İftarlık Gazoz & Carol & Timbuktu

Pazar akşamını sinema günü yapalım diyerek kendimizi İftarlık Gazoz'a attık. İyi ki de atmışız. O ne güzel bir filmmiş öyle, hayran oldum! 1970li yıllarda bir Ege kasabasındayız. Tütün işçileri, gazozcusu, yazlık sineması, toprak ağası, imamı, halk evlerinde toplanan solcu -yani tabi ki anarşik- delikanlıları, kara önlüklü öğrencileri, bigudili huysuz teyzeleri ve daha pek çok karakteriyle bizden numunelerle dolu sımsıcak bir yer. 

Okulların tatile girdiği yaz döneminde kasabanın gazozcusu Cibar Kemal (Cem Yılmaz), başarılı bir öğrenci olan Adem'in (Berat Efe Parlar) yanında çıraklık yapmasını ister. Adem dünden razıdır. Ailesini de ikna eder ve bisikletli gazoz kasasının başına geçer. Bu arada o yıl Ramazan da yaz dönemine denk gelmiştir. Ailesinin aksi yöndeki tüm ısrarlarına rağmen Adem artık büyüdüğünü ve oruç tutabileceğini iddia eder ve o sıcaklarda nefsini sınamaya kalkar. Beceremezse 61 gün kefaret orucu tutması gerektiğini imamdan öğrenmiştir ve 61 koca gün düşüncesi adeta kabusu olmuştur. 

Artık kırıntısı bile kalmamış olabilecek o hoşgörülü ortam, dünya üzerinde sadece bizde örnekleri olabileceğini düşündüğüm sağcı işçiler ( ;) ), insanı Müslümanlıktan soğutmayan bir din adamı ve din anlayışı, bikinili gençlerle piknik tüpüyle gelmiş yaşlı teyzenin hem de Ramazan'da bir arada oturabildiği bir plaj, işçilerin iftar sofralarında onlara gazoz dağıtan ağa oğlu, üniversiteli Hasan, işçilerin tarlada birlikte türkü söyleyerek ekin toplama sahneleri o kadar güzeldi ki. Bunu böyle anlatabilmek yönetmenin işi ne de olsa, Yüksel Aksu'ya helal olsun. Mutlaka görmelisiniz bu güzel filmi. Sonunda bize ait o bitmeyen acılarımızdan birini barındırıp, içimizi parçalasa da izleyin derim. 

Sırada Carol var. Başrollerinde Cate Blanchett ve Rooney Mara oynuyor. Bu kez 1950lerin Amerika'sına gidiyoruz. Varlıklı kocasından boşanmak üzere ve bir kız çocuğu annesi olan Carol (yani Cateciğim), Şükran Günü öncesi kızına oyuncak almak için gittiği mağazada satış elemanı Therese ile karşılaşır. Tesadüfen buluşan o gözlerde farklı bir kıvılcım çakar ve iki kadın birbirlerine aşık olurlar. O dönemlerden bahsediyoruz, sınıfsal da bir farktan bahsediyoruz ve bir de boşanmak üzere olan bir kadından bahsediyoruz. Carol'ın işi oldukça zordur anlayacağınız. Bence Therese için pek bir problem yok gibi, zira insanın içindeki lezbiyeni keşfetmek için karşısına Cate Blanchett gibi bir kadının çıkması bildiğin talih kuşu olabilir hani. ;) 

Neyse, sonuçta iki kadının ağız tadıyla birlikte olabilme mücadelesini izleyeceksiniz filmde. İki kadının da oyunculukları çok iyi bu arada. Rooney Mara'yı ilk kez izledim ama çok başarılı bulduğumu söylemeliyim. Patricia Highsmith yazmış, Todd Haynes yönetmiş, biz de izledik. Bence siz de izleyin, seveceksiniz.  

Son olarak Timbuktu adlı filmden bahsedeceğim. 2015 yılının yabancı dilde en iyi film dalında Oscar adaylarından biri olan bu film ile de Afrika'nın Mali ülkesinin Timbuktu kasabasına gidiyoruz. Radikal Müslüman grupların iktidarı ele geçirdiği bu kasabada şeriat kuralları her geçen gün daha sert bir şekilde uygulanır. Şeytan işi müzik yasaklanır, kadınlar çarşafa ek olarak ellerine eldiven giymek zorundadır, erkeklerin futbol oynaması yasaktır, taşlama cezaları, elleri kolları otomatik silahlarla dolu, ciplerin tepesinde terör estiren sakallı manyaklar düzeni (!) sağlamaktadır. 

Bu ortamda bile kendi hallerinde, sevgi dolu aile ortamlarında yaşayan insanlar bulunmaktadır.  Çöl bedevilerinden olan Kidane, karısı Satima ve kızları Toya onlardan biridir. Hem birbirlerine hem de hayvanlarına çobanlık yapan İssan'a sevgiyle yaklaşırlar. Ancak bir gün İssan hayvanları otlatırken sürüden kaçan bir sığırın balıkçı Amadou'nun ağına takılmasıyla birlikte çölde kurdukları sakin ve huzurlu yaşam alt üst olur. 

Güzel bir filmdi. Çok etkilendiğim bir sahnesi de köyün erkeklerinin topsuz futbol oynadıkları sahneydi. Rose Water'da hapse atılan gazeteci Bahari'nin zihninde çalan Leonard Cohen şarkısıyla dans etmesi türünden bir direnişti bu da zihni körelmişlere karşı. Diğerleri kadar şiddetle öneremeyecek olsam da Afrikalı yönetmen Abderrahmane Sissako'nun bu filmi izlemeye değer.  

İyi seyirler.      

The Art of Banksy

Evet, The Art of Banksy sergisinin Global Karaköy'e geldiğini duyunca çok heyecanlanmıştım. Daha sonra "dünya prömiyeri" olarak lanse edilen serginin Banksy'nin haberinin bile olmadığı ve felsefesine tamamen aykırı bir şaklabanlık halinde sunulduğunu okuyarak daha gitmeden hayal kırıklığına uğramıştım. Bir de giderek hayal kırıklığına uğrayalım dedik ve bu Pazar normal zamandaki 35 TL giriş ücreti yetmezmiş gibi, hafta sonu olduğu için kişi başı 40 TL'ye çıkan giriş ücretini vererek hayal kırıklığının üstüne bir de keriz gibi hissetme duygusunu yoğun bir biçimde yaşadık! "Ah Banksy ah, ne Dali'ler ne Monet'ler geldi buraya da yarı fiyatından daha aza takdir edilip döndüler memleketlerine. Senin gibi protest bir sanatçıyı kapitalizmin maymunu yapanlar utansın, ne diyelim artık!"



Neyse ki, biz öyle yazıda bahsedildiği gibi Hizmetçi Kız ya da Kırmızı Balonlu Kız canlandırmalarıyla karşılaşmadık. Çıkışta dükkandan geçtik elbette ve üzerinde balonlu kız olan anahtarlığı sevmeme rağmen daha fazla alet olmamak için alamadım, ama aklımda kaldı. Neyin hesabını yapıyorsam artık! ;) İki yüzünde aşağıdaki iki çizim olan o anahtarlığı birileri bana alabilir mi? O sayılmaz çünkü. ;)


Savaş karşıtı, tüketim çılgınlığı karşıtı, din sömürüsü karşıtı, işlerine bayıldığım bir gerilla sanatçı olan Banksy'yi siz de seviyorsanız, sergideki işlerinin çoğunu zaten tanıyacaksınız. Kendisi işlerinin sergilenmesine de karşı. Ama menajeri Lazarides'in -gerçi on yıldır falan görüşmüyorlarmış- açtığı ilk izinsiz sergi değil bu. 2014 yılında da sanatçının resmi onayı olmamasına rağmen işlerini toplayarak "izinsiz retrospektif sergisi" açmış.  


Neyse, ben gördüğüme bakarım. Banksy'nin işlerini seviyorum. Ne olursa olsun market arabası avcılarını, Rahibe Teresa'dan öğrendiği o çok önemli dersi, hizmetçi kızın halının altına süpürdüklerini duvarın üstüne yansıtmasını, değişik diyarların duvarlarında karşımıza çıkmasını ve bunu yaparken yetkililere nanik yapmasını ve daha pek çok işini görmek hoşuma gitti. İstanbul'da yaşayan insanlar olarak kandırılmışlık ve kazıklanmışlık hissi bize koymuyor zaten, o yüzden "acımadı kiii" arsızlığında bakabildik duruma. Siz de o ruh halindeyseniz, gidin görün derim. 

İyi gezmeler. 


