2012'den Neler İstiyorum?

Biliyorum, 2011 ülkemiz ve dünya açısından çok sevimli bir yıl değildi, ama ben ve ailem için elinden geleni yaptı. Öncelikle yediğimiz,içtiğimiz, gezdiğimiz, gördüğümüz, yaptığımız her şeyin tadını çıkarabilecek bir fiziksel ve ruhsal sağlığa sahiptik ve sadece bunun için bile kocaman bir teşekkürü hak ediyor kendisi. Onun dışında daha önce görmediğim harika yerleri gezdim, İso'cumun işiyle ilgili güzel gelişmeler oldu, hayatta yapmak istediğim şeylerden biriyle ilgili bir adım attım (bir süre daha sürpriz olarak kalmasını tercih ediyorum, zamanı gelince sizinle paylaşacağım), ailemden harika haberler aldım. Yani yiğidi öldürüp hakkını yemeyeyim ve koca bir teşekkür göndereyim kendisine. O yüzden 2012'nin işi daha zor olacak, çünkü ondan çok büyük beklentilerim var.

Not: Ülkem, dünya, evren ve insanlık için çok güzel gelişmeler olsun. Biraz daha medeni, doğaya ve insana karşı sevgi ve saygı dolu olabilelim. Barış elbette isterim. Sağlık ve afiyet elbette isterim. Yardıma ihtiyacı olanlara yardım etmeyi ister ve elimden geldiğince yaparım. Ama bu listeye bunları yazmayacağım. Burada daha bencil, daha maddesel, zevk-ü sefa istekleri bulunuyor. Lafın gelişi birinci tekil şahıs kullanıyorum, ama bu maddeleri gerçekleştirirken yanımda  mutlaka İso'cumun olmasını istiyor, olmamasını da düşünemiyorum! Bir de uçabildiğim kadar uçacağım istekler konusunda, kusuruma bakmayın! :)

1) More Travel'ın Ayhan Sicimoğlu ile Küba turuna katılmak (önceki yazımda bahsetmiştim biliyorsunuz).

2) Londra'da Shakespeare's Globe Thater'da bir oyun izlemek (tercihen Anne Boleyn'i), Design Museum'u gezmek ve Hint ve Thai yemekleri yemek. Yani mümkünse bu yaz 4-5 günlük bir Londra gezisi ayarlamak.

3) Yine bu yaz ya da sonbaharda kocaman bir Batı Amerika turu planlamak. San Francisco, Los Angeles, Grand Canyon, Las Vegas ve San Diego içinde olsun mümkünse ve iki hafta gezelim. Gitmişken oraya şöyle beş senelik spor alışverişimi yapayım, kendime montlar, botlar, çantalar alayım, bir anda bir outlet canavarına dönüşeyim mesela! :)  Gerçi böyle dediğime bakmayın siz, orada tutulur kalırım kesin. İso gaza getirmezse de iki parça şey alıp dönerim o kadar yoldan.

4) Geçen seneden daha fazla kitap okuyayım, tiyatro ve film izleyeyim, sergi gezeyim, etkinliğe katılayım. Dolayısıyla daha fazla blog yazısı yazayım.

5) Yazın en az iki hafta -tercihen 1 ay- denizin ve güneşin tadını çıkarayım. Buna tuzumla kurumak, akşamüstü deniz kenarında buz gibi bira içmek, sahilde yürüyüş yapmak da dahil.

6) Girandola'nın dondurması, Ara Kafe'nin Meksika usulü sıcak çikolatası gibi kolay ulaşabileceğim, yeni orgazmik lezzetler keşfetmek. Geziler sırasında da kolay ulaşamayacak da olsam üzerinden aylar yıllar geçmesine rağmen unutamayacağım  yeni lezzetler keşfetmek.

7) Bu harika lezzet keşiflerinin tadını çıkarırken bir yandan da incecik ve fit bir vücuda sahip olmak! (Bu, sanırım bu yıl için değil, yaşam boyu geçerli bir dilek olabilir.)

8) Sadece yapmak istediğim şeyleri yapmak, görmek istediğim kişileri görmek, beni mutlu edecek ortamlarda olmak. Yaşamımı kendi istediğim şekilde yaşama özgürlüğüne sahip olmak.. Zorunlulukların her türlüsünden uzak olmak. Yapmak istediklerimi yapabilmek için adım atacak cesarete sahip olmak. Adım attıklarımda ise koca bir yol kat etmek.

9) Evime güzel tablolar almak. Ama öyle alışveriş yapar gibi değil. Hangi tarzın, hangi isimlerin beni daha çok mutlu edeceğine karar vermek için uzun uzun araştırmalar yapıp, gezip, görüp, seçerek.

10) Bir çekilişten bir şey kazanmak. Mümkünse MP'nun büyük yılbaşı ikramiyesi (daha bilet almadım ama!), üç hafta boyunca birikmiş olan bir Sayısal Loto, o da olmadı bir ev/yazlık, hiç olmadı 10 günlük Kenya-Tanzanya safari tatili, o da olmadı bir cruise seyahati, o da olmadı bir tatil köyü, bir araba, bir laptop, bir cilt bakımı... neyse artık o kadar inmeyeyim. Evren'e en büyük isteği gönderiyorum: MP çeyrek biletime 10 trilyon yollasın, kalanını ben hallederim!

Ben Evren'e yolladım istek listemi. Her şeyden önce sağlık ve ağız tadı istediğimi bilir o benim. Onu çoktan hazırlamıştır bile. Bu listeden de elinden geldiğince ayarlar bir şeyler bana, bilirim. Ayarlayamazsa da küsecek değilim kendisine. Başka şeyler yollar , daha doğru zamanı seçer, yapar bir şeyler elbet. Sever beni kerata!

Sizi de çok sevsin 2012'de! Sağlık ve mutluluk dolu harika bir yıl, harika bir ömür geçirelim. Güzel günler, muhteşem deneyimler, heyecanlar bizleri bekliyor olsun. Yarın akşam bütün kadehler 2012 şerefine kalksın, şımartalım O'nu. O da hoş gelsin, sefalar getirsin hepimize...

Ritimlerin Efendisi: Ayhan Sicimoğlu

Öncelikle belirteyim: Kesinlikle HASTASIYIM!

Bence bambaşka bir adam o. Başka bir gezegenden falan da olabilir. Yani bunu öğrensem hiç şaşırmam; o kadar farklı bir tip bana göre. Ama kesinlikle eğlence, merak ve keyif gezegeninden geliyor olmalı. Programlarını takip eden biri olarak çok yönlülüğünün, bilgisinin, kültürünün, araştırma ve öğrenme ilgisinin, zevklerini işi yapmasının, yaşam tarzının hastasıyım. Ayrıca çıkar çıkmaz aldığım En Estambul albümü ile kıpır kıpır dolaşıyorum evde. Böyle olmasına rağmen onu canlı dinlemeyi bir türlü başaramamıştık. Ghetto'daki , Babylon'daki onca program, bir dönem Coco Clementine'de yaptığı canlı müzik geceleri falan hep yalan olmuştu. Ta ki bu Cumartesi'ye kadar.

Sonunda Ayhan Sicimoğlu ve Latin All Stars ekibi ile tanışabildik. Yeni yıl partisi konseptli bu konserde bonus olarak “Rodry-Go” adıyla Avrupa’yı kasıp kavuran Rodrigo Rodriguez de sahnede bizlerleydi. Hem de en sevdiğimiz mekanlardan biri olan Borusan Müzik Evi'nin küçük ama sıcacık ortamında. Sadece 200 şanslı dinleyici olarak. Uzansak dokunabileceğimiz bir mesafeden, capcanlı!! Ne geceydi ama! Sizi bilmem ama ben eski yılı kapattım ve yeni yıla keyifle, ağzım kulaklarımda girdim o gece.:)


Bence Ayhan Sicimoğlu sadece bir perküsyon üstadı değil, aynı zamanda harika bir öykü anlatıcı. Üç saatlik performansı sırasında her şarkı sonrasında mikrofonu kapıp, yaşam arşivinden anlattığı öykülerle de bizleri adeta büyüledi. Programlarındaki gibi aralara mesajlar sıkıştırmayı da ihmal etmedi elbette. O tavırlı halinin de hastasıyım o ayrı. CD'deki şarkıların öyküleri, klasik müzik eğitimi alan soprano kızı Ayşe Sicimoğlu'ndan gururla bahsedişi, müziğin ve tabi ki ritmin evrenselliği içinde ne olduğunu anlamadan Latin ezgilerinden Ankara havasına geçişimiz :), çıplak ayaklı diva Cesaria Evora'nın da ruhuna selam gönderişi, İstanbul hikayeleri, Adana'ya, Fransa'ya, Osmanlı'ya uzandığı ara sohbetleriyle tadı damağımızda kalan bir gece yaşattı bize bu eksantrik keyif adamı.

İnsanın babası, sevgilisi, eşi, dostu, komşusu olmasını isteyebileceği bir tip bence Ayhan Sicimoğlu. Karşısındaki kişiyi ruhen, zihnen ve manen zenginleştiren tiplerden. Yaşam enerjisi, mutluluk, yaşam sevinci ve ilgisi aşılayanlardan. Bence bünyeye çok faydalı. O yüzden henüz yapmadıysanız programlarını takibe alın ve bir dahaki canlı performansını kesinlikle kaçırmayın derim. Bilgi: Ocak ayı içinde Ghetto'da program yapacaklarmış. Hatta bakarsınız bir canlı performans gecesinde karşılaşırız sizlerle, çünkü bu keyif burada kalmasın istiyoruz biz de.


Bir de kişisel not: Yılbaşı yaklaşırken herkes 2012 ile ilgili dilek listeleri (pardon, wishlist!) oluşturuyor ya hani... Ben de o listeye "More Travel'ın Ayhan Sicimoğlu ile Küba Turu'na katılmak" maddesini en baba madde olarak ekliyorum. Evren, nasıl olacak falan diye düşünmeden isteyin, demiyor mu bize? İstedim gitti işte. Dur, olumlama cümlemi de yazayım hemen:
"2012'de İso'cumun en çok görmek istediği yerlerden biri olan Küba'yı İso'cumla birlikte bu harika adamın peşine takılarak gezmeyi seçiyoruz!"
İyi ki varsın Ayhan Sicimoğlu! Enerjinin, ilgi ve merakının, yaşamdan aldığın ve bizlere verdiğin keyfin her geçen gün katlanarak artması dileğiyle...

