Samimiyetin Adresleri: Çağan Irmak ve Ferzan Özpetek

Çok ya da az seveyim, fark etmez. Yaptıkları her işte doğallıklarını ve içtenliklerini hissettiğim iki isim onlar. O yüzden illa ki seviyorum yaptıklarını. Birbirlerinden farklı yaşam tarzları, filmleri, bakışları olabilir; her ikisi de bana hep kendimi iyi hissettiriyor, içime sıcaklık yayıyorlar (güldürseler de ağlatsalar da). 

Geçtiğimiz hafta ikisinden de birer doz aşıladım bünyeye ve iyi geldi. Size de aynısını yapmanızı öneriyorum. İlk olarak Nadide Hayat'tan bahsedeyim. Geçen Cumartesi akşamı izledik filmi. Çağan Irmak yönetiyor, Demet Akbağ ve Yetkin Dikinciler ve caretta caretta'lar (neden iki defa söyleniyor ki? ;) ) baş rollerde, izlemememiz mümkün mü? Tabi ki değil! Konuyu biliyorsunuzdur: kısaca eşini ani bir şekilde kaybeden orta yaşlarda bir ev hanımının hayata tutunma arayışı diyebiliriz. Ya etraf ne der diye düşünerek toplumun kendine biçtiği evinde oturup torun bakma rolünü üstlenecek, ya da...? İşte o "ya da" bölümü o kadar önemli ki yepyeni bir hayata yelken açmak için. Umut aşılayan, insanın keyfini yerine getiren, imkansızın olmadığını gösteren, motive eden, nefis bir film Nadide Hayat. Umutsuzluğun ve karamsarlığın dibine vurduğumuz bu son dönemlerde ilaç niyetine bile izlenebilir. 

Her rolün altından kalkabilen, müthiş kadın Demet Akbağ almış götürmüş filmi. Zaten tam da ona uygun bir karakter aslında Nadide Hanım; güçlü, girişken, ayakları üstünde durabilen, anaç yanını "domestik Türk anası" seviyesini getirmemeyi başarmış nadide tiplerden.  Yetkin Dikinciler de gizemli deli kaptan rolüne harika gitmiş. Selda Bağcan'ın O Günler'i de yeni takıntımız olacak gibi, demedi demeyin. ;) Özetle ortaya sıcacık bir film ve nefis bir ana mesaj çıkmış. 
..."Ne derler?" diyenler sadece konuşanlardır. Yaşamak isteyip yaşayamadıkları için, korkak oldukları için başkalarını ayıplayıp intikam alırlar." 

Sen Benim Hayatımsın

Gelelim kitaba... Ferzan Özpetek'in İstanbul Kırmızısı'ndan sonra yazdığı ikinci kitabı Sen Benim Hayatımsın'ı da çıkar çıkmaz aldım ve bir solukta okudum. İlkinden daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. Ama iki kitabını da roman olarak göremediğimi de itiraf etmem gerek. Sanki filmlerinden birinin senaryosunda yer alacak karakterleri ya da olayları anlattığı öykülerden bir derleme gibi geliyor bana yazdıkları. Çok sıcak, çok samimi, çok doğal. Hatta bu kitabında bazı filmlerinden hatırladığım kareler bile var.  O meşhur terasında birlikte eğlenceli, bol sohbetli yemekler yenen apartmanı ve içinde yaşayanları net bir şekilde zihnimde canlandırabiliyorum. Harika dostluklar, çok renkli karakterler, Buco plajı gibi çılgın ve enerji yayan ortamlar, insanın kendisi olmasına izin veren müthiş bir özgürlük ortamı yine açıkça görülüyor bu kitapta da.

Ama aslında bu kitabın baş rolünde aşk var. Çılgınca bir aşk. Hayatını, varlığını karşındakine adayacak kadar büyük bir aşk. Okurken hüzünlendirse de yaşarken ne kadar iç ısıttığını, mutlu ettiğini, ruhen ve bedenen beslediğini anlamanın hiç de güç olmadığı bir aşk. Belki de bu korkunç dünyada ve çoğu zaman anlamsızlığını hissettiğimiz yaşamlarımızda tutunacak dal, sarılacak anlam olabilecek kadar büyük bir aşk. Okumalısınız...

Alıntılar
...Hafıza dijital değildir, eski bir film şeridi gibi döner ve yıpranır. Ve çok sevilen görüntüler yanar...
...Sık sık büyük korkularımızı düşünmemek için küçük korkularımızı beslediğimizi düşünürüm...
...Babalık içgüdüsü kuşkusuz annelik içgüdüsünden daha zayıftır ama yine de böyle bir şeyi hissetmen gerekir. Dünyaya bir çocuk getirmek büyük bir sorumluluktur. Böyle bir sorumluluğu almak için gerçekten çok genç ya da bilinçsiz olmak gerekir...
...Kendi hayatını yaşama cesaretine sahip olmamayı bir çılgınlık olarak görüyorum...
...Bir karınca yuvasına, merak ile yuvayı yok etmek arzusu arasında gidip gelecek kadar tepeden bakan birinin küstah kibri de yoktur bende. Bakarsam büyülenerek, onu korumaya, esirgemeye kararlı biri olarak bakarım. Ben de milyarlarca karınca arasında bir karıncayım ama kendime hayali, küçük bir tepe yarattım; oradan çevreme bakıp gördüklerimi anlatıyorum. Kendimi böyle hissediyorum işte: Uçsuz bucaksız bir gezegende, bir ekmek kırıntısını fethetmek için kilometrelerce yürümeyi başaran küçücük bir karınca gibi. Gözucuyla sana bakıyorum. Ekmek kırıntımın sen olduğunu biliyorsun...
Kısaca izleyin, okuyun, iyi hissedin!

Martin Eden

Jack London defterini gençlik yıllarımda okuduğum Beyaz Diş ile açmış ve kapatmış olduğumu fark ederek duruma el atma kararıyla Martin Eden'ı bir okuyayım deyip İş Bankası Kültür Yayınları'nın modern klasikler serisinden Levent Cinemre çevirisiyle çıkanı aldım. İyi ki de almışım. Levent Cinemre sadece çeviri değil adeta bir Jack London araştırması da yapmış. Kitabın arkasına eklediği onlarca dipnot sayesinde Jack London'ın yaşamı, yaşamının Martin Eden ile benzerlikleri, ilham aldığı isimler, fikirleri, okudukları ve daha pek çok şey konusunda fikir sahibi olabildim. Eğer bu kitap sizin de okumadığınız klasikler arasındaysa ve okumak gibi bir niyetiniz varsa, kesinlikle bu baskısını almanızı öneririm. 

Martin Eden yarı otobiyografik bir kitap niteliğinde. Eğitimsiz, iki lafı bir araya getiremeyen, kaba saba bir bir işçi iken kültürlü, bilgili, rafine bir aydın ve yazara dönüşen ve bunu da aşık olduğu kadın uğruna, içinde bulunduğu yokluk içinde, takdir edilesi bir tutku ve mücadele ile gerçekleştirmeyi başaran Martin Eden'ın yaşam hikayesinin pek çok yanı yazarın kendisiyle de benzerlik gösteriyormuş. O azim ve hedefe kilitlenmiş şekilde tutkulu çalışmadan etkilenmemek mümkün değil. Ayrıca böylesi bir hikaye ancak gerçekten de gerçekleşebilirlik özelliği olan Amerikan rüyası sayesinde mümkün olabilir diye düşünüyor insan. Ancak Amerikan rüyasının gerçekleşebilir olduğu gibi sahte pırıltılar barındıran, yaldızlı bir balon olduğunu da unutmamak gerek. Sosyetede gözlerin parlamasına neden olan şey bilgi, kültür, entelektüel donanımdan çok servet, statü ve şöhret. Yani içerik değil format, susuzluk değil imaj her şey! Ve bu durum o rüyayı gerçekleştiren herkesi mutlu etmeyeceği gibi tam tersine büyük bir boşluğa, hayal kırıklığına ve anlamsızlık duygusuna da sürükleyebiliyor. Martin Eden'ın son dönemleri de bu tarz bir buhran ile geçiyor ve çok da etkili bir şekilde anlatılmış. O buhran süreci sırasında da fakir ama onurlu bir yazar adayıyken kendisini hor gören, umut vaat etmediğini düşünen, aşağılayan, akıl veren herkesle hesaplaşma sürecine de bayıldım. Tüm zamanların en sevdiğim roman karakterlerinden biri oldu bu haliyle Martin Eden. Ve Jack London'ın da kalemi kadar hayattaki duruşuna, felsefesine ve azmine de bu sayede hayran oldum diyebilirim. 

Kitaptan birkaç alıntı...

* -Ruth: Neden aileden bir geliriniz yok sanki? 
   -M.E.: Sağlığımı ve hayal gücümü buna tercih ederim. 

* ...Ruth'un sınıfının mensuplarını (varlıklı ve sosyal statüsü yüksek); yani kendi küçük hayatlarını dar kafalı küçük formüllere göre yaşayanları, bir araya toplaşmış sürüler dışında var olamayan varlıkları, yaşamlarını başkalarının düşüncelerine göre kalıplara sokanları, kölesi oldukları çocuksu kurallar nedeniyle gerçekten yaşamayı ve birey olmayı beceremeyenleri düşününce acı kahkahalara boğuldu...  

* ...Benim doğamın emredici gücü gerçekçiliktir, ama burjuva ruhu bundan nefret eder. Burjuvazi korkaktır. Hayattan korkar... Bayağılık; esaslı bir bayağılık. İtiraf ederim ki burjuva inceliğinin ve kültürünün temeli budur. Beni şekillendirmek, senin sınıfından biri haline dönüştürmek, senin sınıfının ideallerini, değerlerini ve önyargılarını bana yüklemek istedin... (Ruth ile konuşuyor)" 

Kesinlikle tavsiye ediyorum bu güzel kitabı okumanızı.
İyi haftalar. 