Kuzey Işıkları

Tromso'de kaldığımız üç gün boyunca her gece Kuzey Işıkları'nı görmek için çıktık. İlk gün tekneyle açıldık. Sonradan fark ettik ki, Soroya Havfiske Cruise ile çıktığımız 28.01.2016 gecesi henüz acemi olduğumuz için gördüğümüz güzelliğin kıymetini bilememişiz. Biz Instagram ya da Google görsellerdeki gibi capcanlı yeşillerle, morlarla karşılaşmayı, ışıkların gökyüzünde saatlerce dans edeceğini falan bekliyorduk. Meğer o iş öyle değilmiş, sevgili dostlar. Saatlerce gökyüzüne bakıyormuşsun, arada bir yeşillik belirip, bir iki dakika içinde yok oluyormuş. Sonra başka bir yerde belli belirsiz bir ışık görünüp gidiyormuş. Bazısı yeşil bile değilmiş, beyaz bir sis gibi belirenler oluyormuş. Ancak Kuzey Işıkları ayarıyla çekilen fotoğraflarda o solgun ışıklar capcanlı yeşiller olarak karşınıza çıkıyormuş! Bu arada her turda profesyonel makine kullananlar için shutter speed, İSO, vs ayarlarının ne olması gerektiğini anlatıyorlar ve pek çok turda da size o gecenin fotoğraflarını gönderiyorlar. O yüzden benim gibi fotoğraf çekmekle falan uğraşmayıp, sadece gecenin tadını çıkarmaya odaklanabilirsiniz. 

İlk akşamımızda kısacık görünen bu görüntüler bizi biraz hayal kırıklığına uğratır gibi oldu haliyle. Dönüşe geçerken tekne hareket ettiği için artık içeride oturup ısınmaya karar verdik. Tam şehre yaklaşırken tekneyi işleten kadın "belki dışarı gelmek istersiniz, bir hareketlenme başlıyor" deyince hepimiz güverteye fırladık. Ve o gecenin kapanışında öyle canlı, öyle hareketli, öyle etkileyici bir ışık oyunu gördük ki ağzımız açık kaldı. Demek aktif anını görmek böyle oluyormuş diye düşündük. Yaklaşık beş dakika süren nefis gökyüzü şovunda renkler o kadar canlıydı ki benim makinemin otomatik ayarında bile yakalayabildim ışıkları. Çok şanslıydık o akşam. Ama diğer akşamlarda çok daha uzaklara, daha ışıksız doğaya ve apaçık gökyüzüne gideceğimiz için çok daha iyilerini illa ki görürüz diye düşünüyorduk. Meğer o işler öyle olmuyormuş. ;)


İkinci gün Arctic Holidays ile keşfe çıktık. Hatta üçüncü gün için onları ayarlamıştık gitmeden ama birlikte bir günün gayet yeterli olduğunu düşündük. En pahalı alternatiflerden biri olduğu için en özel ve konforlu turlardan da biri olacağını düşünmüştüm ayarlarken. En fazla sekiz kişi olacak, sıcak tutan termal tulumlar, eldivenler ve botlar verilecek ve kamp alanında ışıkları izleyeceğiz. Baktık gökyüzü bulunduğumuz yerde kapalı, o zaman Finlandiya'ya kadar yolu var bu işin, illa i o ışıkları bulacağız. Bunlar bize vaat edilenlerdi. Vaat ettiklerini de verdiler. Sadece ben kamp alanını ve kamp ateşini farklı hayal etmişim. ;) Hani en azından arada bir içeri girip ısınabileceğimiz bir kulübenin, tuvaletlerin olduğu bir yerde oluruz diye düşünmüştüm. Meğer yoga matını yere atıp oturduğumuz yer kamp alanımızmış! Ve dağların arasında, gece ayazında saatlerce yerde oturmak kamp yapmakmış. Yo dostum yo! Hayalimdeki geceyle pek örtüşmüyor bu sanki. 

Rehberimiz Richard çok ilgili olsa da, fotoğraflarımızı çekse de, bize sıcak çikolatalar, sıcak su döküp karıştırılarak hazırlanan kamp yemeği hazırlasa da bu turun macera dozu beklentimin bir tık üzerinde oldu. Üstelik 29.01.206 gecesi, yani ikinci günümüz nazlı Lady Aurora'yı (kadın olduğu düşünülüyor öngörülebilir olmadıkları için ;)) en az gördüğümüz gün olunca ve benim önceki geceden kalma hafif bir üşütmem olunca açıkçası beni zorladı. Aslında gerçekten hayatta bir kere yaşanabilecek cinsten çok özel bir deneyim ve tulumlarla üşümeniz imkansız.


Artık gözlerimizin yukarıda fotoğraflarda gördüğünüz yemyeşil ışıkların çok daha soluğunu gördüğünü biliyorsunuz, değil mi? Evet, öğreniyoruz yavaş yavaş. Aurora borealis'i görmek için açık hava çok önemli. Bulutlu havalarda görme olasılığınız daha düşüyor. Biz o açıdan çok şanslıydık, her gün yıldızlarla dolu pırıl pırıl bir gökyüzü vardı üstümüzde. İkinci ve en önemlisi ise güneşteki aktivitenin yüksek olması. Güneşte fırtınalar kopacak ki biz gökyüzünde bu ışıkları görelim kısaca. Ancak konuştuğumuz herkesten öğrendiğimiz şu oldu: ne hava tahminleri ne de solar aktivite tahminleri tutmuyor Tromso'de; bu iş şans işidir!

İkinci güne rağmen şansımıza güvenmeye devam ederek üçüncü güne girdik. Ve bu kez hayalimdeki kamp alanını da buldum. Birçok yerde kamp alanları olan Tromso Safari ile bu kez iki otobüs dolusu insan Kuzey Işıkları avına çıktık. Çok sayıda insan olması dezavantaj falan değilmiş. Alan o kadar büyük ki, herkese ve her şeye yetiyor. Breivikeidet kamp alanında dışarıda kocaman bir kamp ateşi ve etrafında üstüne geyik postları serilmiş banklar, içeride beş altı tane sobanın, masaların, termal tulumların ve sıcak çikolata ve tatlı ikramının bulunduğunu büyük bir kulübe, içinde ateş yanan başka bir küçük bir kulübe, tuvaletler bulunuyor. Dışarısı yine koyu karanlık, yine uçsuz bucaksız gökyüzü, yine doğanın göbeği. İşte aradığım konfor sadece buydu! Keyfim yerine geliyor. O kadar ki termal tulum bile giymeye gerek yok, zaten ara sıra içeri gidip soba başında ısınabiliyoruz. Yaşasın!


İlk kez bu kadar yıldızı bir arada gördüğümüz 30.01.2016 gecesi gerçekten çok etkileyiciydi. Fotoğrafların tamamı için buraya tık tık. Sanki kamp alanının etrafındaki tepelerin ardına bir uzay gemisi konmuştu ve oradan ışıklar saçıyordu. Böyle başlayan görüntüler gece boyunca devam etti. En son otobüslere binip ayrılırken oluşan ve dev bir yılan gibi boylu boyunca gökyüzünü kaplayan aurora ise kapanış bonusumuz oldu. Açılış bonusunu değerlendirebilecek bilgiye sahip değildik ama kapanış bonusunun kıymetini bildik. Onu hafızamıza kazıyarak döndük turdan.

İlk gece teknede de birlikte olduğumuz Belçikalı çifti, son gecemizde de gördük. Ve onlar da hâlâ daha "meğer biz ilk gece ne güzel bir şey görmüşüz ya" modundalardı. Çünkü o gün hareketli bir şov da gördük. Tek bir noktadan etrafa saçılan ışık demetlerinin olduğu o hareketli aurora demetine corona adı veriliyormuş bu arada. Üç yıldır teknede çalışan yardımcı kız bile ömrü boyunca sekiz defa falan corona gördüğünü söylüyor. Şanslıymışız, çok şükür! Oralara kadar bu kaprisli ışıkları görmeye giden herkes için dilerim ki siz bizden daha şanslı olursunuz ve ışığınız çok daha bol olur.;)

Tromso'de yapabileceğiniz diğer kış aktivitelerinden bazılarını da son bir yazıda toplayacağım. Onların da ilginizi çekeceğine eminim. O yüzden gözünüz burada olsun, kaçırmayın derim.  

Tromso

Oslo'dan Tromso'ye 1,5 saatlik bir uçuş ile ulaşıyorsunuz. Artık daha da kuzeydeyiz. İniş sırasında gördüğüm (ve yanımda telefon ya da fotoğraf makinem olmadığı için çekemediğim) o nefis manzaraları hafızama kazımak istiyorum. Sıra sıra bir sürü karla kaplı dağlar ve tepeler, üstlerinde yer yer her nasılsa karsız kalabilmiş, koyu yeşil ağaç öbekleri, aralarda geniş girintiler haline yerini bulmuş lacivert deniz. Nefis bir manzaraydı. Bir fikir vermesi açısından şuradaki ve şuradaki Youtube videolarındaki görüntülere benziyordu. Dönüşte yanıma makinemi aldım ama o kadar karlı bir havada kalkış yaptık ki aşağıda hiçbir şey görünmüyordu ne yazık ki. 

Neyse. Otelimize gitmek için Flybussen havaalanı shuttle'ına bindik. Gidiş-dönüş bilet 140 NOK, yani yaklaşık 16 USD. 15 dakika gibi bir sürede otelde oluyorsunuz. Otelimiz Tromso'de birçok otelli bir zincir olan Clarion Collection Hotel With'di. Burada bütçeden çok rahatlık, oda genişliği ve konuma bakarak otelimizi seçtik, çünkü geceleri saatlerce Kuzey Işığı avında kalıp da döndükten sonra biraz konfor hakkımız diye düşündük. Otelden çok memnun kaldığımızı söylemeliyim. Deniz kenarındaki konumu, geniş odaları, tüm gün misafirleri için ortada duran çay, kahve ve alkali su köşesi, akşam waffle saati, ilgili personeli ve temizliğiyle herkese gözü kapalı önerebileceğim bir otel diyebilirim. Sahilde sıralanmış üçgen çatılı binalardan kırmızı okla gösterilmiş olanı. 