Fırtınalı Bir Cuma Günü SSM ve Sıdıka

Sakıp Sabancı Müzesi'nde Cumartesi günü yeni bir sergi başladı. Müzenin süreli değil, kalıcı sergisi olan Bir Ülke Değişirken - Tanzimattan Cumhuriyete Türk Resmi ziyaretçileriyle buluşmaya hazırdı hafta sonu. Biz de müzeyi sosyal ortamda takip edenler ve e-posta grubuna üye olanlar olarak Cuma günkü ön gösterime davetliydik. Yani herkesten önce görme şansımız olacaktı bu harika o resimleri. Bir hafta öncesinden Gizem'le planımızı yaptık Cuma için. Ajanda ekibinden Sinem ve Seda da ayrıca plan yapmışlar ve haber verdiler. Yani birkaç gün önce hepimizin aynı saatlerde orada olacağı netleşti. Buraya kadar her şey normal değil mi? Anormal olan bu planı firesiz gerçekleştirmemizdi doğrusu! Çünkü Cuma sabahı İstanbul olarak feci bir havaya uyandık. Fırtına, hiç durmadan yağan yağmur, buz gibi soğuk, her şey bir arada. Ama her türlü zorlu koşula rağmen İstanbul'un çeşitli köşelerinden gelen biz sanat aşıkları bu havada bile söylediğimiz saatte Sakıp Sabancı Müzesi'nde buluştuk. :) İşte kanıtı: (ısınmak için ikram ettikleri Starbucks kahvelerimizi içerken)


Aslında aynı saatlerde gitmedik sergiye. Gizem ve bizim işimiz bittiğinde Seda ve Sinem gezmeye yeni başlayacaklardı. Biz de tam o arada kısa da olsa bir kahve içimlik sohbet molası vermiş olduk birlikte. Çok da güzel oldu. SSM'nin koleksiyonuna dahil olan harika eserlerin yer aldığı bu güzel sergiyi görmenizi mutlaka öneriyorum. Türk resim sanatının tarihsel yolculuğunu izleme şansını elde edeceğiniz sergide Osman Hamdi Bey, Fikret Muallâ, Halil Paşa, Şehzade Abdülmecid Efendi, İzzet Ziya, Hikmet Onat, Nazmi Ziya Güran, İbrahim Çallı gibi seçkin isimlerin tablolarını göreceksiniz. Bu arada tabloların birçoğunu daha önce de gördüğümü anımsadım ve blog da sağ olsun beni doğruladı. İki sene önce Batı'ya Yolculuk adlı sergide bazılarını görmüşüm gerçekten. O yüzden yine hayran hayran izlememe rağmen rağmen o yazıya eklediğim resimleri buraya koymayacağım.


Yukarıdaki kolajda sizlere bir fikir vermesi için seçtiğim resimlerden sol üstteki Hikmet Onat'a ait bir peyzaj çalışması. Hemen yanında Halil Paşa'nın Şakayıklar ve Kadın adlı çalışması var. Altındaki manzara resmi ise Hoca Ali Rıza'ya ait. Bir tane hamakta uzanıp kitap okuyan, bir tane de bahçesindeki şezlongta düşüncelere dalmış bir kadın var gördüğünüz gibi. Hamaktaki kadın İbrahim Çallı'nın, şezlongtaki ise Nazmi Ziya Güran'ın fırçasından çıkmış. Kayaların üzerinden denizi izleyen kadın ise İzzet Ziya'nın eseri. Her birindeki fotoğrafsı gerçekliğe, renklere, ifadelere hayran olmamak mümkün değil.

Bunların dışında birbirinden güzel peyzaj ve natürmort çalışmaları, ilk kez yurt dışındaki atölyelerde yabancı modellerle nü çalışmaları yapan ressamların eserleri, portreler vardı. Bir de hiçbir kategoriye yerleştirilemeyen bağımsız Fikret Mualla'lar tabi. Aşağıda onlardan birkaçını görüyorsunuz:


Bir kata yayılan bu sergiyi bir saat içinde rahatlıkla gezebilirsiniz. Biz daha sonra Atlı Köşk'ün içinde 31 Aralık'a kadar devam edecek olan Sophie Calle sergisini de gezdik. Newsweek tarafından günümüzün en önemli 10 çağdaş sanatçısı arasında gösterilen, dünyaca ünlü Fransız sanatçının “Son Kez, İlk Kez” adlı sergisi Bienal ile eş zamanlı açılmış (zaten bildiğimiz anlamda klasik bir sergiden çok Bienal çalışmalarına benziyor). İki bölümden oluşuyor ve çok etkileyici (ilk bölüm çok daha etkileyici!). Birinci bölümde İstanbul'da yaşayan görme engelli kişilerin bu engellerinin hikayesi ve “gördükleri” son anın fotoğrafları yer alıyor. İkinci bölümde ise bir video çalışması var. İstanbul'da yaşayan ve denizi hiç görmemiş insanlar deniz kıyısına götürülmüş ve tepkileri kaydedilmiş. Burayı da gezdikten sonra Atlı Köşk'ün penceresinden yağmuru izliyoruz biraz. Manzara harika, ama elbette içerideyken.. Birazdan şemsiyelerimizi bile kontrol etmek için inanılmaz bir çaba göstermemiz gerekecek!

   
Çıkmadan önce müzenin mağazasını da geziyoruz. Sergi kataloğu ve yine bu sergiyle ilgili magnetler, bardak altları, not defterleri gibi ürünlerin yanı sıra pek çok kitabın, aksesuar ve dekoratif ürünün bulunduğu bu şirin dükkanı gezmeyi unutmayın. 

Akşam üstüne doğru şemsiyeye rağmen sırılsıklam ve üstümdeki kalın mont ve atkıya rağmen donmuş bir halde kendimi sıcacık evime attım. Buzlarımın çözülmesi biraz zaman aldı. Sıcacık bir çorba ve üstüne bir kahve içtim. Sonra da ev patikleri ve battaniyenin altında kitap okumaca... diyeceğimi sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. Çünkü gece beni bekleyen bir durak daha var: Sıdıka! İso'cumun ofis grubu çok sevdiğimiz bu harika mekanda yer ayırtmışlar Cuma gecesi için. Anlayacağınız tam da evde yağmur izlemelik bir günün hem gündüzünü hem de gecesini dışarıda geçirdim sevgili okur. Neyse ki her iki plan da çok keyifliydi. Harika sohbetler, bol kahkaha, hem ruhu hem mideyi doyuran deneyimler eşliğinde güzel bir Cuma geçirdik. 


Sıdıka'nın Lüfer Koruma Timi'nde olduğunu görüyorsunuz. Nasıl bir yer olduğunu hatırlamak isterseniz de buraya buyrun. Cuma günü keyifli geçti, peki ya haftalardır heyecanla beklenen 24 Aralık Cumartesi akşamı  nasıldı dersiniz? Sizlere harika bir adamdan bahsedeceğim bir sonraki yazıda.. Takipte kalın. 

Bir Masaj & Bir Kitap

Geçen haftalardan birinde kullanılmamış bir Şehir Fırsatı kuponum olduğunu fark ettim. W Hotel Day Spa'da bir saatlik masaj fırsatım varmış ve Şubat sonuna kadar süresi olduğundan unutmuş gitmişim ben onu. Maillerimin arasında gördüm fırsat çekimi ve sanki zamanında o fırsatı alan ben değilim de biri bana masaj hediye etmiş gibi sevindim. :) Hemen randevumu alıp gittim W Hotel'e. Bu miniminnacık otelin upuzun koridorlarından ilerleyerek klostrofobik ve daracık asansörüne bindim ve SPA katında indim. Otel küçük ve butik bir şehir oteli olduğundan dolayı iç alanlar da elbette minimum alandan yarar sağlayacak şekilde dizayn edilmiş. Dolayısıyla öyle ferah dinlenme salonu olan, geniş ve aydınlık bir SPA değil burası. Odalar ve beklediğiniz alan küçük. Ama ortam tertemiz. Çalışanlar çok ilgili ve güler yüzlüler. Her şeyden önemlisi de masözler çok iyi. Beklerken içtiğim zencefil çayı eşliğinde masaj yağıma karar vererek kendimi hünerli ellere bıraktım. Genellikle kokusunu çok sevdiğim için sandal ağacı yağını tercih ediyorum, ama bu kez ylang ylang yağını denedim. Faydalı bir bitki olduğu aklımda kalmış ve kokusu da çok güzeldi. Hamur kıvamında eve döndüğümde adeta oturduğum yerin şeklini alıyordum! :) Day Spa'daki bakım, onarım ve kendinizi şımartma programlarıyla ilgili bilgi almak ve randevu için iletişim numarasını öğrenmek için buraya tıklayabilirsiniz. Bu ve buna benzer birbirinden güzel fırsatlar yakalamak içinse Groupon Şehir Fırsatı'na buyurun. :)

Bu hafta başı bir de kitap bitirdim: Stefan Zweig'ın iki öyküsünün yer aldığı Can Yayınları'ndan çıkan Bir Kadının Yaşamından 24 Saat ve Bir Yüreğin Ölümü'nü okudum. Ayrı öykülerde bir kadının ve yaşlı bir adamın psikolojisini harika bir dille anlatan bir yazar ve 122 sayfalık küçük bir kitap olunca karşımda dayanamadım bir günde bitiriverdim iki öyküyü de. Stefan Zweig psikolojiye ve Freud öğretisine büyük ilgi duyan yazarlandanmış bu arada. Bir Kadının Yaşamından 24 Saat, gerçekten de bir kadının gençliğinde 24 saatlik bir zaman dilimi içinde yaşadıklarını anlatıyor. Kocasını kaybettikten sonra uzun süre yaşamını anlamlandıramadan, amaçsızca yaşayan ve iki yıl yas tutan bir kadının kendini duygularına kaptırarak korkusuzca  atıldığı bir macera anlatılıyor bu öyküde. Kadının yaşamıyla ve kadın olarak hissettikleriyle ilgili anlatılanlar çok gerçekçi ve etkileyici.

Bir Yüreğin Ölümü ise kızına ve karısına iyi bir hayat sağlamak için hayatı boyunca çalışmış yaşlı bir adamın iki kadın için de hiçbir değerinin olmadığını düşünerek kendisiyle bir iç hesaplaşmaya gidişini anlatıyor. Yalnız bir insanın iç dünyasını anlatan bu öykü bana daha dokunaklı geldi. Kitaptan not ettiğim alıntılardan bazıları aşağıda:

"...belli bir hedefi olmayan her hayat bir hatadır..."
"...yaşadığım ve kaybolup giden bu şeyi tekrar tekrar keyfini çıkararak tatmak istiyordum, 'hatırlamak' denilen o kendini kandırmaca büyüsü sayesinde..."
"...Zaten yaşlanmak da geçmişten artık korkmamak demektir..."

Bu kitabın ardından sert bir geçiş yaparak Ölüm Pornosu'na başladım. Hani şu ahlakımızı bozduğunu düşünerek çevirmenini "Sen manken misin? Bunu çevirmeye utanmıyor musun?" falan diye sorguya çekip gözaltına aldıkları kitap. Zaten tam da bu nedenle dikkatimi çeken bir kitap oldu, yoksa aklımda bile değildi okumak. Ama bir şekilde bu saçma sapan zihniyetin merak uyandırması sonucu kitabı alanlar bir hayli fazla olmalı ki bu sene yayınlanmış ve benim elimdeki 11. Baskı! Neyse, herkese rahatlıkla önerilebilecek bir kitap olmadığı kesin. O yüzden sanırım eleştirisini de yazmam. Ama yeraltı edebiyatı ilginizi çekerse ve bol argolu bir dilden rahatsız olmayacaksanız İdefix'ten kitabın arka kapağını okuyun ve alıp almayacağınıza karar verin derim. Benim gibi kitabı alana kadar bilmeyenler için de yazarının Dövüş Kulübü'nün yazarı Chuck Palahniuk olduğunu belirteyim.

İyi hafta sonları...



