. Tektanrılı dinler, çoktanrılı dinlerden çok daha tutucu ve tebliğcidir. Tektanrılı dinler genelde tek bir Tanrı'nın çağrısına sahip olduklarına inandıkları için diğer dinlere kuşkuyla bakarlar. Son iki bin yılda, tektanrılı dinler kendi ellerini güçlendirmek adına rekabeti şiddetle yok etmeye çalışmışlardır. 

* Ortaçağ Avrupa'sında aristokratlar paralarını aşırı lüks şeylere dikkatsizce harcarken köylüler her kuruşu sayarak tutumlu yaşarlardı. Bugünse durum tam tersine döndü; zenginler kendi yatırımlarına ve varlıklarına dikkat ederek yaşarken, daha az varlıklılar borca girerek hiç ihtiyaçları olmayan arabalar ve televizyonlar alıyorlar.  


* Geçtiğimiz on yıllarda ekolojik dengeyi bozmanın tohumlarını attık ve bunun çok ciddi sonuçları olacak gibi görünüyor. Çılgınca tüketerek insanlığın gelişiminin temellerini tahrip ettiğimizi gösteren pek çok kanıt mevcut... Küresel mutluluğu değerlendirirken sadece üst sınıfların, Avrupalıların veya erkeklerin mutluluğunu dikkate almak yanlıştır; hatta sadece insanların mutluluğunu değerlendirmek de yanlıştır. 

* Tek bir anlamlı tarihsel gelişme vardır. Bugün nihayet mutluluğun sırrının biyokimya sistemimizde olduğunu anladığımıza göre, zamanımızı politika ve sosyal reformlarla, siyasi mücadele ve ideolojilerle ilgilenmekle geçirmeyi bırakıp bizi gerçekten mutlu eden tek şeye odaklanabiliriz: biyokimyamızı manipüle etmek. Eğer beyin kimyamızı anlamak ve uygun tedaviler gerliştirmek için milyarlar harcarsak, insanların her zamankinden daha mutlu olmasını sağlayabiliriz, böylelikle devrimlere de ihtiyacımız kalmaz.     

Okuyun, okutun. Hatta ikinci kitabı büyük bir merakla bekliyorum, çünkü Harari'nin dediğine göre "gereksizler" diye bir tür doğuyormuş artık bizlerden. Yani demesine gerek yok, fazlasıyla görüyoruz insanlığın nereye evrildiğini ama ben geleceğimizi ve varsa alabileceğimiz önlemleri bileyim de ona göre evrileyim diyorum hani. ;)

İyi hafta sonları!

Kaş'ta Nötr Sergisi ve Kedi Kıtlığı

Kaş Kültür Evi'nin etkinlik sayfasında görüp gittiğim Ruhan Akgöz'ün Nötr sergisinden fotoğraflar paylaşmak istedim bugün. 15 Ağustos'a kadar sürecek olan sergideki çalışmaları ben çok beğendim. Bu çalışmalarında mutluluk temalı resimler yapıp adını nötr koymuş sanatçı. Gerçi ben tabloların biraz korku filmi tadında olduğunu düşünmüştüm. Neyse, sanat bu, her göz tarafından farklı yorumlanabilir, değil mi? ;) 


Yukarıda mutluluk saçan tablolar görüyorsunuz örneğin. Soldakinin adı Haziran'da Ölmek Zor, sağdaki ise Hayal. Dalga geçtiğime bakmayın. Sadece mutluluk temasıyla bağdaştıramadım resimleri, yoksa gayet beğendim ifade tarzını. Aşağıda solda ise İçinde, sağda da İvme adlı çalışmaları görebilirsiniz. 


İlk girişte birkaç tane küçük boyutlarda renkli yağlıboya kuru kafalar vardı. O seriyi de çok sevdim doğrusu. Bu arada aşağıdaki kolajda gördüğünüz kedi de Ruhan Akgöz'ün kendi kendisiymiş. 


Bir de benim bu sezonki Pasaklı kedimin yağlıboya tablosunu yapsa keşke. Şu yatışın tablosu yapılmaz mı sorarım size? ;) Her gün evin önünde şekilden şekle girerek öyle bir uyuması var ki eğlencem oldu resmen. Tüyleri ilk geldiğimde çok feciydi. Her gün taraya taraya baya güzelleşti kerata. Ama hala kendinden geçerek uyurken toz toprak, diken ve yaprağa bulanıyor gün içinde. ;) Olsun, akşamları kuaför salonu hazır nasılsa. ;)


Bu sene Kaş sezonunda bizim bahçede azman ve tam bir deli oğlan tadında bir köpeğimiz olduğu için -alt komşular sağ olsun, alıştırmışlar- kedi konusunda ciddi bir kısırlık yaşıyoruz. Yolun karşısında üç yavru kediyi bile en azından orada kaldıkları yerde besleyebilmek bile bir macera! Lokma yan bahçede huzuru bulduğu için bana gelemiyor doğal olarak. Motorlara, kuryelere, sucuya, tüpçüye saldırması, kedilere saldırması, hiç komut almaması, bahçeyi talan edip tüm sulama hortumlarını bile kopartıp atması ve hayvani boyutlarda olması itibariyle huzur bırakmadı bu sezon buralarda. Oysa hayalimde bol kedili ve güzel bahçeli bir Kaş sezonu vardı. Yine de en azından burada ve gittiğim plajlarda yumulduğum kedilerim var. Capone delisinden de bir kurtulabilirsek sahiplendirmeyi başarıp. Kaş gruplarına ilan bıraktım, bahçeli ev için isteyen olursa diye. Alt komşu alıştırmış ve bakıyor olmasa çoktan belediyeyi arayıp barınağa göndereceğim kendisini ama onlarla da sahiplendirelim diye konuştuğumuz için bir şey yapamıyorum tabi. Orijinal köpeksever, sonradan olma kedisever olarak Capone sonrasında köpekseverliğimi bir kez daha sorguladığım günlerdeyim şu an! Sahiplenmek isteyen olursa, bahçede koruma köpeği olarak düşünen varsa -ki onun için ideal bir hayvan- ilanlar ve fotoğrafı ektedir bizim mahallenin delisinin. ;)