Otelden çıkınca karşı kıyıda beyaz üçgen yapısıyla meşhur Arctic Katedrali'ni görebilir, sola dönüp yürüyerek de Polar Museum'a ulaşabilirsiniz. Karşıya uzanan o köprünün üzerinden hem araçlar hem de yayalar geçebiliyor, ama takdir edersiniz ki o soğukta yürümek pek de akıl kârı olmazdı. Cable Car ile geçebiliyorsunuz, ama o da yapım çalışmasından dolayı kapalıydı. Biz de açıkçası Katedral'i yakından görmeye pek de meraklı olmadığımız için karşıdan görmekle yetindik.


Şehrin en merkezi caddesi olan Storgata üzerinde yer alan Katedral bence çok daha güzel görünüyordu. Bu cadde aynı zamanda alışveriş meraklıları için de en önemli yer olacak.


Şehirde aklınızda kalacak bir diğer güzel bina da Kütüphane binası. Bayıldım! Tromso, üniversitesiyle bir öğrenci şehri. Keyifli barları, restoranları da bu nedenle bol sanırım. Soğuk olmasına rağmen sevdiğim, 80,000 kişilik çok düzenli, şirin, sakin bir şehir. İki katın üstünde bina görmemiş olabilirim. Hani "yola adım attığınızda duruyorlar" geyiği vardır ya yurtdışından dönen Türkler arasında, bunlar medeniyeti bir seviye daha ileri taşımışlar: "karşıya mı geçsem, diğer yoldan mı devam etsem" diye kararsız kalıp kaldırımda kendi aranda tartışırken falan arabalar duruyor!


Ama güzellik bir yere kadar tabi. Eğri oturup doğru konuşalım: yılın sekiz ayı yün içlikle gezmemin gerekeceği bir şehirde yaşamak olmaz! Otele gelip soyunmamız baya bir zaman alıyordu. Soyundun bitti, en alttaki kat ne? Yün içlik! Ay asla olmaz! :)) Benim odaya geldikten sonra ısınabilmem ancak sabahı bulduğu için o yün içliklerle ve yün çoraplarla yorganın altına girdiğim bile oluyordu. Kendileriyle adeta bütünleştim ve bu durumdan hiç hoşlanmadım diyebilirim. Yani kusura bakma Tromso, bir daha gelirim ama sende yaşayamam. ;)

Yemek Durakları

Başka bir yazıda Kuzey Işıkları turları ve şehirdeki diğer kış aktivitelerden bahsetmeden önce yeme-içme önerileriyle bu yazıyı bitireceğim. Şehirde nefis yemekler yiyebilirsiniz. Elbette deniz ürünleri ve geyik eti tercih etmeniz önerilir. Genellikle akşamları uzun saatler açık havada olacağınız için sıkı bir yemek yemeniz öneriliyor. Soğuk enerji harcatıyor biliyorsunuz. O yüzden bir de her gün yaklaşık 16:00 gibi kuvvetli bir öğün yapıyorduk. Tabi bu durumda akşam yemeği menüleri değil daha az alternatif olan öğle menüleri karşımıza çıktı.

Denediğimiz ve ayrı ayrı hepsine bayıldığımız restoranlar şunlar oldu:

* Bardus Bistro - Duvarlarında Zerrin Tekindor, Nuri İyem, Fikret Mualla karışımı kadınlara rastladığımız bu keyifli bistroda önden gelen balık çorbası şu ana kadar tattığımız en iyisi olabilirdi. Günün balığı olarak yediğimiz ızgara morina (cod) da nefisti. Ortam keyifli, servis hızlı, yemekler lezzetli. Daha ne olsun? Biz çok sevdik burayı. Giderseniz aklınızda olsun. Web sayfası budur. Menüyü inceleyebilir, daha detaylı bilgi alabilirsiniz.



* Emmas Under - Şehrin merkezindeki Katedral'in hemen karşısında yer alan, pencere kenarındaki masalarda oturması çok keyifli, şirin bir restoran Emmas. Yine öğle menüsüne denk geldik ve ben kızarmış morina balığı, İsocum da ren geyiği sosisi denedik. Üstüne tabi ki ışık avına! ;) Burası da ortamıyla, servisiyle ve yemekleriyle çok sevdiğimiz bir restoran oldu. Öneririm.


* Son olarak, mutlaka balina eti denememiz yönündeki yorumlara dayanamayıp, araştırmalarımız sonucu bulduğumuz Ra Sushi var sırada. İnanılmaz lezzetli bir sushi restoranı burası ve nefis çeşitler var. Önden başlangıç olarak gelen kızarmış balina ve sashimi olarak denediğimiz balina sayesinde değişik bir lezzet ile tanışmış olduk. Somonlu, kral yengeçli ve diğer sushi çeşitleri de olağanüstüydü. Sushi severlere burayı kesinlikle öneriyorum.


Evet, yemeye mi geldik yahu? Ayaklanın bakalım, Aurora Borealis bizi bekler. Artık üç gece boyunca hangi turlarla kuzey ışıklarını görmeye gittik, onu anlatma zamanı.

İyi haftalar!  

Oslo

Geçtiğimiz hafta Çarşamba'dan Pazar'a kısa bir kaçamak yaptık. Amacımız Kuzey Işıkları'nı görmekti. Bunun için de istatistiksel olarak ışıkların en yoğun görüldüğü Ocak ayının sonunu ve en çok görüldüğü yer olan Tromso'yu seçelim ve şansımızı artıralım dedik. Plan ortaya çıkmış oldu böylece. Bir gece Oslo'da kalacağız, sonra oradan Tromso'ye uçup üç gece de orada Aurora Borealis avına çıkacağız. Bugün size kısaca Oslo günümüzü anlatacağım, ama asıl hikaye tahmin edersiniz ki Tromso'de. ;)

27 Ocak Çarşamba günü yaklaşık 3,5 saatlik bir uçuş sonrasında öğlen saatlerinde Oslo'ya vardık. Otelimizi Central Station'a yakın ve bütçe yakmayan bir otel olan Comfort Hotel Xpress Central Station olarak belirledik. Ertesi gün de sabah erkenden havaalanına gidecek trene binmek için kolaylık olur diye düşündük.  Gerçekten de çok doğru bir seçimmiş.  Odalarının küçük olabileceğini ama bir günlüğüne dayanabileceğimizi düşünmüştük ama bize verdikleri oda da şansımıza kocaman çıktı. Tertemiz, merkezi, fiyat-kalite oranı şahane, herkese gözü kapalı önerebileceğim bir otel. Kahvaltı dahil değil, ki bence bu daha güzel çünkü istasyonun içinde ve yakın çevresinde birbirinden güzel kafeler ve bakery'ler bulunuyor. Böylelikle sabah onların tadını çıkarabilirsiniz. 


Oslo Havaalanı'ndan Central Station'a on dakikada bir kalkan Flytoget Airport Express hızlı trenleriyle 19 dakikada ulaşabiliyorsunuz. İşte bu dakikalar benim Avrupa ülkelerinin her birine tek tek aşık olmamı sağlayan o düzenin göstergeleri benim için. Biletler kişi başı tek yön 180 NOK, yani yaklaşık 18 USD oluyor. Bavulları otele atıp bu minik ama kültür-sanat açısından dopdolu, şık ve klas, tertemiz, düzenli şehri gezmeye başlıyoruz. Elbette toplam bir günümüz bile yok sayılır burada, o yüzden kültür-sanat noktalarının hakkını veremiyoruz ama size onlardan da bahsedeceğim. 

Şehrin gezinti yerleri iki ana merkezde toplanmış temel olarak: liman bölgesi (Stranden caddesi) ve Karl Johans caddesi. Az zamanı olanlar bu iki caddeyi dolaşarak şehrin simge binalarını, limanı görebilir ve donmuş denize karşı bir yemek molası verebilirler. Aşağıda üstte solda Belediye Binası'nı görüyorsunuz. Hem binanın önünde hem de karşısındaki parkta nefis bronz heykeller bulunuyor, bayılacaksınız. Hemen yanında Kraliyet Sarayı var. Karl Johans'ın bir ucu Central Station, diğer ucu bu saray. Arada ortalarda bir yerlerde Parlamento Binası'nı görüyorsunuz (altta solda). Ve elbette bir National Theater sizleri bekliyor (alltta sağda). Tiyatro'nun bulunduğu yer üniversitesi, metro durağı, kafeleri ve barlarıyla en canlı yerlerden biri tabi ki. 


Elbette şehrin ana caddesinde bir de Katedral'i ve Katedral binasının arka tarafına doğru uzanan tuğla, kemerli yapının devamında yer alan bir Katedral Cafe'si var. 