İstanbul Modern'den Özgün Hediye Seçenekleri

İstanbul Modern Mağaza, yılbaşı ve özel günler için çok çeşitli ve değişik tasarım seçenekleri içeren zengin bir koleksiyon sunuyor. İstanbul Modern Mağaza’nın sürekli yenilenen geniş koleksiyonunda, yabancı ve yerli sanat kitapları, sergilerle ilgili kataloglar ve afişler, kişisel aksesuarlar, çocuklara yönelik objeler, ofis ve ev eşyaları yer alıyor.

Yılbaşında sevdiklerinize İstanbul Modern üyeliği ile sanat dolu bir yıl hediye ederek, sergi turlarından özel davetiyelere, indirimlerden önceliklere uzanan avantajlarla ayrıcalıklı bir müze deneyimi sunabilirsiniz.
İstanbul Modern Mağaza’da müze koleksiyonundan ve sergilerinden esinlenilerek tasarlanmış eşarptan kravata, pleksi tablolardan amerikan servis setlerine, vazodan dokuma yastıklara kadar uzanan anı objeler, ofis ve ev eşyalarıyla çeşitli ürünler özgün bir hediye seçeneği sunuyor. Müzenin logosunu taşıyan, İstanbul Modern’de gerçekleşen sergileri her zaman anımsatacak tasarımlarla birlikte, defter ve kalem setlerinin yanı sıra ajanda, telefon defteri, bloknot, magnet, kitap ayracı, kartvizitlik de hediye seçenekleri arasında bulunuyor.

Tasarımını Bülent Erkmen’in yaptığı, bu yıl İstanbul Modern’de yer alan sergilerin fotoğraflarının yer aldığı İstanbul Modern 2012 ajandası ile “Hayal ve Hakikat” sergisi için grafik çalışmasını Bülent Erkmen’in yaptığı, tasarımcı Ayşe Deniz Yeğin’in yorumladığı “Hayal ve Hakikat” tişörtü özgün birer hediye seçeneği olarak öne çıkıyor.



Fikret Mualla, Fahrelnissa Zeid, Burhan Uygur, Ömer Uluç, Zeki Faik İzer, Şükriye Dikmen, Eren Eyüboğlu, Hikmet Onat, Hoca Ali Rıza, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Burhan Doğançay, Tomur Atagök, Ergin İnan, Neş’e Erdok, Selma Gürbüz, Avni Arbaş ve İzzet Keribar’ın yapıtlarından esinlenerek tasarlanmış çeşitli hediyelik ürünler de mağazanın koleksiyonunda yer alıyor. Örneğin, aşağıda gördüğünüz vazolar Ömer Uluç'un "Kedi ve Nişanlısı" çalışmasından yola çıkılarak tasarlanmış.



Şükriye Dikmen’in “Aliye Berger’in Portresi” eseri baskılı 925 ayar gümüş takılar; Avni Arbaş’ın “Tekne” isimli eseri baskılı ahşap Amerikan servis ve bardak altlığı; İzzet Keribar’ın “Kapı ve Kuş” isimli eserinin basılı olduğu ahşap kutu bu koleksiyondan yılbaşı hediyesi olarak düşünebileceğiniz ürünler arasında yer alıyor. Erdem Akan’ın İstanbul Modern’e özel tasarladığı, İstanbul Boğazı’nda İstanbul Modern’in yerinin gömme zirkon taş ile belirtildiği, el yapımı Boğaz isimli 925 ayar gümüş yüzük, şık ve zarif bir hediye seçeneği olarak sunuluyor.



Günümüzün önde gelen tasarımcılarının imzasını taşıyan takılar, dekoratif objeler, özel figüratif baskılar da özel hediye seçenekleri arasında bulunuyor. Kutluğ Ataman’ın İstanbul Modern için tasarladığı, sadece 100 adet üretilen ve sanatçının ıslak imzasını taşıyan, tuval bezinden, el boyaması özel tasarım çanta Couple Bag by Kutluğ Ataman ise İstanbul Modern Mağaza’nın en yeni tasarım ürünü olarak, yeni yıla girerken sevdiklerinize alabileceğiniz özgün hediye seçenekleri arasındaki yerini alıyor.


Boyama setleri, önlükler, yapbozlar, kalemler, kalem kutuları, silgiler ve kitaplar gibi eğitici, eğlenceli ve yaratıcı ürünler çocuklara sanatı tanıtıyor ve sevdiriyor. Gümüş aksesuarlı kalem, kitap ayracı, kalemlik ve cüzdanlar ise ilgi çekici hediye seçenekleri arasında.

Yılbaşı yaklaşırken aklınızda olsun istedim...

Bazı Şeyler Hiç Değişmez: Migros ve Turkcell

Aile evinden ayrılıp yalnız yaşamaya başladığım üniversite yıllarımda başladı ikisiyle de olan ilişkim. İkisiyle de çok samimi olduk. O kadar ki neredeyse her gün buluşmaya başladık. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmedi. Ben ikisine de hep sadık davrandım. Onlar da bana hep en güzel hizmeti verdiler.

Başka bir market biraz daha ucuz diye Migros'a hiç sırtımı dönmedim. Diğer yerlerin çok daha güzel ürünleri olduğunda sadece o ürünü almak için uğrayıp, geri kalan alışverişimi mutlaka Migros'tan yaptım. Yaşadığım yerlere en yakın Migros'un güler yüzlü kasiyerleriyle hep selamım, sohbetim oldu. Alışveriş arabasıyla rafların arasındaki koridorlarında gezerken kendimi hiç yabancı hissetmedim. Aradığım her şeyi buldum. Bana sunulan her şeye güvendim. Şimdi oturduğum ev de Migros'un yanında ve gerçekten alışveriş keyfini yok edebilecek kadar küçücük ve sıkış tıkış bir Migros var yanıbaşımda. Hemen yanında da kocaman bir Üçler market bulunuyor. Ve ben yine de minik Migrosuma gitmeyi tercih ediyorum. Astoria'ya sinemaya ya da Metrocity'ye spora gittiğimde de değişiklik olsun diye oradaki büyük Migroslara uğruyorum. Bazen  de değişiklik niyetine sanal marketine uğruyorum Kangurum'un. :) 

Turkcell için de aynı şey geçerli. Üniversitenin son yılından (1998-99 dönemi) itibaren aynı Turkcell hattına sahibim. Özellikle son dönemlerde diğer operatörlerin kızışan rekabetle birlikte önerdikleri o avantajlı tarifelere, kampanyalara hiç rağbet etmedim. Numara taşıma çıkmasına rağmen başka bir operatöre geçmek içimden gelmedi. Hiçbir zaman "dur pencerenin yanına gideyim, oradan çeker" ya da gezilerde falan "hımm, burada sinyal yok" demedim. Turkcell, her zaman çekti, beni hep bilgilendirdi, bilgi almak ve soru sormak istediğimde karşımda hep konusunda yetkin birilerini buldum.

Hiç mi sorun yaşamadık aramızda derseniz her ilişkide olduğu gibi bu ikisiyle de az da olsa pürüzler yaşadığım oldu. Ama büyük ve kurumsal firma olmanın bence ilk şartlarından biri de müşteri ilişkileri ve problem çözebilme yetisidir. Hem Migros hem de Turkcell'in bu konuda çok iyi olduklarını düşünüyorum. (Bu konuda hiç takdir etmediğim firmaları da hatırlayalım: Pegasus, Biletix ve son dönemlerde Garanti!) Bir de bu dönemde müşteri ilişkilerinde sosyal medya tarafını iyi yönetebilmek çok önem kazandı ve bu konuda da çok başarılılar.

Örneğin, sanal marketle ilgili küçük bir sorunum olmuştu. Küçük de olsa bir para iadesi yapılması gerekiyordu ve her seferinde bana paranın kartıma yüklendiği söyleniyordu ve ben Migros kasasına gittiğimde o tutarı göremiyordum. Telefonda çözemedim sanarak Twitter'dan ulaştım Migros Hizmet'e (@MigrosHizmet) ve işin aslını orada öğrenmiş oldum. Meğer sanal market alışverişi olduğu için yine bir sanal market alışverişimde kullanabilecekmişim o para puanı. Internet üzerinden bana dönmeleri ve durumun anlaşılması bir saati bile bulmadı diyebilirim.

Aynı şekilde bir örnek de Turkcell'den.. Son zamanlarda Turkcell'den gelen bilgilendirme SMS'leri ve sesli kayıt telefonlarından bunalmıştım. Bir de önceden 532 numarasından aranırdık, anlardık Turkcell olduğunu. Şimdi 0532-757... gibi bir numaradan aranıyorum, açıyorum Turkcell çıkıyor! Tam bir telefon sapığı gibi. :) Ben de Twitter'a (mention falan etmeden) "Turkcell, telefon sapığım olma yolunda emin adımlarla ilerliyor! Çalan üç telefondan ve gelen 2 SMS'ten biri Turkcell'den!! İmdat!" yazmıştım. Mention etmeyince kendi halimde bir serzeniş olarak kalır orada diye düşünürken 25 dakika içinde Turkcell Hizmet'ten mesaj geldi. Bana Online İşlem Merkezi'nden ayarları düzeltebileceğimi söylediler. Denedim, ve olmadığını söyledim. 10 dakika içinde telefonumu alıp beni aradılar ve ayarları düzelttiler. Ve bunu yaptıklarında saat gecenin 10'uydu! Eeee, şimdi ben nasıl bağlanmayayım Turkcell'le hayata. :) Bunlar minik problemler, ama karşınızda size değer veren bir şirket olduğunu gösteren önemli örnekler bana göre. (Hazır müşterisine kulak veren bir operatörüm varken son reklamlarını hiç beğenmediğimi de söylesem mi acaba? Hele sevgi sözcükleri arasında "alınyazım"ı gördüğümde yaşadığım şoku hiç unutamıyorum! Ama neyse, şimdilik konuyu dağıtmayayım.)

Son olarak siz de benim gibi gelen SMS ve sesli kayıt telefonlarından bunaldıysanız yapmanız gerekeni açıklıyorum: Turkcell web sayfasına girin. Sağ üst köşedeki Online İşlemler/Bireysel'i tıklayın. Tek kullanımlık şifrenizi alın. Sonra Tanıtım Mesajları kategorisine girin. Orada her kategori için İzin Verdiklerim ve İzin Vermediklerim sütunları olduğunu göreceksiniz. Otomatik olarak her şeyin İzin Verdiklerim sütununda olduğunu ve İzin Vermediklerim sütununun boş olduğunu da göreceksiniz. Bir de iki sütunun arasında Ekle ve Çıkar tuşları var. Şimdi İzin Verdiklerim'de bulunan ve mesaj almak istemediğiniz her kategoriyi seçerek Çıkar tuşuna basmanız ve onların İzin Vermediklerim'e geçmesi gerekiyor. Ama ben başaramadım, çünkü Çıkar tuşu çalışmıyor gibiydi. Sizin de çalışmazsa o zaman 532'yi aramanız gerek. Ya da Twitter üzerinden ulaşmak isterseniz: @TurkcellHizmet.

Her iki firmayla da on iki yıldır birlikteyiz ve sanırım hem onlar hem ben var olduğumuz sürece de birlikte oluruz. Bu hizmet anlayışının yaygınlaşması ve böyle firmalarımızın artması dileğiyle...