#çocuklariçinörüyoruz

Harika bir etkinlik! Kış aylarının sevilen aktivitelerinden örgü örmeyi çocuklarla ilgili bir sosyal sorumluluk projesine çevirenleri kutluyorum. Örgü severlere "şişlerinize kuvvet!" diyorum. ;) Örmeyen ördürebilir. Detaylar burada => #çocuklariçinörüyoruz


Üryan, Çıplak, Nü

Cuma günü Müge'yle birlikte Üryan, Çıplak, Nü - Türk Sanatında Bir Modernleşme Öyküsü sergisine gittiğimizden geçen yazımda söz etmiştim. Şimdi daha detaylı bir şekilde sergiyi anlatma zamanı. Nü resimlerin Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan zihniyet dönüşümünün etkisiyle birlikte artmasıyla ortaya nefis işler çıkmış. O yüzden 7 Şubat'a kadar ne yapıp edip bu sergiyi gezmelisiniz diyerek başlıyorum. 

Girer girmez sizi modern bir video çalışması karşılıyor. Özlem Şimşek'in Halil Paşa'nın Uzanan Kadın'ını Osmanlı döneminde değil, günümüzde bildiğimiz anlamda nüye çevirmesini görüyoruz. Aslolan "çıplaklık" değil "seyirlik" olmaktır fikri daha güzel aktarılamazdı herhalde. Daha sonra bildiğimiz ve bilmediğimiz pek çok ressamın kara kalem nü çizimleriyle dolu bir duvar karşılıyor bizi. 1906-1910 yıllarında ancak çıplak modellerle çalışma olanağı bulan Türk sanatçıların modelleri elbette erkekmiş. Kadın modellerle çalışma fırsatı ise yurtdışında eğitim görenlerin ayrıcalığı olmuş.   


Yurtdışı şansı elde etmiş sanatçılar arasında en önemli isimlerden biri de elbette İbrahim Çallı. Aşağıda Çallı'nın kadınlarından bazılarını görüyorsunuz. Hepsi de 1900lü yılların ilk yarısından kalma. Sağdaki Manolyalı Kadın tablosunu henüz daha görmeden, aynı isimli ve manolyasız olanını görüp de ne alaka diye düşündüğümüzde, "hımm, ben hatırlıyorum, Çallı'nın ayna önünde arkasında manolyalarla duran bir kadın tablosu vardı, kesin bu da onun çıplak hali" diye bilmişlik yapmam ve yaptığım bilmişliğin tam da bahsettiğim tablonun önümüze çıkmasıyla -Google'a bakmaya bile gerek olmadan- doğrulanması paha biçilemezdi doğrusu. Boşa gezmiyorum demek, yaşasın! ;)


Çeşitli dönemler Nuri İyem'den Nazmi Ziya Güran'a, Bedri Rahmi'den Fahrünissa Zeid'e kadar her ekolden sanatçıların nü çalışması duvarlarda. Onun dışında 1900lerin başında Konstantinopolis'ten nü kartpostalların olduğu çok ilgi çekici bir köşe de sizi bekliyor. Hepsi birbirinden güzel! Altta ortada Mihri Müşfik'in Aynalı Gözde'si ve sağda ise Namık İsmail'in isimsiz bir nü çalışması yer alıyor.   


Aşağıda ise Eren ve Bedri Rahmi Eyüboğlu çalışmaları var. Soldaki Eren Eyüboğlu'nun 1946 yapımı nü portre resmi. Diğerleri ise Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun çalışmaları. En sağdaki kadar modern işlere çoğu zaman pek bayılmasam da 1952'den kalma Hamam adlı bu çalışmayı çok sevdim. 


Aşağıda yine daha çağdaş sanatçıların işleri var. Sol üstte Fikret Mualla'nın Sarışın Yosma'sı (1955) bulunuyor. Hemen yanında kendine has morun yaratıcısı İhsan Cemal Karaburçak'tan bir nü var. Sol altta ben varım! Aman Tanrım, işte yaz sonundaki halim karşımda duruyor! ;) Avni Arbaş'ın 1967 yılından kalma nü çalışması bu. Ve yanında da yine çok iyi bildiğimiz bir isim olan Fahrünissa Zeid'in Oturan Çıplak (1944) tablosu var. 


Bunlar sadece onlarca eser arasından benim bu yazı için seçtiklerimdi. Daha neler var neler. Bu sergiyi kesinlikle kaçırmamalısınız. Gitmişken 4. ve 5. kata yayılan ve çok daha modern bir sergi olan Bu Bir Aşk Şarkısı Değil'i de gezeceğinizi biliyorum. Daha çok video çalışmalarının yer aldığı o sergide video sanatı ile pop müzik ilişkisi ele alınıyor. Benim ilgi alanıma çok girdiğini söyleyemem, ama buna rağmen içeride ilgi çekici çalışmalar bulacaksınız. Favorim ise Iraklı sanatçı Adel Abidin'in Üç Aşk Şarkısı adlı video çalışması oldu. E bu kadar katı gezmek belli bir enerji harcatıyor insana. Kısacası acıktık! ;) Ve fazla uzaklaşmadan, sergi gezmeye başladığımızdan beri burnumuzda tüten Çok Çok Thai'ye attık kendimizi. 


Burası yıllardır yemek ve servis kalitesini değiştirmeyen az sayıdaki Uzakdoğu restoranından biri bana göre. Dolayısıyla pamuklara sarılıp sarmalanmalı. Ben mungbean noodle salatası üzerinde servis edilen ballı ızgara somon söyledim. Müge ise ananas içinde servis edilen karidesli ve kaju fıstıklı nefis bir pilav sipariş etti. Yanına sadece bir kadehcik beyaz şarap almayı becerdik en azından. Gerçi porsiyonları yarılayıp, kadehleri iki katına çıkarmak da daha mantıklı olabilirmiş. ;) Çoook keyifli bir müze gezisi sonrası her zamanki gibi çoook keyifli bir sohbet eşliğinde çoook lezzetli yemeklerimizi yiyerek oradan ayrıldık. Günü tamamlamak istemediğimiz için çoook keyifli bir kahve durağı olan Noir Pit'e uğrayıp havayı da orada kararttık. Sanat, dost sohbeti, güzel yemek, güzel kahve... e, şahsen ben daha keyifli bir Cuma düşünemiyorum, ya siz? ;)

Muhteşem Üçlü: Film & Kahve & Kitap

Haftaya harika iki film önerisiyle başlayacağım. İkisi de birbirinden etkileyici, iç açıcı olamayacak kadar gerçekçi, dünyanın bambaşka yerlerinden hikayeler olsa da tanıdık, nefis filmler.

İlki bir Rus yapımı. Aslında İngilizce adı The Fool olduğu için Türkçe adının Enayi olması Durak olmasından daha normal, ancak çoğu yerde Durak olarak geçiyor. Yönetmen Yuri Bystrov'un elinden çıkan film ciddi bir öz eleştiri niteliğinde. Kendi yozlaşmışlıklarına, sistemin bozukluğuna, çıkarlar söz konusu olduğunda göz ardı edilen insan yaşamına ve değerlere dair bir eleştiri. Küpünü dolduran inşaatçıdan rüşvet alan belediyeciye, gösteriş meraklısı görgüsüz zenginlerden dürüst memurlara, yoksul ve cahil halka kadar pek çok tanıdık figür sizi bekliyor. Ve Ruslarla ortak pek çok berbat yönümüz olduğunu biliyorduk, ama bu filmde onlarda da hiçbir iyiliğin, başarının cezasız kalmayacağını öğrenmiş oluyoruz! Lanet olası bozuk düzenlerde maalesef dürüstlük, iyilik, erdemli olmak gibi özellikler enayilikle eşdeğer sayılıyor. Ve buna da yine ancak cesur insanlar dikkat çekebiliyorlar. 

   
İkinci film  ise Beasts of No Nation. Uzodinma Iweala'nın romanından uyarlanan bu Cary Fugunaga filmi sizi Afrika'ya götürecek. İç savaş yaşanan bir Afrika ülkesinde mutlu bir ailesi ve yaşamı olan Agu'nun savaşın dinamikleri ile birlikte değişen, kabusa dönen, insanlıktan çıkan yaşamını izlemek gerçekten insanın içini acıtıyor. Mutlu, küçük bir çocukken canavar bir çocuk savaşçıya dönüşen Agu'nun hikayesi ve yaşadığı travma savaşın yıkıcılığının en önemli göstergesi. Agu'yu canlandıran Abraham Attah o kadar başarılı oynamış ki, ağzımız açık izledik. Agu'nun şu sözleri çığrından çıkmış günümüz dünyasının yıkıcı etkisini en derinden hisseden çocukların, kadınların, içinde insanlık olanların ortak isyanı gibi değil mi sizce de?

"Güneş, neden bu dünyanın üstünde parlıyorsun? Seni daha fazla parlayamayacağın ana dek ellerimin arasında sıkıştırmak istiyorum. Böylelikle her şey her zaman karanlık olur ve kimse burada yaşanan korkunç şeyleri görmek zorunda kalmaz."

İçinizi yeterince sıktıysam sizi bir kahve molasına alabilirim. Şişhane metro durağına yakın, Meşrutiyet Caddesi üzerindeki Noir Pit, geçen Cuma günü Müge'yle müze gezisi ve yemek (başka bir yazıda anlatacağım) sonrası sığınma durağımız oldu. Yağmurda sokağa bakan bar taburelerine yerleşip, kahve kokuları eşliğinde sohbet etmek çok keyifliydi. Kahveleri zaten güzel ama dekorasyonuyla ve sunumlarıyla da çok şirin bir kahve dükkanı burası; yolunuz düşerse mutlaka deneyin. 


Kitap derken de asıl amaç İdefix Sanal Kitap Fuarı'nın bir kez daha hatırlatmaktı elbette. Şu an elimde Jack London'ın Martin Eden'ı var, çok severek ama biraz yavaş okumaktayım. Yine de ilk İdefix siparişlerim elime ulaştı bile. Böylece okunacaklar rafım da dolup taştı - ki bu hiç gözümü korkutmadığı gibi beni çok mutlu ediyor. Sanırım Aralık sonuna kadar ikinci bir liste daha yapacağım bu gidişle, şimdiden aklımda bir sürü ilave var çünkü. 