1299 yılından kalma Akershus Kalesi'ni de görebileceğiniz kıyı bölgesine indiğimizde ve donmuş denizle karşılaştığımızda yapmakta olduğumuz şeyin ciddiyetini bir kez daha anlamış olduk. Ben ki İstanbul'da kar yağdığında yirmi adım ötemdeki Migros'a alışverişe bile gitmem, kalkıp gelmişim Oslo'ya! Üstelik bu da yetmeyecek, ertesi gün bir buçuk saat daha kuzeye uçup Tromso'ye gideceğim. O da yetmeyecek, gecenin kör saatlerine kadar Tromso dağlarında, tepelerinde gökyüzünü seyredeceğim! Biletleri alırken sarhoş falan mıydım acaba? Geri dönsek mi buradan? Artık çok mu geç? Aman Tanrım, ne yaptım ben yahu? Gördüğüm manzara karşısında acayip etkilenip, "Sırf bunu bile görmeye değerdi" diye düşünsem de kafa seslerim arasında bu tip kuşku dolu yorumlarını dillendirenler de yok değildi hani. ;) 


Yemek molasını Stranden caddesi üzerinde sıralanmış birbirinden güzel kafe ve restoranlardan birinde verelim dedik. Gelmeden önce not ettiğim Lofoten Fiskerestaurant'ı tercih ettik. Beyaz şarap eşliğinde İsocum balık çorbası ve cod balığı alırken ben de Grönland karideslerine daldım. Tek başına yeterli olur mu diye düşünmeme hiç gerek yokmuş. Az kalsın pembe flamingoya dönüşüyordum yemek sonrasında! ;) Her şey çok lezzetliydi. Ekmekler ve şarap dahil. Norveç'te ucuz bir şey yok tabi, aklınızda olsun. Yine de deniz ürünleri için burayı tavsiye ederim.



Yemeği öğleden sonra 16.00 gibi çok ters bir saatte yediğimiz için akşam için bir hafta öncesinden yer ayırttığım Hos Thea restorandaki masamızı iptal etmek durumunda kaldık. Giderseniz lütfen Şef Sergio'nun yemeklerinin tadına sizler bakın, olur mu? Çünkü orası en merak ettiğim yerdi. Biz onun yerine otelde biraz dinlenmeye çekildik (çünkü sabaha karşı 04.30'tan beri ayaktaydık ve ilk kez ayakta uyumama ramak kalmıştı!). Sonra da gece 21.00 gibi Karl Johans caddesindeki  barlardan birinde buğday birası ve şarap ve krema soslu midye ile günü kapattık.

Pırıl pırıl güneşli günü biraz sisli kapatmış olsak da Oslo bize hava bakımında çok iyi davrandı diyebilirim. Tromso de öyle. Nispeten ılıman günlerde oradaydık. Sıcaklıklar gündüz 5 dereceye kadar çıkıyordu. Güneş varken önümüz açık bile gezebiliyorduk. Zaten yerli halkı için bahardan kalma günler olduğu bez Converse'lerle, tişört üstü ince bir montla falan gezmelerinden belliydi! Ama gece hava sıcaklığı ciddi fark ediyordu. Özellikle Tromso'de. Yine de bizden bir hafta önce -15'lerin yaşandığı zamanları düşününce şanslıymışız diyorum.


Buz gibi ülkelerin doğal aktivitelerinden biri olan buz patenini anlayabilirim ve Karl Johans'da çocukların, yetişkinlerin kaydığı bir pist vardı. Ama buzlu su içme durumunu anlayabilen varsa bana bir anlatsın lütfen! Her yerde buzlarla dolu sürahiler görmekten sudan soğudum!


Neyse, kısa günün kârı görebildiklerimiz bunlar oldu. Daha fazla zamanınız varsa yapabilecekleriniz:

* Munch Müzesi'ni gezmek. Daha önce çok detaylı bir Edward Munch sergisini Cenova'da yakalamamış olsaydık, sürünerek bile olsa kalan son enerjimi bu müzeyi görmeye harcardım.

* Vigeland Müzesi. Gustav Vigeland'in nefis heykelleriyle dolu müze ve park kaçmazdı. Ama yazın çok daha keyifli gezilecek bir yer olduğunu belirteyim.

* İlginizi çekiyorsa ödülün tarihçesi ve her seneki ödül sahiplerinin hikayelerini bulabileceğiniz Nobel Barış Ödülü müze binasını gezebilirsiniz. Belediye Binası'nın karşı köşesinde yer alıyor.


* Modern sanat severler için sahilde Stranden caddesinin sonunda yer alan Astrup Fearnley Müzesi görülmesi gerekenlerden.

* Opera Binası'nın üstüne çıkarak Oslo manzarasını izlemek. Çok soğuk ve karlı olduğu için bize cazip gelmedi ve binayı karşı kaldırımdan gördük.

Evet, artık bize müsaade. Yarın yatcaz kalkcaz uçcaz! ;) Biraz dinlenme zamanı. Oslo'da eksik kalan yerleri de emeklilik hayallerine dahil ettiğimiz Norveç fiyortları cruise seyahatı sırasında tamamlarız belki? ;) 

Tromso'de görüşürüz!

Haftanın Filmleri: The Revenant, The Intern & 45 Years

Evet, sezonun nefis filmlerini hız kesmeden izlemeye devam ediyoruz. İlk olarak merakla beklediğimiz, beklediğimize de değen ve sanırım sonunda Leonardo'ya da Oscar'ı getirecek olan The Revenant, yani Türkçe adıyla Diriliş filminden söz edeyim. Inarritu'nun neredeyse tüm filmlerini izlemiş bir hayranı olarak bu filmine de bayıldım diyebilirim. Çok etkileyici sahneler, çok vahşi kareler barındıran gerçek bir yaşam hikayesinden esinlenilerek çekilmiş güzel bir film. Mutlaka izlemelisiniz. 

Konusu kısaca şöyle: 1800lü yıllarda kürkleri için hayvan avlayan bir  kurumun avcı ve tuzakçılarından Hugh Glass'ın (Leonardo diCaprio) ava giderken avlanması ve sonra intikam odaklı bir hayatta kalma hikayesi anlatılıyor. Hayatta kalmak için mücadele verdiği yerin Yellowstone ormanlarının ortası, mevsimin kara kış olduğunu belirtip bir de Kızılderililer gibi avlanan başka grupların da ormanda kol gezdiğini söylersek hayatın Glass için pek de kolay olmayacağını çok daha iyi anlarsınız. Üstelik bir de ayı saldırısından gazi olarak kurtulmuş halde bu ortamlarda garibim. Siz de onunla birlikte tüm o sıkıntıyı çekiyorsunuz, işte o kadar güzel aktarılmış hikaye. ;) İzleyin, seveceksiniz. 

İkinci olarak önereceğim film ise The Intern, yani Stajyer. Robert de Niro ve Anne Hathaway baş rollerde, ki bu bile izlemek için yeterli bir neden bana göre. Az beklentiyle , çok ön yargıyla izledim gerçi, kesin Robertcığımın emeklilik filmidir ve Amerikan klişeleriyle doludur, diye. Ama yanılmışım. Filmi çok sevdim. Yani elbette "Amerikan işi", ama gözüme batacak kadar değildi bu kez. 

Genç bir kadın girişimci, işkolik bir anne olan Jules'un (Anne Hathaway) şirketine, bir nevi sosyal sorumluluk projesi olarak 65 yaş üstü stajyerler alınmasına karar verilir. Başvuranlardan biri de eşini kaybetmiş, emekli bir erkek olan Ben'dir (Robert de Niro) ve işe alınır. Jules, böylesine yenilikçi ve rahat bir firmadaki işine bile hâlâ takım elbise, kravat, eski tip evrak çantası, ajanda ve hesap makinesi gibi çoktan modası geçmiş bir iş adamı tadında gelen Ben'i önceleri pek sallamaz. Ama zamanla Ben, genç patronunun dikkatini çekebilmeyi ve hatta onunla arkadaşlık edebilmeyi başarır. Yani ne diyoruz o zaman: "Tecrübe asla eskimez." Robert de Niro da asla eskimez. O yüzden bulduğunuz her yerde tadını çıkarın kendisinin. ;)

Son olarak sırada 45 Yıl filmi var. Evliliklerinin 45. yılını büyük bir partiyle kutlayacak olan Kate ve Geoff çiftinin İngiltere kırsalındaki şirin evlerindeyiz. Doğayla baş başa yaşayan güzel yaş almış bir çift, koca bir kütüphanenin olduğu salon, köpekle birlikte sabah yürüyüşleri, akşam bir kadeh şarap eşliğinde yemekler, coşup romantik bir müzikle dans etmeler falan... Kısaca hayalimdeki 75+ yaşam! Film böyle başlamışken "Ay İso, ne güzel.. Darısı başımıza," dediğimde İsocum "Dur bakalım, hemen darısı başımıza deme, bunların bu huzurlu hali pek kalıcı değil sanki," dedi ve film başladı sevgili okur. ;) 

Adamın neredeyse 50 yıl önceki sevgilisinin bir dağ tırmanışı sırasında kaybolan cesedinin buzulların arasından bozulmadan çıkarılmasının ve haberinin bu huzurlu eve ulaşmasının ardından evde uykular kaçmaya başladı haliyle. Çözülmemiş cesetle birlikte bu güne kadar çözülmemiş, hatta gün yüzüne çıkmamış sorunlar ve duygular da ortaya çıkıyor. Tam da 45. yıl partisi yaklaşırken her iki taraf için de büyük travmalar yaşanıyor ve ilişki hırpalanıyor. Charlotte Rampling ve Tom Courtenay'in oyunculukları nefis. Duygusal hesaplaşmaları tiyatro tadında. Durağan, ama güzel bir film bana göre. Ve evet bittiğinde İsocum'a şunu sordum: "Bana bak, yirmi yıl önce bir dağ tırmanışı sırasında kaybolan bir sevgilin falan olmadı, değil mi? Varsa şimdi şöyle, 38 yaşımda bunu kaldırabilirim ama bir yirmi sene sonra asla!"  ;)

İyi seyirler!