Haftasonunun Bilançosu

Hafta sonu dediğime bakmayın, anlatacağım her şey Cumartesi günü yaşandı aslında. Önce sabah kalkıp Anadolu Yakası'na geçtik. Senede bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az sayıda gerçekleştirdiğimiz bu eylemin nedeni Ajanda Dergi grubuyla brunch buluşmasıydı. Fortis Fenerbahçe Sosyal Tesisleri'nde buluştuk cümbür cemaat. Aşağıdaki fotoğrafa bakıp da aldanmayın yani, eşler ve kucaklarımızdaki 'Süper Bebek'lerin dışında bebeklik aşamasını çoktan geçmiş bir "abla" daha vardı masamızda. Yine fotoğrafla ilgili bir uyarı: aşağıdaki fotoğrafa bakıp da "bebek de yakışmış kucağına" yorumunu yapanların yorumları bilinmeyen nedenlerle kaybolabilir. :) Mekan güzel, yiyecekler güzel, en önemlisi sohbet güzel olunca neredeyse saat 14:30'a kadar sürdü sefamız. Camlarla çevrili mekanda güneşin altında mayışarak Türk kahvelerimizi içerek kapanışı yaptıktan sonra bu keyifli buluşmayı en kısa zamanda tekrarlamak için sözleşerek ayrıldık. Ama siz siz olun bizden hiç ayrılmayın olur mu sevgili okurlarımız? Her zaman bekliyoruz Ajanda'ya!


Kendimi hâlâ yabancı hissettiğim Anadolu Yakası'ndan "evim evim güzel evim" olarak adlandırabileceğim Avrupa Yakası'na geçtiğimizde eve gitmek yerine spora gitmeye karar verdim. İso'cum beni bırakıp, evde film izlemeye gitti. Ben de sporda bir yandan pedal çevirirken bir yandan da elimdeki kitabı bitirdim. 

Yazarı gözüme çarptığı için Sahaf Festivali'nden aldığım Günden Kalanlar kitabı yaklaşık iki hafta elimde dolandıktan sonra sonunda bitti. Yazarı da çok etkilendiğim Beni Asla Bırakma filminin yazarı olduğu için aklımda yer etmişti: Kazuo İşiguro. Londra'da yaşayan Japon yazarın Booker ödüllü üçüncü romanı Günden Kalanlar 1950'lerin İngiltere'sinde geçiyor. Romanda 35 yıl baş uşaklık yaptığı malikanenin yeni sahibinin zorlamasıyla bir haftalık bir tatile çıkan Stevens'ın bu süre içinde geçmişini enine boyuna değerlendirmesi konu ediliyor. Kişisel geçmişinin yanı sıra II. Dünya Savaşı sırasındaki siyasi ortamı ve İngiltere'nin tutumunu da bir kez daha gözden geçiren Stevens her ikisinde de eleştirecek pek çok nokta buluyor. Kendisi gibi bir baş uşak olan babasından gördüğü gibi vakur bir tavra sahip olmak, onurlu davranmak ve efendisine koşulsuz şartsız itaat gibi doğru ve erdemli olmanın şartı sandığı tutumunun kendinden götürdüklerini açıkça görüyor. Ama ne yazık ki zamanı geri getirmek, kaybedileni yeniden kazanmak elbette mümkün değil. O zaman belki de hayatına olduğu haliyle devam etmesi en iyisidir. Ne dersiniz? Bu bir haftalık içe dönüş yolculuğunu keyifle okudum, sizlere de tavsiye ederim. 

Akşam üstü eve döndüğümde İso'cum koltukla bütünleşmiş halde gazeteleri okumaya başlamıştı. Akşam yemeğimizi yedikten sonra da birlikte film izlemeye karar verdik. Hollywood'un panik filmlerinden biri olduğunu düşündüğümüz Salgın'ı (Contagion) seçtik Cumartesi gecesi için. Ben sinema değeri olmasa bile o panik filmlerini severim. Hani eskiden katil karıncalar, arılar, vs filmleri olurdu ya, bayılırdım onlara. Ya da işte felaket filmlerini falan severim. Bunu da o tarz bir film sandım ama pek heyecanlı bir film olduğunu söyleyemeyeceğim. Hatta bu kategorideki en sıkıcı film bile olabilir. Güzel bir konu ve harika bir oyuncu kadrosundan sıradan bir film çıkarmışlar. Belgesel gibi ve belgesel izlemeyi de severim, ama belki de zihnen belgesel değil film izlemeye programlanmış olduğumuzdan dolayı "eh işte" diyorumdur. Kadroyu yandaki afişte görebilirsiniz. Konu da hızla ve dokunmayla bile bulaşan ölümcül bir virüsün yol açtığı salgın. Afet önleme merkezleri, doktorlar, Dünya Sağlık Örgütü ve çeşitli kişi ve kurumların bu salgınla baş edebilmek için yaptıklarını izlediğimiz filmde favorim Jude Law'ın canlandırdığı aktivist blogger oldu. Sosyal medyanın günümüzdeki önemine güzel bir vurgu yapılmış o karakter ile. Sonuç olarak filmi sıkılmadan izlersiniz, ama izlemeseniz de bir şey kaybetmezsiniz diyebilirim. 

Pazar gününü de geç kalkıp, gün boyu  gazete, kitap, biraz iş ve dinlenmeyle geçirdikten sonra bir hafta sonunu daha bitirmiş olduk. Önümüzdeki yeni haftanın hepimize güzellikler getirmesini diliyorum..Sendromsuz Pazartesiler! :) 

Yeni Yıl Hediyeniz Burhan Doğançay'dan!


Yılbaşında sevdiklerinize Burhan Doğançay müzesinin dükkanından alabileceğiniz bu harika çanta ve babetlerden hediye etmek istemez misiniz? Bunların dışında not defteri, iPhone kapağı, laptop kılıfı, kol düğmesi gibi çok çeşitli "kullanılabilir sanat" ürünlerinden almak isterseniz Balo Sok No: 42, Beyoğlu adresine uğramanız gerekiyor. Bence süper fikir, ya sizce? 

Beyoğlu'nda Gezersin..

Önceki Cuma Gizem'le Nişantaşı'nda "ortaya karışık" yapmıştık, 9 Aralık Cuma günü ise Beyoğlu'nda aynısını tekrarladık. İlk olarak Beyoğlu Akademililer Sanat Merkezi'ne gittik. Orada 7 Ocak 2012'ye kadar devam edecek olan Nesli Türk'ün Bedenin Hafızası adlı sergisini gezdik. Ben '83 doğumlu genç sanatçının yer yer insanı rahatsız eden ama çok da etkileyen resimlerine bayıldım diyebilirim. Zaten şimdiye kadar Akademililer'de gezdiğim bütün sergilerden çok keyif aldığımı söyleyebilirim. (Akademililer, Burhan Doğançay Müzesi'nin karşısında, Balo Sokak 37 numarada bulunuyor.)

Nesli Türk’ün resimlerinin temel temasını  et (flesh), kaygı, cinsellik gibi kavramlar oluşturuyor. Yaşıyor olduğumuz gerçeğini uç boyutlardaki marazi haller ile bedenin ifrata varan reaksiyon hallerini ilişkilendirerek resmeden sanatçı, çalışmalarında sık sık kendi bedeninden de yola çıkmış. Resimlerinin hepsinde psikolojik gerilim dozu oldukça yüksek. Hepsini çok beğendiğim için çok fazla resim ekledim bu yazıya da. Yanda üstte gördüğünüz resmin adı Kim Kimi Nasıl Becermiş. Nesli Türk, son dönemlerde resimlerinde figürlerini streç film, alüminyum folyo ve naylon poşete sarmalayarak boğulma, sıkılma ve baskı hissini daha yoğun yansıtmaya çalışıyormuş. Bu da onlardan biri işte. Ben o sıkılma hissini daha çok o resmin altındaki Sıkışma tablolarında duydum diyebilirim. Üsttekinde ise o streç filmin gerçekçi görüntüsüne hayran kaldım. Sıkışma tablolarındaki oyuncaklar, size de Chucky'yi anımsatmıyor mu? O oyuncaklar, çocukluğumuzda bize dayatılmaya başlanan toplumsal rolleri sembolize ediyorlarmış.


Benim en beğendiklerimden biri sol üstteki resim oldu. Sağ üstteki Koku da hem en rahatsız edici bulduklarım hem de figürlerin güzelliği açısından en beğendiklerim arasındaydı. Sol alttaki Çürüyen tablosundaki yaşlı figür içimi acıttı. Sağ alttaki Organsız Beden  ve Bedenin Hafızası serisinden de birkaç tablo bulunuyordu sergide. Bence bu kadar anlatmak yeter. Bunları ve geri kalanını merak edip, gidip görmenizi öneririm. 

Oradan çıktıktan sonra İdefix Sanal Kitap Fuarı'nda verdiğim siparişlerden biri olan ama İdefix'in bulamadığını söylediği Isabel Allende'nin Paula adlı kitabını sormak üzere Can Kitabevi'ne uğradık. Ve bingo! Kitabı bulduğum için mutlu, ama Can Kitabevi'nin o hafta sonu kapanacak olmasından dolayı üzülerek  oradan da ayrıldıktan sonra kış aylarının klasikleşen çorba molasını verdik.  

Sonra Tünel tarafına doğru yürürken Borusan Müzik Evi'nin önünden geçiyorduk ki aklıma 24 Aralık'taki Ayhan Sicimoğlu konserinin biletlerini sormak geldi. Sırf Biletix'ten almamak için etkinlik günü gişeden almaya karar vermiştik. Hazır önündeyken etkinlik günü dışında da bilet alınabiliyorsa alayım biletlerimizi dedim ve bingo! Alınabiliyormuş! Biletix'ten 74 TL'ye alacağım biletleri 60 TL'ye aldıktan (ve birkaç gün içinde biletler tükendikten) sonra şanslı günüm olduğuna karar verip bir de Sayısal Loto aldım. 

Aşağıdaki resimde Okunacaklar rafında beni bekleyen gıcır kitaplarımı görüyorsunuz. Sağdan sekiz tanesi İdefix'ten geldi. En solda gördüğünüz biletler de tahmin ettiğiniz üzere "hastası" olduğumuz Ayhan Sicimoğlu konserinin biletleri. Yani an itibariyle kütüphanemizin en heyecan verici rafında bulunuyoruz. :) 


Beyoğlu turunu bitirip de Me Gusta'da biralarımızı içerken de ikramiyeyi kutlamak için ilk olarak Gizoş'la birlikte uzak diyarlara seyahat planları yaptık.  Sonra Gizem bir ara birlikte iş kurarız falan dedi ama ben gayet açık ve net bir şekilde Sayısal'dan ikramiye çıkması durumunda iş kadını falan değil ancak müzmin seyyah ve kursiyer olabileceğimi belirttim. Sonra Cumartesi geldi ve sonuçlar açıklandı veee bingooo... diyebilmeyi çok isterdim ama yine her satırda 0 ve 1 tutturma geleneğini bozmadığımı gördüm!  Ha bu arada ikramiye çıkarsa da buradan ilan etmem tabi. Hatta anne-babalara telefonda falan da söylemem. Telefonlar dinlenir, onlar bağırış çağırış tüm İç Anadolu ve Çukurova bölgesine duyururlar, sonra birileri peşime takılıp biletimi çalmaya çalışır falan, mazallah! Bavulu topladığım gibi İso'cumun ofisine gider ve Ankara'ya gittiğimi, akşam iş çıkışı Ankara'ya gelmesini  söylerim (telefon ve mail kullanmak yok!), sonra doğrudan önceden ayarladığım banka görevlisiyle birlikte Milli Piyango İdaresi'ne gidip çeki hesabıma yatırırım.  O sırada İso da gelmiş olur ve ben de şampanyaları kapıp sırayla aile üyelerinin evlerine uğramaya ve kutlamalara başlarım herhalde. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar imgeledim ki Evren parayı gönderdiğinde apışıp kalmayayım! :)

Güzel bir Cuma ve hafta sonu diliyorum sizlere...