İlk paketten bunlar çıktı işte. İkinci pakette mutlaka olsun dediğiniz neler var? Önerilerinizi dört gözle bekliyorum. Ve size film, kitap ve kahve dolu muhteşem bir hafta diliyorum. ;)

Özel Kadınlar Listesi

Pazartesi sendromuyla savaşta da tiyatrodan yararlandık bu hafta. Diyorum size, tiyatronun yararları saymakla bitmez. ;) Mam'Art Tiyatro'nun bu sezon sahnelediği ve oyunculuğuna bayıldığımız Tuğrul Tülek'in bu kez yönettiği Özel Kadınlar Listesi'ni izledik İKSV Salon'da 7 Aralık akşamı. Daha önce Zorla Güzellik oyununu izlediğimiz Neil Labute'un yazdığı ve çevirisini pek çok DOT oyununu da çeviren ve yine DOT oyuncularından Pınar Töre'nin yaptığı bu oyunu mutlaka izleyin derim. Çok seveceksiniz. 

  
Oyunda birbirinden özel kadınlarla tanışacağınız kesin. Ama erkek konusunda garanti veremem; hatta temiz bir dayağı hak eden cinsten olduğunu düşünmedim değil. ;) Konusu kısaca şöyle: evlenmek üzere olan genç ve popüler bir erkek yazar, hayatına daha önceden girmiş "özel kadınlarla" tek tek buluşma ayarlıyor. Onları bir otel odasına çağırarak bir nevi "aramızda onca yaşanmışlık var, hatalarım da olmuştur tabi, hakkını helal et şekerim" tadında bir yüzleşme, bir özür, bir günah çıkarma yaşanacağını sanıyorsanız henüz bu kalp kırma uzmanı adamla tanışmamışsınız demektir. Bu yeni nesil adamlarda duygu ne arar?! Peh! Çağırdıysa odaya, vardır ardında bir bit yeniği, aman dikkat! 

Daha fazla anlatamam, oyunun tadını kaçıramam. Gidin ve kendinize harika bir tiyatro akşamı hediye edin derim. Oyuncuların hepsi çok başarılı; Tuğrul Tülek zaten tiyatroyla ilgili ne iş olsa müthiş yapıyor, durduramıyoruz..;) Kısacası çok seveceksiniz. 

Oyun sadece İKSV Salon'da oynamıyor bu arada. Bo Sahne, Oyun Atölyesi gibi çeşitli yerlerde de oynuyor. En iyisi Mam'Art Tiyatro'nın Facebook ve Twitter hesaplarını takip ederek güncel bilgilere ulaşmanız. Hadi bilet kapmaya! 

İyi seyirler!

Yılbaşı Yaklaşırken Birkaç Hediye Fikri

Son dönemlerde yaptığım Karaköy gezileri sırasında gördüklerimi ve diğer keşiflerimi yılbaşı yaklaşırken buradan da paylaşayım dedim. Hediye alma telaşına düşenlere yardımım dokunsun. Ama unutmayınız ki her zaman en güzel hediye kitaptır ve Aralık sonuna kadar İdefix'te Sanal Kitap Fuarı devam etmektedir. Kaçırmayınız.

Gelelim önerilere... Yeni yılda kullanılmak üzere bir not defteri ya da ajandaya illa ki gerek duyulacaktır. O zaman el yapımı deri kabı olan bir tanesini almaya ne dersiniz? Atölye Kici'nin özel kağıt ve deri ile yapılan bu defterleri iyi bir alternatif gibi duruyor. İster buradan, ister Karaköy'deki Zet.com tasarımcılarının buluşma noktasından satın alabilirsiniz.  


Bap Bap Atölye'nin kanaviçe duvar ve yılbaşı süsleri ilginizi çekebilir. Yine zet.com'da çok güzel kanaviçe kolye ucu çeşitleri de bulabilirsiniz. 


Çocuklar için Celile Design'ın tişört, bebek tulumu, ipad kılıfı, yastık gibi tasarımları çok hoş görünüyordu. Tüm ürünler için bu linke tıklayabilirsiniz. 


Sevdiceğinize güzel bir takı almak isterseniz Batya Kebudi'nin Nişantaşı'ndaki mağazasına uğrayabilirsiniz. Sadece kadınlara özel takılar değil, özel tasarım kol düğmeleri gibi erkeklerin de hoşuna gidebilecek hediye alternatifleri bulabilirsiniz. Ben hâlâ eski bir seri olsa da şu hayvan figürlü takıların hastasıyım! 


Kozmetik ürünlerinden hediye denince akla ilk parfüm gelir ama bence cilt bakım ürünleri de harika bir fikir olabilir. Geçen sene doğum günümde beni Kiehl's ürünleriyle tanıştıran Dido sayesinde yaklaşık bir yıldır kullandığım Midnight Recovery Concentrate'e bayıldığımı söyleyebilirim. Gece yatmadan önce mutlaka birkaç damla sürdüğüm bu bakım yağının onarıcı, nemlendirici ve yatıştırıcı etkisi o kadar başarılı ki kesinlikle tavsiye ederim. Ayrıca haftada bir yaptığım gözenek küçültücü kil maskesi, 50 SPF güneş kremi ve yüz temizleme jelinden de çok memnunum. Sevdiklerinize Kiehl's hediye etmek de güzel bir alternatif olabilir, aklınızda olsun. 




Rifle Paper Co.'nin vintage seyahat takvimlerinden bana almak isteyen olursa hayır demem. ;) Ya da Karaköy'deki Çiçek İşleri'ndeki doğal kütüğe yerleştirilmiş kaktüsler, kilim puf, doğal ahşap servisler harika birer hediye alternatifi bana göre. Sevdiğiniz birine deneyim hediye etmek süper fikir: ilgisini çeken bir kursa ya da workshop'a katılım, masaj ve SPA hediyeleri, vs. Elbette en güzeli sevdiğinizle birlikte olmak. Ona dokunabilmek, sarılabilmek, ona sıcaklığınızı ve öpücüklerinizi hediye edebilmek ;), kadeh tokuşturabilmek, yeni yılla(rla) ilgili hayaller kurabilmek, yılın ilk kahvaltısına birlikte uyanabilmek... Gerisi laf-ı güzaf azizim. ;)

Kış Dönümü

En son DOT'un İki Kişilik Yaz'ını bayılarak izledikten sonra yazdığım yazıyı nasıl bir kişisel not düşerken bitirdiğimi hatırlayalım: "içimizi ısıtmayan, yüzümüzü güldürmeyen, ağzımızı burnumuzu tekmelerken düşündüren (!), küfrederken sorgulatan, tırsıtırken nefes kesen o eskinin sert içerikli DOT oyunlarını da özledim ben yahu." Hah işte, Kış Dönümü'nden çıktıktan sonra daha ne düşüneceğimi bile bilemeden aklımdan geçen "başka bir şey dileseymişim!" oldu. ;) Şiddet sahneleri olmasa da "sert içerik" ibaresi kesinlikle yakışır bu oyuna! 

DOT, Kanyon'daki yeni yerinde sezonun çok etkileyici yeni oyununu sahnelemeye başladı geçtiğimiz Cuma gününden itibaren. Biz de 4 Aralık Cumartesi günü hazır ve nazır oradaydık. Üstelik gecenin bonusu olarak ilgiyle takip ettiğim, sıkı bir tiyatro izleyicisi olan Bir de Benden Okuyun blogunun yazarı sevgili İzzet Şahap ve eşiyle de tanıştık o akşam. Yolu tiyatrodan -ve seyahatten ;)- geçen insanlarla tanışmak ayrı bir keyif doğrusu. ;)


Oyuna dönecek olursam. İçinizi karartacağı kesin, çünkü on yıl sürmüş bir savaşın sonrasına götürüyor bizi. Ve savaşın yeniden başlama olasılığı da hâlâ var. Aç iki kadın, bir çocuk ve savaştan dönmüş ruhen ve bedenen yaralı bir askerin kesişen hayatları. Sert koşulların insanı insanlığından çıkardığı dönemlerde bile bir umut ışığı görmek mümkün müdür? Sanki her şeye rağmen mümkün gibi... :/ Ya da değil mi? Bilemedim ya, ben daha karamsar bakan tarafım her zaman, o yüzden o umut ışığını da ısrarla göremedim sanırım. Ama yine de ne olursa olsun mercanköşkler ve fesleğenler yetiştirmeye, balık kızartıp limonotu ile birlikte yemeye, çocuklara mis gibi taze inek sütü içirmeye inanmak lazım şu hayatta. 

Murat Daltaban'ın yönettiği oyunda Pınar Töre nefis bir oyunculuk sergilemiş. Gözümü alamadım kendisinden desem yeridir! Diğer oyuncular ise Deniz Türkali, Cem Sürgit, Can Şıkyıldız ve her oyunda değişen, dönüşümlü oynayan dört çocuk oyuncudan biri. DOT bünyesine çocukluktan dahil olmak ne güzel bir şeydir diye düşündüm. Ne mutlu o çocuklara ve onları oraya yönlendiren ailelerine.

Oyun hakkında daha fazla bilgi, tarihler ve bilet almak için DOT'un web sayfasına uğrayın derim. Aralık ayına Kış Dönümü yakışır. ;)

Not: Suvla'nın oraya bir şarap barı ve restoran açacağını düşünmeli miyim, yoksa sadece o geceye özel bir durum muydu bilmiyorum. Ama açsa oyun öncesi ve sonrası uğrak yeri olarak süper ötesi bir durak olur bence! Suvla aaç aç aç! ;)

İyi seyirler!

Bir Türk Ailesinin Öyküsü

1. Dünya Savaşı yılları... Osmanlı'nın son dönemleri... Varlıklı bir ailenin savaşla birlikte kaybettiği maddi ve manevi zenginliğinin öyküsü...