Gülümsemeye dair şaşırtıcı gerçekler: Hangi gülümseme ne anlama geliyor?

Vücut dili kullanımının en belirgin özelliklerinden olan gülümsemenin farklı çeşitleri, altında farklı anlamlar barındırıyor. Tıpkı hissederek gülümsemenin ve mutlu olmadığımız halde gülümsemenin karşımızdaki kişiler tarafından hissedilebiliyor olması gibi, nasıl güldüğümüzün de karşımızdaki kişiler tarafından algılanış biçimi farklılıklar gösterebiliyor.

Dudakları kapatarak gülümsemek



Dudaklar kapalı şekilde gülümsemek, gülümsemenin en yaygın olarak kullanılan çeşitlerinden biri. Kolay yapılabiliyor olması, gülümsemek istemediğimiz ancak gülümsememiz gereken durumlarda karşı tarafa kibar ve nazik bir tepki vermeyi daha kolay hale getiriyor. Dudaklar kapalı olarak gülümsemek, çoğunlukla samimi algılanmayan bir gülümseme biçimi. Gerçekten hissederek gülümseyen kişilerden dişlerini göstererek gülümsemelerini bekliyoruz. Her ne kadar orta dereceli bir samimiyet belirtisi olarak algılansa da, karşımızdaki kişinin gülümserken dişlerinin beyazlığına güvenmiyor oluşunun ya da dişlerindeki problemleri gizlemek isteyişinin de dudaklarını sıkı şekilde kapatarak gülümsemeyi tercih etmesinin sebebi olduğunu da aklımızın bir köşesinde bulundurmakta fayda var.

Kendini beğenmiş gülümseme



Kendini beğenmiş ve odağın kendisinde olmasını isteyen insanların çoklukla kullandığı bu gülümseme çeşidinde, dudaklar genelde kapalı ve gülümseme sağa ya da sola çekilmiş olarak bulunuyor. Zaman zaman dudakların aralık olduğu ya da üst dudağın biraz daha kalkık tutulduğu durumlarda da gözlenebiliyor. Dudaklarla birlikte kaşlarda da bir tarafı kaldırmak gülümsemeyi tamamlayıcı olarak kullanılabiliyor.

Kendini beğenmiş şekilde gülümseyen insanların bir çoğu bulunduğu ortamda lider konumunda olmak isteyen ve odak noktası olmak isteyen kişiler. Kalabalık bir ortamda iletişim kurduğunuz kişilere bir süreliğine bu şekilde gülümsemeye devam ettiğinizde sizinle konuşurken çok daha dikkatli ve gergin olduklarını hissedebilirsiniz.

Yarım gülümseme



Kendini beğenmiş gülümsemeye oldukça benzeyen bu gülümseme türü, asimetrik bir görüntü yarattığı ve tam olarak ne yaptığınızın anlaşılmaması nedeniyle en karmaşık ve en farklı tepkiler alabileceğiniz gülümseme çeşidi. Kendine güven, utanma, ilgi, kızgınlık, dominantlık gibi birbirinden çok farklı duyguları yansıtabiliyor.

Ağız açık gülümseme



Ağız açık olarak gülümseme, dişlerin tamamının gösterildiği gülümseme çeşidinden farklı olarak, kahkaha atarken çekilmiş bir fotoğraf görüntüsünü andırır. Bu gülümseme de, şaşırtıcı şekilde çoğunlukla yapay ve samimiyetsiz bir imaj yansıtır. Her ne kadar yapay olsa da, bu şekilde gülümseyen kişiler çoğunlukla umursamaz, ben merkezci ve eğlenceli kişiler olarak tanımlanır. Özellikle fotoğraflarda fotojenik görünmenin en kolay yollarından biri, tüm dişleri göstermek ve ağzınızı olabildiğince açmak. Tabii ki öğle yemeğinde dişinizde maydanoz kalmadığından ve dişlerinizin yeterince beyaz olduğundan emin olduktan sonra:)



Bu içerik http://www.uplifers.com/ tarafından hazırlanmıştır.


Bir boomads advertorial içeriğidir.

Son İzlediğim Filmler

Sinemada kaçırdığımız Casuslar Köprüsü'yle başlayayım anlatmaya. Steven Spielberg yönetmenliğini yapmış, baş rolünde Tom Hanks oynamış, elbette kaçıracak değildik. Hollywood'a bayılmasak da bayıldığımız bazı isimler var elbet. ;) Filmin konusu da son derece ilgi çekici. Soğuk savaş döneminde Amerika'da tutuklanan bir Rus ajanı olan Abel'ı savunmak üzere idealist ve hümanist bir avukat olan James Donovan (Tom Hanks) görevlendirilir. İşini herkesin beklediği ve istediği gibi göstermelik yapmadan, hakkıyla yapan avukat Donovan'a önceleri sert eleştiri okları ve toplumun nefreti yöneltilse de daha sonra Amerikalı bir savaş pilotunun Rusların eline düşmesiyle birlikte yaşanan müzakere süreci bakışların değişmesine neden olacaktır. Hatta bir Rus ajana karşılık Amerikalı pilotla birlikte bir de Amerikalı öğrenciyi kurtaran avukatımız klasik olarak bir Amerikan filmin aranan Amerikalı süper kahramanı bile olacaktır. E olur artık o kadar, sever Amerikalılar böyle şeyleri der geçeriz. ;)

Rus ajan Abel'ı oynayan Mark Rylance'i o kadar sevdim ki ona bir şey olsa "kahrolsun Amerika!" pankartlarıyla sokağa falan fırlayabilirdim! ;) James Donovan'ın gerçek bir karakter olduğunu ve Küba ile yaşanan Domuzlar Körfezi krizi sonrasında da binin üzerinde savaş mahkumunun ülkesine geri dönmesini sağlayan müzakerelerde de baş rolde olduğunu öğrenince "hımm, gerçek bir süper kahramanmış, helal olsun adama" diye düşündüm. Tom Hanks her zamanki gibi bu dürüst ve idealist avukat rolüne çok iyi gitmiş, Steven Spielberg nefis bir konu seçmiş. Berlin dönem görüntüleri  (Duvar'ın örüldüğü yıl) için de koca bir alkış. Abel'cığımı da boşa sevmemişim, onurlu adammış, Ruslar ve ailesi kucak açtılar kendisine, pek memnun oldum.  Oscarlar öncesi mutlaka izleyin derim, bu film boş dönmez sanki. 

Ancak hep övgüyle bahsedildiğini duyduğum Joy ile ilgili aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Oyuncuların hepsine ayrı ayrı bayılırım, dolayısıyla belki sırf onlar için izleyin diyebilirim. Az değil Jennifer Lawrence, Robert de Niro ve Bradley Cooper var! Hani öyle kendi hallerinde sohbet etseler bile izlerim ben bu üçlüyü. ;) Ama film eh işte. Yani güçlü kadın ve "istersen yaparsın" ve "çalışan kazanır elması kızarır" mesajlarını severim ve bunlar fırsatlar ülkesi Amerika'da sık sık rastlanan göz kamaştırıcı öykülerdir, buraya kadar lafım yok. Ama bunu doğallık ve gerçeklikten kopmadan, klişelere boğmadan yapın kardeşim. Çok mu zor? Yani bırakınız Joy'un öyküsü Cinderella tadında olmasın. Etrafındaki herkes onu köstekliyor, ama o herkesle iyi olmasın. Cinderella bile prensle evlendikten sonra üvey kardeşlerini saraya almaz, bizim Joy maşallah borç harç içinde ama işe yaramaz baba, ana, eski koca, üvey kız kardeş, iki çocuğun yükünü omuzlamış. Yine de yılmıyor, başarıyor. Evden çıkmasıyla birlikte TV'ye çıkması, üretici firmanın fabrikasında mafyatik adamlarla uğraşması, Dallas'ta üretici tehdit etmesi ve sonra yeni girişimleri destekleyecek patroniçeye dönüşmesi bir oluyor. Ya bırak allah aşkına, boğmayın beni bu klişelerle, izleyemiyorum öyle olunca. Doğal gidin. Bin süpürge satsın, borçlarını kapatıp kendi şirketini kursun yeter. Sonra iyi olsun, gözümüz yok da, başlamasıyla 100 km hıza ulaşması arasında saniyeler olmasın, dediğim o. ;) Fazla zamanınız varsa izleyin, izlemezseniz kayıp değil derim. 