Yıldız Sarayı Tiyatrosu Açıldı!

2011-2012 dönem projesi olarak Yıldız Sarayı kompleksi içinde yeralan ve Osmanlı İmparatorluğu'ndan günümüze ulaşmayı başaran tek tiyatro sahnesinin elektrik, ses ve ışık düzenini yenileyerek, eski şaşalı günlerine kavuşturmayı ve İstanbul sanat camiasına kazandırmayı amaç edinen Maslak Rotary Kulübü, üstlendiği bu işi başarıyla tamamlamış. Yenileme çalışmaları tamamlanan Yıldız Sarayı Tiyatrosu, 17 Aralık 2011 gecesi harika bir gala konseriyle perdelerini açıyor.

Tiyatro Hakkında Kısa Bilgi:

Yıldız Sarayı Tiyatrosu günümüze ulaşabilen tek saray tiyatrosudur. Sultan 2. Abdülhamid tarafından 1889 yılında D'aranco'ya inşa inşa ettirilmiş olup mimarı Yanko'dur. Küçük dikdörtgen tiyatro salonunun üç tarafı sütunlarla taşınan localarla çevrilidir. Sahnenin tam karsısındaki loca padişaha aittir. Amaç padişahın, şehzadelerin ve yabancı konukların opera ve temsilleri seyredilebilmesidir çünkü padişah devletin yükseliş göstergesinde kültür ve sanatın cok önemli olduguna inanıyordu. Konuklarından biri de Alman İmparatoru Kayzer 2. Wilhelm olmuştur. Saray tiyatrosunda İtalyan sanatçılar başta olmak üzere zaman zaman diğer yabancı sanatçı guruplar da davet edilmiş ve temsiller vermişlerdir. Bunlar arasında ünlü Fransız sanatçı Sarab Bernbard, Coquleain Cadet ve Rus şantör E. Chaliapin vardı. Tiyatroda Sevil Berberi, Norma, Travatore, Rigoletto, Traviata, Faust, Carmen ve Aida gibi operalar da sahnelenmiştir. Bundan sonra da bu güzel ve kücük tarihi mekanda operalar ve konserler dinleme olanağına tekrar kavuşmuş olacağız.


17 Aralık gecesi değerli müzikolog ve orkestra şefi Emre Aracı'nın Yıldız Sarayı Tiyatrosu'nun önemini ve tarihimizdeki yerini anlatan konuşması ile başlayacak gecede Cihat Aşkın'ın kemanı ve Gülden Teztel'in piyanosundan yayılan ezgiler salonu dolduracak. Tahmin ettiğiniz üzere bu gece özel bir gece ve hepimiz davetli değiliz. :) Ama bundan sonrası için bu salonda gerçekleştirilecek opera ve konser  programını takibe almanızı öneririm. 

Maslak Rotary Kulübü'nün bu güzel çalışmalarının örnek teşkil etmesi ve bu tür haberleri daha sık duymak dileğiyle... Sanatsız kalmayın! 

Bence Zaman Kaybı Ama Size Mani Olmayayım :)

Son zamanlarda DVD ve sinemada izleyip de beğenmediğim, hatta bazılarının sonunu bile getiremediğim dört filmden bahsedeceğim sizlere. Elbette bunlar kendi ruh hali, bakışı, zihni ve algıları ile filmleri izleyip içinde uyandırdığı hissi yorumlayan bir sinema seyircisinin naçizane yorumlarıdır. Siz yine de çok ciddiye almayın ve aralarında merak ettikleriniz varsa benim yorumuma kurban gitmesine izin vermeyin.

İlki Brad Pitt ve Sean Penn'i görüp atladığım The Tree Of Life, yani Hayat Ağacı. Konusunda "büyüdükçe masumiyetin kaybına tanık olan çocukların hikayesi anlatılıyor" denmiş. Yazmadan önce buna bakmak zorunda hissettim kendimi çünkü evde tek başıma ve kafamı vererek izlememe rağmen yaklaşık bir saat sonra hâlâ hiçbir şey anlamadığımı fark edince filmi kapatmak durumunda kaldım. O yüzden konuyu, oyunculukları falan yazamayacağım. İlk sahnede Tekvin 4:12 gibi bir kutsal kitap alıntısı eşliğinde gördüğüm aile tablosundan sonra Büyük Patlama'ya, buzulların oluşumuna falan gittik bir süre. Sonra bir dinozor gördüm oyuncu olarak! Ondan sonra yine o aile çıktı ortaya ama artık ben eski ben değildim. Bir yarım saat kadar da bilgisayar başına geçip oradan göz atarak devam ettim filme ama olmadı. Elektrik alamadım kendisinden ve kapattım gitti! İlk 50 sayfasında ya da ilk yarım saati içinde beni sarmayan kitap ve filmlere karşı giderek daha da tahammülsüz olmaya başladığımı fark ediyorum. Zamanı daha iyi kullanma kaygısı temelli yine yaşla ilgili bir durum sanırım.. 

İkinci film Lars von Trier'in Melancholia'sı. İKSV'nin Film Festivali'nde de gösterilmişti ve biz kaçırdığımız için üzülmüştük. Ama bazı şeyleri zorlamamak gerektiğini, her işte bir hayır olduğunu bazen unutuyor insan. :) İlla ki izleyeceğiz dedik, peşine düştük, unutmadık, aradık ve bulduk. Aslında güzel de filmdi sanırım da benim ruh halim filme uygun değildi. Başrolde Kirsten Dunst'ın oynadığı ve başarıyla canlandırdığı melankolik karakter ve bizlere de bulaştırdığı o depresif ve can sıkıcı ruh hali filmi düşündükçe içimi sıkmaya devam ediyor. Bilim kurgu öğeleri de içeren film Avrupa Film Ödülleri 2011'de En İyi Film ödülünü kaptı. O yüzden isterseniz siz bir şans verin bu filme, ama ben sanırım Lars von Trier defterini kapattım (bu filminden sonra aklıma Dogville de gelince zaten ikinci bir şansı vermişim kendisine diye düşündüm, yeter!).

Sırada İmkansızın Şarkısı (orijinal adı Norwegian Wood) adlı Japon filmi var. Haruki Murakami'nin aynı adlı romanından filme uyarlanmış. 1960’ların sonlarında Tokyo’da geçen film, en yakın arkadaşı Kizuki'yi kaybeden Toru'nun dünyasını anlatıyor. Kaybettiği arkadaşının sevgilisi olan Naoko’ya aşık olan Toru'nun ve Naoko'nun yaşadıkları bu korkunç olayın etkilerini üzerlerinden atma sürecinde yaşadıkları duygusal gerginlik, bastırılan cinsellik ve vicdani gel-gitler anlatılmış. Ama yer yer çok sıkıldığımı söylemem gerek. Neden olduğunu bilmemekle birlikte sanırım Japon tarzı kapalı devre ruhsal acı çekme durumuydu bu kadar içimi sıkan. Çok saygı duyuyorum bu asil tarza ama yaşamda, filmde değil! Yine de bu dört film arasından birine şans vermenizi söyleyecek olsam bu filmi seçerdim.

Son olarak geçen hafta sonu İso'cum şehir dışındayken en son yıllar önce yaptığım gibi tek başıma sinemaya gitmeye karar verdim. (Kimileri bunu rahatsız edici bulabilir, ama bence tek başına yapılabilecek en güzel aktivitelerden biridir sinemaya gitmek.) Gerçi tek başıma gidemedim. Birkaç saat öncesinde bir plan değişikliği ile uzun zamandır görüşmediğim Betül'le buluşup, önce yemek, sonra sinema yaptık ve çok da iyi oldu. Film olarak da Necati Cumalı ve Şerif Gören isimlerini duyup da fragmanını gördüğümden beri aklımda olan Ay Büyürken Uyuyamam'ı izlemeye karar verdik. Uzun zamandır çok güzel Türk filmleri yapıldığı için umutlanırken bu kadar güzel bir hikayeden bu kadar kötü bir film çıkması karşısında hayrete düştüm diyebilirim. Bence bu filmde görülesi tek şey Ayça Bingöl'ün güzelliğiydi. O kadar! Diğer her şey doğallıktan çok uzak, karikatürize ve abartılıydı. Kadının üzerindeki mahalle baskısından çok dokunaklı ve kanımızı donduran bir hikaye çıkacak diye düşünmüştüm ama ne içindeki komedisi komedi ne de dramı dram olan bir film izledik. Şerif Gören 18 yıl aradan sonra çekmiş bu filmi. İsterse bizler bu filmi hiç çekilmemiş kabul edebiliriz, Şerif Gören de araya kaldığı yerden devam edebilir..

Not: Fragmanı sayesinde merak ettiğim Mavi Pansiyon'la ilgili olarak da hislerim iyi bir film olmadığı yönünde beni uyarmaya devam ediyor. Hatta üstüne bir de metroda "Asla tek bir kadına yatırım yapma" yazan tanıtım afişlerini gördükten sonra filme karşı tek kişilik protestomu başlatsam mı bilemedim...

Ayrıca bu yazıyı da diğer sinema yazılarımda olduğu gibi "İyi Seyirler" diye bitirsem mi ona da emin olamadım. :)

Fransız Sokağı'nda Sakman İstanbul'dayız

Seneler önce yine İso'cumla ilgili bir kutlama için gitmiştik. Bu sene de İso'cumun Ekim sonundaki doğum günü kutlamalarının bir parçası olarak 3 Aralık Cumartesi akşamı için yerimizi ayırttık Sakman İstanbul'da. Daha önce Öneri bölümünde yer vermiştim ama görmemiş olabilirsiniz. Kaçıranlar için bir kez daha hatırlatmak isterim ki Vedat Sakman'ın son albümü Yaşamın Gözlerin Kadar Güzel Olsun bir harika.

Yemek saatinde orada olduysanız Sakman Mutfak'ta yemeğinizi yiyebilirsiniz. Canlı müzik ise gece 11.00'de ayrı bir bölüm olan Sakman İstanbul'da başlıyor. Hafta içi farklı isimlerin yer aldığı mekanda Cuma ve Cumartesi akşamları Vedat Sakman ve genç müzisyenlerden oluşan ve yıllardır değişmemiş olan grubu çıkıyor. Aylık program takvimi ile ilgili web sayfasından bilgi alabilirsiniz. Hem yemek hem de canlı müzik için Rezervasyon Tel: 0-212-244 58 73 / 249 25 40. Canlı müzik için kişi başı 25 TL, daha sonra ise içtiğinizi ödüyorsunuz. Ruhunuzu dinlendirecek, güzel ve gerçek müzik dinlemek istiyorsanız bir hafta sonu Vedat Sakman ve grubu ile şarap tadında bir gece geçirmenizi öneririm. 