İrfan Orga'nın yazdığı Bir Türk Ailesinin Öyküsü adlı romanı bu şekilde özetlemek mümkün. Yazarın çocukluğundan orduda pilot olarak görev yaptığı yıllara kadar yaşadıklarını, ailesinin başına gelenleri anlattığı yaklaşık 25 yıllık bir sürecin öyküsü bu. Çocukların babalarını, evlerin erkeklerini kaybettikleri, dönem kadınlarının ruhsal ve bedensel narinliklerinden vazgeçip ayakta kalma mücadelesi vererek sertleştikleri, yıprandıkları yıllar. Zengini yoksulu fark etmeksizin bir kuru ekmek alabilme ihtimali için bile saatlerce kuyruklarda beklenen yıllar. Feri sönen gözler, solan tenler, hastalanan ruhlar. Savaşın genç yaşlı demeden herkeste yarattığı derin travmalar. Çocuk olmanın her koşuldaki dayanılmaz hafifliği, yetişkinliğin omuzları çöktüren taş gibi ağır sorumlulukları, kaygısı, gamı.  

Bir yandan da zihninizde canlanan eski İstanbul görüntüleri. Yapılaşma olmamış, tarihi yarımadadaki ahşap evlerde yaşanan hayatlar. Sık sık çıkan yangınlarla yanıp kül olan konaklar. Her türlü yokluğa, yoksulluğa karşın, üstelik erkeksiz kalmış evlerde yastık altında saklanan paralar, altınlar, değerli eşyalar. En sıkıntılı dönemlerde dahi bunları yağmalamayı aklına getirmeyecek bir terbiye, saygı (bu dönem aynı şeyi hayal bile edemiyorum!). Sarıyer'deki köşkün bahçesinin kokusu. Mahalle dedikoduları, dayanışması. Her şey o kadar güzel anlatılmış ki adeta onlarla birlikte o dönemde yaşamış gibi oldum desem yeridir. 

İrfan Orga tüm bunları yurdundan uzakta, İngiltere'de kurduğu yaşamını sürdürürken yazmış. Annesi Şevkiye Hanım'ın hüzünlü ölümünden sonrasını da oğlu Ateş Orga'nın ilave yazdıklarından öğreniyoruz. Kesinlikle okunması gerektiğini düşündüğüm bir dönem hikayesi. 

İyi haftalar!

Haftanın Filmleri

Öncelikle 2014 yapımı olan bu üç filmi de izleseniz de olur izlemeseniz de. Yani izlemezseniz çok da büyük kayıp sayılmaz, ama sıkılmadan da izlersiniz hepsini. Şu andan itibaren okurların dörtte üçü dağılmıştır diye düşünüyorum, ama ne yapayım zaman en değerli şey hayatımızda. E ben de saygılı bir blogger'ım, uyarmam lazımdı. ;)

İlk olarak Kate Winslet ve memelerinin baş rolde olduğu A Little Chaos'tan (Küçük Karmaşa) bahsedeyim kısaca. Memelerde gözüm kalmış olabilir biraz, evet. Ama n'apalım, olan var olmayan var, hatun bahçıvan haliyle bile Hürrem (Meryem Uzerli olanı ;)) misali dolaşınca tüm filmde eli mahkum gözünüz takılıyor. Ama benden duymuş olmayın da meme dışında da hiç bayılmadım kendisine. O ateş gibi kadının bakışları, halleri, tavırları pek bir apatik geldi gözüme (ki çok severim hem oyunculuğunu hem tipini). Belki de ondan filmden de yeterince etkilenemedim, kim bilir. Dedikoduyu bırakıp filme dönecek olursam...

Efendim, hikaye 1682 yılının Fransa'sında geçiyor. Kral 14. Louis Versailles Sarayı'nda açık hava bir balo bahçesi alanı yaratmak istediği için peyzaj mimarlarıyla görüşülmesini istiyor. Saray görevlisi ünlü mimar Andre le Notre (Matthias Schoenaerts) işi kimin alacağına karar verecek.  Ve değişik bir tarzı olan, genç ve güzel dul Sabine de Barra'ya  (Kate Winslet) görevi veriyor. O dönemlerde bir kadın olarak bu işin altından başarıyla kalkan Madame Barra, bonus olarak bir de Andre'yle aşk yaşamaya başlıyor. Evet, konu güzel, dönem güzel, oyuncular güzel, ama filmin çok da akıcı bir temposu yok. Andre'nin karısı, kralın karısı ve Sabine'in kocası gibi arka planı anlamamızı sağlamaktan çok akışı bozan detaylar var. O unsurlar daha güzel dahil edilebilirmiş filme. Ama yine de izlenir.

Not: Matthiascığımı nereden tanıyorum diye düşünüp bulamadım film boyunca. Şimdi yazarken IMDB sağ olsun hatırladım. Rust and Bone'dan aklımda kalmış. O da ne filmdi ama!


Sırada Hayatımın Şarkısı olarak çevrilmiş, ama aslında Belier Ailesi olan bir Fransız filmi var. Fransa'nın kırsalında bir çiftlikte köy hayatı yaşayan, peynircilik ve hayvancılıkla geçimlerini kazanan dört kişilik bir aile Belierler. Ancak bu ailenin şöyle bir özelliği var: 16 yaşında bir genç kız olan Paula dışında ailenin tüm üyeleri işitme engelli. Dolayısıyla ailenin duyabilen ve konuşabilen tek kişisi olan Paula, onlar için adeta bir iletişim tanrıçası! Ama düzeni değiştirebilecek bir problemimiz var Houston: Paula kendi hayatını yaşamak için ölüp bittiği yaşlarda ve okul korosunun en yeteneklilerinden biri. Öğretmeni (Whiplash'takinin çakması :P) Paris'te yapılacak bir ses yarışmasına katılması için onu motive etmekte. Bir yanda ses sanatçısı olarak Paris'te devam edeceği hayatın cazibesi, diğer yanda ömür boyu çiftlik yaşamı. İçinde ailenin tek engelli olmayan üyesi olarak onları bırakacak olması ihtimalinin yarattığı suçluluk duygusu. Bakalım olaylar nasıl gelişecek? Klişeleri ve yer yer abartılı oyunculukları (özellikle anne karakteri, pöf! bir sakin dur be kadın!) olmasına rağmen izlenebilir filmlerden.


Son olarak Yves Saint Laurent filmi var izlediklerim arasında. Ünlü modacının yükseliş öyküsü, iş ve özel yaşamında partneri olan Pierre Berge ile ilişkisi, ruhsal zayıflıkları, buhranları, çekingen, yalnız ve zayıf tarafı anlatılmış filmde. Ayrıca 60'lı yılların özgür ruhu içindeki yaşamlarına ve sık sık gizli cennet olarak kaçtıkları Marakeş'teki günlerine de göz atılıyor. Sanatçının küllerinin serpilmiş olduğu Majorelle Bahçeleri'nin alındığı dönemlere de dönüyoruz - ki aklımda hemen bahçenin o nefis mavisi içinde gezdiğimiz gün geliyor capcanlı. Ah o her köşesinden aşk fışkıran bahçe, nefisti! Ve aşkla yaratan her sanatçının kendine çektirdiği ıstırabı izlemek de yine üzücüydü. Tam da bu noktada Yves Saint Laurent'i canlandıran Gaspard Ulliel'in çok başarılı bir seçim olduğunu söylemem gerek. Bu üçü arasında en sevdiğim film oldu diyebilirim. İzleyin. 

Bu arada akşam İsocum maçta olacağı için ben de kendime hayaller kurarak dinleyeceğim şöyle bir etkilik buldum. İlgilenenleri beklerim. ;)



Hepimize iyi hafta sonları!

Broadway'in Yeşil Devi sömestirde İstanbul'da! Shrek The Musical Zorlu PSM’de!

Kalbi de en az kendisi kadar dev olan Shrek'in beyaz perdeden Broadway'e taşınan öyküsü, Zorlu Performans Sanatları Merkezi'ne taşınıyor.



Shrek'le tanışmamıza vesile olan şimdilik toplam dört filmin animasyon dünyasındaki yeri ve önemini tartışmaya gerek bile yok. DreamWorks tarafından William Steig'in 1990 tarihli, Shrek! isimli kitabından uyarlanan serinin ilk ayağı, animasyon filmlerinin hasılat rekorlarına yeni bir çıta koydu. Aynı zamanda endüstrinin kalite standartlarını da hayli yukarı çekti. Sadece çocukların değil, her yaş kategorisinden izleyicinin fenomeni haline gelen Shrek'in bu başarısı, yeşil devin, bilgisayar oyunları ve çizgi romanlara da konuk olmasını sağladı.

Shrek'in güçlü kolları sonunda Broadway'e kadar uzandı. Dünyanın en prestijli sahnesi, Shrek ve arkadaşlarının hikayesini tam bir yıl boyunca misafir etti. Eleştirmenlere ise bu harika müzikal uyarlamaya tam puan vermek düştü. Jeanin Tesari'nin bestelediği müzikleri, David Lindsay-Abaire'nin yazdığı şarkı sözleri ile ilk saniyesinden son saniyesine kadar benzersiz bir deneyim yaşatan Shrek Müzikali, çok prestjli Tony Ödülleri'nin yıldızlarından biri oldu. Tim Hatley'nin tasarladığı harika kostümler, Shrek Müzikali'ne En İyi Kostüm dalında fazlasıyla hak edilmiş bir ödül getirdi.







Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nde deneyimleme şansını yakalayacağınız Shrek Müzikali, toplam 22 şov boyunca her yaştan Shrek hayranını misafir edecek. 10 konteynerlik dev seti, 60 kişilik kadrosu ve canlı orkestrası ile müzikal tarihinin en ihtişamlı ve eğlenceli yapımlarından biri olan Shrek Müzikali'ni orijinal dilinde, Türkçe üst yazı ile beraber izleme şansını kaçırmayın.

Müzikali beklerken Shrek'le ilgili önemli satırbaşlarını tekrar gözden geçirmekte fayda var.
-William Steig'in 1990 tarihli Shrek! isimli kitabının hakları, ilk olarak Steven Spielberg tarafından 1991'de satın alındı.
-1995 yılında Shrek'in beyaz perde uyarlaması için çalışmalar başladı.
-Shrek'i selendirmesi için seçilen ilk kişi, ünlü komedyen Chris Farley'di.
-Farley, 1997'de hayatını kaybedince Shrek'in seslendirilmesi görevi Mike Myers'a verildi.
-Serinin ilk filmi, toplam 484.4 milyon dolarlık gişe hasılatıyla kendi arenasında bir rekor kırdı.
-Shrek, Akademi Ödülleri tarihinin ilk En İyi Animasyon Film Oscar'ını 2001 yılında kazandı. En İyi Uyarlama Senaryo dalında ise aday oldu.
-Shrek, Mayıs 2010'da Hollywood Bulvarı'ndaki Şöhret Yolu'nda kendine ait bir yıldıza kavuştu.