Neyse, sergiden bahsediyordum ben değil mi? O zaman kapanışı da yine Ruhan Akgöz'ün mutluluk saçan bir tablosuyla yapayım. Adı Mutlu Son


Vallahi gülmüyorum. Yok yok, yan balkondan geldi o ses. ;))) Ama tablolar gerçekten etkileyici bakın. Yolunuz düşerse bir uğrayın derim. Zaten yaklaşık 25 çalışmanın olduğu minik bir sergi.

Hadi ben de sabah ve akşam denizi arası biraz kitap okuma molası vereyim. 
Görüşürüz!

Son Valsi Bana Sakla ve Swastika Geceleri

Zelda Fitzgerald'ın basılan tek kitabı olan Son Valsi Bana Sakla'yı bitirdim geçtiğimiz günlerde. Edebiyat alanında kocasının gölgesinde kalmasının bir nedeni varmış kadıncağızın, kıh kıh. ;) Ama yine de kendi hayatıyla paralellik gösteren bu hikayede F. Scott Fitzgerald ile çalkantılı evlilikleri, dans tutkusu, yaşadığı yasak aşk konusunda fikir sahibi olabilmek ilgi çekiciydi. 1920'li yılların en gözde entelektüel çiftlerinden biri olarak hayatları başlı başına ilgi çekici olan çiftin hikayelerinde bir de Zelda'nın şizofreni tedavisi gördüğü süreç önemli bir rol oynuyor. Zaten bu kitabı da o tedavisi sırasında kaldığı klinikte altı haftada yazmış Zelda Fitzgerald. Kitap son derece kötü eleştiriler alınca da hevesi kırılmış ve bir daha kitap yazamamış. Yine de o kadar geç bir yaşta baleye tutkuyla sarılması ve adeta tutkusuyla kendini tüketecek ya da unutacak bir aşamaya gelmesi benim Alabama'yı -yani bir bakıma Zelda'yı- yaşamak anlamında başarılı bulmama neden oldu. Süs biberi bir hayat yerine dibe vurma pahasına seçilen tutkulu bir hayat çok daha cesur ve zor ama güzel geliyor gözüme, ondan sanırım. 

"David'in huzursuz halinden nefret ediyordu galiba, onda ne bulduğunu anlayamadığı için kendisinden de nefret ediyordu. Bu karşılıklı duygular ikisinde de aynı mutsuz uzlaşı halini yaratmıştı. Sorun da buydu: Algı ufukları genişledikçe buna uyum sağlamak gerektiğini düşünememiş, istemdışı değişim yerine uzlaşıyı kabul etmişlerdi. Kendilerini kusursuz görüyorlardı, bu kalplerinde değişim yerine şişmeye yol açmıştı."

***

Ondan önce bitirdiğim kitap ise Swastika Geceleri oldu. Encore yayınlarından çıkan Katharine Burdekin romanı aslında feminist distopya örneğiç 1937'de Hitler hayattayken yazılıp uzun süre unutulmuş olsa da 1980'lerde yeniden gündeme gelmiş. Şiddet ve hainliğin erkeklere statü kazandırdığı, kadınların damızlık hayvan statüsünde olduğu Hitler sonrası dünyada herkesin Tanrı niyetine taptığı da tek bir isim vardı: Hitler. Roman 27. yy'da geçiyor, Hristiyanlık neredeyse tükenmiş bir azınlık dini haline gelmiş. Nazi egemenliği tüm Avrupa'da varlığını sürdürürken kadınlar ruhsuz hayvanlar olarak sınıflandırılmış. Tek tip kahverengi bol kıyafetler içinde, saçları kazınmış, işkence görerek yaşatılan kadının güzellik olgusu kaldırılmalı, aşk değil üreme olmalı, çocuklar 18 aylıkken anneden alınıp erkekler tarafından yetiştirilmeli. Kadınla birlikte yaratıcılık, kültür, sanat gibi yaşama dair önemli zenginlikler de yok edilmiş, tüm dünya eril bir savaşçı düzene mahkum olmuştur. Faşizmin gelebileceği tehlikeli boyutlarının, insanın bir süre sonra sorgulamadan kabul ettiği tanrı diktatörlerin çok güzel anlatıldığı bir kitap. DOT bunu oyunlaştırsa diye düşündüm okurken. Olur mu ki?

"Kan soyu gizemli bir konu olmaya devam ettikçe, siz de erkek olamayacaksınız. Siz hala oğlan çocuğusunuz ve şiddetin, gaddarlığın ve fiziksel cesaretin sizi erkek yapacağını sanıyorsunuz. ruhunuz yok, sadece bedenleriniz var. Ancak erkeklerin ruhu olur."

"Dindar birine güvenemezsin. Çıkarların dinle çatışırsa dindar kişi sözünden cayar, sana ihanet eder ve haklı olduğuna inanır."