Ancak Fransız Sokağı geneli ile ilgili bir yorum yapmadan da geçemeyeceğim. O gece saat 22.00 gibi iki arkadaşımızla buluşup birer kadeh bir şey içip daha sonra Sakman İstanbul'a gittik. Eskiden Zeynep&Murat ikilisi çıkarken çok sık gittiğimiz Artiste Terasse'ın altında ya da yanındaki yerdi sanırım. O kalabalıkta yol boyunca sıralanmış masalardan boş bulduğumuz birine yerleştik. İşte ondan sonra etrafıma bakınırken ortamın ne kadar bozulmuş olduğunu fark ettim. Her mekandan dışarı yayılan (bazılarının dışarıda yaptığı) ayrı telden çalan canlı müzik sesleri, özensiz servis edilen ve servis elemanlarının adını sanını bilmediği şaraplar, masalara okey ve yanlarına nargile konulsa Ortaköy'deki sahil kahvelerini andıran bir müşteri profili, sular kesik olduğu için kapalı olan tuvaletler, vs. Fransız Sokağı bana hep daha farklı gelirdi. Beyoğlu'nun Beyoğlu'nu hiç andırmayan farklı bir köşesiydi (ki Beyoğlu'nu da ne kadar sevdiğimi biliyorsunuz, ama demek istediğim farklı.) Kendini farklı konumlandırmıştı sanki. Daha özel hissedebileceğimiz daha kaliteli bir yerdi. Demek ki ne kadar uzun süredir gitmiyormuşum ki aşama aşama bozulduğunu fark etmemişim. Doğrudan bozulmuş, sıradanlaşmış, pek çok yer gibi özensiz, kalitesiz ve zevksiz bir yere dönüşmüş haline dalınca haliyle küçük kaplı bir şok geçirdim. Sakman İstanbul bile altı-yedi yıl öncesinde dinleyicilerin çıt çıkarmadan müzik dinlediği bir yerken şimdi masalardan yayılan uğultunun eksik olmadığı bir yere dönüşmüş. Değerli herhangi bir şeye özensiz davranmak, onu geliştirmekten vazgeçtim, olduğu haliyle koruyamamak kadar beni üzen başka bir şey yok galiba. Ama n'apalım işte, biz böyle bir çağın, dönemin, belki de kültürün insanlarıyız. En azından Vedat Sakman gibi bir ismin yıllardır İstanbul'un göbeğinde sadece müzik yapabiliyor olması bile sevindirici diye düşünelim, umudumuzu yitirmeyelim, değil mi? 

Ressamdan Masallar, Victoria's Secret, Zamane Kahvesi

2 Aralık Cuma günü her zamanki gibi Gizem'le "ortaya karışık" temalı bir Nişantaşı turu yapmaya karar verdik.  Önce Mim Kemal Öke Caddesi'nde bulunan Galeri Merkür'deki Bedri Baykam'ın Ressamdan Masallar sergisini gezdik. Uzun zamandır aklımızda olan sergiyi bitmeden görebildik neyse ki, çünkü son günü 5 Aralık'tı. Sanatçının 2011 yılında yaptığı çalışmalarını görebildiğimiz bu sergiyi kaçıranlar üzülmesin, çünkü resimlerin bu tarihten sonra da Piramid Sanat'ta görülebileceğini öğrendik oradaki ilgili kişiden.  En son iki sene önce yine Bedri Baykam için gitmişiz Piramid Sanat'a, blog sağ olsun, hatırlattı. :)

Bu sergiden favorilerimi aşağıda görebilirsiniz. Sağ altta yer alan Yeni Rakı'lı tabloda Bodrum'u görüyorsunuz. Hemen üstündeki tarihi mekanı tanıdınız mı? Efes'teki Celcius Kütüphanesi. Üzerinde de uyuyan bir "nymph" figürü bulunuyor. Nymph, mitolojide su perisiydi diye hatırlıyordum ama sanırım genel olarak peri olduğu da söylenebilir çünkü bazı yerlerde orman perisi olarak da geçiyor. Bulunduğu yere göre unvanı değişiyor olabilir mi acaba? Diğer iki tablo da kolaj çalışmalarından beğendiğim örnekler oldu. 


Sergiden çıktıktan sonraki ilk hedefimiz City's AVM'deki Victoria's Secret mağazası oldu. Internet'teki yorumlardan anladığımıza göre açılışının ilk haftasında keşif turu yapmayan kadınları dövüyor olabilirler diye düşünerek gittik. Ve gerçekten de kadınların istilasına uğramış olan mis kokulu mağazayı biz de görmüş olduk. Envai çeşit parfüm, vücut losyonu ve kreminin yanı sıra makyaj çantaları, bozuk para cüzdanları, anahtarlık, iPhone kılıfı, vs gibi aksesuarların ve bazı makyaj malzemelerinin olduğu bir "kadın" mekanı burası. Parfümlerden Adriana Lima'nın reklamında yer aldığı Bombshell'e ilgi yoğunmuş. Güzel bir koku ama ben şekerli kokularla kendimi bir pamuk şeker satıcısının dönen kazanına düşmüş gibi hissettiğimden dolayı bana çok uygun değildi . Benim favorim Heavenly oldu. Yılbaşı yaklaşırken İso'cuma duyurulur.. :)  


Adriana'nın güzelliği hakkında da yorum yapmadan geçmiş olmayayım bu fani dünyadan. Yok Böyle Dans'ın ilk bölümü için geldiğinde yaşanan Adriana çılgınlığında da bu konuyu pas geçmişim, olmamış! Tamam, kadın güzel, hoş falan da Fashion TV'yi açan ya da herhangi bir Victoria's Secret defilesini izleyen bir insanın Adriana ile yarışacak güzellikte bir sürü kadın görebileceğini düşünüyorum. Adriana güzel bir fiziği olan, doğal ve güzel gülebilen bir kadın ama bana göre dünyanın en güzel kadını değil. Buyrun, yandaki resimden bakın makyajsız haline (coolpicturegallery.net diye bir siteden aldım). Dolayısıyla kendisiyle ilgili yaşanan çılgınlığı anlamasam da (bir diğer örnek için bkz. Angelina Jolie) güzellik gibi bakan her göze göre değişebilecek kadar göreceli bir konuda yapılan her türlü tartışmayı çok anlamsız bulduğumu da belirteyim bu arada. Mesela ben de Kıvanç Tatlıtuğ'un Kuzey haline bayılıyorum ama herkesin ölüp bittiği o Adonis kasları bana çok anlamsız geliyor. Hiç olmasa da olur onlar bana göre. Geniş omuz ve göğüs alanı olduğu sürece Adonis falan teferruattır, hiç kasmasaymış çocukcağız, yazık. :) Neyse, bu kadar geyik yeter. Adriana'cığıma da ayıp ettim üstteki resmini koyarak, o yüzden telafi niyetine mağazada çektiğim aşağıdaki fotoğrafını da yayınlamayı bir borç biliyorum. Ayrıca Victoria's Secret'a da sesleniyorum: kendisinin kullandığı sütyenden bir an önce Türkiye'ye getirilmesini istiyoruz! Kokudan çok iç çamaşırlarının biz ölümlüleri biraz olsun meleklere yaklaştırabileceğini unutmasınlar..:)


Artık Zamane Kahvesi'nde mola verebiliriz sanırım. Uzun uzun sakızlı cheesecake mi damla çikolatalı, fındıklı ve muzlu pastayı mı yesek diye düşündükten sonra ikincisinde karar kılıyoruz. Kahvelerimiz de geldiğine göre artık muhabbet zamanı.

Haberiniz olsun, yarın da Fransız Sokağı'na götüreceğim sizi...

Hindistan Dosyasını Kapatalım Mı Artık?

Bence kapatalım.. Zaten her şeyi detaylıca yazdık sayılır. Bir de kısa kısa eklemek istediğim notları yazayım ve bundan sonra HindistanNational Geographic belgesellerinde yanda gördüğünüz kitabımda yaşamaya devam edeyim. :)

1) Trafik: Hindistan trafiği ile ilgili YouTube'da bir sürü video bulabilirsiniz. Önceden bunların gülelim eğlenelim e-maillerinde gelen istisnai görüntüler olduğunu düşünürdüm. Ancak Hindistan'ı gördükten ve o görüntülerin çok daha fazlasına bizzat şahit olduktan sonra trafikle ilgili sizi uyarmak istedim. İnanılmaz kaotik bir trafiğe girmek durumunda kalacaksınız. Kural falan hak getire. Her çeşit araç ve yayanın her yönden geldiği bir ortam düşünün ve sürekli çalan kornalar. Korna adeta aracın trafik içindeki varlığını bildirme aracı burada. Birçok aracın üstünde "Blow Horn!" ya da "Horn please!" yazıyor (yani korna çalınması isteniyor!). Sürekli bir uğultu ve kuralsızlık içinde yol alacağınızı düşünürseniz trafikte çok fazla zaman kaybedeceğinizi de tahmin edebilirsiniz. Şehre 15 km uzaklıkta bir yere gitmek bir buçuk saatinizi alabilir mesela!

2) Alışveriş: Yazılarda belirtmiştim ama bir kez daha söyleyeyim: burada alışverişin temeli pazarlık! Her yerde ve her ürün için pazarlık yapabilirsiniz. Jaipur'un değerli taşlar, Agra'nın mermer işçiliği, Varanasi'nin ipek dokuma ve Delhi'nin de kaşmiri ile ünlü olduğunu belirteyim. Ayrıca ülkenin tamamı açık hava pazar gibi. Her yerde her çeşit tekstil ürünü bulmanız mümkün. Ve Mudo'nun tamamını yollardaki mola yerlerindeki dükkanlarda gördük ve Taviloğlu'nun kulaklarını çınlattık diyebilirim. :)

3) Dinler ve Festivaller: Bu anlamda çok renkli bir yer Hindistan. Ağırlıklı olarak Hinduizm inancının varlık gösterdiği ülkede İslam, Budizm, Sikh dini, Jainizm ve Bahailik gibi birçok farklı dini inanç var burada. Tabi bunlara ait tapınaklar, gelenekler, ritüeller ve festivaller de renkli görüntüler sunar bizler gibi yabancılara. Gittiğiniz döneme denk gelen festivalleri araştırmanızı öneririm. Bir de mutlaka bir Hindu tapınağının içini görmenizi. Aşağıda Sikh Dininin kurucusunun doğum günü olduğu için düzenlenen bir festivalden görüntüler var:


4) Yemek: Birçokları için riskli olabilecek bir mutfak Hint mutfağı ama İso'cum ve benim zaten bayıldığımız için bir hafta boyunca yemekler açısından kendimizi cennete düşmüş gibi hissettiğimiz bir gezi oldu. Bizim burada yediğimizden çok daha acı ve baharatlı olan yemekleri sebze ağırlıklı. Et olarak genellikle tavuk etini tercih ediyorlar ama otellerde et ve balık alternatifleri de bulunuyordu. Açık büfe aldığımız yemeklerde genellikle masala soslu tavuk ve çeşitli sebze ve peynir karilerden denedik. Tabi yanında nan ile birlikte. Yemek konusunda hiç hayal kırıklığı yaşamadık diyebilirim. Hatta o kadar ki hayatımda ilk kez doymama rağmen gidip tabağıma biraz daha yemek aldığım zamanlar oldu! Ayrıca kullandıkları yağlar ve baharatlar bir kez olsun  midemizi rahatsız etmedi. Tabi otel dışında hiçbir şey yemediğimizi tekrarlayayım. Tatlı olarak kızartılmış hamur işi tatlıları olduğu için yemeğin üstüne fazla ağır geliyordu ve genelde yiyemiyorduk. Yemeklerle ilgili genel bir bilgi verebiliyorum, çünkü burası "şu restorana gidin, şunu mutlaka deneyin" diyebileceğim bir yer değil. Siz de hangi turla gidip hangi otelde kalacaksınız, büyük olasılıkla orada yiyeceksiniz yemeğinizi. Alternatif çok bol değil, ayrıca risk alınabilecek bir ülkede de değiliz, unutmayın! Yemek için en iyi restoranlardan ve otellerden şaşmayın.Çiğ sebze-meyve yememeye çalışın. Açık su içmeyin ve buz kullanmayın. Bu uyarıları bir kez de kapanış yazısında yapayım dedim. 