Bir seneden uzun süredir evde izlenmeyi bekleyen bir Fransız filminde sıra: Dans la Maison, yani Evde. Şahane bir film bu! Sinema değil de edebiyat adeta. Kitap yazma sürecine tanıklık eder gibiyiz hep birlikte. Yazdığı bir kompozisyon ile Fransızca öğretmeni Germain'ın ilgisini çeken Claude (Ernst Umhauer) adlı esrarengiz, liseli erkek öğrenci "arkası yarın" tadında hikayeler yazmaya devam ederek sınıf arkadaşı Rafa ve ailesinin yaşamından bahseder. Aslında paldır küldür mahrem alana girmesine rağmen hikayeleri o kadar merak uyandırır ki öğretmen Germain (Fabrice Luchini) ve hatta galerici eşi Jeanne (Kristin Scott Thomas) merakla her gün yazmasını beklerler. Bu sırada bu tutkulu süreç yüzünden işlerin çığrından çıktığı da olur ama kimin umurunda, artık Claude'un hikayesi herkesi ele geçirmiştir. Yönetmen François Ozon'un çektiği bu bulmaca gibi filmi mutlaka izleyin. Sonu biraz aceleye gelmiş gibi, n'oldu ya, diye kalakalmamızı sağlamış olsa da gerçekten çok severek izleyeceksiniz.




İyi seyirler!

Garipçe Köyü ve Kıvırcık Ali'nin Yeri

Geçen hafta Cumartesi günü havanın da güzelliğini fırsat bilip kendimizi daha önce görmediğimiz Garipçe Köyü'ne attık. Hem 3. Köprü'yü hem de köyü bitmeden (!) önce biz de bir görelim istedik. Gerçekten bir köy ile karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim. Burası derme çatma köy evleriyle, kıyıdaki birkaç küçük balık lokantasıyla, tezgahlarda satılan köye ürünleriyle gerçekten de İstanbul'un yanı başında bir köymüş. 

Kaleden manzarayı ve köprüyü en açık şekilde görebilmek için birkaç dakika tırmandık. Kale dediysem, birkaç sur kalıntısının olduğu bir tepe. Belki de şimdiden belediye çay bahçesi için ayrılmış ya da o çok meşhur dondurmacıya satılmıştır arazisi! Köprünün bitmesine az kalmış. İçimiz daha da bir cız etti bu nedenle. On sene sonra bambaşka, çirkin bir manzara ve çok daha az yeşille karşılaşacağımıza neredeyse eminim. 


Köyün estetikten uzak sokaklarında bir tur attıktan sonra balık yemek için methini çok duyduğumuz Kıvırcık Ali'nin yerine gittik, yani yeni adıyla Qarip Restaurant. Kıvırcık Ali sahibi ve gerçekten çok ilgili, hoş sohbet ve güler yüzlü bir adam. Kıvırcıklığı gençlikte kalmış, bize eski fotoğraflarını gösterdi. ;) Buradaki restoranlar içkisiz bu arada. Ben reiki nedeniyle 21 günlük arınma sürecinde olduğum için o hafta tam bana göreydi, ama normal şartlarda rakısız balık lokantası için "bizimle deyılsin" deriz. ;) Ama hakkını vermem gerek, yediğimiz her şey taptaze ve inanılmaz lezzetliydi. Sarıkanat, tekir (hem de Kıvırcık Ali'nin önerisiyle ızgarasını) ve kalamar ızgara yedik. Önden gelen mısır ekmeği, tulum peyniri ve tereyağ, kuzinede pişirilip masamıza getirilen sıcacık ekmekler ve en sonunda balığın öldüğünü anlaması için bölüştüğümüz ayva tatlısı da olaydı. Ancak fiyatlar öyle uygun falan değil. Arnavutköy'de bu fiyatlara yersiniz diyebilirim hatta. Yine de merak ettiğimiz bir yerdi, ilkbahar ya da yazın kalabalığında değil de kışın nispeten güzel bir arınma gününde denediğimiz iyi oldu. 


Dönüşte de yukarı kıvrılan köy yolu üzerinde yürüyüş yaparken de gördüğümüz Saniye Teyze'nin yerine uğradık. Oğlunun da meydanda tezgahı varmış meğer. Ama yürürken selamlaştığımız bu topluca ve güleç köylü kadının ürünlerinden almak istediğim için meydanı pas geçmiştik biz. Saniye Teyze'yle sohbet ederken bir yandan da arabanın bagajına da doğal tereyağ, mısır ekmeği, tulum peyniri ve köy yumurtası atmayı ihmal etmedik. Kavurma da ister misin kızım dediğinde "yok teyzecim, kilo almayalım" cevabı verince "aman beni görmüyor musun kızım, boşver kiloyu miloyu. Bir de bu halimle ördekleri beslemeye giderken düştüm, bak şuradan yuvarlandım, üçüncü kez aynı yerini incittim ayağımın, doktora falan da gitmedim, biliyorum artık zaten nasıl geçeceğini" diye kıkır kıkır gülerek anlatıyor kadıncağız. Kafamda deli sorular: şişman mı mutludur, köyde yaşam mı mutluluk getirir, yoksa bu kadın da biz İstanbul tiplerini şirinlikle tavlamaya çalışan Lays teyzesi tipi midir, biz neden parmağımız ağrısa doktora gideriz, biz şehirliler niye her şeyin ardında bir neden, bir hikaye, bir kalıp bulmaya çalışırız, bir gün doğal yaşamı turistik bir aktivite olarak değil de gerçekten içselleştirerek yaşayabilecek miyiz, falan filan...

Hadi hepimize iyi haftalar!

Boğaz'da Yürüyüş ve "Herhangi Şeyler"

Cuma günü hava nefis olunca kendime sergi ve yürüyüş temalı bir program yapayım dedim. Bomba patlama ihtimalinin daha az olduğunu düşünerek İstiklal'deki Arter yerine Arnavutköy'deki Galeri Selvin'e uğradım. Güvenli şehrimizde neye niyet neye kısmet oldu biraz ama n'apalım artık. :/ 

Öncesinde kahve (Cup of Joy), sohbet ve yürüyüş, dönüş yolunda ise bu mini galerinin mini sergisi ve Beşiktaş'ta alışveriş ile geçen keyifli bir gün daha yaşadım keyifsiz gündeme rağmen. Bu arada Arnavutköy'de önünden geçtiğim her seferinde hayran hayran izlediğim İstanbul'un "painted ladies"inin de fotoğrafını bir kez daha çekmeden edemedim. ;)
   

Gülgün Başarır'ın Herhangi Şeyler sergisini ise toplam on dakika içinde gezebilirsiniz. Mini demiştim değil mi? ;) Basın bülteninden sergiye dair sanatçının notları ve birkaç resim ise aşağıda:

"Herhangi Şeyler" isimli bu sergimde, birbiri ile ilişkilendirilmiş farklı konuları farklı şekilde ifade etmeyi seçtim. Donalt Kuspit'in "Sanatın Sonu" kitabındaki "Kimi insanlar site adı verilen birbirinin aynısı konutları beğenmediklerini söylüyorlar ama, sanat galerilerindeki birbirinin aynı sıra sıra kutulara hayranlıkla bakıyorlar" sözü farklı konuları seçmemde yol gösterici oldu. Çünkü ben de galerilerdeki birbirinin aynı resimleri artık görmek istemiyorum. Sanat eseri, bir konunun ömrü billah tekrarı ile değil, sanatçının tuval üzerindeki eyleminin tekrarı ile oluşur.

Sanat kendini kendinde saklayan olarak, her zaman gizemini korusa da, sadece konusuyla değil malzemesiyle, resmin beklediği renkle, sanatçının tuval yüzünde bıraktığı izle, insana dokunur. Seçtiğim konular, hem dış gerçekliğin bir ürünüdür hem de kendi öz belleğimin. 
Resimlerin her birinde farklı bir armoni kullanılması, resmin beklediği rengin seçilmesiyle ilişkilidir. Resimde kullanılan monokrom renk, imgenin gücüyle dolar. Bazı resimlerde monokromu bozan kırmızı renk resmin elemanıdır ve farklı imgelere karşılık gelir. Resimlerde, tek büyük bir düzlem ve sonsuz tek renk kitlesi farklı etkilerin, izlenimlerin, farkındalıkların algılanmasının gösergesidir. Yaşanmış ve yaşanmakta olanın göstergesi olan doku tuval bedenini bir kabuk gibi örter, tıpkı bizi örten bastıran sıkan her şey gibi.


Malzemenin olanakları içinde hedefim, çoşkuyla bir duyum bileşiği yaratmaktadır. Ancak o zaman sanat eseri hayatiyet kazanır. Yaratma, elin maharetinin bir göstergesi değil, tam tersi karşılaşmalarla ortaya çıkan, kaygıyla yoğrulan, kendini verişle ifadesini bulan bir süreçtir.

Sergi 14-31 Ocak 2016 tarihleri arasında Galeri Selvinde ziyaret edilebilir.
İyi hafta sonları. 

Kaç Zil Kaldı Örtmenim?

Kayınvalidemin önerisiyle nefis bir kitap okudum geçen hafta. O kadar ki bitmesin diye sürekli bırakıp, araya reiki kitapları falan alıp, elimden bırakma süremi uzatmak istedim. Bambaşka bir hayatın içine girdim. Bu aralar ve onlarca yıldır uzaktan ahkam kestiğimiz ama ülkemizin bir parçası olmasına rağmen oradaki yaşam hakkında hiçbir fikrimizin olmadığı, "orada bir köy var uzakta"daki köyden bile uzak olan (mesafe olarak değil, anlama kapasitesi olarak uzak) Doğu'nun bir köşesine götürdü kitap beni. Hem de yirmili yaşların ilk yarısında mecburi hizmetini yapmak için giden genç bir kadın öğretmen olarak. Filiz Aygündüz'ün Kaç Zil Kaldı Örtmenim? kitabını okumanızı kesinlikle öneririm. Bambaşka bir gözle, siyaset ya da başka kirli hesaplar olmadan insan gözüyle Silvan'da bir yılını geçiren genç bir İstanbullu öğretmenin hikayesini yaşamak, kendi ülkemizin farklı bir coğrafyasındaki hayatlara dahil olmak için okumalısınız. Birbirimizi tanırsak, anlarsak ancak o zaman empatiden söz edebilir, ancak o zaman "o onun çocuğu, bu bizim çocuğumuz" demeden, içimizden gelerek, insanca "çocuklarımız ölmesin" diyebilir, acılarımızı paylaşabilir, hafifletebiliriz. 