Keyifli okumalar!

Kaş Günlükleri 2017 #1 : Lezzet Durakları

Kaş sezonunun açılışını bayram haftasında yaptığımızdan söz etmiştim. Bizimle birlikte arkadaşlarımız da aynı dönem oradaydılar. O yüzden ilk haftayı evden çok dışarıda geçirdik diyebilirim. Birlikte gittiğimiz klasik duraklardan Üzüm Kızı berbat, Sardelaki ise yine harikaydı. Üzüm Kızı Kaş'ta beni en çok üzen yerlerden biri diyebilirim. Yıllardır her sezon severek gittiğin bir yerin istikrarlı bir şekilde kötüye gidişine şahit olmak üzücü. Bu sezon bir de Üzüm Kızı Bahçe'yi açmışlar ki kötü servis ve ilgisizlik ve özelliksiz lezzetler konusunda tavan yapmayı yeni mekanla yapalım demişler sanırım. Oysa harika bahçesiyle eskiden çok sevdiğim bir cafe-bardı orası, keşke öyle kalsaydı. Hayal kırıklığı içinde her geçen sezon daha kötüye gidişlerini izlediğim bir yer de Çınarlar Beach. Küçükçakıl'daki en sevdiğim konumda yer almalarına rağmen "işletmecilik nasıl olmaz"ın yanıtı gibiler adeta. Berbat hizmet, geciken ve anlaşılmayan siparişler, sabah akşam aynı köşesinde bira-kahve-cep telefonu-sigaraya boğulmuş umursamaz işletmeciler, mutsuz çalışanlar, ter kokan servis elemanlarıyla bir Kaş markası olmaya adaylar bu yıl. 

Neyse, mutlu anlara ve anılara odaklanalım. Biz bir ay önce New York'ta buluştuğumuz sevgili dostlarla -ve aileleriyle- yine çok keyifli zamanlar geçirdik. Serdar'ın bir saat uğraşıp da güzel bir foto çekme çabasını yok sayarak Ayı Kafası'nı kendime çevirip, şak diye fotoğrafını çekip, Instastories'e koyup, kendi biramı içmeye çalışmam beerstealer unvanı kazanmama da neden oldu bu yaz. Hidayet'te ve Küçükçakıl'da yüzdük, Ayı'da biralarımızı Hideaway'de kokteyllerimizi tokuşturduk, onların Yarımada'daki malikanelerine giderek evcilik oynadık, bir minnak motora iki dev adam nasıl sığar problemini çözdük ;) ve onları yeniden evlerine uğurladık.    



Sonraki hafta yine sevdiğimiz duraklardan bazılarına uğrayalım dedik ve gördük ki Just Coffee kapanmış. Ama neden? Burada neden üçüncü dalga kahveci tutmamış olabilir ki? Bi Lokma'da kahvaltı yine harika ötesiydi. İkinci yerlerini de Kaş pazarının karşısına açıyorlar, biliyor musunuz? Kaş'ta mekan sahipleri kiralarla ilgili daha gerçekçi rakamlara düşmezlerse belki de bir süre sonra kendi yerleri olan bu ikinci mekanda göreceğiz onları sadece. Bi Lokma'nın yerinde başka bir şey olduğunu hayal bile edemiyorum. O köşe o kadar onlarla özdeşleşmiştir benim için, ama  yapacak bir şey de yok sanırım bu vahşi gidişatla ilgili. 

Geçen sene 15 Temmuz 'da her şeyden habersiz bir ocakbaşı-rakı gecesi geçirdiğimiz Müpptela'ya bu kez daha ağız tadıyla gittik. Mekanı neredeyse sahipleri Seda Hanım ve Fatih Bey'le kapatana kadar kalkmak bilmedik bu lezzetli sofradan. Mezeler, fıstıklı ve hellimli sucuk, pastırmalı humus, antrikot ve şaşlık harikaydı. Bir küçük Beylerbeyi Göbek rakısı ve güzel müzikler eşliğinde tattığımız bu yemekler ve keyifli sohbet ile çok güzel bir gece geçirdik. İşini severek ve bilerek yapan insanlar her yerde belli oluyorlar bence. İyi ki varlar!


Bir akşamı da Büyükçakıl'da Memedin Yeri'nde geçirmeye karar verdik. Instagram fotoğrafını görüp soranlar olmuş, o yüzden açıklığa kavuşturayım şu durumu: "hayır, o deniz kenarına atılan iki-üç masa Memedin Yeri'ne ait değil." ;) Memedin Yeri daha içeride, küçük  ve ruhlu, salaş bir mekan. Afili mezeler ve yemekler yok, bildiğiniz birkaç meze, salata, karides güveç, kalamar, tekir tava gibi bildiğiniz birkaç deniz ürünü tabağı, ama yediğiniz her şey çok lezzetli. Ve müzikler de çok rakı eşlikçisi. Çok sevdik. "Kusura bakmayın, önceden söylememiz gerekirdi ama pos arızası var, nakit alalım ödemeyi" kapanışı olmasa daha çok severdik. Ha, Kaş esnafı olmasa, biz de üstüne "kusura bakma canım, yanımızda sadece kart var, bir dahaki gelişte öderiz o zaman" da derdik ama Kaş burası, hatrı var. ;) 


Gelelim Gelos'a. Üç yıldır varmış burası ama bu yıl özellikle birçok kişiden duyar olduğum için kesin denenecekler listemde vardı. İsocum'u 9 Temmuz akşamı gönderdikten sonra kız kıza Dolunay buluşması planı yaptık burada olan Banu ve Deniz'le. Gerçekten o kadar methini duyduğum kadar da varmış. Mezelerin çeşidini ve lezzetini anlatamam. Zaten hepsinden de söyledik sanırım. ;) Ara sıcak olarak da bir beğendili ahtapot bölüştük. Yanında da buz gibi Likya Patara beyaz şarabı eşliğinde leziz bir gece geçirdik bu keyifli terasta. Benim şimdiden ilk üç listeme girdi Gelos. İlk gidişimdi ama son olmayacağından eminim. İsocum gelsin, önce onu götüreceğim tabi ki. Siz de yolunuz düşerse mutlaka uğrayın ve tadına bakın bu güzelliklerin.  