Shrek The Musical, Türkiye'de ilk kez 22 Ocak - 7 Şubat 2016 tarihleri arasında orijinal dili ve Türkçe üst yazı ile Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nde!

Detaylı bilgi almak için tıklayabilir, ön satış fiyatlarını kaçırmamak için hemen satın alabilirsiniz.

Bir boomads advertorial içeriğidir.

70'lik Meyhane & Pandeli & Coffetopia

Son dönem lezzet deneyimlerimden bahsedeyim mi sizlere kısacık? ;) İlk olarak Küçük Armutlu'daki 70'lik Meyhane gelsin. Dilara'nın doğum günü kutlaması için iki hafta önceki Cumartesi büyük bir grup halinde oradaydık. Meyhane için ilk akla gelen semtlerden biri değil burası, bundan sonra da aklıma gelir mi bilmem. Küçük ve ortamıyla, müzikleriyle falan sakin bir meyhane havası olan bir yer, ancak aklımda kalan herhangi bir lezzet olduğunu söyleyemeyeceğim. Özellikli bir meze, ara sıcak ya da ana yemek yemedim doğrusu. Belki de grup olduğumuz için "bunların zaten keyfi yerinde, ne versek gider" diye düşünmüş olabilirler. ;P Ama benim için meyhane demek meze demek. O açıdan da 70'lik Meyhane'ye özellikle gideceğimi sanmıyorum. O gece çok çok çok keyifliydi orası ayrı. Ama mevcut durumda Küçük Armutlu'ya sadece Lokanta Armut için giderim sanki. 


Sırada yine Dilara'yla yaptığımız Eminönü turundan iki durak var. Geçen hafta havanın nefis olduğu bir gün buluştuk ve önce bir iki alışveriş işini hallettikten sonra acıktık ve ikimiz de Pandeli'yi hiç denememiş olduğumuzu fark edince de Mısır Çarşısı'nın girişindeki bu meşhur lokantayı deneyelim dedik. Hafta arası saat 14:00 gibi gittiğimizde bizden başka kimsecikler yoktu. Bizden sonra ise iki masa daha geldi. Bizimle ilgilenen kıdemli bir garsonla yaptığımız sohbette yaz aylarından beri durumun böyle olduğunu, çarşı-pazar-restoranların kan ağladığını, turistin yok denecek kadar azaldığını öğreniyoruz. Eminim sorsak "istikrar"a oy vermişlerdir, ama sorup da sinirimizi bozmaya gerek yok. "Hiç de umutlu bakamıyoruz geleceğe ama hayırlısı bakalım" tarzı karşılıklı ılımlı hoşnutsuzluk ifadeleriyle sohbeti bitirip yemeklere geliyoruz. 


Dilara'yla birlikteyken normal miktarlarda ve sağlıklı beslenmek hiç de zor olmuyor. İsocum'la gitmiş olsaydık kesin sebze yiyelim diye oturup bir küçük eşliğinde kebaplarımızı söylemiş olurduk. ;) (İsocuuum, okuyorsan kızma canım, muccxx! ;) ) Biz ise Dilara'yla bir karışık zeytinyağlı, bir de karışık sıcak sebze yemeği tabağı söyleyip bölüştük. Böylece her şeyin de tadına bakmış olduk. Elbette et, balık, tatlı, çorba çeşitleri de var ama bizim öğle yemeği tercihimiz böyleydi ve hemen her şey çok lezzetliydi. Geleneksel ortamı, servisi de oldukça iyi olan bu lokantanın aslında biraz turistik olduğunu da söylemeliyim. Ama yılların Pandeli'si elbette görmeye ve tatmaya değer. Ay kime diyorum, bir biz kalmışızdır zaten bunca yıldır denemeyen! ;P


Yemekten sonra günün kahvesi için de Coffeetopia'ya gittik. Üçüncü dalga Eminönü'ne bile yayıldıysa bence artık dördüncü dalgaya geçme zamanıdır arkadaşlar. ;) Şaka bir yana, uzun zamandır Eminönü'ne gitmemiştim ve bir süredir iki adet üçüncü dalga kahve dükkanının burada var olduğunu öğrenerek şaşırdım: Brew Coffee Works ve Coffeetopia. Bu kez "en iyi kahve eğitmeni" ödülü olan ve hâlâ barista eğitimleri vermeye devam eden Şerif Başaran'ın Coffeetopia'sını tercih ettik. Ben flat white'ımdan, Dilara da cortado'sundan gayet memnun kaldı. Kahve yanına en iyi dedikodu, pardon sohbet ;), gider dedik ve tatlı tabi ki yemedik. Aferin bize! 


Hava güzel olduğu için köprünün üstünden yürüyerek Karaköy'e geçtik ve tabi ki dayanamayıp belki de milyonuncu Galata Kulesi fotoğrafımızı çektik. Ama her seferinde etkilenmekte haksız değiliz bence. Nefis! 


Sonra sırasıyla Karaköy balık pazarı, Tünel ve Şişhane metroya kendimizi atarak evlere dönüş. Hem iş hallettiğim hem de keyif yaptığım harika bir gün, daha ne olsun, şükür! (Yani iş hallettim sanıyorum, ama perdelerim gelmezse bu hafta bir de dükkan basma turu yapabilirim Eminönü'ne tabi. :P)

Sırada haftanın filmleri olacak, görüşürüz!

Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları

Geç tanışıp çok sevdiğim yazarlardandır Haruki Murakami. O yüzden eksiklerimi de hızla tamamlama kapsamında çalışmalarım devam etmekte. En son Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları kitabını okudum büyük bir keyifle. Gerçi sonunda biraz kalakaldım böyle birdenbire, aceleye gelmiş gibi mi bitmeliydi diye ama yine de tavsiye edeceğim kitaplardan biri olmasına engel değil bu. Ayrıca sadece sonunu değil, roman akışı sırasında birçok yerde birçok şeyi de yine okurun yorumuna bırakmış Murakami


Temel olarak "belki de kaderinde tek başına kalmak olan" Tsukuru Tazaki'nin ilk gençlik yıllarında hiç beklemediği bir şekilde kopmak zorunda kaldığı grubundan ayrılmasının yarattığı duygusal travma ve yalnızlığının anlatılıyor bu romanda. Yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen diğer dört arkadaşı (hepsinin adında renklerle ilgili bir şey var) hiçbir neden belirtmeden (renksiz) Tsukuru'yu dışlıyorlar. Yıllar sonra hayatına tam da istediği şekilde, tek başına, Tokyo'daki evinde, tutkusu olan istasyonlar inşa ederek devam ederken yakınlaştığı Sara ise bu terk edilmişlik travmasının farkına varan ve bunun üstüne gitmesini öneren kişi oluyor. Ve asıl hikaye işte tam da böyle başlıyor sevgili okur. 

Alıntılar

...Temelde insanların birbirine karşı ilgisiz olduğu bir çağda yaşadığımız halde, başkaları hakkında muazzam miktarda bilgiyle çevrelenmiş durumdayız. Yeter ki isteyelim, insanlar hakkındaki bu bilgileri rahatlıkla elde edebiliriz. Buna rağmen, yine de başkaları hakkında gerçekte hiçbir şey bilmiyoruz... (sosyal medyada profillerimizden bahsedildiğini anlamışsınızdır sanırım)
...İnsanların yürekleri arasındaki bağ yalnızca uyum üzerinden oluşmuyordu. Aksine, bir yaradan diğerine daha derin bağlar oluşuyordu. Acı acıyla, kırılganlık kırılganlıkla yürekleri birbirine bağlıyordu. Elemli çığlıklar olmadan suskunluk, kan toprağa akmadan affediş, insanın içini lime lime eden kayıplardan geçmeden kabulleniş mümkün değildi. İşte bu, gerçek uyumun kökünde var olan şeydi...
... Onların Tsukuru'da bulmayı bekledikleri, kendisinin gereksiz bularak ardında bıraktığı, bir zamanlarki haliydi. O hali yeniden canlandırarak onlara sunabilmek için, doğallıktan uzak bir şekilde rol yapması gerekiyordu... (uzun yıllar aileden uzak yaşadıkça ortaya çıkan doğal durum tanıdık geldi mi?
... Serinkanlı ve daima sebatkâr duruşunu koruyan Tsukuru Tazaki. Hayır, serinkanlı olmadığım gibi daima sebatkâr duruşumu koruyor da değilim. Bu yalnızca bir denge sorunu, o kadar. Yüklendiğim ağırlığı taşıma odağının sağına ve soluna, alışkanlıkla ustaca dağıtıyorum sadece. Başkalarının gözüne serinkanlılık olarak yansıyor olabilir. Fakat bu asla kolay bir iş değil. Göründüğünden daha zahmetli. Üstelik denge düzgün bir şekilde sağlansa bile, taşıma odağına yüklenen toplam ağırlık, zerre kadar azalmıyor...
   
Okuyun, seveceksiniz.
İyi haftalar!

