biletix sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
biletix sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

Kuğu Gölü - St Petersburg Devlet Buz Balesi


Gereken her şey ilanda yazıyor zaten. O yüzden fazla söze gerek yok. Kaçırmayın derim! Biz TİM gişesinden 5 Mart akşamı sahnelenecek Kuğu Gölü için biletlerimizi aldık bile. Gişelerden Bonus ile bilet alırsanız %15 indirim olduğunu unutmayın.

Ama Biletix'ten kaçış yok maalesef. TİM'in gişesi de Biletix gişesiymiş. Nasıl mı öğrendim? Gişedeki çocuğa "Ay gıcık oluyorum şu Biletix'e. Sırf onlara para kazandırmamak için buradan alıyorum,"  tadında yakınmaya başladığımda çocukcağız sessizce gülümseyip "ama burası da yine Biletix üzerinden hizmet veriyor" dedi. Bense çocuğun mahcup gülümseyişinden hiçbir şey anlamayıp devam ettim "Biletix'in yanında MyBilet'le de çalışsanız olmuyor mu yaa? MyBilet süper! Şöyle avantajları var, komisyon yok, vıdı vıdı vıdı..." diye devam ettim. Çocuğun "Olabilir tabi, ama ben Biletix çalışanıyım!" cevabı üzerine "Ha öyle mi? Ben de TİM çalışanısınız diye öyle konuşup duruyorum işte.. Hadi size kolay gelsiiin.." diyerek arabada beni bekleyen İso'cumun yanına gittim. Mahkumun jandarmaya dert yandığı gibi yanlış adresteymişim meğer. :)

Bu arada Cem Yılmaz'ın gösterisi için de 30 Mart'a kadar biletler tükenmiş ve Nisan programı henüz belli değilmiş. Bakalım, ne zaman bilet bulmayı başaracağız ona da. Bir de küçük not: Sadece bilet almak için ta oralara gitmedik elbette. Süper bir "Aile Kutlaması"na davetliydik DOTKoleksiyonda'da. DOT yine aşmış, biraz da şova kaçmış bu kez... Bayılıyorum bu ekibe. Detaylar bir sonraki yazıda.. Benden ayrılmayın.

Nefret Edilesi Şirketler Birincisi Yine Değişmedi!

İlk üçü açıklayacağım ama liste başının değişmediğini en baştan söyleyeyim: Biletix!

Bu kadar nefret ettiğim, hizmetinden hiç memnun olmadığım, hizmet vermemesine rağmen komisyon almasından dolayı daha da nefret ettiğim, müşterisine hiçbir kolaylık sağlamayan, çağrı merkezi ya da satış noktalarındaki satış elemanları bu kadar yardımsevmez, bu kadar iğrenç bir şirket ile normal şartlarda hiç çalışmamam gerekiyor ama maalesef kullanmak zorunda kalıyoruz. Çalışmak zorunda kalmadığımız her seferinde gidip organizasyonu yapan şirketin gişesinden bilet alıyoruz, ama sorarım size bir Amy Winehouse ya da Bon Jovi konseri biletini başka nereden alabiliriz? O yüzden Biletix dışında bilet alma opsiyonu bırakmayan organizasyon şirketleri de nefret edilesi yan şirketler olarak listeme giriyorlar haliyle. Bon Jovi için biletleri ben Kanyon'daki gişeden aldım. İki bilet için toplam 40 TL hizmet bedeli ödedik! Ne hizmeti aldığımızı bilmemekle birlikte.. Neyse, o sırada İso'cumun Internet sitesinden aldığı Amy Winehouse biletlerini nasıl teslim alabileceğimi sordum oradaki elemana. O da "eşinizin işlem yaptığı kredi kartının yanınızda olması gerekiyor" dedi.  Cuma günü spor için Metrocity'ye gittiğimde İso'nun işlem yaptığı kredi kartı, kimliği ve benim kimliğimle birlikte biletleri almak istedim ve vermediler! İmza atarak kendisinin alması gerektiğini söylediler. Daha önce kendileriyle yaptığım konuşmayı hatırlattım, eşi olduğumu (hani eşi olmasam bile soyadından belli baya yakın olduğumuz!), elimde hem kartı hem kimliği olduğunu, benim kimlik bilgilerimin ellerinde olacağını, vs söylesem de kâr etmedi. Arayın o zaman genel müdürlüğünüzü, anlatın durumu dedim. "Yok, çok şikayet alıyoruz zaten, ama bir şey değişmiyor" dedi oradaki kız. Hiçbir işe yaramayacağını bilmeme rağmen Biletix'e olan bütün nefretimi kustuktan sonra sinir içinde spora gittim. İstanbul gibi bir yerde herkesin işi, gücü, temposu, içine girdiği trafik, vs gibi pek çok olumsuz etkenle boğuştuğu bir şehirde bizler için her şeyi daha da zorlaştırdığından dolayı zaman hırsızı ve saygısız Biletix'i bir kere de buradan kınıyorum!! Gerek olmadıkça da asla kullanmıyorum zaten!

Listemin ikinci sırasında ise Pegasus Havayolları var. Uçakta nefes almak dışında her şeyden para almalarına bir şey demiyorum. Öyle bir politikaları olabilir. Ama onlara da müşteriye yardımcı olmak konusunda hiç de iyi puan veremeyeceğim. Annem için Internet üzerinden bilet aldım ve birkaç gün sonra işlem yaparken yolcu adı yerinde otomatik olarak kendi adımın çıktığını ve benim de onu değiştirmediğimi fark ettim. Tamamen benim hatam ama neyse ki uçuşa 17 gün var daha diyerek Pegasus'u aradım. Ama fırsatçı Pegasus bu fırsatı da elbette kaçırmadı ve ne iade, ne isim değişikliği, ne iptal, ne başka bir şey... Hiçbir çözüm yolu önermedi, çünkü böyle bir yanlış yaptığımı 15 dakika içinde fark etmem gerekiyormuş! "Müşteri her zaman haklıdır," felsefesinden geçtim, ancak bilet şartlarında ne yazarsa yazsın mantık dahilindeki şikayetlerin değerlendirmeye alınması gerektiğini düşünüyorum. Yani ben uçuş tarihinden üç gün önce aynı talepte bulunsaydım, sonuna kadar Pegasus haklıydı. Ama uçuşa 17 gün varken, bilet fiyatları hiç değişmemişken ve para iadesi ya da başka bir şey değil sadece yolcu adı olarak annemin adının yazılmasını istiyorken hiç yardımcı olmayıp benden bir kerelik o parayı tahsil etmesi, Pegasus'un deliler gibi uçuş yapan beni ve eşimi sonsuza kadar kaybetmesi anlamına geliyor. Buradan da duyurulur! (Gerçi bir tane açık biletim var artık onu kullanacağız bir kereliğine ya neyse.)

Müşteri hizmetinin "müşteri hatası söz konusu olduğunda bile  yardımcı olmayı kapsadığını" birileri şirketlere anlatmalı bence. Pegasus ve Şehir Fırsatı'nın ortaklaşa gerçekleştirdikleri kampanyada da Pegasus tarafında sorun yaşamıştım ama sağ olsun sorunumu Şehir Fırsatı çözmüştü. Neyse, Pegasus'un üstüne de bir çizik attıktan sonra geçiyorum eski çalışanı olduğum Garanti Bankası'na.

Garanti her zaman çok yenilikçi, dinamik ve banka soğukluğundan uzak bir banka olarak görünmüştür bana. Çok da keyifli bir dört senem geçti orada, o anlamda haklarını yemek istemem. Zaten listenin son sırasındalve henüz nefret etme aşamasına gelmiş değilim (tolerans limitim yüksektir ama limite geldiğinde geri dönüşü olduğu görülmemiştir). Ama onlarda da bir Pegasuslaşma sendromu görüyor gibiyim. Kredi kartlarımız ve mevduatlarımız orada ama mortgage ya da araba kredisi gibi konularda rekabetçilikten inanılmaz uzak fiyatlar söylüyorlar. Onu geçtim, tuhaf masrafları oluşmuş. Örneğin, kasa kullanımı konusunda "iki kez bedava kullan, sonra her gelişte 5 TL" gibi abuk subuk bir uygulama çıkarmışlar. Tamam, kasada duran takılarımı iki senedir görmüyorum, çünkü hiçbir şey takmıyorum ama sırf bu nedenden dolayı bana daha yakın olmasına rağmen Garanti'yi kullanmıyorum. Çünkü yanlış! Kimse bana hem depozito hem yıllık ücret alıp üstüne bir de kullanım sırasında ücret alınmasının haklılığını anlatamaz. Yıllık ücreti artır, tamam! Ama kullanım başı 1 TL bile alsalar, bu uygulama olduğu sürece kasayı Garanti'den kullanmayı düşünmem. 

Ya da mesela yurtdışına çıkış sırasında yazılan banka yazısı için kendi şubem benden 40 TL istedi. "Ama eşimden almadınız" dediğimde "Onun hesabında daha çok para vardır," dediler. Garanti'ye bak yaa.. İso'ya zengin fabrikatör, bana da karnı guruldayarak tavuk çevirmelere bakan Küçük Emrah muamelesi çektiler göz göre göre! "Ama herhangi bir şubeden hesap dökümünüzü de kaşeli imzalı alsanız yeter" dedikleri için yakınımdaki bir şubeye gittiğimde onlar da 50 TL rica edelim dediklerinde uçan tekmeyle kıza dalmak üzereydim ki başka bir tane aklı selim bir çalışan gelerek beni dinledi ve "Şubeniz sizi aile olarak değerlendirmedi mi? Cık cık cık.." falan yaparak istediğim dökümü verdi. Bütün bunları liste halinde Müşteri Hizmetleri'ne gönderdiğimde meali "Sayın İmge Tan, masraflarımız standart ve belirlenmiş masraflardır, uygulamamız budur," olan bir e-posta gönderdiler bana! Standarda gel! Karşında anlamaktan ve çözüm üretmekten bu kadar uzak bir kafa varken başka nasıl bir şikayet yolu olabilir bilemiyorum. 

Bu yazıda blog sahibesini rahatsız eden şeyin bahsi geçen küçük ya da büyük rakamlar olmadığını bir kez daha hatırlatmak isterim. Sadece yapılan saygısızlık, gösterilen muamele, "tek seçeneğiz" ya da "nasılsa müşterimiz" zihniyetiyle dilediği kadar aptal yerine koyma, tırtık pırtık para koparma derdinde olma, profesyonellikten uzak davranışlar, koca koca isimlerin müşteriye böyle davranabilme hakkını kendinde görerek koca koca paralar kazanabilmeleri beni deli ediyor! Bu da böyle bir iç dökme seansı olsun işte. Feci de rahatladım! Oh be!