Sezon açılışını böyle obur bir şekilde açtığıma bakmayın. Sağlıklı şeyler de yapıyorum geçen sezondan farklı olarak. Onlardan da serinin ikinci yazısında bahsedeceğim. Harika bir yaz sezonu olsun hepimiz için. 

Kedi ve Yeryüzünde Bir Sürgün

Bayram tatiliyle birlikte Kaş sezonunu açtık bu yıl. İki hafta oldukça yoğun ve keyifli geçti. Dün de İsocum'u İstanbul'a gönderdikten sonra ilk kez bilgisayarın başına geçebildim. Önce buraya gelmeden izlediğimiz Kedi filmini ve okuduğum kitabı yazacağım. Sonra artık yavaş yavaş Kaş Günlükleri serisi başlar. Kedi filmi hâlâ oynuyor mu bilmiyorum, muhtemelen bitmiştir. Ama mutlaka bir fırsatını bulup da izleyin derim. Başrollerinde İstanbul kedilerinden birkaç tanesi yer alıyor. Bu bile izlemek için yeterli sebep sayılmaz mı? Hepsi kendine has birer karakter olan bu kedilerin ve onlarla iletişim halinde olan insanların hayatlarına göz atan, sıcacık bir İstanbul ve kediler belgeseli tadında bu filmi seveceksiniz. Özellikle de bir kediseverseniz. Ve İstanbul'un kaskatı, sıkıcı, beton halinden ve insanlarından sıkıldıysanız içiniz yumuşayacak. Kedilerle iletişim halinde olan, onların üstüne titreyen esnafın, balıkçıların, mahalle sakinlerinin hallerini görmek unutulduğunu sandığınız duyarlılık, hayvanlarla sağlıklı bir etkileşim, yardımseverlik ve maneviyat duygularının hiç ummadığınız yerlerde, şekillerde ve yoğunlukta varlığını sürdürdüğünü görmenizi sağlayarak sizi mutlu edecek. Yani beni etti, sizi de edeceğini umuyorum. Amerika'da tüm zamanların en çok hasılat yapan üçüncü yabancı dil belgeseli olan Kedi'nin yönetmeni Ceyda Torun'u alkışlıyorum.  Kedilerin de hepsinin o pembe burunlarından öpüyorum. İyi ki varlar, iyi ki şehirlerimize güzellik katıyorlar. 

Yeryüzünde Bir Sürgün

Okuduğum son kitap ise Juan Goytisolo'nun çeşitli yazılarının yer aldığı Yeryüzünde Bir Sürgün kitabı. İspanyol yazarın Franco'nun uzun süren faşist diktası döneminde sürgünde geçirdiği yıllar boyunca baskı ve zulüm üzerine yazdığı yazılar ders niteliğinde. Sözde çağdaş medeniyetlerin farklı sömürme türlerine de değinen yazar umudu o kadar tüketmiş ki en sonunda bir zamanlar rüya gibi gelen Franco'nun ölümü gerçekleştiğinde adeta hissizlikle karşılamış olan biteni. Kimliğine ve ülkesine yabancılaşma duygusunu had safhada yaşayan yazarla empati kurabilmek de çok acı. 



Alıntılar

* "Aile kavramı benim için anlamını yitireli yıllar oldu," der yazar; erkenden ölen annesinden çok, İç Savaş'ın, onun kutsal kurtarıcılık iddiasının, zalim kininin, ülkenin bağrını deşip gün ışığına döken ve gençliğinde kendisine bir daha dönmemecesine uzaklaşma isteği veren o talihsiz koşullar bütününün evladı olduğunu" söyler

* "...Milliyetçilerle Kilise arasındaki bağlar sıkılaşmış, askeri ayaklanmanın sorumluları olarak ortaya çıkan kişilerde daha önce bulunmayan bir dinsel yönelim belirmiş, ayaklanmaya "Haçlı Seferi" nitelemesi yakıştırılmıştı. General Franco, dönemin totaliter Avrupası'nda geçerli olan kişiye tapınma yöntemleriyle yüceltilmeye başlandı. 
Bir başka vahim gelişme de daha savaşın başlangıcında koparılan "Gebersin aydınlar!" çığlığının, düşünen kafaya karşı nefretin Milliyetçi kesimde yaygınlaşmasıydı. O nefret pek çok aydının zorunlu ya da gönüllü sürgüne gitmesine, ülkede kültür ve düşüncenin onlarca yıl boyunca kesintiye uğramasına neden olacaktı..."