Haftanın Filmleri

Yağmurlu hafta sonunu film izleyerek geçirmek isteyenlere tavsiyelerim olacak, toplanın bakalım! ;)

İlk olarak Hungry Hearts filmini önereceğim size. Geçen yaz vizyona girmiş ve İstanbul Film Festivali'nde de gösterilmiş, etkileyici bir dram. İtalyan-ABD ortak yapımı. Tuhaf ve iç sıkıcı bir şekilde bir restoran tuvaletinde kilitli kalarak tanışan Jude ve Mina'nın ilişkisi evliliğe kadar ilerler. Mina'nın hamile kalışına kadar her şey normal gibi görünse de doğum ve sonrası yine tuhaf ve iç sıkıcı bir hal almaya başlar! Mina adeta kafayı sıyırmıştır. Bebeğine hasta olduğunda ilaç vermemeyi, et ve hayvansal proteinleri yedirmemeyi, bedenini arındırması için birtakım karışımlar vermeyi falan doğru bulmaktadır. Mikrop kapacak korkusundan dışarıya çıkarmaz, teni zarar görecek diye güneş göstermez. Çünkü çocuğunun "seçilmiş" olduğuna inanmaktadır ve ona kendince oluşturduğu çok özel bir cam fanusun içinde bakmaktadır. Bu arada Jude çaresizce olaya müdahil olmaya çalışıp, ara sıra çocuğu kaçırarak doktora götürüyor, çocuğun gelişiminde geri kaldığını görüyor, gizlice yemek yediriyor (annesinin eve döner dönmez besinler emilmeden dışarı çıkmasını sağlayacak formüllerine rağmen!) ve kendi çapında çırpınarak içler acısı gidişatı izliyordur. En sonunda daha sert bir çözüme başvurur ve bir sosyal uzman yardımıyla çocuğu annesinin evine kaçırmayı başarır. En azından gelişimi normal seviyeye gelene kadar çocuğa orada daha iyi bakılacak, beslenmesi ve oksijeni (!) normale dönecektir. Bu sırada annesi de isterse görmeye gelebilir. Çözüm bulundu gibi görünüyor, değil mi? İzlemeden karar vermeyin derim, zira henüz Mina'yı tanımıyorsunuz! Oyunculuklar çok iyi, o dramatik etki ve iç boğuntusu çok güzel verilmiş, çok etkileyici bir film. Mutlaka izleyin derim. 


İkinci olarak Selma (Özgürlük Yürüyüşü) filmini izledim. 12 Yıllık Esaret filminin yapımcılarının imzasını taşıyan bu filmde de Martin Luther King önderliğindeki özgürlük mücadelesi anlatıyor. Bundan 50 yıl önce ABD'nın Selma şehrindeki siyahi halkın oy kullanabilmek için verdikleri mücadeleden bahsediyorum. Bu amaçla yapılan barışçıl yürüyüşlerin atlı ve silahlı ve biber gazlı (!) polislerce nasıl püskürtüldüğü, genç, yaşlı, çoluk çocuk demeden nasıl orantısız şiddet uygulandığı, hatta insani hakkını istemek için yürümekten başka bir suçu olmayan gencecik bir çocuğun polis kurşunuyla öldürülmesi... Tanıdık geldi mi yaşananlar? Bana çok geldi. Belki de o yüzden çok etkileyici de geldi. Her şeye rağmen pasif direnişe devam eden siyahi halkın en sonunda mücadeleyi kazanmaları ise aşina olmadığım bir bölümdü. Martin Luther King rolünde David Oyelowo iyi olmuş. İzlemelisiniz.  

Sırada yine az kalsın ailesi tarafından heba edilmek üzereyken halden anlayan bir öğretmeni sayesinde kurtarılan ve kurtarılmakla kalmayıp, içindeki dehası da ortaya çıkarılan Ishaan adında 8 yaşında bir çocuğun hikayesi var: Every Child is Special (Her Çocuk Özeldir). Hint sinemasının başarılı örneklerinden biri olan filmi Amir Khan yönetmiş ve aynı zamanda da kurtarıcı öğretmen rolünü üstlenmiş. Ama oyunculuk anlamında inanılmaz başarılı olan isim öğrenme güçlüğü çeken, derdini anlatamayan, ilgi görmeyi bekleyen, göremedikçe de kendini haylazlığa vuran Ishaan'ı canlandıran Darsheel Safary'ydi. Anne-babaların ve öğretmenlerin bol bol ders çıkarmaları gereken bir filmi benim gibi ne anne ne de öğretmen olan birinin izlemesi, bayılması ve dertsiz ruhuna dert edinmesi ne işe yarar bilmiyorum. Yine de filmi herkese, ama en çok da anne-babalara ve öğretmenlere önereceğim. Belki bir çocuğa biraz daha farklı bakılabilmesine, daha fazla "gerçek" ilgi görmesine aracılık etmiş olurum böylece, kim bilir. Gerçi çocuk yapmak gibi ciddi bir sorumluluk altına girip de 8 yaşına gelmesine rağmen okuyamayan, basit matematik işlemlerini yapamayan, yazarken hep aynı tür imla hataları yapan, ayakkabısını ve okul kravatını bağlarken zorlanan çocuğuna "haylaz bu canım!" deyip geçen varsa, bir zahmet Çocuk Esirgeme Kurumu'na da bırakabilirler yavrucağı tabi! Ay bütün psikopat ana-babalar beni buldular bu hafta yahu. Kısırlaştırmak gerek bunları valla. Ne hakkınız var içimi parçalamaya, delirtmeyin adamı!


Son olarak Fest Travel'ın şu yazımda bahsettiğim Avustralya söyleşisi sırasında not ettiğim ve yeni izleyebildiğim Ten Canoes adlı yarı belgeselden bahsedeyim kısaca. Avustralya Aborijinlerinin yaşamlarını en doğal haliyle, doğal ortamlarında izleyebileceğiniz bu belgesel filmde bir de hikaye anlatıcı bulunuyor. Avlanmaları, kadınları, düşman kabilelerle ilişkileri ve gündelik hayatları hakkında bir fikir sahibi oluyorsunuz ama bayıldım mı? Hayır! Yani National Geographic'te ilkel bir kabile belgeseli izlemek için başına otursaydım hoşuma giderdi. Ben biraz daha masalsı, içimdeki Avustralya merakını daha da artıracak, Susanna Tamaro Aborijinleri bilgeliğinin sular seller gibi aktığı bir kabile yaşamı beklemiştim. Bu pek öyle değilmiş hani! O yüzden bundan böyle Avustralya ile ilgili sadece o nefis kumsalları, kanguruları, koalaları ve Sydney Opera Binası'nı hayal etmeye devam ediyorum. ;)

Benden şimdilik bu kadar. Hepimize iyi hafta sonları!

Ormanlardan Hemen Önceki Gece ve Işık Festivali

20 Kasım Cuma akşamı Ormanlardan Hemen Önceki Gece oyununu izlemek üzere Zorlu PSM'nin stüdyo sahnelerinden birindeydik. Rıza Kocaoğlu'nu DOT'tan biliriz ve çok iyi biliriz. ;) Bu oyunda da tek başına inanılmaz bir performans  sergilemiş doğrusu. Hatta onu bu metinle iç içe geçmiş halde izledikten sonra başka kimsecikler bu rolün hakkından onun kadar iyi gelemezdi diye düşündüm içimden. 


Çağdaş tiyatronun önemli Fransız yazarlarından Bernard Marie Koltes'in yazdığı oyun biriken ekibi tarafından yönetilip sahnelenmiş. Zorlayan, yoran, beyin patlatan, sonra salim kafayla bir kez daha okusam diyeceğiniz bir metin olduğunu söylemem gerek. Güçlü bir sistem eleştirisi var. Sistemin insanı nasıl tükettiğini, ezdiğini, yalnızlaştırdığını, çaresiz bıraktığını çarpıcı bir şekilde gösteren bir oyun. Bakın şu kısacık video sizi nasıl bir şeyin beklediği konusunda biraz fikir verebilir. En bayıldığınız tiyatro türü olmayabilir, ama en bayıldığınız performanslardan biri olarak aklınızda kalacak bir oyunculuk izleyeceğiniz kesin. 

Bu arada Zorlu PSM'ye gitmişken 29 Kasım'a kadar devam edecek İstanbul Işık Festivali'ni de görmeden geçmeyelim dedik. Dünyaca ünlü ışık sanatçılarının bir araya geldiği festivalde birbirinden eğlenceli, renkli ve ışıklı işler her gün 18:00-23:00 saatleri arasında sizleri bekliyor. Üstelik hiçbir ücret ödemeden bu ışıltılı dünyanın bir parçası olabilirsiniz. Kaçırmayın! 


Bir sürü iş arasından bizim gördüklerimiz Amerikalı Jen Lewin'in The Pool adlı çalışması (üstteki ışıklı yuvarlaklar), Pitaya'nın The Flight adlı ağaçlardaki ışıklı kuşlar (mavi yuvarlakların ardından hayal meyal görünüyorlar işte), Lübnanlı Alaa Minawi'nin My Light is Your Light çalışması, Groupe Laps'in Keyframes adlı müzik eşliğinde hareket eden ışıklı çöp adamları ve Levazım çıkışındaki Astera adlı çalışma oldu. Yani Fransızlar bu festivalde açık ara favorimizdi diyebiliriz.

E o zaman, haftaya başlayalım. Işıl ışıl, rengarenk bir hafta olsun! #isigitakipet

Konstantiniyye Oteli

Zülfü Livaneli'nin hayranıyım. Fikirlerinin, sözde değil özde aydınlardan olmasının, birikiminin, konuşma üslubunun, yaşam tarzının, çok yönlülüğünün, yazı dilinin -hem makalelerinde hem romanlarında-, beyefendiliğinin ve daha muhtemelen aklıma gelmeyen pek çok özelliğinin. Keşke ondan binlercesi olsa, bu ülke daha güzel bir yer olurdu o zaman, kesin! 


Romanlarının da hemen hepsini okumuşumdur ve hepsine bayılmışımdır. Yine son romanı Konstantiniyye Oteli'ni de bu coşkuyla almıştım ve yeni okuma fırsatı bulabildim. İlk kez bayıldım diyemeyeceğim bir romanla karşılaştığımı söyleyebilirim. Ama yine de okuduğuma pişman değilim, çünkü içinde bize, yani Türk toplumuna dair çok güzel tespitler var. Ama ne bileyim sanki bu kez Zülfü Livaneli'nin canına tak etmiş de -hepimizin olduğu gibi!- yıllardır gördüğümüz toplumun her türlü cahilane, şiddete dayalı, kötücül, adaletsiz, bağnaz tarafını anlatarak içini dökmek istemiş gibi geldi bana. Bu anlatmak istediklerine o kadar odaklanmış ki roman kopuk bir anlatıma dönüşmüş. Hani romandaki Emre, onun genç versiyonu olabilir, o derece! ;) Yalnız arşiv niteliğinde anlattığı bir sürü yerin altını çizdiğimi belirtmem gerekiyor, çünkü her zamanki gibi o kadar güzel çıkarımlar, tespitler var ki... Keşke bunları bir yazı dizisi olarak daha detaylıca yazsa bir platformda. 