Biletix - Hırrrr!!! / Coca Cola - Brrrrrrr :)

Kendime çeviri yapmama izni verdiğim bu güzel Pazar gününde evde oturup Formula zırıltısı dinlemek de istemediğim için kendimi dışarı attım. (Evet, birçokları için Formula muhteşem bir olay olabilir, ama benim için televizyondan yayılan zırıltıdan ibaretir!) Hem ziyaret hem ticaret amacıyla Beyoğlu'na gittim. Önce Biletix'ten online aldığımız konser biletlerini fiziken almak üzere İstiklal Kitabevi'ne uğradım. Ama gişedeki suratsız insan sureti, biletler eşimin kredi kartı ile alındığı için onun olması gerektiğini söyledi. Daha önce Ortaköy'deki Biletix gişesinden eşim olmadan da biletleri alabildiğimi söylediğimde yüzüme bakmadan Ortaköy gişesinin yanlış yapmış olduğunu falan söyledi. Sonuç olarak bu haftaki ikinci bilet alma girişimim de başarısızlıkla sonuçlandı. (İlki Ortaköy'dü, oradaki gişe bir süreliğine kapanmış çünkü) İnşallah konser öncesi biletlerimizi verirler bari!! :) Neyse, hiç sevmememe rağmen para kazandırmaya devam ettiğim tek şirket olan Biletix'i bir kez daha kınıyor ve maalesef bundan sonra da kendisini kullanmak zorunda olacağımız için neden Beşiktaş'ta da bir gişe açmadıklarını buradan sormak istiyorum!

Buradan çıktıktan sonra Burç Lebon Pastanesi'ne uğrayıp kocama profiterol aldım. Ondan öncesinde birkaç kitapçıda ve Richmond'un yanına açılan Bershka'da biraz oyalandım. Sonra dönüşe geçtim.

İşte şimdi de her şeyiyle bayıldığım bir şirkete geçiş yapıyorum: Coca Cola!! Yılların Diet-Cola hayranı olan, Cola Zero ile zaten damak tadıma çok daha uygun bir hale gelen ürüne zararlarına rağmen bayılan ve bazı durumlarda yerine hiçbir şeyin konulamayacağını düşünen ben, Coca Cola'nın reklamlarına da bayılırım. Ramazan'larda, Milli Maç'larda ve diğer özel durumlarda hiç duygu sömürüsü yapmadan güldüren, duygulandıran, coşturan reklamlarını merakla beklerim! Bu yaz sıcaklarında da İTÜ'nün önündeki Gümüşsuyu durağında "Brrrrr" reklamını gördüm ve bayıldım. Sizce de süper değil mi? Bir de soğuk hava geliyordu tepedeki buz sarkıtlarının arasından...
















Buraya kadar inmişken yürümeye devam ettim. İnönü Stadyumu'nun yanından aşağıya indim. İnerken gördüğüm deniz manzarasına bir kez daha bayıldım... Swissotel'in önündeki yeşillik alana bayıldım... Dolmabahçe'ye yine bayıldım... Oradan Beşiktaş'a kadar uzanan ağaçlı yola bayıldım... Akaretler'e doğru başımı çevirdiğimde restore edilmiş Sıraevler'e bir kez daha bayıldım...

















Ve bir baktım ki eve gelmişim! Bilet alamadım ama keyifli bir Pazar yürüyüşü yapmış oldum. Evde kalıp zırıltı dinlemektense!! :)

Moliere'in "Cimri"siyle Tiyatro Sahnesinde Tanıştık

Geçen hafta Pazar günü Kenter Tiyatrosu'ndaydık. Moliere'in Cimri'sini Sabahattin Eyüboğlu çevirisiyle ve Mehmet Birkiye'nin yönetmenliğiyle sahnede izleyip tanımış olduk. Şimdiye kadar okumadığım klasiklerden biriydi ve bu keyifli oyun sayesinde artık bir fikrim olan klasiklerden biri oldu. Gerçi başrolünde Cimri'siyle yalnızca adına bakarak da fazlasıyla fikir sahibi olabileceğiniz bir eser var karşınızda! :)

Harpagon'u yani Cimri karakterini aynı zamanda oyunu yöneten Mehmet Birkiye oynuyor. Cimri'nin oğlunu Engin Hepileri (Victoria'da hastabakıcı rolünden hatırlıyoruz kendisini) ve kızını ise Demet Evgar canlandırmış. İtiraf ediyorum: Demet Evgar olmasa bu oyuna bilet almayı düşünmeyebilirdim, ama iyi ki varmış ve biz de iyi ki bilet almışız. :) Gerçi bu oyunda diğer pek çok oyuncunun oyunculuğu Demet Evgar'dan çok daha ön plandaydı, ama olsun. Çöpçatan kadın rolünde Kadriye Kenter de öne çıkan isimlerden. Cimri'nin hem aşçısı hem şoförü rolündeki İlker Ayrık ve kızı Elise'nin sevgilisi Bülent Şakrak da çok başarılılardı.

Oyunculuklar dışında kostümleri de çok başarılı bulduğumu söyemeliyim. Özellikle Harpagon'un yırtık pırtık, kancalı iğnelerle tutturulmuş hırkası ve belindeki kemerden sarkan evin her kilitli köşesinin anahtarlarına çok güldüm. Oğlu Cleante'nin süslü püslü kostümü ve peruğu, çalışanlarının dökülen üst başlarıyla bu oyundan çıkıp Sefiller 'de oynayabilecek durumda olmaları, Bayan Frosine ve Mariane'in daha iç açıcı kostümleri çok güzel seçilmişti.













(Not: Resimleri Cimri'nin Facebook'ta grubu varmış, oradan aldım.)

17. yüzyılda yaşamış olan Fransız oyun yazarı Moliere'in en önemli eserlerinden biri olan Cimri'nin türü aslında komedi olarak geçmesine rağmen cimriliği son derece gerçekçi bir şekilde anlattığı için Cimri karakteri zamanında Goethe tarafından komik değil trajik olarak nitelendirilmiş. Haksız da değilmiş hani! Çünkü Harpagon karakteri para tutkusu yüzünden insanlığını ikinci plana itmekten çekinmeyen, hayatı hem kendisine hem de çevresindekilere zehir eden, hem biraz gülünç hem biraz acımasız ama kesinlikle çekilmez bir karakter! Evinde yaşayanların ellerinde kazma küreklerle bir o yana bir bu yana koşuşturmalarına şaşmamak gerek. :)

İki perdelik bu keyifli oyunu izlemek istiyorsanız MyBilet'e buyrun. Biletix'e ne kadar sinir oluyorsam, MyBilet'e o kadar bayılıyorum, bunu da söylemek istedim.

Örneğin İyi Günde Kötü Günde adlı oyunun biletleri 40 TL ve Biletix'ten almaya kalktığınızda ekledikleri hizmet ve kurye bedeliyle iki kişi 98 TL ödememiz gerekiyor. Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu'na taksiyle gidip gelsem 18 TL tutmaz, ama Biletix ne hizmeti veriyorsa artık alıyor o parayı. Neyse ki 19 Şubat için biletlerimizi ayırıyorlar da hafta sonu İso'cumla gidip alacağız gişeden. Sırf o yüzden Harbiye Açıkhava Konserleri dışında tüm biletleri kendi gişesinden almayı tercih ediyorum. Bu arada Akatlar Kültür Merkezi gişesine de seslenmiş olayım buradan: Kredi kartıyla gişeden satışa bir an önce başlamanızı istiyoruuuummmm!! Bu kadar güzel bir yerde olan bu kadar güzel bir sahnenin gayriciddi iş yapmasına dayanamıyorum nedense. Gişe yetkilileri hiçbir zaman yerinde olmaz, bilet satmazlar, belli bir süre için bilet ayırmazlar, rahatsız etmişiz gibi telefonu açarlar... Neyse! Sinirlendim yine işte! Bu Şölen'i izlemek mümkün olmayacak galiba. Şubat ayında Akatlar Kültür Merkezi'ndeymiş ama onlara da gıcık olduğum için Mart ayını bekleyeceğim!

Ama MyBilet öyle mi? MyBilet'te oyunun fiyatı neyse onu ödeyerek aldığınız biletlerinizi oyundan beş dakika önce gişeden alıp salona girebiliyorsunuz. Diyelim ki son anda başka bir planınız çıktı ve oyuna gidemeyeceksiniz, bir gün öncesine kadar biletinizi açığa alabiliyorsunuz ve daha sonra açık paranızı başka bir oyuna bilet alırken kullanabiliyorsunuz. Devlet Tiyatroları'nın biletlerini takip edebiliyorsunuz. Daha ne olsun derseniz bence daha fazla tiyatro grubu MyBilet'le anlaşsın derim, başka da bir şey demem. :)

İyi seyirler...

Leziz Molalar

Cuma'ya yakışan bu keyif postuna Mehmet Erdem konseriyle başlamak isterdim ama ne yazık ki BKM  8 Nisan'da Pazartesi Konserleri kapsamında gerçekleşmesi gereken bu konseri haber bile vermeden iptal ettiği için başlayamıyorum. Neyse ki ben sürekli tweetler, Facebook'tan haberler gönderen BKM'nin yaklaşan konserle ilgili hiçbir şey yayınlamamasından şüphelenerek Biletix'e bakıp konserin iptal olduğunu öğrendim. Bunun üzerine BKM'ye Facebook ve Twitter üzerinden ulaşarak sosyal medya hesaplarında da bilgilendirme yapmaları gerektiği konusunda uyarsam da konser saatine kadar iptal ile ilgili herhangi bir bilgi verilmedi. Yani Biletix'e bakmasam Pazartesi günü ta Kilyos'tan gelecek olan Müge'yle birlikte hevesle Beşiktaş'a gidip kös kös dönecektik! Ve ben İstanbul gibi zor ve zaman alan bir şehirde böyle saygısızlıklara  gerçekten hiç tahammül edemiyorum! Hele bir de bunu yapan Türkiye'nin kültür-sanat sektöründeki en büyük yapım ve organizasyon şirketlerinden biriyse. Çok ayıp!

Neyse.. Ondan önceki Cuma akşamına gidelim. İso'cum "Çarşamba Madrid'e maça gittim, Perşembe haşat geçirdim, Cumartesi de lig maçı olacak, Cuma akşamı birlikte Maria'nın Bahçesi'ne gidelim mi?" diyince teklife balıklama atladım elbette. Küçükyalı'daki yerini çok duymuş, sahibi Maria Ekmekçioğlu'nu Okan Bayülgen'in sağlıklı beslenme ile ilgili bir programında izleyip nerelerden neler getirerek harika lezzetler hazırladığını öğrenmiştim. Ama Küçükyalı bize çok ters olduğu için -ve o harika mezeler ve yemekler gözümüzün önündeyken içkisiz bir gece geçiremeyeceğimizden- hiç denememiştik. Zaten Etiler'deki restoran da açılalı neredeyse bir yıl oldu ve anca gidebildik. Birkaç kez planlar yaptık ama ya iptal oldu ya da aklımıza geldiğinde geç kalmış ve yer bulamamıştık. Geç olsun, güç olmasın dedik ve  Cuma akşamı bıraktık kendimizi Maria'nın lezzetli ellerine ve Bahçesi'nin şirin atmosferine.