General Franco upuzun bir can çekişme dönemi sonrasında 1975'te öldüğünde genel resmi yasın arasında olayı şampanyalar patlatarak kutlayanlar da varmış. O sırada ABD'de bulunan Juan Goytisolo'nun bu konuda yaptığı açıklama ise şöyle:

"...Haber benim için de gecikmeli: Bir aşk önerisine, yapıldıktan çok uzun zaman sonra, yapan kişi artık beklemekten bıkıp yaşamını başka birine göre bir hale yola koymuşken evet denmesi gibi bir şey. Gereken çarpıcı etkiyi yaratabilmesi için bundan on beş yıl önce, ben henüz ülkeme olan tutkumu olduğu gibi koruyorken ve toplum yaşamına şimdikinden daha büyük inanç ve coşkuyla katılabilecekken gelmeliydi. 1975'te şair Luis Cernuda'nın dediği gibi "küskün bir İspanyol"um - başka bir şey olamayacağı için İspanyol olan bir İspanyol. Gördüğüm zararın onarılması olanaksız artık; hınçsız, özlemsiz, kendimce yaşayıp gidiyorum..."

Aydınların ve değerli düşünce adamlarının bu hale düşmemeleri için buna neden olan tüm faşist diktatörlerin upuzun yaşamlara değil de mümkünse kıpkısa yaşamlara ve upuzun can çekişme dönemlerine sahip olmalarını dilerim. Olumsuz gibi görünse de insanlık için fevkalade olumlu bir  temennidir bu.

İyi haftalar hepimize. 

New York'ta Son Günümüz - Klasikler ve Alışveriş

Kaç gündür 40 derece sıcakta yürürken 20 Mayıs sabahı otelden ince montlarımızla çıktık. (Ayağım ayaklıktan çıktığı için ben mont altı parmak arası terliklerle devam ediyordum o ayrı ;) ) İlk durak kahvaltı için Friedman's oldu.  Hem otele hem de sonrasında alışveriş turu için uğrayacağımız Macy's'e yakın olduğu için ve Yelp puanına bakarak seçtik ve kahvaltımıza bayıldık. O kadar doyurucu tabaklar geliyor ki hiçbir yerde pancake'e sıra gelmedi, ona üzülüyorum. Tabi Haziran ortasında hâlâ "tüh pancake yiyemedim" diye üzülen bir tek ben kaldım sanırım. Haftaya Kaş'ta görürüm günümü! Neyse, bu yaz tek tutunacak dalım Rihanna, gördüm ki o da yaza hiç hazır değil, kıh kıh. ;)


Son günü alışveriş ve Central Park'ta yayılmaya ayırmıştık ki hava park havası olmadığından Rockefeller Center'ın önü, Grand Central, 5th Avenue, Trump Tower falan gibi klasik turistik durakları gezerek alışveriş yapalım dedik. Trump Tower'ın önü tahmin edebileceğiniz üzere tepeden tırnağa donanımlı polislerle korunuyordu. Ama polislerle selfie falan çektirmek de mümkündü hani, öyle ağır abilik taslamıyorlardı. Biz çektirmedik tabi ki, bizim bir ağırlığımız var zira. ;) 


Rockefeller Center'ın önündeki avluda 23 Haziran'a kadar Jeff Koons'un Seated Ballerina (Oturan Balerin) enstalasyonu görülebilir. Bizde olsa ifade özgürlüğü kapsamında "Batı'nın ahlaksızlığına hayır" diye bıçaklarla delik deşik ederlerdi heykeli ilk günden, çünkü kendisi şişme naylondan yapılmış bir heykel. Dolayısıyla da sert hava koşullarında güvenlik nedeniyle söndürmek zorunda kalıyorlarmış. 


Ve tabi ki Grand Central Terminal binası. İçini de dışını da çok seviyorum buranın, o yüzden tekrar görmek istediklerim arasında yer alıyordu. Dışarıdan çektiğim fotoğrafların birinde Chrysler Binası da göz kırpmış arkadan, o da iyi olmuş.


Neyse, yani kısaca anladınız siz beni: New York 101 tadında gezindik, biraz alışveriş yaptık ve yine ekiple buluşup İsocum'un isteği üzerine stadyum tadında bir Münih bira evinde oturduk ilk durak olarak. Jet-lag çarptı galiba kocacımı bu kez, zira kendisini Amerika'da değil Almanya'da sanıyordu mekan seçimlerinde! ;) Ben de uğraşacak halde değildim doğrusu. Ama döner dönmez ağırlığımı koydum: bundan sonra bir biergarten daha kaldıramayacak durumdayım, istediğin arkadaşınla gidebilirsin, ben de bir winehouse bulup sakin sakin şarabımı yudumlarım, pöf, biradan soğudum yahu! Gerçekten de döndüğümden beri içki detoksundayım. Neredeyse bir ay olacak ve çok ihtiyacım varmış fark ettim ki. Oradan çıktıktan sonra son bir buçuk saatimiz daha olduğunu görünce bizim otelin de yakınındaki YOTEL'in roofunda da bir şişe kapanış şarabı açmaya karar verdik.


Gece çok daha güzel görünüyordur ışıl ışıl ama ben akşamüstü de çok sevdim burayı. Sinema geceleri de oluyormuş hatta öğrendiğime göre. Artık bavulları kapıp JFK havaalanı yollarına düşme zamanı. İstanbul gibi trafiği hesaba katmamız gereken bir şehirdeyiz sonuçta, yolumuz uzun. Gerçi 8 milyonluk nüfusla bu haldelermiş ayol, bir de 18 olsa bizim gibi n'olur kim bilir? Şükredelim halimize, memleketim, çayım, yatağım falan söylemlerine de başlayalım yavaş yavaş. Ne de olsa dönüş yoluna girdik, motivasyon lazım di mi? ;)

Hadi bakalım, benim için seyahat sezonu kapandı gibi görünüyor. Güzel bir yaz ve Kaş sezonu olmasını diliyorum. Yaz hepimize çok iyi gelsin!