Kısaca romanın konusundan bahsedecek olursam: İstanbul'un iş dünyasındaki kalburüstü ailelerinden biri Bizans sarayı kalıntıları üstüne yedi yıldızlı Konstantiniyye Oteli'ni inşa etmiş, birbirinden seçkin (!) konuklara bir açılış ve erken yılbaşı kutlaması daveti vermektedir. O gün orada bulunan yüzlerce davetli, holding çalışanı ve otelin servis elemanları aslında tam da Türkiye mozaiğini oluşturan renklerdir. Her birinden öyle hikayeler çıkar ki... Zaman zaman bu hikayelerden yola çıkarak yüzlerce yıl öncesinin İstanbul'unda yaşanan benzerlerine de ulaşıldığı olur. Kısacası, bütünlüğü olan bir romandan çok ülkenin özünü kaybetmiş güruhuna dair insan manzaraları anlatan ayrı ayrı hikayeler olarak okursanız daha keyif alabilirsiniz. Okunur mu? İlla ki okunur. 

Alıntılar...
...bu süslemeci, oymacı kakmacı, eskici püskücü, yıldızı yaldızı bol şehirde; disko hoparlörleri takılmış binlerce minareden aynı anda salvoya başlayarak bebekleri beşiklerinden, hastaları döşeklerinden zıplatan, bet avaz müezzin terörü altındaki bu hengâmede, post-modern arabesk haykırışlar arasında insan ruhunu yukarı çeken bir müzik nasıl yapılabilir ki?...
* Osmanlı imparatorları ile ilgili bölümleri okusalar bazı günümüz oluşumları huzursuzluk çıkarma tehdidi savurabilirler, ama endişeye gerek yok, kitap okuduklarını sanmıyorum. Henüz dizilerle meşguller. ;)
...Türklerin çoğu gibi onların da iç dünyası yok. Kendi ahlaki değer ölçülerine göre değil, başkalarına nasıl göründüklerini düşünerek yaşıyorlar. Başkaları tanımlıyor onların değerini ya da değersizliğini...
...Hiç kimsenin bir şey öğrenmeye niyetli olmadığı, bilenleri de suçladığı bu toplumda, aradaki fark az olursa herkes hemen dikleniverir, onları susturmak için farkın anormal derecede açılması gerek. Bir de tepeden bakma zırhını kuşanmak elbette...
* Bir babaanne sözü: "Tenceren kaynarken, maymunun oynarken hayatın tadını çıkarmalısın." ;)
Bunların dışında bir Kasımpaşalı ağabey portresi, Leonardo da Vinci esprisi, Yezid'in neden sevilmediği, Kürtçenin yüzyıllara dayanan varlığını anlatan şarkı, türkü, kürdi örneği, Naif ve çekingen Şaban'dan saygısız ve kaba kuvvet Recep İvedik'e dönüşen kültürümüz, Hayırsız Ada köpek katliamı gibi yeni öğrendiğim tarihimize ait utanç verici olaylar ve daha niceleri var bu kitapta. Evet, sadece bunlar için bile okumaya fazlasıyla değer Konstantiniyye Oteli'ni. 

İyi hafta sonları!

Sergi Haberi: Akıl Oyunları

Fatih Erol, ‘’Akıl Oyunları’’ isimli resim sergisi ile 19 Kasım - 12 Aralık 2015 tarihleri arasında Derinlikler Sanat Merkezi’nde.

Oyun içinde oyun... Resim içinde resim: Akıl Oyunları.

Sinemanın, edebiyatın, çizgi roman kahramanlarının, resim sanatının ustalarının eşlik ettiği, mizahla eleştirinin atbaşı gittiği rengarenk, nefes nefese bir yarış: Akıl Oyunları...  Fatih Erol’dan usta işi “satranç şöleni”yle resme yeni yorumlar getiriyor.

Her şey o tahtanın üstünde, karelerin arasında. 

Şövalyelerin, kralların oyunu denir satranç için. Şah, vezir, kale, at, fil, asker... ordu/devlet aktörleri, güçleri vardır sahada. Ve oyun fazlasıyla hayatı andırır: Elinizdeki güçleri, deneyimleriniz, bilginiz,  kurallar doğrultusunda, karşı tarafın pozisyonunu ve olası hamlelerini gözeterek kullanma ilkesi geçerlidir her adımda.

Oyun sadece oyun değildir ve akıl, her zaman her şeye muktedir olamayabilir. Yine de biliyoruz ki, akıl, insani üretkenliğin ön koşuludur. Oyunu yaratan ilk atalarımızın gösterdiği gibi yaratıcılık, var oluşun göstergesidir  ve yaratıcılık, bütün oyunlarda farkı yaratan unsurdur.

Yaratıcılık, oyunun da, sanatın da ilk koşulu.

Satranç tahtası, hayatın espası olmasın sakın?

Yaratıcılık dolu yolculuk, seyir sizi bekliyor Akıl Oyunları’nda.



Sanatçı Hakkında:

Fatih Erol, Kadıköy Maarif Koleji’nde (1979), İ.Ü. İktisat Fakültesi, İşletme ve Finans ana bilim dallarında (1983) eğitim gördü. Mezuniyet sonrası 2004 yılına dek, 20 yıl boyunca uluslararası yabancı kuruluşlarda finanstan sorumlu üst düzey yöneticilik yaptı.

Çocukluk yıllarından beri asıl tutkusu olan resim çalışmalarını 1987 – 1990 döneminde yetkin sanatçı ve eğitimciler gözetiminde sürdürdü. Sonrasında ise İstasyon Sanat Akademisi’nde Sabri Berkel başta olmak üzere yine Türk resim sanatının önde gelen ustalarından plastik sanatlara yönelik atölye ve uygulamaların yanı sıra kuramsal eğitim aldı.

Bu süreçte geliştirdiği desen ve teknik deneyimler ışığında resim çalışmalarını profesyonel iş yaşamı sırasında da kesintisiz sürdürdü. 2004’te aktif iş hayatını noktalayarak, o zamana dek sanat tarihi, felsefe gibi yan disiplinlerden edindiği ana etkilenmeler doğrultusunda “tam zamanlı ressam” olarak üretmeye yöneldi.


Bir dönem yurt dışında; K. Karastathis Stüdyosu’nda (New York, 2005-2009) çalışan sanatçı, halen İstanbul’daki atölyesinde çalışmalarını sürdürmektedir. 

***


İyi gezmeler!

Haftanın Lezzetleri: Karşı Taraf Meyhanesi, Miyabi, Private Reason, Madeo

Uzun zamandır aklımızda olan bir yeri keşfettik geçenlerde eski dostlarla: Karşı Taraf Meyhanesi. Hatta bu güzel mekanın ortaklarından biri de bir zamanlar birlikte meyhane muhabbetleri yaptığımız güzel insan Mesut'tu. İsocum'a radikal bir değişiklik yaparak doktorluğu bırakıp meyhane açtığını -ki bayılırım böyle çılgınlıklara!- ve bizleri de yeni mekanına beklediğini söylemesinden önce bile birkaç arkadaşımın sosyal medya hesaplarında burada yaptıkları check-in'leri görmüştüm ve meraktaydım. Neyse, en sonunda 7 Kasım Cumartesi akşamı bir ilk yaparak meyhane buluşması için Karşı Taraf'a geçtik. ;) Ortaklardan bir diğeri de birlikte gittiğimiz Müge ve Recep'in tesadüfen okuldan tanıdıkları çıkınca kendimizi iyice evimizde hissettik diyebilirim. 

Meyhane kültürüne güvendiğiniz insanların ellerine kendinizi güvenle teslim edebilirsiniz. Bu sıcacık mekanda da ortamdan, müziklere, mezelerden, tuvaletlerin temizliğine, servis elemanlarının özenle seçiminden, lokasyona kadar her şey özenle düşünülmüş. Ama bir meyhanede en en en önemli şeyler nedir diye sorarsanız bana göre yemek -özellikle mezeler- ve müziktir. Mezelerin hepsi inanılmaz lezzetliydi. Mezeler derken peynir ve zeytine kadar sunulan her şeyden bahsediyorum. Çanakkale'den gelen peynir ve Yunanistan'dan gelen o iri siyah zeytinler harikaydı. Girit mezesi, patlıcanlı değişik bir meze, uskumru, levrek marin ve akıllara zarar güzellikte topik ilk aklıma gelenler. Zaten mutfak daha önce Cumhuriyet Meyhanesi ve Sofyalı'dan da geçmiş usta ellere emanetmiş. Sonrasında gelen yaprak ciğer, değişik bir börek ve ahtapot ızgaradan da zaten emin ellerde olduğumuzu anlıyoruz. Müzik derseniz elbette Türk Sanat Müziği arka fonda. Ama sohbet etmenize olanak tanıyan bir tonda. Zeki Müren'ler, Müzeyyen Senar'lar ruhunuzu okşuyor. Kulağınıza dayanan keman yayları falan elbette yok! Ulaşım bize bile çok kolaydı ki "karşı taraf"ta oturanlar için müdavim mekanı olabilecek kadar kolay: Bağdat Caddesi'nin 507 numarasında, Bostancı'da sizleri bekliyorlar. Üstteki asma kat gibi daha minik bölümünü ise gruplar olarak kendinize ayırabilir ve Adile Naşit, Münir Özkul, Kemal Sunal gibi bayıldığımız simaların ruhlarını şad ederek kadeh kaldırabilirsiniz. Rezervasyon tel: 0-216-361 00 09. Giderseniz Mesut'a da bizden selam söyleyin tabi. ;)  
   

İkinci leziz önerim ise tamamen farklı bir tarza ait olacak. Türk mutfağından Japon mutfağına geçiyorum ve İstanbul'da gittiğim en güzel sushicilerden biri olan Miyabi'ye geliyorum. Akatlar'daki bu şirin ve keyifli mekanda sushi dışında noodle'lar, tempura'lar, teppanyaki çeşitleri de var. İçki olarak da sake ve erik şarabı deneyebilirsiniz. Biz iki hafta arayla iki kez gittiğimiz bu güzel restorana bayıldık. Özellikle önereceğim lezzetler lobster dynamite roll, yummy yummy roll, beef roll ve dragon roll olacak. Dynamite shrimp ve sashimi çeşitleri de harika. Üzgünüm, pek Türkçe yazamadım. :P Ama menüde de isimlerinin geçtiği haliyle yazmak istedim, zaten gerekli Türkçe açıklamalar menüde yer alıyor. Ve yardım etmek için gözünüzün içine bakan çok ilgili ve güler yüzlü çalışanlar da mevcut. Kısacası sushi severseniz, burayı kesin seveceksiniz. Hafta sonu gidecekseniz mutlaka rezervasyon yaptırmanızı öneririm: 0-212-352 0 222.