  
Hindistan 101 yazımda zaten bunların dışında sağlık ve hijyen açısından dikkat edilmesi gereken her şeyi yazmıştım. Bilim dünyasına da bir katkıda bulunayım buradan: 1) Aşı çalışmalarında Hintli halktan yararlanılabilir. O koşullara rağmen hayatta kalabilen vücutlarının aşı ürettiğini düşünüyorum. Bence kesinlikle araştırılmalı. 2) Baharatların sağlık üzerindeki olumlu etkilerinin sandığımızdan ve duyduğumuzdan çok daha fazla olduğunu düşünüyorum. O sefalet ve pisliğe rağmen  orada yaşayan insanları baharatlar koruyor olabilir.

Bir de son olarak insanlarını -ne yazık ki acımayla karışık- çok sevdim diyebilirim. Bu masal diyarındaki o kapkara kavruk bedenlerin yüzlerindeki kocaman gülümsemeleri hiç unutmayacağım... 

Yeni Delhi'de Bir Gün

Yeni Delhi, Hindistan'da en özelliksiz bulduğum şehir oldu desem yeridir. Ama artık Gazella Tur'a olan nefretimizin gezinin son gününde doruk noktasına ulaşmış olması, yollarda geçen bir haftanın yorgunluğu, sesimin hiç çıkmıyor olmasının etkisiyle öyle düşünmüş de olabilirim tabi. Sonuçta gezilerin çok bireysel ve öznel deneyimler olduğu konusunda hemfikiriz değil mi?

Hindistan’ın başkenti ve üçüncü büyük şehri olan Yeni Delhi aslında yeni ve eski olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Yeni bölümüne İngiliz eli değdiği de hemen belli oluyor. Geniş caddeler ve kaldırımlar, ağaçlı yollar, parklar, büyük oteller hep şehrin 20. yüzyılın başlarında inşa edilen bu yeni bölümünde.. Tarihi binalar ise şehrin eski bölümünde yer alıyor.

İlk durağımız Jama Masjid, yani Cuma Cami. Hindistan’ın en büyük camisi olan bu yapı Şah Cihan’ın yaptırdığı en önemli mimari eserlerden de biri. 1658 yılında yapılmış. 25,000 kişinin namaz kılabileceği bir avlusu, üç büyük giriş kapısı, dört kulesi ve 40 metre yüksekliğinde iki minaresi bulunuyor. Ana kapıdan içeri girerken ayakkabılarınızı çıkarmanız gerekiyor. Bu yüzden yanınızda galoş bulundurmanız iyi olur. Bir de başınızı kapatmanız yetmiyor, üzerinize rengarenk pelerin gibi kumaş parçaları veriyorlar. Ancak o abuk subuk şeylere sarınınca kimseyi günaha sokmayacağımıza inanıyorlar demek ki! (Neyse, değişik ülkelerde kadınlarla ilgili çeşit çeşit inançlar var biliyorsunuz: örneğin, Arabistan araba kullanan kadın sayısı artarsa bekaretin kalmayacağına inanıyor; ya da yıllar önce Irak'ta El Kaide kadınların salatalık gibi "fikir verebilecek" sebzeleri seçmelerini yasaklamanın doğru olduğuna inanıyordu ve kuyruğu havada duran dişi keçileri öldürüyorlardı. Çok şükür, biz henüz hıyardan, arabadan falan nem kapacak durumda değiliz!)   


Buradan sonraki durağımız Red Fort, yani Kızıl Kale. 1648 yılında Şah Cihan tarafından yaptırılmış bir başka eser daha var karşınızda. Moğol İmparatorluğu'nun en güçlü yıllarında yaptırılmış olan bu kale de Agra Kalesi'ne çok benziyor. İçinde geniş bir bahçesi, mescidi, Divan-ı Aam, Divan-ı Has bölümleri bulunuyor. Özel devlet toplantılarında kullanılan Divan-ı Has'ın ortasında bir zamanlar tavuskuşu şeklinde bir taht bulunuyormuş. Zümrütler ve diğer değerli taşlarla süslenmiş bu taht, 1739 yılında Nadir Şah tarafından sökülerek İran’a götürülmüş.


Burayı da bitirdikten sonra biraz alışveriş molası vererek Janpath adı verilen ve sıra sıra dükkanın bulunduğu caddeye gidiyoruz. Burada çeşit çeşit örtü, şal ve diğer tekstil ürünlerinden, ahşap ya da bronz dekoratif eşyalar, masklar, tütsüleri takılar ve her türlü hediyelik eşyayı bulabilirsiniz. Elbette Hindistan'ın her yerinde olduğu gibi burada da sıkı bir pazarlık yapmayı unutmamanız gerekiyor. O kadar ki üzerinde 60 USD yazan ve harika Hindistan fotoğrafları ve bilgileri bulunan kocaman bir kitabı bile yaklaşık 20 USD'ye alabiliyorsunuz.  Ya da 100 USD'lik bir şalı 25 USD'ye alabilirsiniz. Ya da yaklaşık 15 USD'ye çift kişilik bir yatak örtüsü almanız mümkün.. Fiyatları fikir olsun diye belirtiyorum. Bir de burası dışında Yeni Delhi'de yaklaşık üç yıl yaşayan arkadaşımızdan öğrenip, zaman kalırsa gideriz diye not ettiğimiz ama gidemediğimiz yerlerden de bahsedeyim. Kutub Minaresi'ne yakın Dilli Haat güzel bir açıkhava pazarıymış. Connaught Place'in bizim Taksim Meydanı gibi canlı bir yer olduğu söylendi. Bir sürü de dükkan bulunuyormuş. Bir de Chandi Chowk adlı bir bölgesi daha varmış Cuma Camii'ne yakın. Burası da bizim Eminönü'ne benzeyen bir alışveriş yeri olup, daha çok kumaş almak için tercih ediliyormuş. Gitmeden önce siz de not etmek isterseniz aklınızda bulunsun.

Alışveriş molasından sonra Yeni Delhi'nin 15 km güneyinde yer alan Kutub Minaresi'ne gidiyoruz. Müslümanların Delhi’deki son Hindu kralını yenmesi şerefine 1193 yılında yapılan minarenin yüksekliği 73 metre, taban çapı 15 ve tepe çapı ise 2.5 metreymiş. Aslında beş katlı olan yapıda her katı balkonlar belirliyor. Ben sütunların üzerindeki işlemelere bayıldım. Bir de Hindistan'ın pek çok yerinde karşımıza çıkan bu kızıl kumtaşının rengini de çok sevdim diyebilirim.  


Güneşi de burada batırdıktan sonra otele dönerken yol üstünde India Gate'i görüyor ve ancak otobüsten fotoğrafını çekebiliyoruz. Parlamento'nun doğu ucunda bulunan 42 metre yüksekliğindeki bu yapı bir nevi zafer takı sayılabilir. 1. Dünya Savaşı’nda ve 1919 yılında Afganistan ile yapılan çatışmalarda ölen 90,000 Hint askerinin isimleri bu anıtın üzerine tek tek kazınmış.


Bir sürü tapınağın olduğu Yeni Delhi'de elbette hiçbirini göremeden otelimize dönecekken rehberimize yaptığımız baskılar sonucunda isteyenlerle bir tane Hindu Tapınağı gezilmesine karar veriyoruz. Bir gün önce de havaalanından gece 11'de otele gelip bir şeyler atıştırdıktan sonra yakınlardaki bir Sikh Tapınağı'nı görmek için çıkmıştık. Işıklarla süslenmiş olan Sikh Tapınağı, çünkü yaklaşık bir haftadır deva eden bir festivallerinin son günü olduğu için tapınak da ışıklandırılmış. İlk gününü de Jaipur'da yakalamıştık bu arada. Sağdaki ise tam da akşam ayini sırasında içini de gezme fırsatını bulduğumuz bir Hindu Tapınağı. İçeride farklı bölmelerde farklı Tanrıların heykelleri bulunan bu tapınakta fotoğraf çekimi yasak. İçeriye yine ayakkabısız giriyorsunuz. Bize her bölümle ilgili açıklamalar yaparak anlatan bir Hintli sayesinde içeride gördüğümüz heykel ve yazıların anlamlarını öğrendik. Ayrıca üçüncü gözümüz açılsın diye alnımızın ortasına kırmızı bir toz da sürdü aynı kişi. Ama bu turu bitiremeden tur otobüsümüze dönmek durumunda kaldık, çünkü serbest zamanımız bitmişti. 


Delhi'de bir sürü tapınak bulunuyor. Elbette en çok Hindu tapınağı var ama Bahai, Sikh, Budist, Jain tapınakları da her yerde karşınıza çıkacaktır. Gitmişken bunlardan birer örnek görmenizi öneririm. 

Yarınki yazıyla birlikte bu gezi yazısı dizisinin kapanışı yapacağım. Hindistan'la ilgili genel olarak bahsedeceğim birkaç konu daha var: trafik, alışveriş, yemekler, vs. Ondan sonra artık bir sonraki keşif diyarının hayaliyle İstanbul'u tam gaz yaşamaya devam! :)

Dedemin İnsanları

Çağan Irmak sever bir çift olarak Dedemin İnsanları filmine de elbette gösterime girdiği ilk hafta sonu Astoria Cinebonus'ta gittik. Bu aralar İstanbul'daki etkinliklere tam gaz devam ederken bir yandan da gezi yazılarını bitirmeye çalıştığım için bu filmi de çok beğendiğim halde ancak yazabiliyorum. Zaten ilk üç gününde 164,500 kişi tarafından izlendiği için ve muhteşem gişe rakamıyla birlikte daha vizyona girmeden bile hakkında pek çok haber yapıldığı için de kendime geç yazma izni verdim. Artık Çağan Irmak imzasını görür görmez salonları dolduran kocaman bir izleyici kitlesinin olması ve bu sayının Çağan Irmak'ın her işiyle birlikte daha da artması son derece sevindirici bir durum. (Aşağıda afiş panosunu gördüğünüz diğer film Labirent de merakla beklediklerim arasında bu arada.