Kitapta karma sınıflar halinde ders alan öğrencilerin bazılarının ilkokulu yarılamış olmalarına rağmen hâlâ dil bilmiyor olmaları, kız öğrencilerin zayıf bir karne sonrasında illa ki okuldan alınmaları, ısınmak için önlüklerini pijamalarının üstüne giyerek okula gelmeleri gibi eğitim sisteminin ve sosyal ve ekonomik düzenimizin aksak yanlarına dikkat çekilirken öğrencilerin öğretmenlerine olan saygı dolu hayranlıklarıyla da aslında kendileriyle ilgilenilmeye ne kadar ihtiyaç duydukları görülüyor. Can güvenliğinin olmaması, bazı şeylerin hiç konuşulmaması, silah seslerinin, tehditlerin ilçenin gündelik yaşamının bir parçası olması, farklı grupların farklı etkileri sayesinde yaşamın nasıl kapalı, boğucu, donuk bir şekilde sürdüğünü görmek ve o iç sıkıntısını hissetmek çok etkileyici. Yine de o donuk yaşamı canlandıracak bir aşk hikayesi bile var bu romanda. Gerçi "aşk için ölmeli, aşk, o zaman aşk" sözleri yazan Batı kafası için ölümden geçtim de kendi konfor alanından çıkarak farklılıkları anlamaya çalışmaya çalışmak bile büyük bir aşama olabilir. Yapılabilir mi, işe yarar mı, okuyup görün bakalım.

Alıntılar..
...Yadırgadığım kendi ülkem, yazık ki; benim hiçbir şeyin farkında olmadan kalkıp doğusuna geldiğim kendi ülkem. O gün için şaşkınlık, bunun adı. On beş yıl sonra bugün, mahcubiyet...
...Samimiyetin sözsüz dili Türkçeden de Kürtçeden de daha anlaşılırdı...
...Ateşin düştüğü evler iki taneyse ve sen sadece birine bakıyorsan, o evlerden birindekini söndürüp diğerini görmezden geliyorsan, yangın söner mi?...
...Acımak ya da şikayet etmek dışında bir dil kurulduğunda mucizeye hazırdı Silvan...
Çok etkilendim ben bu romandan. Kesinlikle öneririm. 
İyi hafta sonları!

Poz

Meğer yine nefis bir İkinci Kat oyunuymuş. Geçen sene görüp de çok feci ihmal etmişim. Bu sene iyi ki kaçırmadım, izledim dediğim oyunlardan biri oldu. Herkese de tavsiye ediyorum ama geçen seneye göre daha az oynuyor galiba. Web sayfasından tarihleri takip edin ve mutlaka izleyin bu güzel oyunu der ve kısaca konuya geçerim. 


"Demokrasi şehidi" olarak anılması planlanan, "saygın" gazeteci Rıdvan Kahraman'ın ölümünün üzerinden biraz zaman geçmişken, eşi Fazilet (Selen Uçer) bir partiden aday olup siyasete atılmak üzereyken Rıdvan'ı tanıyan bir gazeteci (Banu Çiçek Barutçugil) onun hakkında bir belgesel çekmek ister. Evde onu yakından tanıyan üç kadın olacaktır. Biri elbette eşi Fazilet, diğeri neredeyse sağ kolu, asistanı sayılan Azra (Esra Dermancıoğlu) ve üçüncüsü ise üniversitedeki öğrencilerinden biri olan, tezine de yardım ettiği İrem (Gülce Oral).

Rıdvan Kahraman'ın yıllar önce çektiği ödül almış bir fotoğraf karesiyle başlar çekim. Belki de tam da o karenin özüne inilmesiyle her şey birer birer çözülür. Uzak -hani şu bize hep çok uzak olan!- bir köydeki vahşi bir katliam sonrasında köy meydanında ölmüş bir annenin kucağındaki "ölü" çocuğuna sarılan "poz"uyla ödül alan gazetecinin ahlak anlayışı dört kadın tarafından masaya yatırılır. Sırlar ortaya çıktıkça, insanlığın yerlerde süründüğü anlar gelir. Her şeye rağmen gecenin sonunda yeni bir fotoğraf karesi daha vardır elde. Rıdvan Kahraman'ın ödüllü pozuyla açılıp, Fazilet ve İrem'in pozuyla kapanan oyunda gerçeklik-sahtelik ödülleri de seyirci tarafından verilmiş olur.

Oyuncuların hepsi birbirinden başarılı. Selen Uçer'i ilk kez izledim sahnede ve bayıldım. Esra Dermancıoğlu'nun abartıldığını düşünürdüm, yanılmışım, kadın bildiğin o Azra'ydı. "Hitchcock karakteri" diyoruz kendisine artık. ;) Gülce Oral'ı daha önce iki kez sahnede izledim, acayip doğal bir oyunculuğu olduğunu düşündüğüm ve çok beğendiğim genç oyunculardan biri. Yine çok iyiydi. Sami Berat Marçalı yönetmiş, ki şu ana kadar çıkardığı işlere hep bayılmışızdır (bir tek P*rk, eh işte).  

Kısacası bulduğunuz yerde kaçırmayın, izleyin derim.
İyi seyirler, iyi haftalar!

Tespih Ağacının Gölgesinde

Ta TAC yıllarımda ders olarak İngilizcesini okuduğum Bülbülü Öldürmek romanının yazarı Harper Lee, 55 yıl aradan sonra ikinci romanını yazmış diye duyunca direkt attım İdefix sepetine. Daha sonra Bülbülü Öldürmek romanındaki karakterlerin hayatlarında 20 yıl sonrasına gideceğimizi duyunca içimden bir eyvah dedim. Pek harika olmayan hafızamı ve o yıllarda henüz imgelemelerimde bile yer almayan blog notlarımı düşünerek ilk kitapla ilgili kısa bir hatırlatma için nerelere başvursam dedim ve Google ve Ekşi karışımına karar verdim. Fırlama Scout'u, müşfik ve adalet timsali avukat baba Atticus'u, ölen ağabey Jem'i, hala karakterini, yaşadıkları Maycomb kasabasını ve 1930lu yılların ABD'sinde had safhada olan zencilere karşı ırkçılığı özetle hatırladıktan sonra hoop 1950li yıllara geliyoruz. 

Jean Louise (bir zamanların fırlama Scout'u) artık New York'ta tek başına yaşayan ve kendi ayakları üstünde duran, yaşıtlarının pek çoğu gibi kasabada evlenip çoluk çocuğa karışmamış dönemin nadir genç kadınlarından. Ziyaret için geldiği bu Güney kasabasında da yaşamın ve karakterlerin pek de değişmediğini, aynı küçük kasaba kapalılığı, dar görüşlülüğü, dedikoduları ve kalıp yaşamlarının devam ettiğini görüyor. Ancak bu kez onu hayal kırıklığına uğratan iki isim var. İlki ve en önemlisi gözünde adeta Tanrısallaştırdığı babası Atticus, diğeri ise babasının desteğiyle eğitimine devam ederek şimdi onunla birlikte çalışan ve gençliğinden beri genç kadına aşık olan Henry. Bir zamanlar eşitlik ve adalete inanan, insan hakları savunucusu babasının da zencilere karşı bakış açısının değişmiş olabileceğini görmek Jean Louise için büyük bir yıkım oluyor. Hayattaki en büyük inancı, güven duyduğu dayanak noktası en temel yerinden sarsılan genç kadın ve kasabayı temsil eden diğerleri arasındaki ilişki tastamam kopar mı, yoksa bir orta yol bulunur mu? Kendinizi kaptırın, çok da harika olmayan çeviriye çok takılmadan zevk almaya bakın ve okuyun derim. 

Alıntılar...
* "İnsanın doğumu son derece tatsızdır. Pistir, fazlasıyla acılıdır, bazen de tehlikelidir. Ve illa ki kanlıdır. Aynısı uygarlık için de geçerli. Güney, müthiş ıstırap veren son doğum sancılarını çekiyor. Yeni bir şey doğurmak üzere."
* "...(Jean Louise zencilerden bahsediyor) Onların insan olduklarını yadsıyorsun. Onlara umudu yasaklıyorsun. Bu dünyadaki her insan, kafası, kolları ve bacakları olan her birey yüreğinde umutla doğar. Bunu Anayasa'da bulamazsın..."
* "...(Jean Louise ırkçıları Hitler'e benzettiğinde babasının şaşırması üzerine devam ediyor) Daha iyi değilsiniz. Tek fark, insanların bedenlerini değil, ruhlarını öldürüyorsunuz. Onlara şöyle diyorsunuz: 'Bak uslu durun. Terbiyenizi takının. Efendi olur, dediğimizi yaparsanız hayattan bir sürü şey elde edersiniz, yok sözümüzü dinlemezseniz, sizi eli boş bırakırız, dahası şimdiye kadar verdiklerimizi de alırız." (Tanıdık geldi mi?)