Sırada Dilara sayesinde keşfettiğim bir kahve dükkanı var. 3. dalganın dalga dalga yayıldığı günümüz dünyasında Private Reason da nefis kahveleri ve tatlıları ile yerini almış. Kavanozda cheesecake'ler inanılmaz lezzetli. Ben frambuazlısını denedim, başka bir gün de İsocum'u götürdüm ve o da balkabaklısını hüpletti. İkisine de tam not verdik. Kahveler çok olmasa da tatlılar ve sandviçlerinin biraz pahalı olduğunu düşündüm sadece. O da sanırım Bebek farkı. Bu arada ahşap ve Portekiz çinisi yer karoları ön plana çıkan dekorasyonuyla da sevdim burayı.   


Son olarak bir de yeni açılan mekanlardan biri var bu 13. Cuma akşamı arkadaşlarımızla denediğimiz. Karaköy'ün yenilerinden Madeo, Mimarlar Odası'nın hemen yanındaki girişiyle Kemankeş Caddesi üzerindeki yerini alan şık Karaköy restoranları arasındaki yerini almış, leziz bir İtalyan. Aynı cadde üzerindeki diğer pek çok mekan gibi gece 22.30 - 23.00 itibariyle yerinde duramayan insanlara hitap ederek kulüp havasına dönüşüyor - ki bizim gibi sohbet ederek yemek ve içkiye devam etmek isteyen "yaşlıların" o andan itibaren kalkıp gitmesi gerekiyor aslında, o yüzden bu duruma pek bayılmıyorum ben şahsen. Yine de gürültüye rağmen dışarıdaki sobaların altında oturup sohbetimize devam edebildik biz. Yemekler lezzetli olmasına rağmen hafta sonu keyifli bir akşam geçirmek için çıktığımda ilk tercihim beyaz örtüler, şıkırtılı avizeler, kulüp ortamına dönüşen şık ve pahalı yerler olmadığı için sanırım ben zorunlu olmadıkça bir kez daha gitmem buraya. Ama Alaçatı'da da hayranları olduğunu bildiğim için, Karaköy'ün de "in" mekanlarından olacağını tahmin ediyorum. 


O gün orada keyifle yiyip, içip, sohbet ederken gece Twitter'a göz atan arkadaşımız sayesinde güzeller güzeli Paris'te yaşanan katliamları öğrenmek bizi mahvetti. Ülkede ve dünyada  yaşananlara göz yumabilmek, görmedim, duymadım, bilmiyorum diyebilmek ne mümkün! Neye benzeyecek bir döneme giriyoruz bilinmez, ama çok net olan bir şey var ki yoğun bir karanlık bizleri bekliyor. Hem Batı'nın hem Doğu'nun çıkar savaşları ve ikiyüzlülüğü sayesinde artık hiçbir yerde güvende değiliz. Lanetler olsun masum insanlara bunları yaşatanlara! İnadına ölüm diyenler cehennemin dibine kadar gidebilirler. Yine de biz ömrümüzün sonuna kadar en iyi bildiğimiz şeyi yaparak hayatı elimizden gelen en güzel ve dolu şekilde yaşamaya ve inadına barış, inadına aşk, inadına yaşam demeye sonuna kadar devam edeceğiz. Bu dünya ancak sevgiyi, paylaşmayı, güzel yaşamayı bilen insanlar sayesinde daha çekilebilir ve anlamlı olabilir. Tek dileğim ömür boyu benden uzak olmaları olan geri kalanıyla aynı dini, aynı vatanı, aynı rengi, aynı dili paylaşsam ne, paylaşmasam ne!

White God & Hamlet & Tehlikeli Sevişmeler

En sevdiğimle başlayayım: White God (Beyaz Tanrı). Ve en son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim: izlememek büyük kayıp, harika bir film! Hatta son zamanlarda izlediğim en güzel filmlerden diyebilirim. Çok sert sahneleri var. Kan ve şiddet göremem diyorsanız bilemem, ama her şeye rağmen sokak köpeklerinin gözünden insanoğlu olarak nasıl göründüğümüzü görmenizi isterim. Ve bir gün gelir de o köpekler, o uyumlu, dostane, yumuşacık doğalarını değiştiren, kötücüllük abidesi insanlardan intikam almaya karar verirlerse ne olur simülasyonunu izlemenizi öneririm. Tek kelimeyle bayıldım.

Bazı sahneler o kadar sert ki, bir köpek sever ve çoğu zaman insan sevmez olarak mideme yumruk atılmış gibi kalakaldığım, rengim uçarak gözyaşlarımı tutamadığım yerler oldu. Film bittiğinde "İso hemen IMDB'ye girip bu filme 10 veriyorum, gerçi o köpeklerden birinin tırnağına bir şey olduysa notumu 1'e de indirebilirim!!" tadındaydım. Ama filmde gerçekten 250 köpek kullanılmış; onlarca eğitmen  ile Budapeşte sokaklarında aylarca çalışılmış ve çekimler yapılmış ve en şiddetli sahnelerde bile köpeklerin aslında eğitmenleri ve birbirleriyle oynadıkları ve çok mutlu oldukları konusunda yapım ekibi bizleri temin ediyor. Bunun için minik bir video bile hazırlamışlar. Bakınız burada.  Ayrıca filmde kullanılan köpeklerin tamamı barınaklardan alınmış ve sokaklarda görüle görüle Budapeşte halkının sempatisini kazanan birçoğu sahiplendirilmiş. Bu da filmin mesajı henüz bir yerlere ulaşmadan, çekildiği an itibariyle bile ne kadar güzel bir amaca hizmet ettiğini gösteren bir şey bana göre. Yazan ve yöneten Kornel Mundruczo'ya helal olsun diyorum. Çok sert, ama çok etkileyici bir film. Kaçırmayın.   

Geçen haftanın ikinci en sevdiğim etkinliği de elbette "Globe to Globe Hamlet" temasıyla Londra'dan başladıkları iki yıllık dünya turnesinin 144. gününde üç performans için İstanbul'a uğrayan Shakespeare's Globe ekibinin sahnelediği Hamlet idi. Shakespeare'in ölümünün 450. yılı nedeniyle dünyanın her ülkesinde Hamlet'i oynamak gibi idealist bir amaçla yola çıkan ekibi Zorlu PSM'nin küçük salonunda izlemenin haklı gururunu yaşıyorum. Eğri oturup doğru konuşacak olursak, Shakespeare kasıyor arkadaşlar. Evet, bir çevirmen olarak bunu söylüyorum. O yüzden oyunu izledikten sonra Londra'da Shakespeare's Globe'da izlemediğim için mutlu bile oldum diyebilirim. En azından "ulen o aradaki yesternighta takıldım diye cümlenin nerede başladığını unuttum" diye başımıza ağrılar girdiğinde bakabileceğimiz bir çeviri ekranı vardı burada! ;) Bir de tabi birkaç gün öncesinde izlediğimiz Romeo & Giulietta gibi müzikal bir aşk hikayesi yok karşımızda. 


Ciddi meseleler var krallıkla ilgili! Kral ölünce kardeşi tahta geçiyor, hatta kraliçeyi de kapıyor, ölen kralın oğlu Hamlet bir anlıyor ki amcası baya dalavereler çevirerek tahta ve annesine konmuş. Bunu kendi ayarladığı bir tiyatro oyunuyla kral ve kraliçenin (amcası ve annesinin) gözüne sokarak "her şeyi biliyorum" mesajını yollayınca elbette şimşekleri üstüne çekiyor. Bir de Ophelia, babası ve kardeşinin Hamlet'e karşı kışkırtıldıkları ilişki zinciri de bir yandan gelişiyor. En sonunda ortalık öyle bir karışıyor ki ruhu şad olsun Shakespeare'cim yine ortada yaşayan bir insan bırakmadan bu oyununa da son veriyor. ;) Bu ekibi ikinci sıradan izlediğim için çok mutluyum, harikaydılar. Ama yine de hak verirsiniz sanıyorum ki bir müddet klasiklerden uzak durmayı planlıyorum. E bu da kafa yani, kıh kıh.  

Sırada pek de bayılmadan okuduğum bir Nedim Gürsel kitabı var: Tehlikeli Sevişmeler. Yıllar önce okuduğum Boğazkesen romanı dışında Nedim Gürsel'le yollarımız bir daha kesişmemişti. Ta ki Ayşe Arman röportajıyla birlikte aklıma bir kez daha gelene kadar. Ve konu da cazip gelince kitabı alayım dedim. 


Peki, beğendim mi? Cık! Hatta hiç bayılmadım desem. Sanki o koca kalemden ancak bir ergenin kendini kanıtlama çabası ya da gözümüze sokulmaya çalışılan "ben daha ölmedim" mesajı dökülebilmiş gibi bir hal. Cinsel tabuları mı yıkıyor, yoksa uzun zamandır ortalarda değildim, dönüşüm cinsellik dolu olsun ki biraz garanti olsun mu diyor bilemedim. Kısa öykülerden oluşan, kolay okunan bir kitap. Merak ediyorsanız tabi ki bir de kendiniz okuyun derim. Girişinde şair Walt Whitman'ın şu sözleri sizi karşılayacak (ki kitabın en sevdiğim bölümü oldu diyebilirim, şşş çaktırmayın.;) ):

Güzelliğin tadını bilen ve utanmadan söyleyen erkeği severim.
Cinselliğin tadını bilen ve utanmadan söyleyen kadını severim. 

Harika bir hafta olsun hepimiz için!