Her zamanki gibi mezeler ve ara sıcaklar bölümünü biraz abarttığımız için ana yemeklerin büyük bir kısmını paket yaptırmak zorunda kaldık! Ama yediğimiz her şey inanılmaz lezzetliydi. Çeşit çeşit Ege otları, enginar, topik (ler), kabak çiçeği dolmaları, buyurdi (güveçte gelen patlıcan-kaşar-domates), kalamar ızgara ve dolma gibi bir sürü şeyin tadını çıkardık Yeni Rakı eşliğinde. Burası yemeklerinden dekorasyonuna, kullanılan tabak-çanak-masa şamdanlarından tuvaletlerine kadar her yerine kadın eli değmiş bir yer bana göre. Hem de çok özenli ve ilgili bir kadının eli. (Tuvalete nasıl kadın eli değdiğini merak edenler çeşit çeşit ojeler, aseton ve pamuklar, değişik kremler ve kokular, vs bulunan kadınlar tuvaletine mutlaka uğrasınlar.:) ) Fiyat-kalite bakımından da gönlümü fetheden bu güzel mekanın müdavimi olunabilir. Cuma akşamı diye canlı müzik vardı (ama bence hiç gerekli değil, hatta olmasa daha güzel sohbet ortamı olabilir). Yine de haftanın hangi günü olursa olsun lezzetli yemeklerini, güleryüzlü ve hızlı servisini mutlaka denemelisiniz. İletişim bilgileri  ve menü web sayfasında. 

Cuma'nın gündüzü de Kanyon'da kısa bir süre sonra buraya taşınacak ama şimdi sadece bir haftalığına İstanbul'a kaçmış olan Nazire'yle buluştuk. Sushico'da minik bir atıştırmalık ve House Cafe'de kahve molası vererek yaklaşık iki-üç saat geçirip sohbet ettik birlikte. Sushico'ya öğlen birde gitmemize rağmen Kayra Restoran Haftası öğle menüsündeki ceviche bittiği için o menüyü veremediklerini söylemeleri bana biraz tuhaf geldi. Yine de unutmayın, Kayra Restoran Haftası bir dolu restoranda ve birbirinden çeşitli öğle ve akşam menüleriyle 24 Nisan'a kadar devam ediyor.  

   
Cumartesi akşamı maç sonrası maç trio'sunun eşleriyle birlikte komşumuz Bosphorus Brewing Company'de buluştuk. Hem de bahçede oturduk. Yaz akşamları gibi bahçede bira içmek pek keyifliydi. Yeni favorim en hafifinden 81 oldu.

Son olarak Gayrettepe-Mecidiyeköy taraflarına evlere servis de yapan veya gidip yerinde yiyebileceğiniz ve güzel (ama içkisiz ve salaş) olduğunu duyduğum Sita Balık Evi'ni denedik bu aralar. Ve ne olursa olsun evde balık yapmaya asla üşenmeyen ben bu kararımın doğruluğunu bir kez daha anladım. Tamam, taze ve temiz bir şekilde geldi her şey. Ama 400'er gramlık çupralardan getireceğini iddia etmişti telefondaki ses, oysa bana gelen 200 gram falan olabilirdi. İso'nun istediği dil şişte de şişe geçirilen sebze sayısı balık sayısının çok üstündeydi. Yani bana klasik Pazar gecesi balığa doyma, hatta balıkla patlama ritüelini yaşatamadı burası ne yazık ki. Hani canınız hiç evde balık yapmak istemiyor ama bir minik porsiyon balık yiyeyim diyorsanız olur, ama bana bir daha  asla olmaz! Beni ancak Beşiktaş Balık Pazarı'ndaki Derya Balık paklar, o kadar!

Eh, ben artık kaçarım yavaş yavaş. İso'cumun kardeşini vermiştik biliyorsunuz. Şimdi sıradaki adım, yani nişan var. O yüzden Ankara bizi bekler. Haftaya Çarşamba akşamına kadar beni özleyin, olur mu? :)

İyi hafta sonları. 





Önümüzdeki İki Hafta

Bir süre sesim soluğum çıkmazsa panik yapmayın, polisi ve hastaneleri aramayın, benim için endişe edip tırnaklarınızı yemeyin, ben ve yazılarım olmadan hayatın ne kadar anlamsız ve boş olduğunu görerek intihara kalkışmayın, "sensiz Internet olmaz olsun" diyip kendinizi sevdiğiniz diğer sitelerden mahrum etmeyin (bu arada arada bir buraya uğrayıp eski yazılarıma falan bakabilirsiniz, ben yokken de kapı sizlere açık olacak, unutmayın! :) )... Kısacası benden ayrı kalmanızın zor olacağını biliyorum ama lütfen dayanmaya çalışın! Çünkü ben tatile gidiyoruuuumm! Hiişşştt, kıskanmayın da lütfen! Zaten daha kimseler bilmeden bile nazar değdi, boğazım ağrıyarak uyandım bu sabah!! (Basbayağı bu dengesiz havalarda kendimi koruyamadığım için oldu ama "nazar değdi" demek işime geliyor. Sorumluluğu at başkalarına, için rahat olsun mantığı!) Ama gerçekten bana olumlu enerji göndermenize ihtiyacım var! Tatilin tadını çıkarabilmek için sağlıklı olmam gerek!

Gitmeden önce sizler için yine benzersiz bir hizmet sunacağım. Bu iki hafta İstanbul'da olsaydım neler yapardım ve sizlere yazardım öğrenmek ister misiniz?

İşte başlıyoruz:

1) 12-15 Haziran tarihleri arasında (yani bu haftasonu) Fransız Sokağı Etkinlik Meydanı'nda fotoğraf merakları Saint Michel Fransız Lisesi Fotoğraf Kulübü'ne dayanan amatör ve profesyonel fotoğrafçıların 60 adet fotoğrafı sergilenecek.

2) 27 Haziran Cuma akşamı Mirkelam Beyoğlu Hayal Kahvesi'nde sahne alıyor! Biz de bu akşam gitmeyi planlıyorduk ama bu kadar halsizken gece 00:30'da orada olmayı kaldıramayacağımı fark ettim. Neyse ki, Mirkelam Temmuz ayında da program yapmaya devam edecekmiş. Biletleri hem Biletix'ten hem de Hayal Kahvesi'nden konser girişinde alabilirsiniz.

3) 21-22 Haziran'da Efes Pilsen One Love Festival var! Biletler ve program detayı Biletix'te!

4) Daha önce yazmıştım: 18 Haziran'da Nevizade'de Yeni Rakı Sokak Şenlikleri var! O yazıya gitmek için buraya tıklayınız.

5) 20 Haziran'da Studio Live'da Gypsy Weekend! Burada olsaydım, buna gitmek ister, ama muhtemelen Essporto'nun 3. yaşgünü partisine Sapphire'e giderdim! Gördüğünüz gibi, yalnızca eylemlerim değil, hayallerim de çelişkilerle dolu! :)

6)
27-28 Haziran'da Sezen Aksu Turkcell Kuruçeşme Arena'da sahne alıyor! Bu sene canlı performansını izlemeye kararlı olduğum bir isim de Sezen Aksu! Çok sevmeme rağmen konserlerine hiç gitmemiştim. Temmuz'da Harbiye Açıkhava'da vereceği konserlerden birine gitmek şart oldu!

7) MFÖ, 18 Haziran'da Kuruçeşme Arena'da konser veriyormuş. Ama siz 22 Haziran'da Ankara'da ODTÜ Vişnelik Tesislerinde verecekleri konsere gidin. Çünkü Ankara'da MFÖ dinlemek başkadır! Değil mi İso'cum? :))

8) Evde oturmak isteyenler için zaten TV'de izlenecek seçenekler belli: Alın tuzlu fıstığınızı, cipsinizi, biranızı, geçin Euro 2008'in başına! Bir de yan taraftaki linklerden National Geographic'in günlük yayın akışına bakıp, kafanıza göre bir belgesel seçebilirsiniz ve Cumartesileri Mahşer-i Cümbüş'ü izlemeyi de unutmayın!

9) Pazar günleri doğayla başbaşa, açıkhavada ve aktif bir gün geçirmek isterseniz Nestravel'in günübirlik turlarına katılabilirsiniz. Ya da bizim genellikle güzel havalarda yaptığımızı yapıp, Belgrad Ormanları'nda yürüyüş ve ardından taze sıkılmış portakal suyunuzu içerek güne başlayabilirsiniz!

Yüzlerce gece ve gündüz etkinliğinin, festivalin, serginin, konserin ve gezilecek yerin olduğu güzel İstanbul'da benim bu iki hafta içinde yapmak isteyebileceklerimi sizlerle paylaştım! Giderseniz benim yerime de tadını çıkarın!

Sizi şimdiden özledim! (Gözlerimde yaşlarla...) Siz de beni özleyin olur mu? :)

Not: Mersin'den istediğiniz bir şey varsa buraya yazabilirsiniz. Geldiğimde bakıp, "Kusura bakma ya, şimdi gördüm yorumunu, bilsem alırdım, neyse artık bir dahaki sefere" diye cevap yazarım..:)

Haydi bakalım, yolcu yolunda gerek!
Görüşmek üzere...

Babamın Cesetleri

Cumartesi akşamı Krek'teydik. Yine Berkun Oya'nın yazmış olduğu bu sezonun yeni oyunu Babamın Cesetleri'ni izlemeye gittik. Geçen sene izlediğim oyunlar arasında benim için bir numarada yer alan Güzel Şeyler Bizim Tarafta'dan sonra Krek'ten beklentilerimizi çok yüksek tutarak gittik bu oyuna. Ve hayal kırıklığı yaşamadan da çıktık. Artık Krek ve Berkun Oya imzası benim için gözü kapalı kendimi teslim edebileceğim çalışmalar anlamına geliyor. 

Oyun bir hastane odasında geçiyor. Hasta yatağında bir baba var. Eski savaş muhabiri, görmüş geçirmiş, hayatını dolu dolu ve kendine göre anlamlı, başkasının acısını kendi acısı gibi duyumsamayı becererek yaşamış, o arada ailesini belki de biraz ihmal etmiş bir baba (Şerif Erol). Annenin hayatta olduğunu konuşmalardan anlıyoruz, ama kocasının yanında olmadığına göre belli ki tepkili bir şeylere. İki oğul var odada. Biri evli ve eşiyle birlikte gelmiş. Zorunlu gelmiş gibi bir hali var. Babaya çok tepkili belli. Ölse de gitsek havalarında. Bu oğulu Öner Erkan canlandırıyor. Ağabeyi ise bekar. Sorumsuz bir (sözde) yönetmen. Kaan Taşaner canlandırıyor. Kardeşler birbirlerine pek bayılmıyorlar, acaba neden?