Chelsea Market, The High Line, West Village, Soho, Pier A

Ben 19 Mayıs'a, New York'taki ikinci günümüze dönüyorum bugün. Bu kez ilk durağımız Chelsea Market. Bu kapalı pazar alanına bayıldım. Bir sürü yeme-içme yeri ve minik dükkandan oluşan pazarda yok yok. Istakoz dürüm de bulabilirsiniz, Thai yemeği de; Anthropologie mağazası da görebilirsiniz vintage butiği de; tasarım çantalar da alabilirsiniz çeşit çeşit şarap da. Avrupa şehirlerinin meydanlarında kurulan pazarlar tadında, gezmesi çok keyifli bir durak. Mutlaka uğrayın.


Oradan çıktıktan sonra kendimizi The High Line'ın neredeyse başlangıç noktasına atıyoruz. Gökdelenlerin arasına yürüyüş yolu, yeşil alan ve sanat serpiştiren aklı tebrik etmek gerek. Biraz olsun o devasa binaların boğuculuğundan kurtaran bir yer insanı. Çeşitli noktalarından inilen merdivenlerle aşağıya, yani şehre ayak basmak mümkün. Ve aşağıda da bir sürü sanat galerisi bulunuyor. 



The High Line'ın bir ucu da Whitney Museum of American Art. Ayağım iyi olsa gezmeyi planladığımız, ama MOMA ile birlikte bir dahaki sefere gezeriz diyerek bu kez sadece el salladığımız bir müze. Günün geri kalanında Greenwich Village, West Village ve Soho sokaklarında dolaşıp yemek ve kahve molaları veriyor, biraz da mağaza geziyoruz. Bu semtlerde de tuğla evler, değişik ve özel butikler, Avrupa benzeri kafeler, restoranlar bulabilirsiniz. Bu arada gezerken fark ettik ki biz Amerika'da Avrupa'yı arıyoruz ve ondan izler bulduğumuz yerlerini seviyoruz galiba. ;) 

Öğle yemeği molası için Mighty Quinn's Barbeque'yu tercih ettik. Klimalı herhangi bir yer de olabilirdi bana göre, ama kaburga çılgınlığı yaşayan İsocum için burayı bulduk Yelp'ten. Çok başarılı bir yer, haberiniz olsun. Hamburger ve diğer et çeşitleri de harika görünüyordu.  


Akşam yine bizim klasik NYC çetesi bir araya gelecektik. ;) İlk durak olarak Pier 26'daki City Vineyard'a gittik. Ama oturacak yer olmadığı için ve ne yazık ki bende de ayakta duracak hal olmadığı için şansımızı başka bir Pier'de deneyelim dedik. Serdar'ın yalancısıyım ama bana Hugh Jackman'in tam da oralarda, Manhattan manzaralı terası olan bir evde oturduğunu söyledi. Ah! Bir kapısını çalsak mı diye düşündüm, ama zaman yoktu. Zaten çat kapı olmaz öyle, bir dahaki sefere bir ev hediyesi de alıp öyle uğrarım artık. ;)  


Uber'e atlayıp Pier A'e gittik ve Tracy sayesinde Harbor House'da bir masaya atabildik kendimizi. İki saat sonra falan sizi deniz manzaralı açık havaya da alabiliriz dediklerinde masamıza öyle bir yerleşmiştik ki kaldırabilene aşk olsun. Biz burada iyiyiz, birkaç galon daha bira getirirseniz daha iyi olacağız, mealinde bir şeyler söylediğimizi hatırlıyorum en son. Ve gece boyunca karnımız ağrıyana kadar güldüğümüzü. Sonra çıkışta Türk usulü böyle bir yerdeki masa sayısı, ortalama hesap ve aylık/yıllık getiri hesaplarını yaptıktan sonra ertesi gün başka bir bira çeşmesinin önünde buluşmak üzere bir hatıra selfie'si çekip evlere ayrıldık. ;)

Sırada son gün durakları var. Sonra artık New York bitiyor. Kaş bavulunu toplama zamanı geliyor. Özledim Merkez! ;)

Gölge

Nasıl güzel bir kitap bitirdim tadı damağımda kalan anlatamam. İsmail Güzelsoy'un Gölge adlı son romanından bahsediyorum. 1800lü yılların İstanbul'unda geçen hüzünlü bir masal tadında. Halat üzerinde yürüyen, uyuyan, yaşayan ve son ana kadar ismini bilmediğimiz bir çocuk ve can dostu maymunu Leylifer'in öyküsü bu. İkisi de erken yaşta annesiz kalmış küçük ruhlar. Hem yaptıklarının farkında olarak ya da olmayarak şehirde ayakta kalmaya çalışıyorlar, hem de şehir halkına çeşitli sürprizler, mucizevi deneyimler yaşatıyorlar. Ta ki Akif Efendi'nin konağında yaşamaya başlayana kadar da saf, sade, sevgi dolu ve mutlu yaşamlarına devam ediyorlar aslında. Çocuk bu konak sayesinde hayatının ilk aşk deneyimini de yaşıyor ama hem o aşk hem de o Akif Efendi'nin tuhaf çalışmalar yaptığı bodrum katına sahip o konak bu ikiliye çok da iyi gelmiyor. Masallar hep mutlu sonla bitmediği gibi bu hikaye de pek mutlu devam etmiyor maalesef ama Gölge son zamanlarda okuduğum en akılda kalan hikayelerden biri olarak zihnimde baş köşelerden bir köşeye oturuyor.