Dedemin İnsanları'nın konusunu anlatmaya gerek yok sanırım. Mübadele döneminde Girit'ten göç etmek zorunda kalan bir ailenin öyküsü var arka fonda.  O ailenin dramını, yaşadıkları yurtlarından edilme durumunu bir çocuk olarak yaşayan Mehmet, artık kasabanın saygıdeğer Mehmet Bey'i ve Ozan'ın sevgili dedesi olmuştur. O ilkeli duruşu, şiveyi, babacan tavırları, sevecenliği, kahkahayı, dünyanın en neşeli küfürlerini, mertliği, adam gibi adamlığı canlandıran isim de büyük usta Çetin Tekindor olunca bize akıllardan çıkmayacak bir dede karakteri kalmıştır. Babam ve Oğlum'da da bu filmde de aynı şeyi düşündüm: bu rollerde Çetin Tekindor dışında başka herhangi bir ismi düşünemiyorum. Bu arada Küçük Ozan'ı canlandıran Durukan Çelikkaya'ya da bayıldım diyebilirim. Dede ve torun dışında da oyuncu kadrosu çok güçlü olan filmde herkes rolünün hakkını tam anlamıyla vermiş. Ben en çok bu tür kaliteli yapımlarda rol almayı tercih eden Mert Fırat, Yiğit Özşener, Ezgi Mola, Gökçe Bahadır gibi genç ve iyi oyuncuları gördüğümde mutlu oluyorum. Bizim nesille ilgili umut veren insanlar görmeye ihtiyacımız var ne de olsa. 

Bu film için oluşturulan o Ege kasabasına bayıldım. O dönemlerdeki yaşamın, komşuluk ilişkilerinin, güven duygusunun ne demek olduğunun anlatılış biçimine hayran kaldım. Mehmet Bey'in çocukluğunda ailesinin ve birçok ailenin yurdundan edildiği mübadele döneminde yaşanan bir yıllık karşılıklı sürgün sürecinin anlatıldığı o geçmişe dönüş sahnelerini hem duygu hem dekor ve kostümler açısından çok başarılı buldum. Ozan'ın aidiyet sancıları çekerek yaptığı hırçınlıkları ve dedesinin onun üzerindeki emeğini hep gözlerim dolarak izledim. Özellikle Ozan'ın karnesini alır almaz arkadaşlarıyla ilişkiler ve davranış notunun pekiyi olduğunu görüp de artık onu gösterecek bir dedesi olmadığını düşünerek gözleri dolduğunda ben Ozan'dan çok kendimi kaybetmiş hüngür hüngür ağlıyordum. Bu filmde Babam ve Oğlum'daki kadar çok ağlamıyorsunuz, diyor insanlar. Geneli bilemem ama ben bu filmde de sürekli dolan gözlerim ve arada sırada da hüngürdeme boyutuna varan ağlamalarımla dağıldım diyebilirim. Ama Çağan Irmak'ı bir kez daha bu açıdan takdir ettim, çünkü bence hiçbir filminde ağlatmak için hiçbir şey yapmıyor! Ama bizi o kadar hikayesinin bir parçası yapıyor ki doğal olarak biz de o yaşananlarla birlikte dağılıyoruz.  Bir de o şişelerle mesaj gönderme sahneleriyle filme katılan masalsı havanın da hoşuma gittiğini söylemeliyim. Bu filmde mübadele, 12 Eylül etkileri, siyasetin halkın kardeşliğini baltalaması anlatılıyor ama asıl anlatılan bana göre insan olmanın gereklilikleri ve herkesin "insan" olduğu bir ortamdaki uyum, paylaşım, güven ve manevi doyum duygusu ile insanlıktan çıkmanın kolaylığı ve bunun yarattığı güvensizlik, baskı, şiddet ve yıkım duygusu.  

Son olarak sevilen anneanne ve dedelerin torunları üzerinde çok güzel ve derin izler bıraktıklarını düşünüyorum. O kadar ki artık başka bir dünyada olsalar bile onları her hatırladığınızda sanki o şefkatli sıcaklıkları, kokuları, sesleri, kurumuş yaşlı ellerinin ellerinize teması, asla size kızmak için açmadıkları ağızları, bazen yaptığınız bir şeye  karşı dargın ya da üzgün bakan ama bir hareketinizle yumuşayan gözleri yanıbaşınızdaymış gibi  hissedebiliyorsunuz. Yaşamınızda o kadar büyük bir sevgi ve güven duygusu yaratabilmiş bir karakterin ardından, onun anısına böyle bir film çekmiş olmak ne kadar güzel ve kalıcı bir manevi hediye diye düşündüm bu filmi izlerken. Çağan Irmak'ı bu açıdan da çok takdir ettim ve hatta ona imrendim diyebilirim. 

Teşekkürler Çağan Irmak ve Dedemin İnsanları ekibi! Bizi sıcacık, sevgi ve güven dolu bambaşka bir dünyaya götürdüğünüz ve ne yazık ki o dünyanın gerçekten de bambaşka bir dünya olduğunu bir kez daha hatırlattığınız için... Filmin DVD'sinin çıkmasını da sabırsızlıkla bekleyeceğiz..

Güzel Şeyler Bizim Tarafta

Daha önce Bayrak oyunu sayesinde Krek Tiyatro ve Berkun Oya ile tanışmıştım. Oyuncular arasında çok sevdiğim iki isim olan Bartu Küçükçağlayan (Orhan) ve Öykü Karayel (Ayşe)'i de görünce bu oyuna olumlu bir önyargıyla gittim. Beğeneceğimden neredeyse emindim bile diyebilirim. Gerçekten de öyle oldu. Hem ele alınan konuya hem oyunculuklara hem de oyunun sahneleniş biçimine bayıldım. Bu arada oyunun adına da bayıldım. Harika bir seçim olmuş (ve ne anlama geldiğini oyunun son sahnesinde gözleriniz dolarak anlıyorsunuz).

Oyun, camdan bir duvarın ardında sahneleniyor. Sesleri de oyun öncesinde dağıtılan kulaklıklardan duyuyorsunuz. Elbette sesler dışında iç çekişler, nefes alıp verişler, ağlarken burun çekişler gibi küçük ama önemli detayları da duyarak belki de kendinizi oyunun ve karakterlerin duygu dünyasının tam içinde hissediyorsunuz. Dört kişilik bir oyun bu. İki çiftin tuhaf bir biçimde kısacık bir süre için kesişen hikayeleri ve ilişkilerdeki çözülme anlatılıyor. Diğer iki oyuncu Tülin Özen ve Ozan Çelik (Ali) de çok başarılı ama rolleri çok daha kısa.

Ali ve Ayşe aileleri evlenmelerine izin vermediği için köylerinden kaçıp İstanbul'a gelmiş, buradan da yurtdışına kaçmayı planlayan, beş parasız ve cahil bir çift. Peşlerinde Ayşe'nin amcalarının olduğunu öğrenince panik halinde saklanacak bir yer arıyorlar. Orhan ile adını hatırlayamadığım (belki de oyunda hiç adını duymadığımız) sevgilisi de günümüzün modern ama iletişimsiz çiftlerinden. Bir gün evlerine girdiklerinde her yerin darmadağın olduğunu görüp hırsız girdiğini düşünmeleriyle birlikte sinirleri alt üst oluyor ve kendi aralarında da tartışmaya başlıyorlar. Bencilce, karşısındakine kulak vermeden, sadece kendilerini dinleyerek sürdürdükleri bu görüntüde düzgün ve uzun (4 yıllık) ilişkileri de bir çözülmeye gidiyor böylece. Evden hiçbir şey çalınmadığı için olayın hırsızlık olmadığı da anlaşılıyor kısa süre içinde. Evin neden o hale geldiğini ve tam olarak neler yaşandığını ise daha sonra ürkek bir şekilde ağlayarak kapıyı çalarak Orhan'a her şeyi anlatmaya gelen Ayşe'nin ağzından öğreniyoruz.


Dışarıdan bakıp da kolaylıkla hüküm verdiğimiz hayat hikayelerinin ardında nelerin olabileceğini çok güzel anlatıyor Ali ve Ayşe'nin hikayesi. Onlar ilk bakışta düşünebileceğimiz gibi fazla dizi izlemekten (!) düşünme yetisini yitirmiş ve arabesk hayatlar yaşayan tipler olmayabilir. Bize çok uzak ve farazi gelen öyküler, başkasının bizzat yaşadığı gerçeği olabilir. Orhan, "kendimizi kandırmayalım" diyen sevgilisine dalga geçercesine "kimi kandıralım o zaman?" diye cevap verirken aslında içinde yaşadıkları kandırmacayı açığa vuruyor olabilir. Ya da Ayşe sadece başı kapalı ve eğitimsiz olduğundan dolayı Orhan'ın düşündüğü gibi sevişmek için bir erkekle kaçıp da sonradan aklı başına gelen bir yarım akıllı bir genç kadın değil gerçekten sevmiş ve ilişkisine güvenmiş cesur bir kadın da olabilir. Beş parasız kız kaçıran Ali de aslında sorumluluk alan, sevdiği kadın için her şeyi göze alabilecek kadar cesur bir erkek olabilir. Ali ve Ayşe, çok daha kısa bir süredir birlikte olmalarına rağmen Orhan ve dört yıllık sevgilisinden daha çok birbirlerini dinlemiş ve  sevmiş olabilirler. Belki de gerçekten Ayşe'nin dediği gibi Orhan'ın içinde "kendini dinlemekten başkasını dinlemeye yer kalmamış" olabilir. Ve günümüzün modern ama duygusunu yitirmiş gözlerinin ve yüreklerinin bunu anlaması çok zor olabilir. 

Ayşe rolüyle Öykü Karayel'e hayran oldum diyebilirim. Bartu Küçükçağlayan da her zamanki gibi çok başarılıydı (zaten ailecek bayılıyoruz kendisine.).  Ama sanki o boş vermiş, aldırmaz tavırlarıyla o Çoğunluk filminde canlandırdığı karakterin daha modern versiyonunu görür gibi oldum sahnede. Çok yakışıyor o tavırlar ona, o ayrı, ama ben artık normal yaşamında da öyle bir tip olduğunu düşünmeye başlıyorum. Belki de öyledir, kim bilir..:) Bu arada sanırım feci gülme odaklı bir seyirci kitlesi vardı salonda. Tamam, hepimizin çok güldüğü yerler oldu, ama hiç de komedi muamelesi yapılacak bir oyun değildi bu. Hatta çok dokunaklı bir hikaye olduğu bile söylenebilir. Yer yer gözlerim doldu, ama o arada bile gülmeye çalışanlardan dolayı oyuna konsantrasyonumun bozulduğu anlar da oldu. Son olarak Berkun Oya'nın kalemine sağlık diyorum. Bundan sonraki oyunlarını da merakla bekleyeceğiz.

Aralık ayında da Bayrak ve Güzel Şeyler Bizim Tarafta'yı sahneleyecek olan Krek'in oyun programını takip etmek için web sayfalarına bakabilirsiniz (görselleri de oradan aldım). Buradaki iletişim bölümünden Krek'i Facebook ve Twitter üzerinden de takibe alarak daha güncel haberleri ve duyuruları da takip edebilirsiniz. Biletleri de sadece Biletix'ten (ailecek nefret ediyoruz!) değil kendi gişe telefonlarından almanız mümkün. 

Şimdiden iyi seyirler...