Oyun yaklaşık 2.30 saat sürüyor. İlk yarı bana fazla uzun gibi geliyor. Sonra bir yerde kardeşler arasındaki soğukluğun nedeninin metne katkısı var mı acaba diye düşünüyorum. Ama oyun bittikten sonra dönüp düşündüğümde metnin her dakikasına ve her detayına gerek varmış diyorum kendi içimden. O detaylar, o aile içi hikayelerin hepsi bize o karakterleri o kadar iyi tanıtıyorlar ki oyunun sonunda hüngür hüngür ağlarken tanıdığınız birileri için ağlıyorsunuz. Hırçın görünenin kırık dökük, deli dolu görünenin sorumsuz, sorumsuz görünenin güçlü ve duyarlı, zavallı görünenin zalim olduğunu, olabileceğini fark ediyorsunuz. O karakterlerin psikolojilerini anlıyor ve onların kayıp zamanlarına, pişmanlıklarına, uğradıkları haksızlıklara, karşılıksız aşklarına, paylaşmaksızın büyük bir inatla kendi içlerinde yaşadıkları üzüntülerine ağlıyorsunuz. Bilmiyorum bunu duymak Berkun Oya'nın ya da Krek'in hoşuna gider mi ama ben kendimi bir Çağan Irmak filminden çıkmış gibi hissettim. (Çağan Irmak'ı ve karakterlerini ve hikayelerini anlatım şeklini çok severim bu arada. Kimi zaman eleştirildiği gibi abartılı, ağlatayım da gişe yapayım mantığıyla yapılmış filmler olarak görmedim hiçbir filmini. Ama hepsinden dağılarak çıktım. Karakterlerinin doğallığına da her zaman hayran kaldım. O yüzden ekip Çağan Irmak'a benzetilmekten hoşlanır mı hoşlanmaz mı bilemem ama ben iyi anlamda, "bu oyunun da bana hissettirdiği duygular da o filmlerde hissettiklerime benzerdi" anlamında yapıyorum bu yorumu.)

Oyunculardan favorim Öner Erkan oldu. Ve ben buna çok şaşırdım çünkü Yalan Dünya'daki Bora karakteri nedeniyle kendisine gıcık olduğumu düşünüyordum.:) İkinci favorim Şerif Erol ise çoğu zaman hasta yatağında olmasına rağmen çok iyiydi. Ayrıca açıkça söylüyorum, ses tonuyla beni çok rahat hipnotize edebilir. Minicik rolleri olan hemşire ve korkulardan, önyargılardan arınmış bir gözle dedesiyle harika bir ilişki kurabilmiş olan Ada dahil olmak üzere oyuncuların tamamı çok başarılı ve canlandırdıkları rollere uygunlardı.

Sonuç olarak, Krek oyunlarını izleyin ve izlettirin diyorum. Pişman olmazsınız.

Bir de Krek'e minik iki not:

1) Krek oyunları için biletleri Biletix'ten veya telefonda kredi kartıyla alabiliyorduk geçen senelerde. Bu sene  ise telefonda yer ayırtabiliyorsunuz ve 5 gün içinde gidip almanız gerekiyor. Bir Biletixsevmez hatta Biletixtennefreteder olarak bu durumdan hiç hoşlanmadım. Hani Krek'in yeri Beyoğlu'nda falan olsa gidip alalım biletleri öncesinden tamam, ama Santralistanbul da hadi bir uğrayayım diyebileceğimiz yerlerden değil ki. Eski sisteme dönerlerse gerçekten çok mutlu olacağımı belirtmek istedim. 

Bileti bu kez nasıl aldım derseniz, aklıma Bilgi Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan bir arkadaşım geldi ve ondan rica ettim. Daha sonra da Akaretler'de kendisiyle buluşup aldım biletlerimi. Kendisine buradan teşekkürlerimi yollayayım. Biletix'le ilgili mesajım da alınmıştır sanırım: sildim mi tam silerim, bir diğer örnek için bkz. Pegasus.:)

2) Güzel Şeyler Bizim Tarafta bu sene ve belki önümüzdeki sene yine ara sıra oynamalı. Hatta bu iki oyunu dönüşümlü olarak birer ay oynamaları mümkün olsa keşke. O oyunu görmek için yanıp tutuşan bir sürü insan duyuyorum. Ben de bizimkiler için bilet almak istiyorum ama biletleri çıkar çıkmaz tükendiği için bu sezon Aralık ve Ocak aylarındaki dört güne ne yazık ki bilet bulamadım. Lütfen bu ricamızı da değerlendirseler ve o harika oyunu yeniden ve daha çok sahneleseler. Ah, ne güzel olur!






Çelik Manolyalar

Geçen hafta sonu iki tiyatro oyunu izleme fırsatı bulduk. Bunlardan biri de geçen sene Tiyatro Kare tarafından sahnelenmeye başlanan Çelik Manolyalar adlı oyundu. 6 Kasım'da Profilo Kültür Merkezi'nde oynayacaklarını duyunca arayıp yer ayırttım. (Biliyorsunuz Biletix'i sevmiyorum, o yüzden alabildiğimiz her bileti gişelerden almayı tercih ediyorum.) Profilo'nun tiyatrolarında telefonla yer ayırtmanız ve oyundan bir gün önce -hatta 2 saat önce- almanız mümkün.

Daha önce Julia Roberts, Shirley Maclaine, Sally Field, Dolly Parton gibi oyuncuların rol aldıkları sevilen bir film olarak tanınan bu yapım Robert Harling tarafından kaleme alınmış. Türkçeye çeviren ve sahneye koyan isim Mehmet Ergen, genel sanat yönetmeni ise Nedim Saban.

Oyun küçük bir kasabada geçiyor. Kasabanın da kuaför salonunda. Haliyle burası tüm haberlerin, dedikodularun döndüğü yer.










Altı Çelik Manolya da buranın müdavimleri. Size onları biraz tanıtayım isterseniz. Shelby ve sürekli çekiştiği annesinden başlayalım mesela. Shelby rolünde geçen sezon Saadet Işıl Aksoy oynamıştı ve açıkçası Başka Dilde Aşk filmindeki performansını çok beğendiğim için kendisini sahnede de görmeyi çok istemiştim. Ama bu sezon kadroda olmadığı için aynı rolde Nilay Duru oynuyor (Ülkü Duru ile akrabalık var mı acep? Araştırılacak.). Başlangıçta bunu öğrenince üzülmüştüm ama bir yandan da Nilay Duru'nun oyunculuğunu tanıma fırsatımız oldu. Bence hayata pembe gözlüklerden bakan genç Shelby karakterine çok uymuştu. Kontrol manyağı sayılabilecek bir kadın olan annesi rolündeki Suzan Aksoy ve Nilay Duru'nun performansları bence bir numaraydı. Şimdiden uyarayım, öyle kızın havai tavırlarına ya da aralarındaki çekişmelerin komikliğine bakıp aldanmayın, sizi hüngür hüngür ağlatabilirler!













Kuaför Truvy rolünde Şenay Gürler var. O da çok başarılıydı (ve aynı zamanda çok da güzeldi). Yanında çalışmaya gelen Annelle kasabadaki yeni isimlerden biri ve altı çelik manolyanın en genci. Sorunlu kocasından kaçarak kendi ayaklarının üzerinde durabilmek için gelmiş bu kasabaya. Truvy'nin kuaföründe iş ve evinin garajdan bozma bölümünde ise bir oda bularak başlıyor oradaki yeni hayatına. Annelle'i Aslıhan Erguvan canlandırıyor. Suna Keskin kasabanın eski belediye başkanının dul eşi rolünde. Şen dul gibi görünse de onun da kendine göre bir sürü sıkıntısı var tek başına yaşam mücadelesi veren bir kadın olarak. Ve bir de ağır abla Quiser karakterini canlandıran Oya İnci var. Tanıdıkça onun da o sert görüntüsünün ve tavırlarının ardında kırılgan bir kadın olduğu ortaya çıkıyor.

Hepsi birbirinden hoş, çekici, neşeli ve yumuşacık görünen bu kadınların dertlerini, tasalarını, sağlık sorunlarını, ilişkilerinde yaşadıkları problemleri ve genel anlamda yaşama nasıl tutunduklarını görmek için bu oyunu izlemenizi öneriyorum. Narin, güzel ve capcanlı manolyaların yaşam mücadelesi sırasında çelik gibi sertleşmelerini ve dimdik ayakta durmayı başarırlarken yaşamın onlardan götürdüklerini hem takdirle hem de biraz burukluk duyarak izleyeceksiniz. Oyuncular çok iyi, kostüm ve dekor çok başarılı, hikaye çok etkileyici... Daha ne olsun? Bence kaçırmayın. Çelik Manolyalar, 20 ve 28 Kasım tarihlerinde Profilo'da, 12 ve 18 Aralık tarihlerinde ise Akatlar Kültür Merkezi'nde oynayacak. Sonraki ayları da Biletix 'ten takip edin ama biletlerinizi gişelerden alın. :)

Profilo gişe tel: 0-212-216 44 00
Akatlar Kültür Merkezi gişe tel: 0-212-351 93 82-83-84

İyi seyirler..

Body Worlds

Geçen hafta sonu annem ve babamı da alarak Gunther von Hagens'in orijinal vücut dünyası sergisi Body Worlds'ü gezdik. Haziran ayı içinde bir gün sık sık yapmak zorunda kaldığım gibi uzanarak TV kanalları arasında dolaşırken kadavraların plastinasyon adı verilen yöntemle sergiye nasıl hazır hale getirildiğini gösteren bir programa denk gelmiştim. Her vücut üzerinde 8 ilâ 12 ay (yaklaşık 1500 çalışma saati) çalışmanın gerektiği ve bazı eserlerin 3 yıllık bir çalışma sonrasında sergilenebildiğini öğrendiğimde ise böylesine disiplinli ve özen gerektiren bir çalışmanın ancak Alman yapımı falan olabileceği tahmininde bulunmuş sonra da Hagens'in adını ve Alman olduğunu öğrenerek kendimle gurur duymuştum. Plastinasyon yöntemi ve diğer detaylar için buraya bakabilirsiniz.

Babam bir doktor olarak sergiden ne kadar hoşlandı bilemiyorum, zira kendini iş ortamında gibi hissetmiş olabilir. :) Yine de hepimiz bilimle sanatın bir arada ve hem göze hem beyne hitap edecek şekilde sunulduğu Body Worlds sergisine bayıldık. Girişte satılan ve her bir eserle ilgili derinlemesine bilgi alabileceğiniz sesli rehberden almanıza gerek olmadığını belirteyim, çünkü her eserin yanında yeterince bilgi alabileceğiniz panolar ve yazı kartları bulunuyor.

'Allahın böbreğine, ceninine, damar sistemine, kadavrasına "eser" mi diyorsun ayol,' diyenlerle sergiyi gezmelerinden sonra bir daha konuşalım diyorum. Son derece estetik sergilenmiş olan organlar ve bedenlerden etkilenmemek mümkün değil. Hele benim gibi bedenin "iç" dünyasına fazlasıyla meraklı olup da ameliyat falan izlemeye bayılan, kemik kırığı, akciğer tümörü, yağlanmış karaciğer, alzheimer, güçlü kaslar, aort anevrizması, kalp krizi, artrit falan gibi her türlü sağlık durumunu şevkle incelemeye hazır bünyeler için bulunmaz bir fırsat bu sergi... (Septum deviasyonunu bulamadım ama burun ve yüz bölgesindeki yoğun damar ağını görmek yaşadığım burun kanamasının şiddetinin gayet normal olduğunu anlamama neden oldu!)