Bu arada III. Murat zamanında birçok alanda yararlanılan ve evcil hayvan olarak da çokça beslenen şehirdeki tüm maymunların bir mollanın lafıyla katledildiğini öğrenerek bir kez daha hem insanoğlunun din diye kurduğu düzenden hem de buna göz yuman ikiyüzlülüğünden tiksindim! İstanbul'da dallarında maymun asılı olmayan ağaç kalmamıştı, diye anlatılan hikayenin yaşandığı günü düşünmek bile tüylerimi ürpertti. Nasıl bir virüstür bu insanoğlu, anlaşılır gibi değil!

Alıntılar

* "...Benim yaralarım hiç iyileşmedi, ya onlar bana alıştı ya ben onları bir süreliğine unuttum. bu kısa hikayeye de zaman dedim..."

* "...Bir insan yaşayacağı hayattan zevk almayı arzuluyorsa geleceğe kör kalmayı tercih etmeli..."

* "...Beni ve hayallerimi çalma, olduğu gibi anlat, hatalarıyla, eksikleriyle. Bırak yanlış anlasınlar. Durup dururken kimse kimseyi yanlış anlamaz. Her yanlış anlama bir reddediştir zaten..."



*  "...Delileri zararsız kılan tek şey, onların kendilerini sağlıklı sanmalarıdır. Bir deli, deliliğinin farkında ola ola bunu sürdürüyorsa onun adı kötülüktür ve onun yapacaklarının bedelini başkaları ödeyecek demektir..."

* "...Hep görmek istediğim şeylere bakmış, baktığım şeyleri gördüğümü sanmışım meğer. Bu da bir tür körleşme değil mi?.."


* "...Dünya masallara inananların cehennemi, masallarla alay edenlerin cennetinden başka bir şey değil..."

Mutlaka okuyun bu güzel kitabı.

Akciğer

Sezonun en merak ettiğim oyunlarından biriydi Akciğer. Engin Hepileri'nin kurduğu Tiyatro.iN bünyesinde oynanan 2016-17 sezonu oyunu Akciğer'in baş rollerinde de yine Engin Hepileri ve Nergis Öztürk oynuyor. Biz Moda Sahnesi'nde sezonun son oyunlarının oynandığı günlerden 5 Haziran'ı yakalayabildik geçtiğimiz hafta. Moda Sahnesi'ne ilk kez gidiyorum ve sahnesine, sahnelenen oyunların fazlalığına, yerine, çay-kahve içilebilecek graffitili duvarların önündeki ahşap banklarına bayıldım. 


Oyunu çok merak etmem nedenim ise konusu ve Engin Hepileri'nin oyunculuğunu izlemekten çok keyif alıyor olmamdı. Konuyla başlayacak olursam, kısaca tartışması hiç bitmeyecek olan "bu dünyaya çocuk getirmeli miyiz, getirmemeli miyiz?" sorusu diye anlatabilirim. Karar verirken yaşanan gel-gitler, karar anından sonraki süreç, hiç bitmeyen acabalar. Bu soru, bir çiftin içine düştüğü boşluğu ima eden boş bir alanda, delicesine dönüp duruyor, yazmış oyun broşüründe. Gerçekten de sahne bomboş. Sadece genç bir çift ve çocuk konusuyla ilgili soru işaretleri var. 


İşin biraz daha felsefi boyutuna odaklanılsaymış bence daha keyifli olurmuş, bu oyunda ise daha klasik bir şekilde kadın-erkek ilişkileri/farklı bakışları açısından ele alınmış konu. Hatta kadının başladığı nokta ile geldiği nokta o kadar kaderci ve arabeskimsi oldu ki bir yerde acaba yazarı Türk müydü bu oyunun falan diye düşündüm (hani İncir Reçeli'ni yazan cinsten biri olabilirdi pekala). ;) Ama Duncan Macmillan yazmış ki kendisi baya da genç ve aklı başında bir  İngiliz gibi göründü bana. ;)

Oyunculuklara gelince her iki oyuncu da çok başarılı olmasına rağmen sanırım bu kez Nergis Öztürk'ü bir tık daha severek izledim. Kadın dayanışması olabilir, bakmayın bana. ;)

Yıllardır iyi bir seyirci olarak tiyatro camiasıyla ilgili merak ettiğim bir konuya da değinmeden geçmeyeyim. Koskoca İstanbul'da Mehmet Birkiye'nin yönetmediği ve Cem Yılmazer'in sahne ışığını düzenlemediği oyun sayısının yok denecek kadar az olması ilginç değil mi? Bu adamlara bir şey olursa tiyatro biter diye ödüm kopuyor vallahi. ;)  

Neyse, Akciğer için sezon kapanmış olabilir ama bu oyun mutlaka önümüzdeki sezon da oynayacaktır diye düşünüyorum. Gelişmeleri Moda Sahnesi'nin web sayfasından takip etmenizi öneririm. Haziran ayındaki diğer etkinlikler için de mutlaka sayfaya göz atmalısınız zaten.   

İyi haftalar!