* "Çirkin bir sözcük olan önyargı ile tertemiz bir sözcük olan inancın ortak bir noktası var: her ikisi de mantığın bittiği yerde başlar."
Seveceksiniz. Daha da önemlisi ırkçılık ve ötekileştirmenin dinamiklerinin her yerde nasıl da aynı zalimlikte olduğunu görerek, kendi ülkemizden de benzerlikler bulacaksınız.  Bense çoktan kendi ülkemize döndüm bile: elimde Filiz Aygündüz'ün Kaç Zil Kaldı Örtmenim? romanı var. Yepyeni bir dünyaya yolculuk etmeye hazırım. 

Keyifli okumalar dilerim.   

Yılın İlk Filmleri

Yeni yıla karla, iflah olmaz iyimserliğimizle beslediğimiz umutlarla, aldığımız birbirinden güzel gelişim kararlarıyla ve filmlerle girdik. ;) Aldığım kararların en önemlileri reikiye başlamak (dolayısıyla ruhumu önce arındırıp sonra beslemek), motosiklet öğrenmek, Kaş'ta daha çok zaman geçirmek, Kuzey Işıkları'nı görmek ve mümkünse Uzakdoğu'da bir yere giderek açılışı yapmak (Vietnam, Japonya ilk tercihlerim), daha fazla kültür-sanat-kitap daha az sosyal medya, fiziksel ve ruhsal anlamda kendime iyi bakmak. Bunlar elimde olanlar, yapabileceklerim. Elbette sağlık açısından şansın da yanımda olmasını diliyorum. Halihazırda kendi yarattığımız keyifli hayatımıza devam etmeyi ve bu hayatın tadını çıkarabilecek maddi ve manevi zenginliğe bir ömür boyu sahip olmayı seçiyorum. Hayatımın sağlık, aşk, bolluk ve bereketle dolu olacağını, şükredecek pek çok şeye her geçen gün yenilerinin ekleneceğini biliyorum. Sahip olduğum ve olacağım her şey için şimdiden kocaman bir şükür yolluyorum. Gelelim çoğunlukla eve kapandığımız geçen hafta izlediğimiz filmlere.

  
İlk önerim 3 dvd'den oluşan -yani 6 saatlik- Best of Youth (La Meglio Gioventu) adlı 2003 İtalyan yapımı film olacak.  Bir İtalyan ailesinin 1960'lardan 2000'lere kadar uzanan ve büyük bir doğallıkla işlenen hikayesini severek izleyeceksiniz. Acısıyla tatlısıyla gerçek hayat, gerçek karakterler filmi en etkileyici yapan yönü. Uzunluğu gözünüzü korkutmasın, sıkılmayacak, aksine kendinizi kaptırıp aileden biri olacaksınız. 


İkinci film önerim hastası olduğumuz Woody Allen'ın yazıp yönettiği Irrational Man, yani Mantıksız Adam. Büyük bir varoluşsal boşluğa düşmüş, hayattan keyif alamayan felsefe hocası Abe (Joaquin Phoenix), öğrencilerinden biri olan Jill (Emma Stone) ile birlikte bir restoranda kulak misafiri olduğu sohbet sayesinde hayatında tutunacak yeni bir anlam bulur. Yaşam enerjisini yeniden yerine getiren bu "karanlık" anlama tutkuyla bağlanır ve onu gerçekleştirmek için her şeyi yapar. Biz de onu izlerken kafamızda etik, suç -ve ceza-, hayatın anlamı, söylem-eylem gibi kavramlar üzerinde düşünürken, karamsarlığa boğulduğumuz kendi dünyalarımıza ve büyük çaresizliğimize de dönüp bakmak zorunda kalıyoruz. Hatta bana bir ara "mantıksızlık" gayet güzel bile göründü, yalan söyleyemeyeceğim. ;) Neyse, 80 yaşındaki dehanın bu filmini de izleyin derim kısaca. 


Sırada Deniz Gamze Ergüven'in Cannes'da büyük övgüler alan ve bu sene Oscar ödüllerinde Fransa'yı temsil etmesine karar verilen Mustang filmi var. İsmini Kuzey Amerika'nın uçsuz bucaksız çayırlarında koşturan yabani atlardan alan Mustang'de hikayeleri anlatılan beş kız kardeş de aynı vahşi atlara benzetilmiş. Bedenleri, bellerine kadar gelen saçları, özgür ruhları, dizginlenmesi zor coşkuları, her şeye gülme potansiyeli taşıyan muzip gözleri ve aslında tüm masumiyetleriyle kadın olma yolculuğundaki genç kızlar onlar. Ne yazık ki yaşadıkları coğrafya (Karadeniz'in bir kasabası) itibariyle o özgür ve neşeli enerjilerinin canına okunacağını filmin en başından anlıyoruz! Gerçekten de kızların ışığını söndürecek gelişmeler yaşanırken evleri adeta bir hapishaneye dönüşüyor. Her şey biraz fazla hızlı, mesaj kaygılı, 180 derece zıt kutuplarda yaşandığı için filmin gerçeklik algısında bir sorun olduğunu düşünmekteyim. Ama ne olursa olsun o kızların -dolayısıyla kültürümüz kadınlarının birçoğunun- yaşadığı ruh çürüten dönüşümü etkilenmeden izlemek mümkün değil. Öneririm. 


Ve son olarak kitaplarını okumaya zaman ayırmayı hiç düşünmediğim ama filmini önümde görünce "dur bakalım, şu Christian Grey ne menem bir sapıkmış, öğrenelim" ;) diye alıverdiğim Grinin Elli Tonu var sırada.  Dakota Johnson ve Jamie Dornan'ı karakterlere yakıştırdım. Hikayeyi herkes gibi ben de az çok duymuştum, beklentimin dışında bir şey çıkmadı. Hatta tuhaf zevkleri olduğunu iddia eden, hazırladığı kontrata ve "oyun odası"na bakınca da insanın koşarak kaçası gelen Christian Grey karakterini filmde neredeyse normale yakın buldum. Daha abartı olabilirdi. Ayrıca kitapları bilmediğim için cahilliğimi bağışlayın ama "bu adamın neden bu hale geldiğini anlayabiliyor muyuz hikayenin devamında?" Yani sanki normalleşmek istiyorum der gibi melül melül bakan zoraki tuhaf biri var gibi karşımızda. Son olarak bir de Anastasia'ya seslenmek itiyorum: "öyle hüngür hüngür ağlayıp, her şey bitti triplerine girecek bir şey görmedin, şekerim. Abartma! Adam o boy boy kırbaçları, kelepçeleri dekorasyon amaçlı almadı herhalde. Biliyordun başına gelecekleri, toparlan hadi, hazırlan yeni maceralara, kıh kıh.." ;) İşte izleseniz de izlemeseniz de olacak filmlerden. Merak edip aldım, pişman değilim, ama karar sizin.

İyi haftalar ve cümleten iyi yıllar diliyorum hepimize.
Başladık bakalım, hayırlı uğurlu olsun! ;)

Çamaşır Yıkamanın Keyifli Hali

Ev işleri arasında her hanımın farklı favorileri vardır. Mesela kimi ütü yapmayı sever , bazıları ise yemek yapmayı. Sevdiğiniz işlerin size verdiği keyif ise bambaşkadır ve terapik etkileri vardır. Başka dünyalara gider, hayaller kurar, güzel anları hatırlar, planlar yaparsınız.

Size harika bir haberimiz var. Artık bu keyfi size yaşatan favorileriniz arasına çamaşırı da ekleyebilirsiniz :) Çünkü Rinso bunu mümkün kılıyor.

Rengarenk paketleri ile raflarda dururken bile enerjisini yansıtan Rinso, çamaşır yıkamayı kolay ve eğlenceli bir hale getiriyor. Rinso’nun Kır Bahçesi (Yeşil), Çiçek Bahçesi (Pembe) ve Büyülü Bahçe (Mor) şişeli sıvı deterjanları hem beyaz hem de renklileriniz için tortu bırakmayan bir temizlik vaat ediyor.



Rinso’nun gerçek eğlencesi, yıkama sonrası çamaşır makinenizi açtığınız anda başlıyor. Öyle ki kapağı açtığınız anda tertemiz çamaşırlarınıza eşlik eden muhteşem çiçek kokuları tüm banyoya yayıyor. İşte o an, hissettiğiniz duygular tarif edilmez. Sanki bir anda sevdiğiniz bir melodi çalmaya başlıyor ve o koku sizi alıp bambaşka bir yerlere götürüyor.

Bu kokular o kadar kalıcı ki tertemiz çamaşırlarınızı asarken, kuruturken, ütülerken ve tabii ki giyerken makineyi açtığınız o andaki duygular size kendini hatırlatmaya devam ediyor. Rinso kalıcı bahar kokuları ile çamaşır yıkamayı keyfe dönüştürüyor.

Mutluluk ve keyif zaten anlık değil midir? Mühim olan o anlara hayatınızda yer açmak. İşte Rinso bunu mümkün kılıyor.


Bir boomads advertorial içeriğidir.