Tüm dünyada 30 milyondan fazla insan tarafından ziyaret edilmiş olan bu sergide kendi anatominizi daha yakından tanıma fırsatını bulacaksınız. Bir halka jimnastikçisinin kaslı bedeni ya da sigara içen birinin kömürleşmiş akciğeri ya da atın üzerindeki adamın sergileniş biçimi ya da cilt kanserinin kesit görüntüsü karşısında ağzınız açık kalacak. Vücut ağırlığımızın yüzde 2'sini oluşturan bir buçuk kiloluk mücevherimiz olarak adlandırabileceğimiz beynimizin toplam kan akışının yüzde 20'sine gereksinim duyduğunu öğrenecek ve tıpkı kaslarınız gibi beyniniz için de geçerli olan tek bir ilke olduğunu bir kez daha hatırlayacaksınız: Her ikisini de çalıştırmazsanız kaybedersiniz! Dizkapağının tam anlamıyla bir kapak formatında olduğunu görüp benim gibi şaşırabilir, sinirlerinizin bazı durumlarda saatte 400 kilometre gibi bir hızla sinyal gönderebildiğini öğrenip bu durumu tahayyül bile edemediğiniz için fazla tepki vermeden kafa sallayıp devam edebilirsiniz. Gülerken ve öksürürken omurganıza ayakta ya da yürürken olduğundan daha fazla yük bindirdiğinizi öğrenip bel ağrınızı dindirmek için oturduğunuz koltuğu değiştirmek yerine daha az gülmeye karar verebilirsiniz! (Biliyorsunuz, bu aralar pesimist yanım devrede.)

Biletlerin yalnızca Biletix'ten (ne yazık ki girişte de alsanız Biletix gişesinden) alınabildiği serginin girişi 25 TL ama öğretim üyelerine ücretsiz. Biz iki saatte çıkabildik ama sizler ne yaparsınız bilemem. Çıkmadan önce plastinasyon tekniğinin anlatıldığı videoyu ve panoları da görmenizi tavsiye ederim. Fotoğraf çekmek yasak olduğu için az sonra kendimi Google'ın görsellerinin arasına atacak ve sizler için bir iki resim seçmeye çalışacağım. Fotoğraf çekimi serbest olsaydı en az bir saat de orada bulunan her şeyi çekmek için harcardım herhalde. Kısacası: Bu sergiyi kaçırmayın! Ama telaşlanmayın; 17 Aralık 2010'a kadar zamanınız var nasılsa.

İyi gezmeler...

Beyoğlu'nda Gezersin..

Önceki Cuma Gizem'le Nişantaşı'nda "ortaya karışık" yapmıştık, 9 Aralık Cuma günü ise Beyoğlu'nda aynısını tekrarladık. İlk olarak Beyoğlu Akademililer Sanat Merkezi'ne gittik. Orada 7 Ocak 2012'ye kadar devam edecek olan Nesli Türk'ün Bedenin Hafızası adlı sergisini gezdik. Ben '83 doğumlu genç sanatçının yer yer insanı rahatsız eden ama çok da etkileyen resimlerine bayıldım diyebilirim. Zaten şimdiye kadar Akademililer'de gezdiğim bütün sergilerden çok keyif aldığımı söyleyebilirim. (Akademililer, Burhan Doğançay Müzesi'nin karşısında, Balo Sokak 37 numarada bulunuyor.)

Nesli Türk’ün resimlerinin temel temasını  et (flesh), kaygı, cinsellik gibi kavramlar oluşturuyor. Yaşıyor olduğumuz gerçeğini uç boyutlardaki marazi haller ile bedenin ifrata varan reaksiyon hallerini ilişkilendirerek resmeden sanatçı, çalışmalarında sık sık kendi bedeninden de yola çıkmış. Resimlerinin hepsinde psikolojik gerilim dozu oldukça yüksek. Hepsini çok beğendiğim için çok fazla resim ekledim bu yazıya da. Yanda üstte gördüğünüz resmin adı Kim Kimi Nasıl Becermiş. Nesli Türk, son dönemlerde resimlerinde figürlerini streç film, alüminyum folyo ve naylon poşete sarmalayarak boğulma, sıkılma ve baskı hissini daha yoğun yansıtmaya çalışıyormuş. Bu da onlardan biri işte. Ben o sıkılma hissini daha çok o resmin altındaki Sıkışma tablolarında duydum diyebilirim. Üsttekinde ise o streç filmin gerçekçi görüntüsüne hayran kaldım. Sıkışma tablolarındaki oyuncaklar, size de Chucky'yi anımsatmıyor mu? O oyuncaklar, çocukluğumuzda bize dayatılmaya başlanan toplumsal rolleri sembolize ediyorlarmış.


Benim en beğendiklerimden biri sol üstteki resim oldu. Sağ üstteki Koku da hem en rahatsız edici bulduklarım hem de figürlerin güzelliği açısından en beğendiklerim arasındaydı. Sol alttaki Çürüyen tablosundaki yaşlı figür içimi acıttı. Sağ alttaki Organsız Beden  ve Bedenin Hafızası serisinden de birkaç tablo bulunuyordu sergide. Bence bu kadar anlatmak yeter. Bunları ve geri kalanını merak edip, gidip görmenizi öneririm. 

Oradan çıktıktan sonra İdefix Sanal Kitap Fuarı'nda verdiğim siparişlerden biri olan ama İdefix'in bulamadığını söylediği Isabel Allende'nin Paula adlı kitabını sormak üzere Can Kitabevi'ne uğradık. Ve bingo! Kitabı bulduğum için mutlu, ama Can Kitabevi'nin o hafta sonu kapanacak olmasından dolayı üzülerek  oradan da ayrıldıktan sonra kış aylarının klasikleşen çorba molasını verdik.  

Sonra Tünel tarafına doğru yürürken Borusan Müzik Evi'nin önünden geçiyorduk ki aklıma 24 Aralık'taki Ayhan Sicimoğlu konserinin biletlerini sormak geldi. Sırf Biletix'ten almamak için etkinlik günü gişeden almaya karar vermiştik. Hazır önündeyken etkinlik günü dışında da bilet alınabiliyorsa alayım biletlerimizi dedim ve bingo! Alınabiliyormuş! Biletix'ten 74 TL'ye alacağım biletleri 60 TL'ye aldıktan (ve birkaç gün içinde biletler tükendikten) sonra şanslı günüm olduğuna karar verip bir de Sayısal Loto aldım. 

Aşağıdaki resimde Okunacaklar rafında beni bekleyen gıcır kitaplarımı görüyorsunuz. Sağdan sekiz tanesi İdefix'ten geldi. En solda gördüğünüz biletler de tahmin ettiğiniz üzere "hastası" olduğumuz Ayhan Sicimoğlu konserinin biletleri. Yani an itibariyle kütüphanemizin en heyecan verici rafında bulunuyoruz. :) 


Beyoğlu turunu bitirip de Me Gusta'da biralarımızı içerken de ikramiyeyi kutlamak için ilk olarak Gizoş'la birlikte uzak diyarlara seyahat planları yaptık.  Sonra Gizem bir ara birlikte iş kurarız falan dedi ama ben gayet açık ve net bir şekilde Sayısal'dan ikramiye çıkması durumunda iş kadını falan değil ancak müzmin seyyah ve kursiyer olabileceğimi belirttim. Sonra Cumartesi geldi ve sonuçlar açıklandı veee bingooo... diyebilmeyi çok isterdim ama yine her satırda 0 ve 1 tutturma geleneğini bozmadığımı gördüm!  Ha bu arada ikramiye çıkarsa da buradan ilan etmem tabi. Hatta anne-babalara telefonda falan da söylemem. Telefonlar dinlenir, onlar bağırış çağırış tüm İç Anadolu ve Çukurova bölgesine duyururlar, sonra birileri peşime takılıp biletimi çalmaya çalışır falan, mazallah! Bavulu topladığım gibi İso'cumun ofisine gider ve Ankara'ya gittiğimi, akşam iş çıkışı Ankara'ya gelmesini  söylerim (telefon ve mail kullanmak yok!), sonra doğrudan önceden ayarladığım banka görevlisiyle birlikte Milli Piyango İdaresi'ne gidip çeki hesabıma yatırırım.  O sırada İso da gelmiş olur ve ben de şampanyaları kapıp sırayla aile üyelerinin evlerine uğramaya ve kutlamalara başlarım herhalde. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar imgeledim ki Evren parayı gönderdiğinde apışıp kalmayayım! :)

Güzel bir Cuma ve hafta sonu diliyorum sizlere...

Krek Tiyatro'dan Süper Bir Oyun: Bayrak

Yeni yeni tiyatro gruplarının var olduğunu öğrenince çok seviniyorum. DOT'ta, Tiyatro Z'de, Tiyatro Birileri ve Altıdan Sonra Tiyatro'da da aynı şeyi hissetmiştim. Kendilerini tiyatroya adamış genç topluluklar beni inanılmaz umutlandırıyor. Hani "yeri doldurulamayacak sanatçıları kaybediyoruz" diye üzülüyoruz ya. Belki de bu gruplar arasından da ileride "yeri doldurulamayacak başka sanatçılar" yetişiyordur. Neyse, dün de spordan bir arkadaşım sayesinde ve onunla birlikte Garajistanbul'daki Bayrak adlı oyuna gittik. Bu oyunu sahneye koyanlar da Krek Tiyatro'ymuş. İsimlerini ilk kez duydum, ama oyuncuların hepsi de tanıdık. Hepsini televizyonda oynayan ünlü dizilerden tanırsınız. Ama ne mutlu ki yalnızca dizi oyuncuları değiller. Tiyatrodan hiç kopmamış ve büyük bir özveriyle her Çarşamba saat hem 18:00'de hem de 21:00'de Garajistanbul'da yeni oyunlarını oynamaya devam edecek gerçek sanatçılardan oluşan bir grup bu. (Toplamda bir saat bile ara vermeden aynı akşam iki defa böyle bir oyunu sergilemek de başlı başına zor bir şey olsa gerek!)

Bayrak'ı yazan ve yöneten Berkun Oya. Oyunun ismi sizi yanıltmasın. Buradaki bayrağın bildiğimiz anlamda bayrak ile hiçbir ilgisi yok. Oyunda bir anne-babanın iki oğlunun başrolde oldukları ve gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinden sayılabilecek olaylardan yola çıkılarak sevgi ve kıskançlık kavramları irdeleniyor. Ama karakterlerin detayına indikçe başta üçüncü sayfa haberi olarak yorumladığınız bu olaylar size o kadar da uzak gelmemeye başlıyor. Oyunun konusundan henüz hiçbir yerde bahsedilmediği için ve arkadaşım da oyun öncesinde oyunculardan birine sorduğunda "Süpriz!" yanıtı aldığı için daha fazla detaya girmiyorum. Yalnızca son bir soru: "Sevdiğinizin sevdiği kişiye zarar verir miydiniz?" Düşünün bakalım!