New York Notları - Brooklyn

18 Mayıs Perşembe sabahı Washington Union Square tren istasyonundan trenimize binip, yaklaşık 3 saatlik bir yolculuk sonrasında öğlene doğru New York'ta olduk. Amtrak trenleri eski ama gayet rahattı ve en önemlisi bizi zamanında istediğimiz yere getirdi. New York Penn Station'da indikten sonra W 42nd St üzerinde bulunan Travel Inn'e ulaşmamız yaklaşık 15 dakika sürdü. Bu arada 40 derece sıcağın olduğunu ve Times Square ve tren istasyonu arasındaki en curcuna bölgede olduğumuzu düşünün. Şehrin kokuları, kaotik trafiği ve kalabalığı bir an acaba Hindistan'da mıyım hissi uyandırdı içimde! Merkezde, uygun fiyatlı konaklama arıyorsanız otel de gayet ideal bu arada. Times Square'e üç blok, yani 7-8 dakika yürüme mesafesinde.  Sadece iki gece kalacağımız için de curcunanın göbeğinde olup her yere yakın olmak iyi fikir diye düşünerek burayı seçmiştik. Sıfır beklentiyle gittik, oldu bence. ;)


Otelden çıkar çıkmaz da Bubba Gump'ta bir şeyler yesek, sonra mı devam etsek derken bir de baktık ki Times Square'e arabasıyla dalan manyak ortalığı çoktan dağıtmış. Her yerde panik havası. Yedi paralel cadde ve sokağa kadar polis boşaltıyor falan. Resmen gözlerimize inanamadık. Sadece 15 dakika farkla olay yerinde değildik! Onlarca polis arabası, ambulans, FBI aracı, siren seslerini ise bizzat yaşadık. Bir de insanın üstüne üstüne gelen gökdelenlerin arasında bu panik hali iyice klostrofobikti. Ama durduk yerde bile korkacak bir sürü neden bulan ben, orada olayı izleyebileceğimiz bir köşe bulsak Türklüğüyle İsocum'a tutturdum. Olayın terör bağlantısı olabileceğini, her an bir yerlerde bomba da patlayabileceğini düşünüp bir yandan da film setinin içindeymiş gibi hissederek içinde de kalmak istemek değişik bir durumdu. Baktık ki en sonunda neredeyse Bryant Park'a kadar her yeri kapattılar, biz de birkaç sokak ötede ne olduğuyla hiç ilgilenmeyen parktaki huzurlu kalabalığın arasına karıştık. Onlar öyleyse, biz zaten turistiz, istediğimiz kadar vurdumduymaz olabiliriz değil mi? ;) Bu arada video İsocum'un videosu olsa da benim de arka planda kendi yaptığım canlı yayının sesi geliyor. ;)


Burada biraz dinlenip ilk şoku atlattıktan sonra kendimizi Brooklyn'e attık. Ayaklarım gezinin ilk gününden itibaren haşat olduğu için Brooklyn Köprüsü'nden yürüyerek geçme planı yine başka bir bahara kaldı. Onun yerine kendimizi doğrudan DUMBO'ya atıp, önce Atrium'da bir şeyler atıştırdık. Hemen karşısındaki West Elm'de nefis dekorasyon ve mutfak eşyaları vardı. Ve adını hatırlayamadığım ama çok güzel bir kitapçıyı gezdik, şu DUMBO yazısının arkasında görünen.  



Sonra tabi ki Once Upon a Time in America filminin afişindeki kareyi kendi fotoğraf makinemizle çekebileceğimiz o meşhur noktaya uğradık. 


Brooklyn Heights sokaklarında dolaşıp, Promenade'inden de Manhattan siluetini seyretmeyi de ihmal etmedik tabi. Burası apayrı bir havada, o bayıldığım tuğla evler ve ağaçlı sokaklarla dolu, huzurlu, çok keyifli bir semt. Sokaklarda Paul Auster'ı görür müyüm diye bakınıp durdum ama olmadı. Sıcaktan evine kapanmıştır adamcağız, haklı. ;)


Bir aşağıdan bir de yukarıdan Manhattan gökdelenleri görüntüsü de paylaşayım sizlerle. Ondan sonra artık feribota binip Williamsburg'e gideceğiz. Akşam dev kadro ile buluşma bizi bekliyor çünkü. ;)


Ve büyük buluşma için sosis & bira sever çoğunluğun isteği doğrultusunda Radegast Biergarten'a karar verilmişti. Hem aileden sevdiklerimizle hem de aile sayılan dostlarla harika bir gece geçirdik o akşam. Harika haberler aldık ve bu haberlerin şerefine de biralarımızı tokuşturduk. Çok çenemiz düştü, çok güldük.


En iyi ağrı kesici ve yorgunluk giderici ilaç yanında mutlu hissettiğin insanlar değil mi zaten? Sabah altıdan beri korkunç bir sıcakta kilometrelerce yol yürümüş olmamıza rağmen gece bitsin istemedik. Zaten bitirmedik de. ;) "Gelin sizi Boğaz'a götürelim," diyen kuzenlerin peşine takılıp Brooklyn Barge'a giderken saat gece on biri çoktan geçmişti. Ama hakkını verelim şimdi, onların Boğaz'ı da hiç fena değilmiş, değil mi? ;)


Sonunda hepimizin çene düşüklük seviyesi azalmaya başlayıp da "bir tane daha içersem acımam şuracıkta uyurum" noktasına geldiğimizde saatlerimiz gece 1.30'u gösteriyordu. UBER gelip de bizi bir an önce otelimize atsa kesinlikle çok iyi olacaktı. Hem daha Cuma  ve hatta Cumartesi günü bizi bekliyordu. Enerjiyi ekonomik kullanmak gerekirdi diyeceğim, ama kime diyorum değil mi? ;)