Oyunculara gelince... Anne ve baba rolünü iki usta tiyatrocu Ayten Uncuoğlu ve Köksal Engür paylaşıyorlar. O kısacık rollerinin bile hakkını öyle bir veriyorlar ki! Ayten Uncuoğlu ismini çıkaramayanlar için hemen hatırlatayım: Aliye dizisindeki cadı kaynana! :) Ustalar açılışı yapıp çekildikten sonra sahne genç oyuncuların ustalıklarını sergilemeleri için hazır. Ağabey (Okan Yalabık) ve kardeş (Ali Atay) inanılmaz başarılılar. Ali Atay'ın rolünün daha zor olduğunu düşünerek ona biraz daha fazla puan bile verebilirim bu seferlik. Ama genç oyuncular arasında biraz daha önde olduğunu düşündüğüm isim kardeşin eşi rolündeki Canan Ergüder oldu. Çok zor bir rolü ve karakteri öylesine başarıyla canlandırdı ki onu izlerken ağzım açık öylece kalakaldığımı fark ettiğim zamanlar oldu. Birinci perdenin sonunda Ali Atay'la birlikte rol aldıkları kavga sahnesi inanılmaz etkileyiciydi! Canan Ergüder'i de Binbir Gece'ye sonrada katılan "kötü sarışın" ya da "Tardu Flordun'la dizi setinde başlayan aşkı" ile hatırlamanız mümkündür. Üsküdar Amerikan Lisesi'nden mezun olduktan sonra Franklin and Marshall College'da aldığı sosyoloji ve tiyatro eğitiminin ve hemen ardından da New York Actors Studio Drama School'da oyunculuk üzerine yüksek lisans yaptığının genellikle bizler için bir önemi yoktur. The Workshop Theater Company'ye bağlı olarak oynadığı Graceland ve Rattlesnake adlı oyunlardaki performansıyla tiyatro kritiklerinden olumlu eleştiriler almış da olabilir, ama bizim için varsa yoksa "kocasından Kerem için boşanıp boşanmadığı" önemlidir. İşini iyi yapan oyuncuların en zorlandıkları bölüm bu olsa gerek diye düşünüyorum. Yaptıkları işle hiç ilgisi olmayan ve normal şartlarda "sana ne!" diyecekleri soru ve durumları idare etmek zorunda olmak eminim çok yıpratıcıdır. Valla benim için Canan Ergüder'in kocasından boşanmasında hiçbir sakınca yok! Tardu Flordun'la birliktelerse de birbirlerine çok yakışırlar. Ben kendisini Bayrak oyununda olduğu gibi ağzım açık izleyebildiğim sürece takdir ederim. O kadar! Gerisi kimseyi ilgilendirmemeli ve böyle yetenekleri de yıldırmak yerine kazanmanın (ya da en azından kaçırmamanın) yollarını bulmalıyız diye düşünüyorum.

Sinirlenmiyoruz, bardağın dolu tarafını görüyoruz, iyi ki böyle genç ve başarılı oyuncularımız var diyor ve oyuna bilet almak için Garajistanbul'u arıyoruz. (Tel: 0212-244 44 99) Sunulmayan (!) bir hizmet için 25 TL yerine 28,5 TL vermek isteyenler Biletix'ten de bilet alabilirler. (Biliyorsunuz, Biletix ve Bedaş daima "tüm zamanların gıcıkları" listemin ilk üçünde yer alıyorlar!)

İyi seyirler..

Image Black Light Theatre

9-11 Ocak arası TİM'de sahne alacak olan Prag'ın ünlü "Image Black Light Theatre" grubunun "Işıkların Dansı" adlı gösterilerinin biletlerini Biletix ve TİM gişesinden alabilirsiniz. Bonus kartı olanlara %20 indirim de var! Kaçırırsanız üzülürsünüz diye önceden haber verme hizmetimi devreye soktum. Şimdiden iyi seyirler! (11 Ocak'ta da izlenimlerimi yazarım.)
















Not: TİM gişesinden telefonla bilet alınamadığını öğrendim. Yani gişeden satış yalnızca fiziken gişeye giderek gerçekleştirebileceğiniz bir şeymiş. Bu durum bana çok saçma geldi. O yüzden de ne yazık ki biletleri Biletix'ten almak zorunda kaldık.

MAMMA MIA!

Şimdi Ekim ayının ortasında "gittim, gördüm, şöyleydi, böyleydi" diye yazarım, Biletix'e girersiniz, bakarsınız oyunun son 2-3 günü, bilet bulamazsınız, bunalıma girersiniz diye şimdiden haber vereyim dedim! Gerçi Nisan ayından bu yana bir dolu yerde afişleri vardı ve Biletix'te de biletleri satışa çıkarılmıştı, ama hâlâ hiç de geç kalmış değilsiniz!













Sahnelenmeye başlandığından bu yana tüm dünyada yaklaşık 30 milyon kişinin izlediği tahmin edilen bu ünlü müzikal Garanti Bankası'nın sponsorluğunda, BKM ve İKSV'nin organizasyonu ile Ekim ayında İstanbul'da olacak. MAMMA MIA! İstanbul Gösteri Merkezi'nde sahnelenecek. 1999 yılından bu yana, 170’den fazla şehirde gösteri yapan, gittiği her yerde manşetlerden inmeyen MAMMA MIA!, her akşam yaklaşık 17.000 seyirci karşısına çıkıyor. MAMMA MIA!, Broadway’de tüm zamanların en çok hasılat yapan gösterisi unvanını elinde bulunduruyor.

ABBA'nın müzikleri eşliğinde düğün hazırlığı yapan bir genç kızın babasını bulma hikayesini izleyeceğiz 7-18 Ekim tarihleri arasında... Ben şimdiden çok heyecanlıyım! İzledikten sonra elbette yorumlarımı sizlerle paylaşacağım, ama yaklaşık bir ay kala hepinize bir hatırlatma daha yapmak istedim.

Not: Garanti Bankası'nın kredi kartlarından herhangi birine sahip olanlar bu gösterinin biletlerini %20 indirimli alabiliyorlar!

Yokuşüstü Müzik


Yaşasın, etkinlik sezonu açıldı!!

Geçen sezon Kasım ayında açılışını yapan, sezon boyunca her gece farklı bir etkinlikle seyircisini buluşturan Kumbaracı50, yeni sezona başlamadan önce Kumbaracı50’nin devamlılığına katkı sağlamak amacıyla, Eylül ayında “Yokuşüstü Müzik” başlığı altında Kumbaracı50 Destek Konserleri’ni gerçekleştiriyor. Destek olmak isteyenler için konser programı yukarıdadır. Konserler 21:00'de başlıyor, kapılar ise20:00'de açılıyor. Yerler numarasız.

Bilet fiyatı: 25 TL
Biletler Biletix ve Kumbaracı50 gişelerinden veya telefonda kredi kartıyla saat 12:00-18:00 arasında alınabilir.

Kumbaracı50 gişe telefonları: (212) 243 50 51 / (532) 255 55 80 / (532) 255 05 18

20 Eylül'deki Yeni Türkü konserine gidenlerle görüşürüz. :)

Köpeklerin İsyan Günü

São Luiz Teatro Municipal ile İstanbul Tiyatro Festivali’nin ortak yapımı olan Köpeklerin İsyan Günü; festivalde gerçekleştirdiği prömiyerin ardından Ekim’de Lizbon’da sahnelenmeye başlamış. Şimdi ise Platform adlı tiyatro grubunun oyunu olarak İstanbul'da sahneleniyor. Zorlu PSM'nin Drama Sahnesi'nde 17 Kasım Perşembe günü izlediğimiz bu yeni oyun ile biz de bu tiyatro sezonunun kişisel açılışını yapmış olduk. Çok da sevdik ve etkileyici bulduk bu oyunu.

Gustave Flaubert'in Madam Bovary isimli romanının günümüzde Nişantaşı'nda geçen serbest bir uyarlaması olarak sahnelenen oyunun yazarı ve yönetmeni Platform'un da kurucularından Ceren Ercan ve Mark Levitas. Oyuncular ise Zuhal Gencer Erkaya, Kanbolat Görkem Aslan, Elif Ürse ve Sercan Gülbahar. Oyunculuklar genel anlamda çok iyi olmasına rağmen Zuhal Gencer Erkaya'yı ağzımız açık izlediğimizi ve hiç abartısız ama çok etkileyici oyunculuğuna hayran kaldığımızı söylemeliyim. 


Nişantaşı'nda yaşayan orta halli, modern, eğitimli bir karı koca, ajanstan buldukları köpeklerini gezdiren genç çocuk ve kadının annesinin bakıcısı genç kadının etrafında geçen hikayede aslında son yıllarda yaşanan toplumsal bir dönüşüm ve bu dönüşüme ayak uyduramayanların hüzünlü halleri anlatılıyor. Cumhuriyet değerleriyle, eğitimin ve kültürün önemine inanarak büyümüş ve kendine yaşam hedefleri koymuş orta yaşlı bir çiftin, değişen sermaye dünyasında ve toplumda bocalamaları güzel anlatılmış. Sınıfsal ve kültürel farklılıklara karşı gitgide daha duyarsız, hoşgörüsüz olan toplumun bir arada yaşamak durumunda olmasının ne kadar sancılı ve rahatsızlık verici olduğu ve her kesimden insanı nasıl da yalnız ve güvensiz kıldığı gösterilmiş. Kısacası içinde yaşadığımız ve bizi hasta eden günümüz Türkiye'si, İstanbul'u var bu oyunda, bu dört kişinin hayatlarında.


Dediğim gibi ben çok sevdim bu oyunu. Siz de izlemek isterseniz biletleri Zorlu PSM'den ve Biletix'ten alabilirsiniz. (Bir sonraki tarih 18 Aralık gibi görünüyor Zorlu'da.) Platform'un Facebook hesabını takibe alarak da güncel oyun tarihlerini takip edebilirsiniz.

Şimdiden iyi seyirler. 

TROYA - Doymadım Doyamadım Yazmalara Seni Ben..:)

Önceki yazımda bahsettiğim gibi sizlere Anadolu Ateşi’nin sunduğu Troya’nın hikâyesini sahne sırasına göre yazacağım. 8 Nisan’daki ilk gösterime ait olan bu beş dakikalık Youtube görüntüsünde de aynı sırayı göreceksiniz. Mustafa Erdoğan’ın da açılış konuşmasında belirttiği gibi Troya 3,188 yıl sonra Anadolu’da yurttaşları tarafından sergileniyor.” Anadolu Ateşi ekibi için bundan daha büyük bir gurur olabilir mi?

İşte hikâyenin sahnelenme sırası:

Troya çok önemli bir ticaret merkezidir. Kentte barış ve huzur vardır. Kentin en sağlam birliğini oluşturan saray muhafızlarının halka yaptıkları gösteri, biraz sonra gerçekleşecek görkemli buluşmanın habercisidir.

Paris, İda Dağları’nda çobanlar tarafından büyütülmüştür. Doğduğu sarayda ağabeyi Hektor ile tanışır. Troya halkı bu buluşmayı coşkuyla kutlar. Bir kişi hariç: Kassandra!

İda Dağı’ndaki Tanrıların (işte uçan dansçılar!) bir kısmı Akhalıları, diğerleri ise Troyalıları tutarlar ve savaşın kaderiyle oynarlar.

• Kâhin Kasandra Paris’in uğursuzluk getireceğini bilir. Troya halkını uyarmaya çalışır, ama nafile! Kimse Kasandra’ya kulak asmaz!

Paris ve Helen’in aşkı. (Bu arada Helen’in pelerininin ışıltısı adeta göz alıyordu.)

Akhalılar, gemiyle Anadolu kıyılarına, önceden ticaret için geldikleri Troya’ya bu kez savaşmaya gelirler. Aralarında Tanrıların koruduğu Aşil de vardır. O da kendiyle alakası olmayan bu savaşta ün kazanmak için gelmiştir.














• Birinci Perdenin sonunda Likyalılar, Lidyalılar, Karadeniz’in Amazonları, Hattiler, Kafkaslar gibi çeşitli halkların Anadolu çatısı altında omuz omuza vermeleri ve bir araya gelmeleri anlatılıyor. (Bana göre oyunun en güzel sahnelerinden biriydi.)

Hektor’un Aşil’le teke tek karşılaşmak üzere gitmeden önce karısı ve kundaktaki bebeğiyle vedalaştığı sahne. (Bembeyaz ve büyüleyici yakamoz sahnesi)

• Anadolu orduları, kendilerinden çok daha güçlü Akhalıları bozguna uğratır. (Muhteşem savaş sahneleri) Bu sırada Hektor, Aşil’in kuzenini Aşil sandığı için yanlışlıkla öldürür ve kahrolur. Aşil’in kuzeni ölen Patroklus için yas tutulur.















İskeletlerin dansı - Kasandra Troyalıları bir kez daha uyarıyor. “Tanrılar Akhalıların yanında ve herkes ölecek” diye uyarıyor, ama yine kimse dinlemiyor.

Aşil, kuzeninin öldüğünü duyunca intikam almak üzere savaşmaya başlar. Birçok Troyalıyı öldürür ve en son büyük karşılaşma gerçekleşir. Aşil ve Hektor dövüşürler; Hektor ölür.

Troya Kralı Priamos, oğlu Hektor’un cansız bedenini Aşil’in elinden alır.

Troya’da yas vardır. Herkes Hektor için ağıtlar yakar.

Troyalılar Kral Priamos önderliğinde Hektor’un öcünü almak için savaşmaya başlarlar. Troyalıları ancak bir hile ile yenebileceklerini anlayan Akhalılar geri çekilmişlerdir. Arkalarında o kocaman atı bırakarak…

• Kentlerinin sembolü ve kutsal saydıkları atı gören Troyalılar bunu Tanrı’nın kendilerine sunduğu bir armağan sanarak kentlerine getirirler. Kasandra’ya yine kulak verilmez ve eğlenceler düzenlenir.

• Eğlenceler sona erdikten sonra atın içinden çıkan Aşil ve diğerleri kentin kapılarını Akhalılara açar. Savaş başlar. Elbette son bir hesaplaşma daha yapılacaktır: Hektor’un kardeşi Paris, elindeki okuyla Aşil’i beklemektedir.


Oyunun sonunda otoparka giderken dört bir yandan “Helal olsun” yorumları duyacaksınız. (Önceki yazıda benden de duymuştunuz zaten...) “Helal olsun çocuklara!” “Helal olsun Mustafa Erdoğan’a!” “Kostümleri tasarlayanlara helal olsun!” “Müzikler süperdi, helal olsun!” gibi örnekleri çoğaltabiliriz. O kadar ki ben şahsen Mustafa Erdoğan’la evlendiği için “Gülben Ergen’e helal olsun” diyeni bile duydum. Ciddiyim!! :))

Yeterince ilgi uyandırabildim mi? Tamam, o zaman hemen Biletix’e girip bilet bulmaya bakın.

Özel Hayatlar

Daha önce ertelendiği için 4 Şubat akşamı yerine bu Cuma akşamı gidebildiğimiz Özel Hayatlar adlı Tiyatro İstanbul oyunundan bahsedeceğim sizlere. Biletleri Ocak başında Cam'a gittiğimizde almıştık. Ve İso'cum istediği için. Çünkü benim bu seneki tiyatro programımda bu oyun yoktu. Nedeni ise oyuncular listesinde Hande Ataizi ismini görmem olmuştu. Aslında Hande Ataizi'nin tiyatro kökenli olduğunu bilmeme rağmen uzun zamandır sadece magazinsel haberlerle adı duyulan bir isim olduğundan önyargılıydım sanırım. Ama itiraf ediyorum: Feci yanılmışım!

Noel Coward'ın yazdığı oyunu Tiyatro İstanbul'un Genel Sanat Yönetmeni olan Gencay Gürün Türkçeleştirmiş. Cihan Ünal hem Elyot karakterini canlandırıyor hem de oyunu yönetiyor. Elyot, Sibyl ile yeni evlenmiş ve muhteşem bir balayı geçirmek için otellerinin odasına yerleşmişler bile. Sibyl karakterini Evliliğe Gelincee! oyunundan tanıdığımız yetenekli ve güzel genç oyuncu Burcu Kazbek canlandırıyor. Hemen yan odada da balayını geçirmek üzere odalarına yerleşen Amanda (Hande Ataizi) ve Victor (Şencan Güleryüz) var. Bunda tuhaf bir durum yok tabi ki. İki balayı çifti yan yana odalara yerleşebilirler. Ama bu dörtlüden ikisi daha önce birbirleriyle tutkulu bir aşk yaşamış, evlenmiş ve boşanmış tiplerse o zaman işler biraz karışabilir değil mi? İşte eski aşıklar Amanda ve Elyot yıllar sonra böyle bir ortamda bir araya geliyorlar. Tam da her şeyi unutup yeni bir sayfa açmaya hazırlarken. Ama acaba öyleler mi? Birbirlerini yeniden gören bir zamanların tutkulu ikilisi gerçekten her şeyi unutup, yeni bir hayata başlamaya can atıyorlar mı dersiniz?













Bu sorunun yanıtını görmek için Profilo'daki Tiyatro İstanbul gişesini arayıp (216 40 70) ya da Biletix'e girip yerinizi ayırtmanızı öneririm. Her zamanki gibi Gencay Gürün ve Cihan Ünal'ın ne kadar güzel bir oyun seçtiklerini ve ne kadar başarılı bir şekilde sahnelediklerini de bir kez daha görmüş olabilirsiniz böylece. Cihan Ünal gibi büyük bir ustanın oyunculuğu için denecek bir şey zaten yok ama beni asıl şaşırtan isim daha önce de belirttiğim gibi Hande Ataizi oldu. Doğal oyunculuğu ve güzel bedenini güzel şekilde kullanışıyla en göze çarpan isim olduğunu bile söyleyebilirim. Bu arada kostümlerin de Tuvana Büyükçınar ve Faruk Saraç'ın elinden çıktığını öğrendim ve neden hepsine bayıldığımı anlamış oldum.

Balayında nahoş bir sürprizle karşılaşan Sybil ve Victor için çok üzgünüm ama daha yorucu olsa da tutkulu aşkı kutsayan Özel Hayatlar oyunuyla zihnen de uyumlu olduğumuzu gördüğüme şahsen çok sevindim. Çünkü sıradan, heyecansız, tutkusuz, "olması gerektiği gibi," "standartlara uygun" bir ilişki yaşamak yerine inişleri çıkışları olan, inişlerinin de çıkışlarının da kalp çarpıntısı yarattığı, didişmelerin, restleşmelerin, mutluluktan uçmaların, üzüntüden kahrolmaların olduğu, ama inişlerin ve kahroluşların hep daha sıcacık ve sağlam bir huzur ve sevgi duygusuyla sonlandığı, her şeyin çok yoğun yaşandığı ilişkilere daha çok saygı duyuyorum.

O zaman böyle ilişkilere emek veren, cesur kahramanlar için Fly Me To The Moon geliyor. Tadını çıkarın! Hem şarkının, hem oyunun, en önemlisi de aşkınızın! :)

Tahsin Amcamızın Ardından...

Aralık ayının ortaları.. Bir akşam üzeri telefonum çalıyor. Zaten o aralar telefonum çok çalıyor.. Ben de çok arama yapıyorum. Çünkü anneannemin durumu kötüleştiği için hastaneye kaldırıldığı dönemler ve annem de Ankara'da onun yanında. O yüzden sürekli haberleşiyoruz. Ama bu kez (212) ile başlayan bir numaradan aranıyorum.

- "İmge Hanım?"
- "Benim, buyrun.."
- "Gönül Ülkü & Gazanfer Özcan Tiyatrosu'ndan arıyoruz. 27 Aralık Cumartesi günü "Bak Sen İşin tuhafına" oyunu için bilet ayırtmışsınız ancak Gazanfer Bey'in rahatsızlığından dolayı bu tarihlerdeki oyunların iptal olduğunu bildirmek için aradık."















İçim bir tuhaf oluyor. Bir an için anneannem dışında yaklaşık aynı yaşlarda hem yabancı hem de çok tanıdık bir başkası için daha çok üzülüyorum. İnşallah bir an önce iyileşir ve çıkar hastaneden diye düşünüyorum. Avrupa Yakası'nda o hafta oynamadığını görünce içim burkuluyor. Biletix'ten sürekli oyununun başlayıp başlamadığını kontrol ediyorum.

Birkaç hafta sonra Gazanfer Özcan taburcu oluyor. Oyun tarihleri hâlâ yayınlanmadı, ama en azından diziye döndü. Tahsin Baba, göbeğinin üstüne çektiği pantolonu ve askılarıyla salondaki koltuğuna oturdu. Yaşasın! (Bu arada Gülse Birsel de hem yeni nesillere hem de tiyatroyla çok da ilgili olmayan geniş bir izleyici kitlesine bu büyük ustayı böylesine keyifli bir projeyle tanıtarak ve hatırlatarak kocaman bir teşekkürü hak ediyor bence.)

Bu arada anneanneciğim de yaklaşık bir ay hastanede kaldıktan sonra taburcu oluyor. O sıralar ben de Ankara'ya gidiyorum. Anneannem halsiz ve kullandığı ilaçların yan etkisi olarak gözlerinde katarakt başlamış, ama yine de doktorların katarakt ameliyatı yapmayı kabul edecekleri bir aşamaya gelmiş durumda. (Bu önemli bir gelişme, çünkü birkaç hafta önce ameliyat yapmayı istememişlerdi.) Ben oradayken ameliyat oluyor. Hepimizi görmeye başlıyor. Gözleri açıldıktan sonra daha çok konuşmaya, gülmeye, yaşama katılmaya başlıyor. (Hepimiz hayal olduğunu bilsek de) baharda İstanbul'a gelmesinin hayallerini kuruyoruz hep birlikte. Annem Ankara'dan onu alacak, sonra bana gelecekler, sonra da anneannemi istediği yerlere götüreceğiz.

- "Nereye gitmek istersin şekerim?"
- "Boğazda vapurla tur yapalım.."
- "Tamam, başka?"
- "Ortaköy'e gidelim..."
- "Başka?"
- "Bir de sen bizi bir yere götürmüştün hani annenle, şöyle en tepeden köprüyü Boğaz'ı görüyordu.. Ne güzel bir manzaraydı, oraya da gidelim."
- "Anlaştık şekerim, sen bahara kadar iyice güç topla, hepsine gidelim tekrar olur mu?" (Hisarüstü'ndeki Doğatepe'den bahsediyor küçük kadın..)
- "Olur!" (Sesi nasıl da kararlı çıkıyor. Anneanneme hiç de hayal gibi gelmiyor bu planlar herhalde! Gerçekten istiyor ve yapacağını düşünüyor. Bizi bile inandırıyor bu bahar planlarına..Bir an çok umutlanıyoruz. Yaşasın!)


Bundan yaklaşık bir hafta, on gün sonra anneannem artık konuşamamaya, doğru düzgün yemek yiyememeye, adımını bile atacak hali bulamamaya başlıyor. Vücudundaki tüm kaslar yorgun düşmüş ve hatta grevde! Annem Ankara'dan döneli henüz on gün bile olmamışken yine anneannemin yanına gidiyor. Ben de o haftanın sonunda gitmeyi planlıyorum. Ankara'dan haberler hiç de iç açıcı değil!

Tam da bu aralar Gazanfer Özcan'ın bir kez daha yoğun bakıma kaldırıldığı haberini alıyoruz. Yine dizide yok! Dizideki yokluğu beni çok üzüyor.. Dilber Hala'nın onu dirseğiyle dürtüp "dipçik gibisin yine" diyememesi ya da Burhan Abi'nin içeri girip "N'aber ehtiyar?" diye soramaması feci dokunuyor! Amerikan Hastanesi'nden haberler de hiç iç açıcı değil!

Anneannemle Gazanfer Özcan'ın son sağlık durumlarını birbileriyle o kadar özdeşleştirmişim ki anneannemin haberini aldığım 5 Şubat Perşembe gecesi hemen Internet'e girip Gazanfer Özcan'la ilgili bir haber var mı diye bakıyorum. Neyse ki yok! Ama hâlâ hastanede olduğu için rahat bir "Oh" çekemiyorum! Hatta olumsuz düşünmemeye çalışıyorum, ama artık onun için de sanki perdeler kapanacakmış gibi bir hisse kapılıyorum.



Ve dün akşam kötü haber geliyor! İnanılmaz üzüldüğümü söyleyebilirim. Sadece ekrandan tanıdığım bir insan için bu kadar üzüntü duymam bir ilk oldu benim için. (Belki bir de Adile Naşit olabilir, ama onun ölümünde de çocuk sayılırdım, o yüzden çok net hatırlamıyorum neler hissettiğimi.) Son zamanlarda kendi anneannemi kaybetmemin yarattığı hassasiyet mi bilmiyorum, ama Gazanfer Özcan'ın gidişine gerçekten çok üzüldüm. Hem Tahsin Amca olarak hem de geçen sene izlediğimiz Öp Babanın Elini adlı oyunundaki muhteşem performansıyla ve herkes tarafından benimsenen "ailemizin babası" duruşuyla on yıllardır tiyatroya emek veren bu saygın ve büyük ustanın da nur içinde yatmasını diliyorum. Yeni sezon oyununu izleyip, kendisini bir kez daha sahnede görmek mümkün olmadı ne yazık ki.




(Yarın neyin mümkün olup olmayacağını biliyor muyuz sanki? Aralık ayında hastane haberlerini aldığımızda hem anneannem hem de Gazanfer Özcan için sayılı haftalar kaldığını biliyor muyduk? Yaşamla ölümün bu kadar iç içe olması da böyle acımasız bir durum işte! Bir varsın bir yoksun! O kadar! Bu aralar kafayı feci taktım bu işe zaten. Bu koşulların var olduğu bir hayat nasıl anlamlandırılır ki?! neyse, bu başka bir yazının konusu olabilir. Burada kesiyorum o yüzden..)

Başta Gönül Ülkü, çocukları ve torunları olmak üzere Gazanfer Özcan'ın ailesine ve yakınlarına baş sağlığı ve sabır diliyorum.

Huzur içinde uyu, Tahsin Amca!

Bolluca Çocuk Köyü ve Koruncuklar

Sizlere daha önce Türkiye Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı'nın çalışmaları kapsamında kurulan Bolluca Çocuk Köyü projesinden bahsedeceğimi yazmıştım.

Bolluca Çocuk Köyü, korunmaya muhtaç çocuklara daha kaliteli ve kapsamlı hizmet götürerek bu çocukları topluma kazandırmak amacıyla hayata geçirilen geniş kapsamlı bir sosyal sorumluluk projesi. 0-6 yaş arası kimsesiz veya yarı yetim, ruhen ve bedenen özürlü olmayan, yardıma muhtaç çocuklar alınmakta ve çocuklar hayatlarını kendi başlarına idame edebilecek duruma gelinceye kadar (yüksek tahsil dahil) vakfın güvencesi altında, Bolluca Çocuk Köyü bünyesinde yaşayabiliyorlar. Bu proje ile ilgili yürütülen çalışmaları, çocuk köyünün yapılanmasını, verilen eğitimleri ve daha pek çok bilgiyi zaten web sitelerinden alabilirsiniz.

Bu yazıyı hem bu vakfı bilmeyenlerin haberdar olması hem de web sitelerinde yer almayan ancak bana e-posta yoluyla gelen ve gelirleri bu vakfa giden birtakım etkinliklerle ilgili bilgi vermek amacıyla yazıyorum. Bunlardan ilk maddeyi zaten biliyorsunuz (konuyla ilgili ilk yazımda bahsetmiştim).

1) Sinem&Didem Balık kardeşlerin 3 Nisan Cuma günü MKM'de verecekleri konseri unutmayın!

2) 17-19 Nisan tarihleri arasında Eskişehir'e bir kültür gezisi düzenleniyor. Frigya vadisi, Midas şehri, Porsuk Çayı gibi pek çok yerin görüleceği bu gezi ile ilgili detaylı bilgi almak ve isminizi yazdırmak üzere Türkiye Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı'nı aramanız gerekiyor. (Tel:212-267 22 70)

3) 21 Nisan'da Lütfi Kırdar'da saat 21:00'de başlayacak olan Nilüfer konseri de Koruncuklar yararına düzenleniyor. 30-40-60-100-125 TL'den satışa sunulan biletler Vakıf Merkezinden veya Biletix'ten temin edilebilir.







Etkinlikler dışında neler yapılabilir derseniz:

4) Avea ve Vodafone hatlarınızdan 4717'ye boş mesaj göndererek 10 TL bağış yapabilirsiniz.

5) "Çocuklarımızı Korumak Geleceğimizi Korumaktır" kampanyasına katılabilirsiniz (Bir yıl boyunca ayda 50 YTL ile bir çocuğun gıda-eğitim ve sağlık giderlerine katkı payı ödeyebilrsiniz). Bir yıl boyunca değil, sadece 1/2/3 ya da ne bileyim 6 aylık katkıda bulunmak istiyorum derseniz o da mümkün. 212-274 95 45 no'lu telefondan daha fazla bilgi edinebilirsiniz.

6) Ve hepsinden önemlisi yaptığımız ufacık katkıların kocaman ve muhteşem sonuçlar doğuracağını ve hepimizin mutlaka yapabileceği bir şeyler olduğunu hiç aklımızdan çıkarmayabiliriz!

Yapabiliriz, değil mi?

Beyoğlu Hayal Kahvesi'nde Mirkelam Sefası

Daha önce Kıymet'ten ve başka birçok kişiden ya da web sayfalarındaki yorumlardan Mirkelam'ın sahnesinin çok keyifli olduğunu duymuştum. O yüzden gidilecekler listeme almıştım. Kısmet dün akşamaymış. Akşam dediysem gece yarısına!

Mirkelam, her Cuma gecesi saat 00:30'dan itibaren Beyoğlu Hayal Kahvesi'nde sahne alıyor. Biletleri Biletix'ten alma şansınız var, ama elbette oradan almanızı tavsiye etmiyorum. Girişte kapıdan alabilirsiniz. Fiyatı 30 TL (bir yerli içki dahil)!

Mirkelam fanatiği değilimdir, ama şarkılarının çoğunu da severim. Eskileri de yenileri de... Açıkçası tüm olumlu yorumlara rağmen canlı performansının iyi olmayabileceğini düşündüğüm bir isimdi, ama yorumların çok doğru olduğunu gördüm. Çünkü Mirkelam iki saat boyunca eskilerden yenilerden, hızlı ya da yavaş pek çok şarkısını seslendirdiği o sahneye çok yakışıyordu! Çok keyifli bir gece geçirmemizi sağladı. "Unutulmaz", "Her Gece", "Aşkımsın", "Elma Değil, Ayva", "Asuman", "Tavla", "Hatıralar", "Kokoreç" gibi hit olmuş şarkılarının yanı sıra yeni albümünden de birkaç parça seslendirdi ve Hayal Kahvesi'ni coşturdu. Dokuz sekizliklerle de kapanışı yaptı..:)

















Bu arada Tarkan, Kenan Doğulu, Teoman, ve pek çok başka isimle ilgili düşündüğüm bir şeyin Mirkelam için de geçerli olduğunu gördüm. Bence bir erkeğin en yakışıklı olduğu dönem kesinlikle 35 ile 45 yaşları arası olsa gerek! Mirkelam, çok yakışıklı bulduğum erkeklerden biri değildir, ama şu anda ilk çıktığı dönemlerden çok daha yakışıklı olduğunu düşünüyorum. Neyse, konuyu dağıtmayalım lütfen!

Uzun zamandır gitmemiş olduğumu fark ettiğim Hayal Kahvesi'nde ise her şey aynıydı. Tuhaf bir şekilde oraya bir sempatim vardır benim. Çalışanlarını, çalan müzikleri, 1992'den beri var oluşunu (bu aynı hizmet kalitesini koruduğu anlamına gelir ve pek nadiren rastlanan bir durumdur!) ve ortamını severim. Ama tabi ki olumsuz sayılabilecek yönleri de var ve bunların en başında mekanın küçüklüğü geliyor! O kadar ufacık bir yerde elinde içkinle rahat rahat bir sanatçıyı izlemek mümkün değil. Bir yandan içkine, bir yandan çantana sahip ol, başını sağa sola uzatarak "Hadi Yine İyisin Tayfun" misali sanatçıyı görmeye çalış (sesini duymak yetmez bana, illa ki görmem gerek, hem de en net yerden!), oranı buranı yakabilecek sigaralara karşı savunmada ol ve saniyede yirmi kez omzuna dokunup, geçmek için izin isteyen garsonlar ve tuvalete gitmeye çalışan insanlara yer açmaya çalış!! Çok zor iş! Bir kez daha ortama adapte olmayı başarabilen multi fonksiyonel yapımı takdir ettim diyebilirim. Bu arada tam da Mirkelam'ın yeni şarkılarından Mutlu Olmak İstiyorum şarkısında kendimi tuvaletlere doğru hareket eden akıntıya bırakarak ihtiyaç molası verdiğimi de belirtmeden geçemeyeceğim. Bu durum çekim yasasına falan boş vermiş şu anki ruh halime pek bir uygun düştü sanki! Mutlu olmak istemiyor muyum ne? Neyse, iyiyim ben böyle. Hatta dokunmazsanız ısırmam da! :)

Ortamla ilgili bu "küçük" eleştirime rağmen 'çağırdığınız anda gelirim' diyebileceğim etkinliklere bir yenisini daha eklemiş durumdayım! Yani "Hazırlan, Mirkelam'a gidiyoruz" dediğiniz anda hazırım!

(Çağrıldığım anda hazır ve nazır olurum dediğim bir diğer etkinlik için bkz: Artiste Terasse - Zeynep&Murat)

O zaman son olarak ne yapıyoruz? Buradan Mirkelam'a kocaman bir teşekkür ve sevgilerimizi gönderiyoruz! Yeniden görüşmek dileğiyle!!